Alıntı:
Vamık D. Volkan
Ankara Üniversitesi
10 Kasım 2005.
Sayın Rektör Profesör Doktor Nusret
Aras, Sayın Dekan Profesör Doktor Tümer Çorapçıoğlu, Sayın Psikiyatri Anabilim
Dalı Başkanı Profesör Doktor Abdülkadir
Çevik ve Sayın Konuklar.
Bugün 10 Kasım, dolayısıyla Ankara’da
biz Türkler’in bir araya gelip Atatürk’ü anması ve saygı duruşunda
bulunmasından daha doğal bir şey olamaz. 1938’de ölen Atatürk ile ilgili bu
konuşmamı dört bölüme ayıracağım:
1- Önce Atatürk’ün ve O'nun
yaptıklarının 11 Eylül 2001’den sonra gelişen dünya olaylarını, özellikle de
İslam dünyasıyla Batı dünyası arasındaki çatışmayı, aydınlatmaktaki önemine
değineceğim.
2- Atatürk’ün yaşamından
küçük bir özet vereceğim ve bilhassa çocukluğundan
bahsedeceğim. Psikoanalistlerin çok iyi bildikleri gibi kişilik
organizasyonumuzun temeli çocuklukta atılır. Daha sonra çocukluğundaki bazı
yaşam öykülerinin O'nu nasıl etkilediğini ve bu etkilerin erişkinliği sırasında
nasıl tekrar tekrar ortaya çıktığını göstermeye çalışacağım.
3- Yaratıcılığının iki yönünü
inceleyeceğim. O'nu yaratıcı bir kişi olarak ele alacağım- yarattığı ürünü
modern Türkiye olarak kabul ederek- ve yaratıcılığına yön veren kaynak ile
yaratıcı hedefine ulaşmayı nasıl başardığına değineceğim.
4- Atatürk’ün başarılarının bugünkü
Türkiye ve Türkiye’nin batı dünyasıyla ilişkileri üzerine olan bazı
yansımalarını kısaca tartışacağım.
11 Eylül 2001’den Sonra Gelişen Dünya Olayları ve Atatürk:
11 Eylül 2001’ den sonraki dünya ile
Atatürk’ün yaşamı arasındaki ilk bağlantı Amerika’da ve bir
dereceye kadar da Avrupa’da, dünyadaki bütün Müslümanları istenmeyen ve
tehlikeli olan “diğerleri” pozisyonuna sokma eğiliminin gelişmesidir. Elbette birçok kişi bu
özellikteki Amerikan/Batı dünyası
tavrına karşı çıkacaktır. Dünyada sayısız açık görüşlü ve iyi eğitimli Amerikalılar ve Avrupalılar mevcuttur. Bu insanlar Hıristiyanlar, Museviler
ve diğer dinlere inananlar gibi Müslümanların da alt grupları olduğunun
farkındadırlar. Müslümanlar tek mezhepli değildirler. Şii ve Sünni gibi bazı
mezhepleri vardır ve hatta Şiiler de kendi aralarında Yedililer ve Onikiler
gibi farklı gruplara ayrılırlar. Hıristiyanlar ve diğerleri gibi, Müslümanlar da bazen aralarında ittifak kurar veya
çarpışırlar. Bazen de Müslümanlar, Müslüman olmayan diğer ülkelerle politik işbirliği kurar, beraber çalışır veya bu
ülkelere karşı savaşırlar.
Atatürk’ün öyküsü, 11 Eylül 2001’den
sonra daha da çok konuşulan “Medeniyetlerin
Çatışması” kavramına karşı bir panzehiridir. Atatürk’ün öyküsü, bize O'nun nasıl İslam kültüründen
geldiğini, Birinci Dünya Savaşında büyük batı güçleri ile nasıl savaştığını ve
bunun kötü sonuçlarından sonra hayatının geri kalanını nüfusunun %99’u Müslüman
olan Türkiye’yi batı dünyasına sokmaya nasıl adadığını anlatır.
“Medeniyetlerin Çatışması” kavramı, bir politik ideoloji olarak, dünyanın bugünkü
politik ve askeri yangınlarına benzin dökmek gibi bir şeydir. El-Kaide dünyayı“Bizler
ve Sizler (İnananlar ve İnanmayanlar)” şeklinde algıladı. Genel olarak bakarsak, ne yazık ki, Amerika da aynı
şeyi yaptı. Atatürk’ün
yaşamını anmak ve Atatürk’ün yaratmaya
çalıştığı yeni Türkiye’yi bugün düşünmek medeniyetin gelişmesine köstek olan “Medeniyetlerin Çatışması” fikrinin gücünü azaltır. Bugünkü dünyayı anlamak için
Atatürk’ün öyküsüne dönmek istememizin ikinci nedeni, Katolikler adına Papa’nın
konuştuğu gibi, dünyadaki Müslümanların çoğu ya da tamamı adına konuşması istenen bir kişinin aranmasıdır. Eğer
Papa gibi, Müslüman olan bir lider bulunsaydı, bu lider, terörizmi
destekleyen ve dünyayı "inananlar" ve "inanmayanlar" diye ikiye bölen El-Kaide örgütünü kınayabilecekti. Yani Amerikalılar ve batı dünyası bir
halife arayıp bulamadılar.
