Hıristiyanlık ve Türklük.
Yakın tarihimizde ve günümüzde bu ikisi, birbirine o kadar uzak kavramlar
olarak algılandı ki. Daha “dün”e
kadar Anadolu’da önemli miktarda Hıristiyan Türk topluluğunun yaşadığından,
bunların Kurtuluş Savaşımıza canla başla katıldıklarından ve sonrasında
başlarına gelenlerden bugünün Türkiye’sinde kaç kişinin haberi var?
O insanlar, Anadolu'nun değişik bölgelerine dağılmış olarak kendi hallerinde yaşarken, Batılılar Osmanlıyı parçalayıp yutma planlarını uygulamaya koymuş ve bu topluluklar Batılıların
dikkatini çekmişti. Onlara Osmanlı’ya karşı mücadele teklifi götürmekte
gecikmedi Yunanlılar. Fakat Anadolu'nun Hıristiyan Türkleri, hem de görkemli
bir kongreyle, Kurtuluş Mücadelesinin yanında olduklarını beyan ettiler ve her
Türk gibi İstiklal Savaşında üzerilerine düşeni fazlasıyla ifa ettiler.
Bir hazin olaydır Karamanlı
Türklerin, Rum diye Yunanistan'a gönderilmeleri.
Hıristiyanlık ve Türklük.
Yakın tarihimizde ve günümüzde bu ikisi, birbirine o kadar uzak mefhumlar
olarak algılandı ki. Daha düne kadar Anadolu'da önemli miktarda Hıristiyan Türk
topluluğunun yaşadığından, bunların Kurtuluş Savaşımıza canla başla
katıldıklarından ve sonrasında başlarına gelenlerden bugünün Türkiye’sinde kaç
kişinin haberi var?
Bu paylaşımla, çoğumuzun belki
hiç bilmediği, hazin ve ibretlik konuyu bir nebze olsun günışığına çıkarmak
istedim.
Sonra mı? İnönü, Lozan
görüşmelerinde Türk Hıristiyanların da mübadeleye tabi tutulması kararına imza
attı ve zorla trenlere bindirildiler.
"Gerçi
Rum isek de Rumca bilmez Türkçe söyleriz
Ne Türkçe
yazar okuruz ne de Rumca söyleriz
Öyle bir
mahludi hattı tarikatımız vardır
Hurufumuz
Yonanice Türkçe meram eyleriz."
Son
yıllarda Türkiye'de yapılan Anadolu halklarının kökenlerine dair yapılan araştırma
ve incelemelerin sayısı artmıştır. Bu sayede birçok bilinmeyen konu açığa
çıkarılmış ya da yanlış bilinen konuların düzeltilmesi sağlanmıştır.
Araştırma
ve incelemelerin yoğunlaştığı konulardan birisi de “Karamanlı Ortodoks Türklerdir”. Bu hususta özellikle Yonca
Anzerlioğlu'nun yapmış olduğu araştırma ve Gazanfer İbar'ın ortaya koyduğu eser
dikkate değerdir. Ne yazık ki, bugünkü Karamanlıların büyük bir kısmı da bu
konuda bir bilgi sahibi değildir. Bu yayının amacı bu boşluğun
doldurulmasıdır.
Avrupa
tarihinde “Türk” kavramı, uzun süre “Müslümanlık” kavramı ile bir
tutulmuştur. Bu izlenimin oluşmasında ise, Osmanlı Devleti'nin rolü elbette
yadsınamaz. Fakat geniş bir perspektiften Türk tarihine bakıldığı vakit, din
olarak Müslümanlığın haricinde Hıristiyanlık, Musevilik ve Budistliğin de kabul
edildiği Türk topluluklarına rastlamak mümkündür. Gagavuz, Çuvaş, Kreşen
Tatarlar, Hakas, Saha Dolgan, Karagas (Tofa)
gibi Türk toplulukları Rus misyonerlerin etkisiyle Hıristiyanlık dinini
benimserken, Karaylar, Kırımçaklar Museviliği, Tuvarlar ve Sarı Uygurlar da
Budistliği benimsemiş durumdadırlar. (Anzerlioğlu,
2009: 17) Konumuz çerçevesinde bakarsak, Türkler Hıristiyanlıkla ne
zaman tanışmışlardır? Türk boylarının ilk temasları her ne kadar 2. yy’a
kadar götürülebilmekteyse de, yoğun bir temasın yaşanması ancak 5. yy’da
Hıristiyan dünyasında yaşanan teolojik tartışmalar sonrasına rastlamaktadır. (Anzerlioğlu, 2009: 21)
Karamanlı İsmi Nereden Geliyor?
Karamanlılardan
ilk defa bahseden kişi 1553-1555 yılları arasında İstanbul ve Anadolu'yu
dolaşan Alman seyyah Hans Dernschwam olmuştur. İstanbul'da Yedikule
yakınlarında bir mahallede oturan ve Caramanos denilen bu insanlar Dernschwam'a
göre Karaman'dan gelmişlerdir. Ortodoks Hıristiyan'dırlar. Hiç Yunanca bilmemekte
ve Türkçe konuşmaktadırlar. (Anzerlioğlu, 2009: 137)
“Kavimler Kapısı-1” kitabının yazarı Hale Soysü, 1924 yılına kadar
Aksaray, Ihlara Vadisi, Ürgüp, Göreme, Derinkuyu, Akşehir, Ereğli, Ermenek,
İçel, Antalya ve Fethiye’de Hıristiyan Karaman Türklerinin yaşadığını
belirtiyor. Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde, “Alanya-kadim eyyamından beru Urum (Rum) keferesi bir mahallededir…
Amma Urum lisanı bilmeyub, batıl Türk lisanı bilirler. Ve Antalya, dördü Urum
keferesi mahallesidir. Amma keferesi asla Urumca bilmezler, Batıl Türkçe lisan
üzre kelamet ederler” diyerek bölgedeki Hıristiyanların Türk kökenli
olduğunun ve dillerinin de bozulmadığının altını çiziyor. Hıristiyan Türkler
içinde Karamanlıların yeri ayrı bir öneme sahip. Tek kelime Rumca bilmeyen ve
ibadetlerini Türkçe yapıp, yazı dilinde Grek alfabesini kullanan Karamanlıların
Türk soyundan geldiklerini hemen hemen tüm tarihçiler kabul ediyor.
Karamanlıların yaktıkları şu
ağıt da bu duruma dairdir: “Rumca bilmez
Türkçe söyleriz/ Ne Türkçe yazar, okuruz ne de Rumca söyleriz/ Öyle bir mahludi
(karışık) hatt-ı tarikatımız (yazı usulümüz) vardır/ Hurufumuz (harflerimiz)
Yunanice, Türkçe meram eyleriz...”