Atatürk’ün öyküsü, onun halifeliği
kaldırmak için yaptıklarını da içermektedir. Son Halife Abdülmecid Efendi, yeni
Türk Hükümeti tarafından halifeliğin kaldırılmasından bir gün sonra, 4 Mart
1924’te, Türkiye’yi terk edip İsviçre’ye gitmiştir. Halifeliğin 1924’te kaldırılmasından önce, eskiden Osmanlı’ya ait olan ve
Libya’dan Irak’a kadar uzanan Arap arazilerini kontrol eden Avrupa güçleri, bu
Arap topraklarında yeniden halifeliğin kurulması girişiminde bulunmuş ve bir
halife önermişlerdir. Örneğin, Halifelik, Hicaz’da Kral Hüseyin’e önerilmiş ve O’da bunu kabul etmiştir. Fakat bir yıl içinde Vahhabi
güçleri hem krallığını, hem de halifeliğini elinden almışlardır.
Halife Abdülmecit, son İslam Halifesidir.
(1924-1944)
Libya’da Kral Victor Emanuel III’ün
ismi hutbelerde "Halife" olarak anılmıştır, fakat bu da uzun sürmemiştir. Ancak
bu bir daha da tekrarlanmamıştır. Atatürk’ün
Türkiye’si Halifeliği kaldırdıktan sonra, yeni bir halife bulmak için
batılıların yaptığı manüplasyonlar, Araplarda kötü bir tat bırakmıştır. Bu kötü
tadı şimdi El-Kaide mensupları aşağılanmış olduklarının bir göstergesi olarak
kullanmakta ve yaptıklarının
bir mazereti olarak göstermektedir.
Atatürk tarafından Halifeliğin
kaldırılmasının sonuçlarının ve bunun da 11 Eylül’e yansımasının, ilginç
ve önemli bir konu olduğunu düşünüyorum. Bu
sunumumda, halifeliğin kaldırılmasında ve modern Türkiye'nin laik bir Cumhuriyet olmasında Atatürk’ün katkılarını ve onun bazı kişisel motivasyonlarını
inceleyeceğim. Bugünkü dünyayı incelerken, Atatürk’ün yaşamını hatırlamamızın üçüncü
nedeni Amerikalıların ve Avrupalıların, nüfusun çoğunu Müslümanların
oluşturduğu ülkelerin modernizasyonu için iyi bir "model" araştırmalarıdır. 11 Eylül’den sonra dünya
ilişkilerini inceleyen literatürde Atatürk tarafından yerleştirilmeye çalışılan "model"e yeterince referans yoktur.
George W. Bush ve T.C. Cumhurbaşkanı
Ahmet Necdet Sezer.
Ahmet Necdet Sezer.
(NATO Zirvesi, İstanbul, 29 Haziran 2004.)
Referans yapıldığındaysa, bu referansların uygunsuz ve sıradan bir biçimde yapıldığı dikkati
çekmektedir. Amerikan Başkanı George W. Bush 2004’te, Türkiyeyi ziyaret ettiği
zaman, T.C. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e, Türkiye’yi başka Müslüman
ülkelere model" olarak göstermesini söyledi. Başkan Bush’un gözünden Türkiye'nin laik
bir Cumhuriyet olduğu kaçtığından, Türkiye’ye laik olmayan bir İslam
ülkesi gibi davrandı. Başkan Bush’un
yaklaşımı, bazı Türk aydınlarını kızdırdı. Ancak ben, Başkan Bush’un bu şekilde konuşmasının bir sebebi olduğunu
düşünüyorum. T.C. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve bazı aydınlar Başkan
Bush’un bu sözlerinden dolayı üzüntü duysalar bile, Türkiye’de önemli
başka bazı kişiler kendilerini İslam'ın takipçileri olarak göstermek için
ellerinden geleni yapmaktadırlar. Belki de bu durum, Başkan Bush’un, İslam
ülkeleri için Türkiye'nin bir "model" oluşturabileceğini düşünmesine sebep olmuş olabilir. Atatürk’ün ve “O'nun Türkiye’si”nin, İslam ülkelerine neden "model" olamayacağına dair bazı ciddi ve önemli nedenler
vardır. Atatürk’ün yaşadığı dönemin tarihi ve O'nun kişilik organizasyonu bir
araya gelerek modern Türkiye’yi yaratmıştır. Geçmişin tarihsel olaylarını
bugüne aktarmak da Atatürk’ün kişilik organizasyonunu bugünkü politik
liderlere klonlamak kadar imkansızdır.
Bazı Müslüman liderler her ne
kadar Atatürk’ü "inanmayan" biri olarak kabul etseler de, diğer bazı Müslüman
liderlerin O'ndan ilham aldığını göz önünde tutmalıyız. Örneğin, Mısır Devlet
Başkanı Enver Sedat (El-Sadat, 1977) anılarında Atatürk’ten ilham aldığına değinmektedir. Hatta evinin
duvarında Atatürk’ün resmi ile büyümüştür. İbn Bin-Laden’in, Atatürk hakkında doğrudan ne söylediğini bilmiyoruz, ancak O'nunla
yapılan bir görüşmede, Atatürk’ün devrimlerini takip eden Türklerin gerçek
Müslüman olmadığından bahsettiğini biliyoruz. Bu düşüncelerin ışığında ben, bu sunumumda sizlere
Atatürk’ün öyküsünün ve kişilik organizasyonunun bazı yönlerini bir
psikoanalist olarak, O'nun iç dünyasına odaklanarak anlatacağım. Ayrıca,
Atatürk’ün laik Türkiye Cumhuriyeti’ni yaratırken, hangi iç
motivasyonlardan faydalandığını inceleyeceğim. Daha fazla devam etmeden
önce önemli bir şey söylemek istiyorum. Atatürk’ün iç dünyasından gelen
motivasyonlara göre hareket etmesi, onun gerçek dünyayı iyice anlamadığı
ve aklını gerçeklere göre kullanmadığı anlamına gelmez. Atatürk’ün gerçek
dünyayı nasıl güzel anladığını ve gerçek dünya meseleleri hakkında nasıl güzel
kararlar aldığını hepimiz biliyoruz.
THE IMMORTAL ATATÜRK
A PSYCHOBIOGRAPHY
(Vamık D. Volkan - Norman Itzkowitz)
(1984)
1973’te Princeton
Üniversitesi’nde, Orta Doğu ile ilgili bir konferansa katılmıştım (Brown and Itzkowitz, 1977). Orada tarih profesörü olan
Norman Itzkowitz’le karşılaştım. Birbirimizi daha önce tanımadığımız halde
ikimiz de bu konferansa "Atatürk ve O'nun Kadınları" adlı yazılarla gelmiştik. Bu bizim yakınlaşmamıza
neden oldu ve konferansta Atatürk üzerine beraber bir kitap yazmaya karar
verdik. Yedi yıl süreyle Norman
Itzkowitz ile birlikte büyük bir titizlik içinde çalıştık ve uzun
araştırmalarımızda sonra da "The Immortal Atatürk: A
Psychobiography" isimli kitabımızı
yazdık (Volkan and
Itzkowitz, 1984). Bu kitap üzerinde
çalışırken 1974’te ben, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim
Dalı’nda, 13 ay konuk öğretim görevlisi olarak çalıştım ve Atatürk’ü veya
ailesini tanıyanlarla veya O'nun yaşamını yakından inceleyenlerle görüşme yapma
fırsatı buldum. Örneğin, Sabiha Gökçen, Nuri Conker’in kızı Kıymet Tesal Hanım ve üç ciltlik "Tek
Adam" ın yazarı Şevket Süreyya
Aydemir ile epeyce uzun görüşmeler yaptım. Sabiha Hanım bana, Atatürk’ün “Abdürrahim Tuncak” isimli bir “oğlu” olduğunu ve bunun çok bilinmediğini söyledi. Sabiha Hanım aracılığıyla Atatürk’ün manevi oğlu ile
iki defa görüştüm. O da küçüklüğünden itibaren Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım
tarafından yetiştirildiği için Zübeyde Hanım’ın annelik tarzı hakkında bilgiler
topladım.
Atatürk ve manevi oğlu Abdürrahim Tuncak.
"Ölümsüz Atatürk" ün yazılmakta olduğunu o zamanki Türkiye Hükümeti'nde çalışmakta olan bazı
şahıslar duymuşlardı. Bu şahıslar Norman Itzkowitz ve benim Atatürk’ü küçük
düşürecek bir kitap yazdığımız hakkında bir fantezi kurdular ve önümüze bazı
engeller koymaya çalıştılar, ama bunun hikâyesini burada anlatmayacağım. Sonunda kitap Chicago Üniversitesi Yayınevi
tarafından basıldı. Bunun üzerine ben bu konuşmayı yapmak üzere davet edilmeme
aracı olan Prof. Dr. Abdülkadir Çevik’e bir mektup yazdım ve şunları söyledim:
“Kardeşim Abdülkadir,
Atatürk kitabı en nihayet çıktı. Bu mektubumla
birlikte sana ve Meral’e bir kopyasını gönderiyorum. Bakalım kitap Türkiye’de
nasıl karşılanacak! Kitap için düşündüklerini yaz. Bir tane de Kenan Evren’e
gönderdim. Bakalım cevap verecek mi? Atatürk’ü bir Allah gibi değil, bir insan
gibi tanıtınca yaptıklarının büyüklüğü daha çok ortaya çıkar kanısındayım.
Fakat onu Allah gibi tutmak isteyenler kitaptan korkabilir”
Vamık D. Volkan, 1974.
Vamık D. Volkan, 1974.
Ayrıca Sayın K.K.T.C. Cumhurbaşkanı
Rauf Denktaş’a da bir kitap gönderdim. Denktaş bana bir mektup yazdı ve
kopyasını Türkiye Cumhurbaşkanı’na ve Türkiye’de çok önemli mevkide olan diğer
zevata gönderdi. İşte Sayın Denktaş’ın bana gönderdiği mektup:
“Sevgili Volkan,
'Ölümsüz Atatürk' için teşekkür ederim.