1000’li yılların başından
itibaren, karşılıklı etkileşim içine giren bazı Türkler Hıristiyanlaşırken,
bazı Hıristiyanlarda Türkleşmişe benzemektedir.
Kendileri tarafından yazılmış eserlerde
kendilerinden; “Anadolu Hıristiyanları”, “Anadolu
Ortodoks Hıristiyanları”, “Yunan dilini bilmeyen Anadolu Hıristiyanları”, veya
sadece “Anadolular” olarak
bahsederken, konuştukları dili “Türkçe”, “açık
Türkçe”, “sade Türkçe”, ”yavan Türkçe”, “kaba Türkçe”, “Türk dili” veya “Anadolu Lisanı” diye adlandırıyorlardı.
Bu arada not edelim, Karamanlı Türklere
ait ilk gazete, “Gazete-i Anatoli”,
Evangelinos Misailidis tarafından, 1851 yılında çıkarılmıştır. (Gazete 1921 yılına kadar yayımlandı.)
Yine Karamanlı Türkçesiyle yazılmış ilk telif roman Misailidis’in yazdığı “Seyreyle Dünyayı-Temaşa-i Dünya ve Cefakâr-u
Cefake” adını taşır ki 1871’de basılan bu roman, edebiyat tarihçilerimiz
tarafından ilk Türkçe telif eser sayılan Şemseddin Sami’nin “Taalluk-ı Talat ve Fitnat”ından bir yıl
önce basılmıştır. Konunun uzmanlarından Evangelia Balta’nın tespitlerine göre,
1711’den 1921 yılına kadar, Karamanlı Türkçesiyle yazılmış ve yayımlanmış kitap
sayısı 369’dur. Bunların 164’ü din, 205’i din dışı konulardadır.
Bazı Yunan tarihçiler hariç,
Hıristiyan Türkler tarih boyunca Rumlarla yani Helen-Grek-İyon kökenli
insanlarla hep karıştırıldı. Oysa Rumluk, bir ırk veya ulus adı olmayıp, bir
imparatorluğun adıydı. Bu konuları 1932’lerde yeniden gündeme getiren
Abdülkadir Baykurt’da, İstanbulluların “Karamanlı
Rum” diye özel bir ayrıma tabi tuttukları Karaman yöresindeki
Hıristiyanların; Yunancayı hiç bilmediğini, Müslüman Türklerden daha temiz bir
Türkçe konuştuklarını vurguluyor. 1922-1923 yılları arasında 16 sayı yayınlanan
“Anadolu’da Ortodoksluk Sadası” adlı
gazete, Karamanlıların Hıristiyan Türkler olduğunu ısrarla savunuyor. Prof. Dr.
J. Eckmann’a göre Karamanlılar, Hıristiyanlığı benimsemiş Selçuklu Türklerinden
başkası değil. Gagavuzlar üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Atanas Monof’da
aynı görüşe sahip olduğunu söylüyor.
Karaman yöresinde bulunan “Binbirkilise” bu bölgenin 1922 yılına
kadar Türk Hıristiyanlar için yurt edinildiğini ortaya koyuyor. Konya, Niğde,
Nevşehir, Kayseri, Ankara civarları Hıristiyan Karaman Türklerinin yaşadığı
yerler. Bunun dışında bir kısmının İstanbul, İzmir ve Trabzon’da varlıklarını
sürdürdüğü biliniyor. İsimleri Türk olan ve Türkçe Hıristiyan tapınış gösteren,
Türkçe konuşan, Grek harflerini kullanarak Türkçe dini ve edebi eserler verip,
yayın yapan, ancak karşılıklı değişime tabi tutularak Anadolu’dan göç ettirilen
Hıristiyanlardı bunlar.
Burada
dikkat çeken bir nokta, bahsedilen insanların Türkçe konuşmalarıdır. İleride de
belirtileceği üzere, öyle ki, ibadetlerini bile Türkçe yapmışlardır. Yunan
harfli ilk Türkçe gazeteyi çıkaran ve Temaşa-i Dünya adlı ünlü bir eserin de
sahibi olan Evangelinos Misaelidis sözü geçen bu eserinde Karamanlı
isimlendirmesinin temelde Karaman'dan gelenleri ifade etmek için
kullanıldığının altını çizmektedir. (Anzerlioğlu, 2009: 137)
Semavi
Eyice'ye göre, dilleri gibi bazen adları bile Türkçe olan bu Ortodokslara, Orta
Anadolu'nun Karaman bölgesinde rastlandığından dolayı “Karamanlı Rumlar” adı verilmektedir. Yine benzer bir görüşü ifade
eden Speros Vryonis de, Karamanlıların her ne kadar Anadolu'nun birçok yerinde
yaşadığını belirtse de, çoğunluğun Anadolu Türkmen Beylikleri döneminde,
Karamanoğulları Beyliğinin hüküm sürdüğü topraklarda yaşadığından dolayı bu
isimle anıldıklarını belirtmektedir. (Anzerlioğlu, 2009: 138) Yine, belli bir kesim aslında Karamanlılar
tabirinin Konya, Aksaray gibi geniş bir coğrafyayı da içine aldığını
belirtmektedir.
Karamanlılar ve Karamanoğulları
Karamanlıların,
Afşar boyuna mensup olduğu yönünde bir bilgiye, İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın “Anadolu Beylikleri” adlı eserine
rastlamak mümkündür. Uzunçarşılı, Anadolu Selçuklu Devleti'nin Bizans sınırına
ve batı Kilikya'ya yerleştirilen Karamanoğullarından bir kısmının da, Sultan
Alaeddin Keykubat zamanında (1228)
Ermenilerden alınan Ermenak taraflarına yerleştirildiğine dikkat çekmektedir.
Karaman aşiretinin reisi Sadüddin Nure (Nure
Sufi) olup, onun oğlu Kerimüddin Karaman'dır ve isimlerini Karaman
oymağından almışlardır. Karamanlıların isimlerinin kökeni konusunda Abdulkadir
İnan, “Karaman İsminin İntişar Sahasına
Dair” başlıklı makalesinde, Karamanlıların 24 Oğuz boyunun Salur boyundan
olduklarına dikkat çekmektedir. (Anzerlioğlu, 2009: 140) Burada, Ermenak diye belirtilen yerin
bugünkü Ermenek olduğu aşikârdır. Ayrıca, 24 Oğuz boyundan Salur boyunu okuyan
pek çok Karamanlının aklına bugün Karaman'da Salur diye isimlendirilen köyün
varlığı gelmektedir. Kendilerine Karamanlılar denilen, Türkçe konuşan ve
Türkçe ibadet eden Ortodoksların isimlendirilmesinde etken olduğu düşünülen
Karamanoğulları, Orta Anadolu'da birçok yerleşim yerine sahip olan ve Osmanlı
Devleti'ni kuruluş aşaması ve sonrasında en çok meşgul eden ve hatta onun
karşısında en fazla kuvvete sahip olan beylik olarak tarihte yerini
almıştır.
Karamanoğullarını
toprakları üzerinde yoğun bir nüfusa sahip olan bu Ortodoks topluluğun
isimlendirilmesi konusunda eldeki mevcut kaynaklar ağırlıklı olarak bu
isimlendirmenin coğrafi bir temele dayalı olduğu noktasına işaret etmektedir.
Anadolu'da mevcut Karaman coğrafi isimlendirmesi haricinde bu şekilde coğrafi
bir isimlendirmeye ve ayrıca doğrudan Karamanlı-Karamanie olarak adlandırılan
bir gruba Bizans tarihinde de rastlanmaktadır. (Anzerlioğlu, 2009: 146)
Yukarıda,
Karamanlı Ortodoks Türklerin Türkçe konuştuğunu ve Türkçe ibadet ettiğini
söylemiştik. Bunu yanında, Karamanlı Ortodoks Hıristiyanların yaşadığı bölgeler
dikkate alınarak yapılan araştırmalar sonucunda, Karamanlıların genellikle
Türkçe isimler taşıdığı da görülmüştür. (Anzerlioğlu, 2009: 149) Her ne kadar, Rum tarafı, bu topluluğu
Türkleşmiş Rumlar olarak görse de, bu topluluğun pek çok ferdinin kendisini
Türk kabul ettiği görülmüştür. Türk Ortodoks tarihi için önemli bir direniş
simgesi olan Papa Eftim'in "Ben Türk
dostu değilim, Türkoğlu Türk'üm" (Anzerlioğlu, 2009: 271) demesi ve Milli mücadele döneminde işgalci
kuvvetleri değil, Türk tarafını desteklemesi bu bilinci ortaya koyan bir örnek
olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kayseri, İncesu'da "Maaşallah'la Başlayan Karamanlıca Kapı Kitabesi.
Karamanlı
Ortodoks Türklerin tarih boyunca, Müslüman komşuları ile büyük husumetler
yaşamaksızın bir arada yaşadıkları görülmüştür. Bu tarihsel süreç boyunca çok
ciddi olaylara rastlanmamıştır ve her iki taraf da diğerlerinden hoşnut
olmadığını belirtmemiştir. Fakat bu komşuluk, Yunan mübadelesi ile sona
ermeye başlamıştır. 1923 yılında alınan kararla, Türkiye ile Yunanistan
arasında Türk - Yunan mübadelesinin yapılması anlaşması ile Karamanlı
Ortodoksların büyük bir kısmı Yunanistan'a göç etmek zorunda
kalmıştır. Anadolu'nun orta bölgesinde, yüzyıllardır Müslüman Türklerden,
sadece dini açıdan farklılık sergileyen ve aslen kendilerinin Türk olduklarını
beyan ile bunu gerek âdet, gelenek ve görenekleri ve gerekse tarihi veriler
ışığında ortaya koyarak, Anadolu'da yaşamakta olan Rum Ortodoks nüfustan farklı
olduklarını ve onlarla bir tutulamayacaklarını vurgulamaya çalışsalar da,
sonuçta Ortodoks Türkler de bu zorunlu nüfus mübadelesine tabi tutulmaktan
kurtulamamışlardır. (Anzerlioğlu, 2009: 340)
Bugün,
Karamanlı Ortodoks Türklerin pek çoğu, Atina, Selanik ve Pire'de
yaşamaktadırlar. Yunanistan'da yapılan gözlemlerden elde edilen bilgilere
dayanarak, evlerinde hala Türkçe Türkü dinleyip, uydudan Türk televizyon
kanallarını takip eden bu insanların, her ne kadar Türk olabilecekleri
ihtimalini düşünemeseler de, Yunanistan'a ve Yunan toplumuna da tam anlamıyla
adapte olduklarını söylemek oldukça güçtür. Nitekim kendi aralarında
oluşturdukları derneklerin çatısı altında birinci, ikinci ve hatta üçüncü ve
dördüncü kuşak Karamanlıların bir araya gelerek Anadolu'ya ait Türküler,
şarkılar söyleyerek oyunlar oynamaları bu insanların asimilasyonlarının tam
olarak başarılamadığının bir göstergesidir denilebilir. (Anzerlioğlu, 2009: 81)
Dr. Dursun Ayan (Sosyolog): “Türkler semavi dinlere ilgi göstermişlerdir. Türk Kültür tarihini daha
gerilere ve Anadolu dışına götürdükçe, din temelinde bazı ayrımları hem
kronolojik olarak hem de coğrafi olarak gözden geçirmek gerekir. 8-9. yüzyılda
İslamiyet’i kabul eden Türkler, Anadolu’yu fethederek İslam tarihinin seçkin
bir cephesini Selçuklu, Osmanlı desteği ile oluşturmuşlardır. Müslümanlık ile
Türklüğün beraber anılması bu tarihi gelişimin sonucudur. Anadolu’nun Müslüman
Türkler tarafından fethinden öncesine gidildiğinde, Türklerin İslamiyet öncesi
tarihi karşımıza çıkar. Türk Hıristiyanlığının kökleri buradadır. Kaldı ki
Malazgirt öncesi göçlerde Anadolu’da Türklerin, Hıristiyanlık gibi bir semavi
dini kabul etmesi normaldir. Semavi dinler, Türk milletinin kültürel anlayışına
uygundu. “Her dini bir alfabe izler” ilkesi dikkate alınırsa Grek alfabesinde
yazılmış belgeler buna güzel bir örnektir. İster İslamiyet döneminde olsun,
isterse daha önceki bir dönemde, Anadolu’daki Türklerin tarihi Karadeniz’in
kuzeyinde dikkate değer bir canlılık göstermiştir. Hazar Türklerinin bir diğer
semavi din olan Museviliği kabulü, her ne kadar tüm Hazar federasyon nüfusu
Musevi olmasa da, tarih ve kültür açısından ilginç bir olaydır ve bakiyeleri
hala vardır. Bugün dünya Türkleri büyük bir çoğunlukla Müslüman’dır ve İslam
kültürüne katkılarıyla tarih oluşturmuşlardır.”
Her
Şey Yunan İşgaliyle Başladı
Orta Anadolu ve Karaman
bölgesi Türkleri ile Doğu Karadeniz Türkleri, daha İslamiyet gelmeden
Hıristiyanlığı seçmiş, Türk boyları olarak, Kurtuluş Savaşına kadar
varlıklarını ve benliklerini koruyorlar. Ancak Yunanlıların Anadolu’yu işgali,
Anadolu’da yaşayan Hıristiyanların sonunu hazırlayan, en önemli etkenlerden
biri olmuştur.