Yunanistan’dan talimatlarını aldıktan sonra New York’a
dönecek olan Bay Kyprianou’yu beklerken kitabı bir çırpıda okudum! Benim neslim
için (1924- ) Atatürk, kral gibi, hatasız süper bir insandır. Türklere verdiği
mesajlarla günden güne ölümsüzleşmekte ve daha gençleşmektedir. Kitap
yazılırken konuştuğumuzda korkum, sizin psikoanalitik yaklaşımınızın O'nun bu
ölümsüzlük imgesini zedeleyebileceğiydi.
Bildirmekten memnuniyet duyduğum husus; sizin
kitabınız sayesinde O'nun ölümlü olduğunu keşfetmiş olmamdır. Çocukluğunda,
gençliğinde ve tüm kariyeri boyunca herkes gibi O da, günlük olaylardan,
zorluklardan, felaketlerden, yetersizliklerden, arzulardan ve tutkulardan
etkilenmişti.
Bu nedenle onun başarıları daha büyük bir anlam ve
ihtişam kazanıyor; bir lider ve bir ulusun yaratıcısı olarak ölümsüzlüğü tam
bir gerçekliğe ulaşıyor. O, mümkün olmayanı başaran bir ölümlüydü; özgürlük ve
adalet için mücadele eden milletlerin tarihinde bir rehber haline geldi!
Atatürk’ün bir insan olduğunu keşfetmek benim için
büyük bir deneyim oldu.
Teşekkürler, tebrikler, iyi ki varsınız."
Rauf. R. Denktaş, 1984.
Bundan sonra Norman Itzkowitz’den ve
benden “korkan” şahıslardan ses
seda çıkmadı ve bir süre sonra kitabımız Türkçeye “Ölümsüz
Atatürk” adıyla çevrildi. Bugünkü konuşmam bu kitapta yazdıklarımıza
dayanmaktadır.
Atatürk’ün Kişisel
Öyküsü:
Yapılan en kesin saptamaya göre, Atatürk
1880/1881 kışında dünyaya gelmiştir. Atatürk’ün bugün
bir müze olan Selanik’teki, üç katlı pembe bir evde doğduğu genel olarak
kabul görüyor olmakla
birlikte, kız kardeşi Makbule Hanım Atatürk’ün adı geçen pembe evde
büyüdüğünü, ancak orada değil, yakındaki bir mahallede, babasının ailesinin
oturduğu evde doğduğunu ileri
sürmüştür (Aydemir, 1969, 1.
cilt). Atatürk doğduğunda adını Mustafa koydular. O zaman
Selanik 80.000 nüfuslu bir Osmanlı kenti olup; nüfusun %50’si Yahudi, %25’i
Türk ve geriye kalan nüfus Yunanlı, Slav ve Arnavut’lardan oluşmaktaydı (Darques, 2000). Atatürk’ün babası, Ali Rıza Bey
kökleri Aydın’ın Söke ilçesinden gelen eski Selanikli bir ailedendi (Atay, 1980).
Atatürk'ün Soy Ağacı.
Ali Rıza Bey’in babasının adı, 10
Mayıs 1876’da trajik bir olaya karıştı. O gün genç bir Hıristiyan Bulgar
kız, trenle Selanik’e geldi. O'nu Müslüman yapmak isteyen bir imam ona refakat
ediyordu. Bu durumu protesto eden kızın annesi, yardım için bağırıp çağırınca,
bir Hıristiyan Yunan grubu Bulgar kızı imamın elinden alıp Amerikan
Konsolosluğu’na götürdüler. Ertesi gün bazı öfkeli Müslüman Türkler bir gösteri
yaptılar. Bu gösteri, Alman ve Fransız Konsoloslarının öldürülmesiyle sona
erdi. (Lewis, 1968). Bunun üzerine bazı yabancı
devletler savaş gemilerini Selanik’e gönderdiler ve gösteri yapan Türklerin
cezalandırılmalarını talep ettiler. Ali Rıza Bey’in babası gösteri yapanlar
içinde olduğundan ve tutuklanmak istemediğinden Makedonya dağlarına kaçtı ve
yaşamının sonuna kadar yedi sene dağlarda yaşadı. Ali Rıza Bey’in ailesi bu
tarihsel olaydan etkilenmiş oldu. Babasının
dağlara kaçışından kısa bir süre sonra Ali Rıza Bey, Rusya ile Osmanlı
İmparatorluğu arasındaki savaşın iyice yaklaştığı günlerde, Selanik’te
gönüllülerden oluşan bir ulusal muhafız birliğine katıldı ve zamanla
mülazımlığa yükseldi. 1887 sonlarında veya 1878’in başında ordudan ayrıldı.