Emperyalist güçlere ve
Yunanistan’a karşı başlatılan Kurtuluş Savaşı, Anadolu’daki Türk kökenli ve
diğer Hıristiyanların birbirinden ayrılması için, tam bir turnusol kâğıdı
işlevi yaptı. Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara Hükümetine başvurarak,
Hıristiyan Ortodoks olduklarını, ancak soyları yönünden Türk olduklarını sık
sık vurgulayan Türk Hıristiyanlar, Fener Rum Patrikliğinin etkisini kırmak için
kendilerine bağımsız bir kilise kurulmasını talep ettiler. 11 Nisan 1921’de
Kastamonu Valisi Sami Bey, Ankara’ya gönderdiği telgrafında, “Anadolu’da bir Türk Ortodoksluğunun
kurulmasını isteyen Taşköprü Rumları dilekçelerini sundu” ifadesini
kullanıyor. Trabzon Ortodoks Cemaatinin Ankara Hükümetine telgraf çekerek
Ankara’da bir Türk Ortodoks Patrikhanesinin kurulmasını istediği de Doç Dr.
Zeki Arıkan’ın yaptığı araştırmalardan anlaşılıyor. Dr. Sabahattin Özel, Maçka
Rumlarının da benzer bir girişimde bulunduklarını söylüyor: “Anadolu’da tarihen dahi müspet olduğu üzere
Rum-Elenik namıyla hiç bir millet yoktur. Mevcut Rumlar yalnız asırlarca Türk
Müslümanlarla birlikte yaşayan Türk Ortodokslardır.”
Safranbolu’da yaşayan 2 bin
749 Ortodoks, 30 Nisan 1921’de Büyük Millet Meclisi’ne gönderdikleri telgrafla,
İstanbul’daki Rum Ortodoks Patrikliği’ni tanımadıklarını beyan edip, Karaman’da
bir Türk Ortodoks Patrikliği kurulmasını isterler. Bu telgrafta, Anadolu’da
yaşayan Ortodoks Rumların, Elen olmadığı ifade edilir. Öte yandan “Anadolu’da bulunan ve bizim gibi
kendilerine Rum namı verilen diğer bilumum arkadaşlarımızın, aynı amalı
perverde (arzuyu paylaştıklarına) ettiklerine şüphemiz yoktur.” ifadesi,
iki yıl sonra gerçekleşecek Türk, Yunan nüfus mübadelesi karşısında Anadolu
halklarının ne denli isteksiz olduğunu da gösterir:
“Menşe”
(köken), adet, an’anat (gelenekler) ve lisan itibariyle Türk olan bizler,
şimdiye kadar Pan-Helenizm amalının (emellerinin) husulüne (gerçekleşmesine)
hasr-ı mesai eden (mesai ayıran) İstanbul Rum Patrikliği’nin taht-ı tazyik ve
tesiratında kalarak milliyet-i asliyemizi izhar edemedik (açıklayamadık).
Filhakika (gerçekte) saha-i tarihiye tetkik edilecek olursa zemine-i
mütekaddimede (geçmişte) Ortodoks mezhebini kabul etmiş, Türk olduklarından
şüphe kalmayan ve fakat tesirat-ı maruzadan (birtakım nedenlerden) dolayı Rum namı
altında yaşayan kardeşlerimizden, mezkûr (zikredilen) Patrikliğin tesvikatı
(iddiaları) ve telkinatına tabi olan ara sıra yanlış yollara gidenler olur.
Buna rağmen bizler yine Türklerden, Türkiye hükümetinden daima adil ve şefkatli
muamele gördük. Bundan sonra da Pan-Helenizm amal ve cereyanlarına katiyen tabi
olmayarak aslen kardeşlerimiz olan Türklerle müsavi (denk) ve merfu
(yüceltilmiş) bir halde yaşamak azmindeyiz. Anadolu’da bulunan ve bizim gibi
kendilerine Rum namı verilen diğer bilumum arkadaşlarımızın aynı amalı perverde
(aynı arzuyu paylaştıklarına) ettiklerine şüphemiz yoktur. Binaenaleyh çok
itilafat ve tesvilat (aldatma) ile iki kardeş milleti birbirinden ayırmaya
bilhassa son zamanlarda maskeyi büsbütün atarak, vazife ve safvet-i ruhaniyetini
suiistimal ederek yaptığı pek çirkin taşkınlıklarla, sergüzeştçe (maceraperest)
hareketiyle bizleri de felaket uçurumlarına sevke çalışmakta olan İstanbul Rum
Patrikliği ile bugünden itibaren kat-i münasebat ettik. Gayemiz Anadolu’nun
münasip (uygun) bir mahallinde bir Türk Ortodoks Patrikliği tesis ederek Türk
kardeşlerimizle vahdet-i tamme (tam bir birlik) getirmek ve hükümetimizin zir-i
cenah (tarafsız) adalet ve refetinde (merhametinde) mesudane (mutlu bir
şekilde) yaşamaktır. Bu emelimizin tesrii (hızlandırılması) ve teslihi
(kolaylaştırılması) hususunu Safranbolu’da mukim 2.749 nüfusun tercüman-ı efkâr
(fikirlerinin) ve hissiyatı olarak hükümet-i adilemizden behulusü’l-bâl
(samimiyetle) istida (yardım) ve istirham eyleriz.”
Fener
Rum Patrikhanesine İsyan
Türk
tarihinin bir dönüm noktasını teşkil eden milli mücadele içinde Ermeni ve Rum
Ortodokslarının, bin yıla yakın bir süre birlikte yaşadıkları ve kendilerine
adalet, müsamaha ve şefkatten başka bir idare tarzı uygulamamış olan Türklere
karşı ihanet içinde bulunmalarına karşılık “Türk
Ortodoksları” bu ihanetin dışında kalmıştır.
Türk Ortodoks olduklarını
ısrarla vurgulayan Kayseri bölgesindeki Hıristiyanlar, Kurtuluş Savaşının
başlamasıyla birlikte, diğer Hıristiyanlardan oldukça farklı bir strateji takip
ediyor. Sosyolog Dr. Dursun Ayan, 1870’li yıllarda Bulgarların, Rumlarla
karıştırılmaktan ve Rumlaştırılmaktan korktukları için, padişahtan milli bir
kilise kurma izni aldıklarını hatırlatarak, “Bulgarların
bu kaygısını Anadolu’daki Türk Hıristiyanlar da taşıyor. Onlar da aynı dönemde
milli bir kilise kurulması için başvuruda bulunuyorlar, ama sonuç alamıyorlar”
diyerek, Ortodoks Türklerin, Rumlarla karıştırılma endişelerinin 1870’li
yıllarda başladığını söylüyor. Ankara ve İç Anadolu Bölgesindeki Hıristiyan
Türklere ise, Papa (baba) Eftim
liderlik yapıyor.