Bu tarihten yedi veya sekiz yıl önce
Ali Rıza Bey kendinden 20 yaş küçük olan
14-15 yaşlarında Zübeyde isimli bir kız ile evlenmişti. Zübeyde, Ali Rıza’nın
Selanik’in Yeni Kapı semtinde yaşayan ailesinin yanına yeni gelin olarak
yerleşti. Zübeyde, muhtemelen kendi kadınlık kimliğini ve duygularını tanımaya
vakit bulamadan ergen yaşta evlenmişti. Zübeyde Hanım, peşpeşe dünyaya üç çocuk
getirdi. Bu çocukların ikisi erkekti, onlara Ömer ve Ahmet isimleri verilmişti.
Kız olan üçüncü çocuğun adı da Fatma idi. Ali Rıza Bey, ordudan ayrıldıktan sonra, Selanik’ten 120 kilometre ötede
Paşa Köprüsü olarak adlandırılan ıssız bir bölgeye gümrük memuru olarak atandı.
Paşa Köprüsü, o zamanki Osmanlı İmparatorluğu ile Yunanistan arasındaki sınırda
bir kontrol noktasıydı ve Selanik’ten oraya ulaşmak zordu.
Daha 20 yaşına gelmeden üç
çocuğu olan ve kocasının geniş ailesi içinde yaşayan genç gelin Zübeyde,
kocasını pek göremiyordu. Fatma’yı daha bebekken kaybedince yaşanacak bir yer
olmadığı halde Zübeyde ve iki erkek çocuk da Paşa Köprüsü’ne taşındılar. Orada O'nu daha büyük trajediler
bekliyordu: İki oğlunu da kaybetti. Ayrıca sınırdaki Yunan çeteleri tarafından
kaçırılabileceği korkusu içinde yaşadı. Ali Rıza Bey, Cafer Efendi isimli
bir kereste tüccarıyla ortaklık kurduktan sonra, karısını alıp Selanik’e döndü.
Daha sonra Atatürk olarak bilinecek oğlu Mustafa orada doğdu. Mustafa’nın
doğumu, ailesinin kısa bir süreliğine yaşadığı refah dönemine denk gelir.
Selanik’te Mustafa’nın annesi iki kız çocuğu daha doğurdu. Ancak ergenliğe
sadece Mustafa ve kız kardeşi Makbule gelebildiler. Mustafa yedi yaşındayken
birkaç yıldır işleri iyi gitmeyen (kereste
ticareti için kullanılan ormanı Yunan haydutlar yakmışlardı), muhtemelen
depresyona girip içki içmeye başlayan babası öldü ve 27 yaşındaki annesi dul
kaldı.
Mustafa bir “ölüler
evi” nde doğdu denebilir. Atatürk’ün kız kardeşi Makbule
Hanım’ın anlattıklarına göre, O ve Mustafa küçükken evde ölen
kardeşlerinden bahsedilir ve haydutlarla dolu olan Osmanlı-Yunan sınırındaki
korkunç yaşamdan çok defa söz edilirdi. Devamlı kayıplarla karşılaşan ve yas
tutmak zorunda kalan Zübeyde Hanım, acılarını biraz hafifletmek için bir
taraftan Allah’a yöneldi ve “Molla” diye çağrılmaya başlandı. Öte yandan yasını inkâr etmek için bir “şen
dul” gibi giyinmeye çalıştı. Mustafa’nın
annesi dik başlı ve resmiyete uymayan biri olarak bilinirdi. Zübeyde’nin ailesi
ise, "Hacı Sofular" olarak bilinilir ve ailenin derin dinsel köklere sahip olduğunu
varsaymak mümkündür. Ölümünden önce
Atatürk’ün babası oğluna bir “armağan” verdi. Bu olayı Atatürk’ün gazeteci Ahmet Emin
Yalman’a anlattığı “İlk Yaşam Anısı” ndan öğreniyoruz (Emin, 1922). “Molla” ismiyle tanınan Zübeyde Hanım, Mustafa’nın yaşadıkları yere yakın
geleneksel/dini mahalle mektebine kaydedilmesini istiyor ve oğlunun daha sonra
ya bir hoca ya da bir hafız olmasını arzuluyordu.
Ali Rıza Bey, Mustafa’nın laik ilke
ve standartlara uygun eğitim almasını istiyordu. Şemsi Efendi isimli genç bir
adam o zamanlar Selanik’te bir okul açmıştı ve Ali Rıza Bey Mustafa’yı bu
okula göndermekte kararlıydı. O günleri Atatürk
şöyle hatırlıyor:
“Çocukluğuma dair ilk hatırladığım şey, mektebe gitmek
meselesine aittir. Bundan dolayı anamla, babam arasında şiddetli bir
mücadele vardı. Annem ilahilerle mektebe başlamamı ve mahalle mektebine gitmemi
istiyordu.
Rusumat’ta memur olan babam (burada muhtemelen Atatürk
babasının imgesini yüceltiyor. Çünkü annesi ile oğlunun okul seçimi konusunda
kavga eden babası, işleri iyi gitmeyen ve muhtemelen depresyonda olan bir baba
idi ve artık bir gümrük memuru değildi) o zaman yeni açılan Şemsi Efendi’nin
mektebine devam etmeme ve yeni usul okumama taraftardı. Nihayet işi babam
mahirane bir surette halletti. Evvela Merasim-i mutade ile mahalle mektebine
çıktım. Sonra da Şemsi Efendi’nin mektebine kaydedildim. Az zaman sonra babam
vefat etti”
Ahmet Emin Yalman, 1922.