İstanbul’daki
patrikhanenin milli mücadele sırasındaki ihanetleri karşısında Papa Eftim, Keskin
Kazasının metropolit vekili olarak kendisine bağlı olan cemaati toplayarak, Fener
Patrikhanesinin bu ihanetini protesto etmiş ve milli mücadeleye katılma kararı
almıştır. Papa Eftim sadece ruhani liderliğiyle değil Türk milletinin bir ferdi
olarak ta maddi destek sağlanmasında gayret etmiştir.
Anadolu’daki
Türk Ortodokslarının milli mücadele içindeki faaliyetleri, bilhassa başta
Yunanistan olmak üzere, Türk yurdunu istila emeli taşıyan itilaf devletlerinin,
“Hıristiyan azınlıklarının haklarını
koruma” adı altında yürüttükleri yıkıcı faaliyetleri, yapılan propaganda ve
planların bozulmasında oldukça etkili olmuştur. Türkler aleyhinde meydana
getirilmek istenen efkâr-ı umuminin bozulması için, Türk Ortodokslarının
gösterdikleri gayretler, cephede düşmanla yapılan muharebe kadar etkili
olmuştur. Çünkü kamuoyu oluşturma meselesi basit değildir. Rum Ortodoksları
Anadolu’nun işgalini kolaylaştırmak için maddi destek yanında, Avrupa kamuoyunu
etkilemek maksadıyla da çalışmalar yapmışlardır. Rumların bu faaliyetleri
karşısında Anadolu’daki Türk Ortodoksları da toplantılar düzenleyerek, telgraflar
çekerek, gazetelere yazı göndererek görünüşte Fener Patrikhanesine karşı, ama
gerçekte tüm işgal devletlerine hedef alarak, Türk’ün istiklal mücadelesine
çekinmeden müdafaa etmişlerdir.
Atatürk, Papa Eftim’e her
zaman “Baba Eftim” olarak seslendiği
için, çoğu zaman ismi Baba Eftim olarak anılmıştır. Teoman Ergene’nin “İstiklal Harbinde Türk Ortodokslar”
adlı eserinde, Türk asıllı Hıristiyan Ortodokslardan Baba Eftim’in Kırıkkale’nin
Keskin ilçesi Metropoliti olduğunu ve Anadolu’nun çeşitli yerlerine dağılmış
olan, Türk Ortodokslarla sürekli haberleştiğini belirtiyor. Kayseri Erciyes
Üniversitesi’nden Doç. Dr. Mustafa Ekincikli, “Türk Ortodoksları” adlı kitabında Baba Eftim’in Bağımsız Türk
Ortodoks Kilisesi’nin kurulması için girişimlerde bulunduğunu dile getiriyor.
Kurtuluş Savaşının henüz yeni
filizlendiği dönemde Türk kökenli Ortodoks Hıristiyanlar bu amaçla, TBMM’den ve
Adalet Bakanlığı’ndan izin alarak Kayseri’de bir kongre topladılar. Kongreye,
Gümüşhane Episkoposu Yervasyos, Konya Metropoliti Prokobios, Antalya Episkoposu
Meletios ile Anadolu ve Trakya’nın diğer bölgelerinden gelen 72 temsilci
katıldı. 21 Eylül 1922’de toplanan kongrede Türk Hıristiyanlar, Türk Ortodoks
Patrikliğinin kurulmasını kararlaştırdılar. “Milli
Mücadelede Kayseri” adlı çalışmasında Zübeyir Kars, bu toplantıya
Mutasarrıf Muammer Bey, Mevki Kumandanı ve Kalem Reisi Miralay Abdullah Bey ve
sonraki yıllarda TBBM’de Eskişehir Milletvekili olan, Türk asıllı Ortodoks
Umumi Kâtip Bodrumi İstimad Zihni Özdamar Efendi’nin de katıldığını belirtiyor.
Yunanistan’ın, Batı Anadolu’da
işgal faaliyetlerine girişmesiyle birlikte, İstanbul Fener Rum Patrikhanesi,
Anadolu’daki tüm Hıristiyanları, Yunanistan lehine faaliyette bulunmaya davet
ediyor. Dr. Dursun Ayan, Fener Rum Patrikhanesinin Anadolu’daki Hıristiyanlara
yaptığı çağrının ciddiyetini, Atatürk’ün Nutku’ndaki önemli bir ifade ile
açıklıyor: “Atatürk Nutuk’ta Mavri Mira’nın
Fener Rum Patrikhanesinde hazırlandığını söylüyor. Fener Rum Patrikhanesi,
Ortodoks ders kitaplarının içeriğinde, Türk aleyhtarı düzenlemelere giderek
Milli Mücadele safları oluşmadan Yunanistan’ı desteklemeye karar vermişti
zaten. Rum kökenli olmayan diğer kiliselere de bunu kabul ettirmeye çalıştı.
Ancak bir kısmı bu oyuna gelmedi.”
Çerkez
Ethem Tanıştırdı
Kayseri’deki toplantıda Türk
Hıristiyan Ortodokslar, Fener Rum Patrikhanesinin baskılarına rağmen Kurtuluş
Savaşında Milli Mücadele saflarını seçtiler. Türk Ortodoksların Anadolu’daki bu
hareketi, Atatürk’ün takdirine mazhar oldu. Papa Eftim’le tanışmak isteyen
Atatürk, 4 Eylül Sivas Kongresinden önce Papa Eftim’i Sivas’a davet ederek,
uzun uzun sohbet etti. Mustafa Kemal ile Papa Eftim’in biraraya gelmesini ise
çok ilginç bir isim sağlamıştı: Çerkez Ethem. Papa Eftim’in oğlu ve Türk
Ortodoks Cemaati Lideri Selçuk Erenerol, “Atatürk,
Anadolu Hıristiyanlarının Kayseri’deki toplantısını yakından takip ediyor.
Babamla tanışmak isteyince, Akdağmadeni’nden (Yozgat) yakın komşumuz Çerkez
Ethem bu görüşmeyi sağlıyor” diyerek anlatıyor bu konuyu.
Kiliseden
Çıkıp İstiklal Harbine Gittiler
Kayseri’deki kongreye katılan
Hıristiyan Türk çevreleri, Milli Mücadelede Atatürk ve arkadaşlarının yanında
yer alırlar, gerekli desteği verirler. Türk Hıristiyan Ortodoksların önderi
Baba (Papa) Eftim’e, Kurtuluş
Savaşına verdiği destekten ötürü bizzat M. Kemal Atatürk tarafından İstiklal
Madalyası verilir. Büyük Taarruzdan önce Ankara’da ilk toplanan TBMM
bahçesinde, Atatürk’ün de hazır bulunduğu bir miting sırasında halka seslenen
Papa Eftim, İncil’den bir pasaj okur: “Düşmanlarımızın
her şeyi var, ancak bizim silah ve cephanemiz yok. Fakat göğsümüzde imanımız
var, mutlaka kazanacağız. Yaşasın muzaffer Türk Ordusu!” Bağımsız Türk
Ortodoks Patriği Selçuk Erenerol’un babası olan Papa Eftim, Kurtuluş Savaşına
verdiği destekten sonra Atatürk’ün şu sözlerine mazhar oldu: “Baba Eftim, bu memlekete bir ordu kadar
hizmet etmiştir.”