Önce annenin gönlünü alma ve sonra “modernleşme” daha sonra göstereceğim gibi Atatürk’ün yaşamı boyunca
tekrarlandı. Ayrıca, babası öldükten sonra Şemsi Efendi ile yaptığı
özdeşimin önemini de daha sonra anlatacağım. Babasının ölümünden
sonra, Zübeyde Hanım, Selanik dışında bir çiftlikte yaşayan yakınlarından
yardım istemek zorunda kalır. Sonunda ise Mustafa, Selanik’e halasının
yanına sivil bir okulda okumak üzere geri döner. Okulda bir gün sadist davranan
bir öğretmeni (dini görüşleriyle bilinen
Kaymak Hafiz Efendi) tarafından Mustafa çok ağır biçimde dövülür.
“Bütün vücudum kan içindeydi” diye anlatır bu olayı... (Emin, 1922).
Mustafa’nın 12 yaşındayken kendisi
için neyin iyi olduğuna karar verebilecek bir kişilik organizasyonuna sahip
olduğunu görüyoruz. Askeri bir kariyere başlama kararı, annesinin ve
komşularının temel değerlerine aykırı düşüyordu. Atatürk askeri okula gitme
olayını şöyle anlatır:
“Asker olmama (annem) şiddetle mumanaat
(engel) ediyordu. Kabul imtihanı zamanı O'na sezdirmeden
kendi kendime askeri rüştiyesine giderek imtihan verdim. Böylece valideye karşı
bir Emr-i vaki ihdas edilmiş oldu” (Emin, 1922).
Mustafa Kemal Atatürk'ün Karnesi.
Bu sıralarda annesi Zübeyde Hanım
tekrar evlenir ve bu olay Mustafa’yı çok kızdırır. Yani ergenlik döneminden (Blos, 1979) geçerken annesinin tekrar evlenmesi
travmatik olmuştur. Bu ara nasıl olsa askeri okula gittiği için evini terk
etmiştir ve evini sıkça ziyaret etmez. Daha çok
babasının ve Şemsi Efendi’nin yüceltilmiş imgelerini takip eden ve
modernleşmeye dönük bir genç olur. Askeri okulda matematikte sivrilir.
Matematik öğretmeni, onun adına, mükemmel anlamına gelen“Kemal” ismini ekleyerek ona "Mustafa
Kemal" der ve öyle kalır. Hepimizin de bildiği gibi Mustafa Kemal, askeri eğitimine devam eder ve bir gün
Namık Kemal’in çok bilinen dizilerinden birindeki umutsuz duruma itiraz
eder:
“Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini
Yok imiş kurtaracak bahtı kara maderini..."
Mustafa Kemal son mısrayı şu şekilde
değiştirir:
“Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini...”
Yas tutan anne imgesiyle umutsuz bir
duruma sokulan ülke imajının Mustafa Kemal’in aklında birleştiklerini
görüyoruz. Hepimizin bildiği tarihi olaylar sonucu O,“Ölümsüz
Atatürk” olur. Tabii ki, bu kısa konuşmamda
çoğu tarihi olayın özetini veremeyeceğim. Nasıl olsa bunlar hepimizin bildiği
şeyler. Burada yalnız çocukluk
olaylarının da etkisiyle şekillenen, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla
gelişen ve sonradan “batılılaşma” veya “modernleşme” diye anılacak olan kültürel devrimlerin oluşumunu
hatırlatacağım. Sultanlık ve sonra da Halifeliğin kaldırılması bu devrimleri en
iyi simgeleyen olaylardır. Bildiğiniz gibi Mustafa Kemal "Sultanlık"
ve "Halifelik" sıfatlarını reddetmiştir.
Devrimleri gerçekleştirirken, Mustafa
Kemal, ilk çocukluk anısında görülebilen örüntüyü de sıklıkla tekrarlamıştır:
Önce annesini memnun etmek, sonra da babası ve modern
ilkokul öğretmeni Şemsi Efendi’yi batılılaşma doğrultusunda izlemek... Örneğin bir ritüel geliştirmişti, Cumhurbaşkanı
iken, her gün uyandıktan sonra köşkte annesinin bulunduğu yere gider, annesi
Zübeyde Hanım’ın elini, geleneksel ve mekanik bir şekilde öper ve sonra
Türkiye’yi modernleştirmek ve yüceltmekle uğraşırdı. Zübeyde Hanım, 14 Ocak 1924’te vefat etti. Oğlu, O'nun
mezarını ilk defa 27 Ocak 1924’te ziyaret etti ve mezar başında bir konuşma yaptı. Bu konuşması,
annesinin imgesini kurtarılacak vatanın imgesiyle birleştirdiğini göstermesi
bakımından önemlidir:
"Validemin ziyanından şüphesiz müteessirim.
Mustafa Kemal, 1924.
Ve hemen bu cümlenin ardından şunu
ekledi:
“Fakat bu teessürümü izale ve beni müteselli eden bir
husus vardır ki, o da anamız vatanı mahv ve harabiye götüren idarenin, artık
bir daha avdet etmemek üzere mezarı ademe götürülmüş olduğunu görmektir.”
Mustafa Kemal, 1924.
Atatürk, Annesi Zübeyde Hanım'ın Mezarını Ziyaret Ederken.
27 Ocak 1924
1934’te, ölümünden 4 yıl önce, Türk
vatandaşları için soyadı kanunu çıktığında Mustafa Kemal’e özel bir yasal
düzenlemeyle "Türkler’in babası" anlamına gelen "Atatürk" soyadı verildi.
Osmanlı İmparatorluğu’nda din; kanun,
kılık kıyafet ve tıp da dâhil olmak üzere, günlük hayatın hemen tüm alanını
kaplamıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nda batılılaşma/ modernleşme girişimleri özellikle 15. yy’da orduda barutun
kullanılmasıyla başlamıştı. Ordudaki bu süreç özellikle Sultan Selim’le (1789-1807) devam etti.
Zamanla Osmanlı
İmparatorluğu’nda modernleşme ve batılılaşma terimleri pratikte eşanlamlı
olarak kullanılmaya başlandı. Osmanlı İmparatorluğu’nun geleneksel düşmanları
olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi batı ülkeleri, Osmanlı’nın yeni toprakları ele
geçirmesine karşı daha fazla direnç göstermeye ve hatta Osmanlı kontrolündeki
toprakları geri almaya başlamışlardı. Büyük Petro (1689-1725) yönetiminde ciddi bir batılılaşma sürecine giren Rusya
bilhassa çok önemli bir düşman oldu. Rus-Osmanlı Savaşı’nın 1774 yılında Küçük Kaynarca Anlaşması (Itzkowitz ve Mote, 1970) ile sona ermesi Osmanlıların modern batılı çizgisinde askeri reform
yapmasının şart olduğunu ortaya koydu. III. Selim’in etkisiz duruma düşen
yeniçerilerden kurtulma çabaları başarısızlıkla sonuçlandı. Ancak, 1826’da,
Sultan II. Mahmud, Yeniçerileri feshetmeyi başardı. Sonraki yarım yüzyılda
Osmanlı İmparatorluğu’nun yol göstericisi ve destekleyicisi İngilizler oldu.
Onları Almanlar izledi. Genç bir subay olan Mustafa Kemal, Alman Askeri Harekât Kılavuzu'nu, Türkçeye çevirdi.
Atatürk’ün kültürel devriminden
farklı olarak Osmanlılar, reform girişimleri sırasında dinsel konulara
dokunmamışlardır. Atatürk modernleşme-batılılaşma sürecine Osmanlı
toplumunun en kutsal öğeleri olan sultanlık ve halifelikten başlamıştır. Bu
süreç, “arınma (pürifikasyon)” girişimi olarak
tanımlanabilir. O'nun gözünde bu, ülkeye zararı dokunan taassup veya yarı
dinsel parçayı atma isteğidir. Bu durum matem tutan annesinin çok meşgul olduğu
dini yönüyle ilişkilidir.“Arınma (pürifikasyon)” kavramını bazı kitaplarımda etraflıca anlatmış
bulunuyorum (Volkan, 1997 ve
2004). Bir politik toplum örneğin bir savaş sonrası “şimdi
biz kimiz?” sorusuyla karşı karşıya
kalınca, yeni bir geniş grup kimliği geliştirmek durumunda kalır. Böyle bir
zamanda toplum, bir yılanın eski derisini çıkartıp atması gibi, eski kimliğinden istenmeyenleri
atmaya çalışır. Arınmanın neyi içereceğini politik liderin şahsi görüşleri
etkiler.
Atatürk, Kuran’a ve dini sembollere
dayanan eğitimi de yasakladı. Aynı zamanda şeriata dayanan hukuk sistemini,
İsveç Sivil Kanunları, İtalyan Ceza Yasası ve Alman İş Hukuku'na dayandırarak
modernleştirdi. Erkekler için batılı giyim tarzını getirdi, fesi şapka ile
değiştirdi, kadınları çarşaf giymemeleri için ikna etmeye çalıştı. Yeni
kelimeler yaratarak Türkçeyi Arap ve Fars etkisinden arındırma sürecini
başlattı. Arap alfabesinin yerini Latin harfleri aldı. Bu sürecin tamamlanması
için 5 yıla ihtiyaç olduğunu söyleyen uzmanlara karşın bu sürecin 3 ayda biteceğini
belirterek halka, tahta başında bir öğretmen gibi yeni harfleri öğretti.
Atatürk’ün Yaratıcılığı:
Bu kısa sunumda Atatürk’ün
yaratıcılığının sadece iki yönüne bakacağım: Yaratıcılığına yön
vermede ölümlerin olduğu evde doğmuş olmanın rolü ve yaratıcılığını ifade etmek için yemek
masasındaki “geçiş faaliyetleri (transitional activities)” nin rolü. Bu sunumumda daha sonra “geçiş
faaliyetleri” ile neyi anlatmak
istediğimi açıklayacağım.