Papa Eftim, TBMM'nin önünde halka hitap ediyor.
Atatürk-
Papa Eftim Dostluğu
Çerkez Ethem’in Yozgatlı
olduğunu bilen çoktur, ancak onun Türk Ortodokslarının dini lideri Papa Eftim’in
hane komşusu olması ilginç bir tecelli. Fener Rum Patrikhanesinin Yunanistan’ı
destekleme konusundaki baskılarına ve çabalarına rağmen Papa Eftim ve 72
kilisenin Milli Mücadele saflarına katılmasının Mustafa Kemal’i bir hayli
etkilediği biliniyor.
Çerkez Ethem aracılığı ile
Papa Eftim ile Sivas’ta tanışma imkanı bulan Mustafa Kemal, Selçuk Erenerol’a
göre 1924 yılında Papa Eftim’den Fener Rum Patrikhanesinin başına geçmesini
istiyor. Cemaatin halen dini lideri görevini yürüten Selçuk Erenerol, babasının
Atatürk ve arkadaşlarının bu teklifini, “Benden
üstün dini ruhbanlar dururken, benim o makamı doldurmam mümkün değil”
diyerek geri çevirdiğini söylüyor. Ancak Papa Eftim, Atatürk ve arkadaşlarına
Yunanistan’ın göndereceği patriğin özelliklerinin ne olması gerektiği konusunda
11 maddelik bir rapor veriyor. Papa Eftim’in, patrik için birinci şart olarak,
Yunanistan’da kral taraftarı olması gerektiğini ileri sürmesi dikkat çekiyor. O
dönemde Kral taraftarı din adamlarının, Yunan Hükümetinden farklı görüşlere
sahip olduğu biliniyor. Papa Eftim’in, atanacak patriğin Yunan Hükümetinin
kirli emellerine alet olmaması için, böyle bir istekte bulunduğu tahmin
ediliyor. Ancak Atatürk’ün ısrarından sonra Papa Eftim, yardımcısı Yakup ile
birlikte Fener Rum Patrikhanesine giderek, bir anlamda yönetime el koyuyor.
Ankara Hükümeti dış baskılara dayanamayıp kendisini geri çekinceye kadar orada
kalıyor.
"Hamdullah
Suphi Tanrıöver'in Anıları"nda
ismi geçen Mahmut R. Kösemihal, Hıristiyan Türklerin zorunlu göçüne ilişkin, "Biz Anadolu'nun bir miktar Hıristiyan
Türk'ü ile Hıristiyan Elen'ini ayıran farkları incelemeye vakit bulamadan, bir
miktar Türk unsurunu Yunanistan'a göçtürdük." değerlendirmesinde
bulunuyor. Hamdullah Suphi'nin anılarında, Celal Bayar'la aralarında geçen bir
diyalog bu konuda Atatürk'ün üzgünlüğünü ortaya koyuyor: Celal Bayar bir gün
Hamdullah Suphi'ye, "Bilir misin
Hamdullah, Atatürk'ün son yıllarda en büyük üzüntüsü ne idi?" diye
sorar. Hamdullah Suphi bilmediğini söyleyince, cevabı kendisi verir: "Anadolu'dan binlerce Hıristiyan Türk'ün
gönderilmiş olmasıydı. İnönü’ye, “Paşam yapmayın, yollamayın, bunlar özbeöz Türk’tür”
dedim. Kendisine kitaplar gönderdim, fakat dinlemedi."
Lozan’da
Verilen Ödül(!)
Kurtuluş Savaşında
dindaşlarını değil de, kendi ırkından olan Türkleri destekleyen Türk
Hıristiyanlarını, savaşın kazanılmasından sonra büyük ve acı bir sürpriz
bekliyordu. İsmet İnönü’nün Türk delegasyonuna başkanlık ettiği Lozan
görüşmeleri sırasında, 30 Ocak 1923 tarihinde varılan anlaşmayla, Anadolu’daki
Hıristiyan Ortodoksların, ırkına ve kişisel isteklerine bakılmaksızın, karşılıklı
değişime tabi tutularak Yunanistan’a gönderilmesine karar verildi. Mübadeleye
tabi tutulan insan sayısı konusunda abartma olmadığını belirten Dr. Dursun
Ayan, “Mübadeleye tabi tutulan nüfusun
küçük gösterilmesi her iki ülkenin de işine geliyordu. Bu insanlık dramında
Türkiye kendi yüreğine su serperken, Yunanistan kendi demografyası açısından bu
konuda tartışma bile yapmadı. Rakamın fazla olma ihtimali elbette var”
diyor. Doğan Avcıoğlu, “Türklerin Tarihi”
adlı eserinde Karamanlıların değişime tabi tutulmasının tartışmaya açık bir
konu olduğunu ve mübadelenin yapıldığı yıllarda da bu tartışmanın yaşandığını
belirtiyor. Bernard Lewis’ye göre, 1924 ve 1930 yılları arasındaki değişimin,
Türk-Grek değişimi değil, Grek Ortodoks - Osmanlı İslam değişimi olduğunu
söylüyor: “Bu değişim Anadolu
Ortodoksları için vatana kavuşma değil, gurbete sürgündür.”
Lozan
Antlaşmasında, Türk Ortodoksları hakkında ayrıca görüş bildirilmemesi, onların
Rumlarla bir tutulduğu kanaatini uyandırdığı için, Papa Eftim başta olmak üzere,
Anadolu’daki Türk Ortodoksları kendilerinin mübadeleye tabi tutulmamaları
hususunda teşebbüslerde bulunmuşlardır. Mübadele görüşmeleri yapıldığı sırada
Anadolu’da “Ortodoksluk Sadası”
gazetesinin 14. sayısında şu satırlar yayınlanıyor; “İşte, ırkan, lisanen, adeten Türk,
diyaneten Ortodoks olan biz Türk Ortodoksları, Türklüğünden hiçbir kimse
iştibah edemeyeceğinden gerek ekalliyet, gerek mübadele hususatının bizlere şümulü
olamayacağı emir-i tabi bulunduğunu Avrupa bilmelidir”. Diyerek mübadele edilmeyecekleri
düşüncesi aktarıyorlar ve defalarca müracaatlarda bulunuyorlar.
Kayseri, Karaman, Trabzon,
Sivas, Konya, Yozgat ve Ankara”da toplanan Hıristiyan Türkler, trenlerle
Yunanistan’a gönderiliyorlar. Yürek paralayan sahneler yaşanıyor; “Biz sizdeniz, göndermeyin”
yalvarmaları, Lozan Anlaşmasının kararlılığında Ankara’ya kadar ulaşmıyor bile.
Din
esaslı bir değişim olduğu için, bu kısa ve karışık dönemde kimin Türk, kimin
Helen olduğunun inceleme fırsatı bulunamamış ve tek bir kelime bile Yunanca bilmeyen
bu Türkler, vatanlarından ayrılmak ve milli mücadelede karşı karşıya geldikleri
milletlerin içine gitmek zorunda kalmışlardı. Kimi Ortodokslar, bu mübadelenin
dışında kalmak, vatanlarından, savundukları bu topraklardan ayrılmamak için
Müslümanlığı seçmişlerdi. Yunanistan’a gönderilen Hıristiyan Türkler, orayı hiç
sevmemişlerdir ve bunu her vesilede açıklamışlardır ve açıklıyorlar da.
İçlerinden sadece bir aileye
özel bir ayrıcalık tanınıyor. Bir tek Baba Eftim ve ailesi (Erenerollar) bu zorunlu göçten muaf tutuluyor. Atatürk’ün isteği
ile o dönemde TBMM’den şu özel kanun çıkarılıyor: “3 Ağustos 1924 tarihli Papa Eftim teskeresi. Papa Eftim efendinin
harekat-ı milliyenin gidişatından beri Türkiye davasıyla alakadar görülmesi ve
Patrikhane ile arasındaki vaziyet nazarı itibara alındığı takdirde efrad-ı
ailesinin mübadeleye tabi olması düçar-ı felaket olacağı muhakkak bulunduğundan
bir karar ittihazı talebini havi Dahiliyet Vekale-i Celilesinin 2.8.1340 tarih
ve Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti”nin 3798 nolu teskeresi üzerine mumaileyh Papa
Eftim ve ailesinin İstanbul’da yerleşmesine müsaade itası icra vekilleri
heyetinin 3.8. 1340 tarihli ictimasında karargir olmuştur.”
Ancak Baba Eftim’in, kendi
ırkdaş ve dindaşlarının gönderilmesine neden tepkisiz kaldığı da tam olarak
bilinmiyor. Zaten bir süre sonra Anadolu’da Hıristiyan Türk azınlığı kalmadığı
için, Anadolu Türk Ortodoks Patrikliği, Kayseri’den İstanbul’a taşınmak zorunda
kalıyor.
Yunanistan’a gönderilen Türk
Hıristiyanlar Türkiye’de Rum olarak adlandırılıp mübadeleye tabi tutulurken,
Yunanistan’da da “Turko Sporos-Türk
tohumu” diye aşağılanarak, Yunanlı olarak kabul edilmediler. Gittikleri
Batı Trakya’da, biraz da Anadolu’yu hatırlamak için olsa gerek, “Karaman” adını verdikleri bir yerleşim
birimi kurdular. Yunanistan’da Batı Trakya Türklerinden daha fazla horlanan ve
ayrıma tabi tutulan Türk Ortodoks Hıristiyanların birçoğunun, daha sonra Avrupa’nın
çeşitli ülkelerine dağıldığı biliniyor.
Atatürk’ün özel izni ile
mübadeleden ayrı tutulan Papa Eftim ve 50 kişiyi bulan yakınları, önce Ankara’ya
getirildiler. Ardından İstanbul’a götürülerek, Karaköy yakınlarına
yerleştirildiler. 1964 yılına gelindiğinde Anadolu’da Türk kökenli Ortodoks
kalmamıştı. Ancak mübadeleden uzak tutulan İstanbul’da Türk kökenli Ortodoksların
sayısı azımsanmayacak kadar fazlaydı. Üstelik bu insanların büyük bölümü
ticaret ve sanatta Müslüman Türklerle kıyaslandığında çok daha zengin
durumdaydı.
Yunanistan ve yerli
işbirlikçileri Kıbrıs’ta kanlı olayları başlatınca, dönemin başbakanı İsmet
İnönü, Yunanistan’a iyi bir ders olur niyetiyle, İstanbul’daki Rumların sınır
dışı edilmesini gündeme getirdi. Papa Eftim, İsmet Paşa ile Taşlık’taki evinde
görüşerek, ikinci bir Lozan faciasının yaşanmamasını istedi. İsmet Paşa ile
Papa Eftim arasında sert tartışmaların yaşandığı da biliniyor. Ancak İsmet Paşa
kararlıydı. Tıpkı Lozan’da olduğu gibi, 1964 yılında da insanların kökenine
bakılmaksızın, din unsuru dikkate alınıp, yaklaşık 70 bin kişi sınır dışı
edildi. Selçuk Erenerol’a göre bu rakam 86 bin olup, 15-20 bini hariç hepsi
Türk’tü. Ağırlık kazanan rakam ise 50 bin. Mübadeledeki gibi toplu halde
trenlere bindirme değil, tek tek toplayıp sınır dışı etme vardı bu defa.
Papa Eftim, Türkiye lehine
yaptığı çalışmalardan sonra Yunanistan’da istenmeyen adam ilan edilmişti artık.
İstanbul’daki diğer Hıristiyan cemaatlerin aksine, Türk Ortodoks Kilisesi
mensuplarının Yunanistan’la ilişkileri bugüne kadar düzelmedi. Selçuk Erenerol,
babasına Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanistan’ın yanında yer alması için çok
büyük baskılar yapıldığını söylüyor: “Eğer
babam Yunanistan’ın istediğini yapmış olsaydı, bugün Atina’da heykeli dikilmiş
olacaktı.”
Selçuk Erenerol (Bağımsız Türk Ortodoks Cemaati Lideri):
“İnönü, babamı dinlemedi Osmanlı’dan
kalma bir yanlış olarak, Rumlukla Hıristiyanlık hep karıştırıldı. Biz Türk’üz
ve Milli Mücadelede Fener Rum Patrikhanesinin baskılarına rağmen, Atatürk ve
arkadaşlarının yanında yer aldık. Babamın Atatürk’le arası iyiydi. O dönemde
Fener Rum Patrikliği babama teklif edildi, ama babam kabul etmedi. Ancak
Lozan’da İsmet İnönü büyük bir hata yaptı; Anadolu’daki tüm Ortodokslar
toplanıp, Yunanistan’a gönderildi. Bu insanlar orada daha feci şekilde
aşağılandı ve dışlandılar. Atatürk’ün özel izni ile babam ve aile efradı
Türkiye’de kaldılar.”
“1964
yılında İsmet İnönü ikinci hatasını yapıp, İstanbul’daki 86 bin Hıristiyan’ı,
Yunan uyruklu diye bu ülkeye gönderdi. Kıbrıs’taki gerilime karşılık bunu
yaptığını söylediğinde babam, Taşlık’taki evinde İnönü’ye, “Lozan’da bir hata
yaptın, ikinci hatayı yapma” dedi, ama dinletemedi. Oysa gönderilen 86 bin
kişiden sadece 15-20 bin kişi Yunan uyrukluydu. Şu anda cemaatimiz 250 kişi.
Fener Rum Patrikhanesi ile ilişkilerimizin çok sağlıklı olduğunu söylemek güç,
ama bir iki defa görüştük. Protestan Kilisesi ile ilke olarak ayrıldığımız
noktalar var. Bugün onların 2 bin 500 civarında misyoneri Anadolu’nun dört bir
yanında Müslüman çocukları din değiştirmeye zorluyor. Baba nasihati olarak biz
bunu hiç yapmadık ve yapmayız. Babam bize böyle nasihat etti. Ateistlerin bir
dini benimsemesi önemli. Müslüman çocukların değil. Onların zaten bir dini
var.”
İstanbul’da kalan Türk
Ortodokslar, Yunanistan’daki akrabalarının durumunu bir kaç kez dünya gündemine
getirmeye çalıştılarsa da başarılı olamadılar. Çünkü Yunanistan’a gönderilen
Türk Ortodokslar, orada üçüncü sınıf vatandaş muamelesi görüyordu. Papa Eftim,
1960’lı yıllara gelindiğinde, Yunanistan’daki dindaşlarının trajik öykülerinin
de etkisiyle felç geçirdi. Yunanistan’a gönderilen Türk Ortodoksların daha sonra
İsviçre, Fransa, ABD gibi ülkelere göç ettikleri biliniyor. Bu ülkelere göç
eden Türk kökenli Hıristiyanların, Rumlardan kız almamak için özen
gösterdikleri de kendilerinin ifadesi.
Yunanistan’a gönderilen Türk
Ortodoksları, her yaz Kayseri’nin Zincirdere yakınlarındaki, ilk Türk
Ortodoksları kongresinin yapıldığı kiliseyi hala ziyaret etmeye devam
ediyorlar.
Karamanlı
Hıristiyanların Geride Bıraktıkları Mimari Eserler
Geride çok sayıda mimari eser
bırakmışlardır. Bu mimari eserlerin kitabeleri, Grek harfleri ile yazılmış,
Türkçe metinlerden oluşmaktadır. Grek harfleri ile Türkçe yazılmış kitabelere
sahip mimari eserlere Anadolu’da Konya, Kayseri, Tokat, Zonguldak, Ankara,
Mersin, Isparta, Antalya, Nevşehir’de rastlanılmaktadır.
Konaklı Kilise.
Hıristiyan Türkler tarafından
yazılmış Karamanlıca kitabelere sahip mimari eserlerden bir kısmı, Niğde
ilimizde bulunmaktadır. Niğde’deki Karamanlı Türkçesi ile yazılmış kitabeye
sahip mimari eserlerden bazıları;
§
Konaklı
Köyü Kilisesi (Camiye çevrilmiştir),
§
Yeşilburç
Köyü Kilisesi (Camiye çevrilmiştir),
§
Kumluca
Köyü Kilisesi (Camiye çevrilmiştir),
§
Hamamlı
Köyü Kilisesi (Camiye çevrilmiştir)
şeklinde sıralanabilir.
Niğde’de, Karamanlı
Türklerinden kalan bir diğer mimari eser ise halk arasında “Kilise Camii” olarak da adlandırılan “Begüm Camii”dir.
Aşağı Kayabaşı Mahallesi,
Kadıoğlu Sokakta bulunan eser, bazilikal planla düzenlenmiş plan şemasına sahip
bir kilisedir. Yapının bugünkü sahibi Vakıflar İdaresi, bakımından sorumlu olan
kuruluş ise, Vakıflar Genel Müdürlüğüdür. Halen Cami olarak kullanılan eser,
herhangi bir onarım görmeden günümüze kadar iyi korunmuştur.
Begüm Camii örneğinde
gösterilmeye çalışıldığı gibi, Türkiye’de birçok Hıristiyan yapısı, din olarak
bizden farklı da olsa; dil, gelenek, görenek ve ırk itibariyle aynımız olan
Karamanlı Türklerine aittir.
Yapılan
incelemelerde, kuzey yani Kıpçak Türkçesi’nin bir uzantısı olduğu
tespit edilen Karamanlı Türkçesi ile yazılmış kitabelerde yer alan Oğuz öncesi
Türkçe özellikleri, gerçekten ilgi çekicidir. Bu özellikler ve
özelliklerin yaşadığı yöreler tam olarak tespit edildiğinde Türkiye’deki
Selçuklu öncesi Türk varlığının tarihi geçmişinin nerelere kadar uzandığı
kendiliğinden ortaya çıkacaktır.Kaynaklar:
Dr. Dursun Ayan, Karabük valiliği web sitesi: http://www.karabuk.gov.tr/genel.php?sayfa=tarih2, http://ahmetdursun374.blogcu.com/1633678/, Türkçe ve Türklük Bilinci
Anzerlioğlu, Karamanlı Ortodoks Türkler, Phoenix Yayınları, Ankara, 2009., Anadolulu Hemşerilerimiz Karamanlılar ve Yunan Harfli Türkçe, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2010., mehmetbaki, http://www.haber10.com/haber/145972/, Foti Benlisoy, Stefo Benlisoy, “‘Karamanlılar’, ‘Anadolu ahalisi’ ve ‘aşağı tabakalar’: Türkdilli Anadolu Ortodokslarında kimlik algısı”, Tarih ve Toplum Yeni Yaklaşımlar, Sayı 11, Güz 2010, s.7-22, Sula Bozis, “Karamanlılar”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c.4, s.458-459, Tarih Vakfı Yayınları, 1994, Yonca Anzerlioğlu, Karamanlı Ortodoks Türkler, Phoenix Yayınevi, 2009, Evangelia Balta, “Karamanlıca (Karamanlidika) Basılı Eserler”, Çeviren: Andonis Zikas, Tarih ve Toplum, C. 62. s. 57-59, E. Balta, “‘Gerçi Rum isek de Rumca bilmez Türkçe söyleriz’ Adventures of An Identity in The Triptych: Vatan, Religion and Language” Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, S.8, s. 25-44. Speros Vryonis, The decline of medieval Hellenism in Asia Minor and the process of Islamization from the eleventh through the fifteenth century, University of California Press,1986, Vangelis Ketchoridis, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Dönemi’nde Karamanlı Rum Ortodoks diasporası, İzmir Mebusu Emmanouil Emmanouilidis”, Toplumsal Tarih, 25 Kasım 2014, s. 38-43, Yorgos Anastasiadis, “Ermenice konuşan Rumlar”, Yunanca’dan çevirenler: Frango Karaoğlan ve Elçin Macar, Toplumsal Tarih, S. 156, Aralık 2006, s. 38-43.