A- Ölüm Evinde Doğmuş Olmak:
Kronik yas içindeki bir anne
tarafından yetiştirilmiş olmak, bir çocuğun yetişkin olduğunda yaratıcı bir insan olmasını gerektirmez. Bir kişinin yaratıcı
olması için, belki de doğuştan birçok neden vardır, benim burada üzerinde
duracağım konu Atatürk’ün yaratıcılığına yön veren büyük faktörlerden sadece
biridir. Atatürk olgusunda ilgilendiğim bölüm, çevre koşullarının bir çocukta bilinç dışında “kurtarıcı” olma fantezisinin gelişmesine nasıl yol açtığıdır.
“Bilinç dışı fantezi” terimi psikanalistler tarafından çok iyi bilinen bir
kavrama işaret eder. Bir küçük çocuk, gerçek dünyada olup biten ve travma
yaratan olayları tam olarak anlayamaz. Bu olayları iç dünyasındaki isteklerle
ve korkularla karıştırır, olayların nedenlerini arayan ve olayların ortaya
çıkardığı duygularla başa çıkmayı sağlayan bir “öykü” geliştirir. Bu “öykü” bilinç dışında kalır ve biz ona “bilinç
dışı fantezi” deriz. Böyle bir “öykü”nün var olduğunu yüzeye çıkan bazı görüntülerle fark
ederiz. Bilinç dışı fantezinin kişi üzerindeki etkisi yaşam boyunca devam eder.
Mustafa doğduğu zaman, annesinin
bebeğini emzirmek için sütünün az olduğunu ve bu nedenle zenci bir
sütannenin tutulduğunu biliyoruz (Kinross, 1965). Zenciler Osmanlı İmparatorluğu’nda
ve bilhassa Selanik’te pek yoktular. Bizim de Mustafa’ya süt verecek bir zenci
sütannenin nasıl bulunduğu hakkında bir fikrimiz yoktur, ama bu sayede, bebek
Mustafa’nın aç kalmadığını sanıyoruz. Fakat bu durumun Mustafa’nın
annesinde “acaba bu oğlumu da mı yitireceğim?” korkusuna neden olma ihtimali çoktur. Aynı zamanda, daha önce de dediğim
gibi, Mustafa çok küçükken, o zamanlar haydutlarla dolu olan Olimpus Dağları
yakınındaki Osmanlı-Yunanistan sınırındaki trajik yaşamın anıları aile içinde
hala çok canlıydı. Bütün bunlara karşın küçük Mustafa, annesinden daha iyi
annelik alabilmek için “bilinç dışından” O'nu onarabileceğini ve O'nun yasını ortadan
kaldırabileceğini içine alan görkemli bir bilinçdışı fantezi kurmuştur. Bu
fantezinin var oluşunu gösteren delillerin bazılarını biraz sonra
anlatacağım. Mustafa’nın, bilinç dışı fantezisi yaratıcılığına yön
vermiştir, yani O'nun milletini onaran bir lider olmasında büyük bir rol
oynamıştır.
1930’da, Atatürk bugün el yazısı ile
yazılmış hali bulunan bir yazı yazmıştır. Bu yazısı “Özgürlük” başlığını taşımaktadır. Bence bu başlık, çocuk
olarak yas tutmakta olan annesinden özgürleşme isteğine ve tarihi arenada bu
isteğini vatanın özgürleşmesine çevirmesine işaret eder. Yazısı insan ve doğa arasındaki ilişkiyi tartışarak
başlar:
“Dünyaya gelmek veya gelmemek insanın elinde
olmamıştır ve değildir. İnsan, dünyaya geldikten sonra da, daha ilk anda, tabiatın
ve birçok mahlûkatın zebunudur. Himaye edilmeye, beslenmeye, bakılmaya,
büyütülmeye muhtaçtır." (Atatürk, 1930, sy.77-78, 1969).
Atatürk yazısına yıldırımdan, gecenin
karanlığından, sellerden, vahşi hayvanlardan ve hatta birbirlerinden korkan “ilkel
insanlar”dan söz ederek devam eder.
Atatürk'ün, 27 Ocak 1930 tarihinde, kendi el yazısı ile yazdığı,
"Özgürlük" başlıklı yazısı.
Atatürk’ün “özgürlük” üzerine
olan bu yazısı, çocukluğuna ilişkin yeni bilgiler eklediğim zaman daha iyi
anlaşılabilir. Mustafa doğmadan önce ölen üç kardeşini hatırlayınız. Ölen erkek
kardeşlerden birisi, Ahmet, kıyıya yakın bir yere gömülmüştür. O'nun gömülüşünü
takiben gece deniz yükselmiş ve mezarı su basmıştır. Bu olay, cesedin mezardan
dışarı çıkıp hayvanlarca parçalanmasıyla sonuçlanmıştır. Bu öykü ailede tekrar
tekrar anlatılmıştır. Ben, bunun “ölüm evinin” sembolü haline gelmiş olabileceğini ve küçük
Mustafa’nın zihninin karanlığında gizli bir tehlike odağı oluşturduğunu
düşünüyorum. Yazısında, çocuk olarak Atatürk, (bence yazısında bahsettiği ilkel insanlar kendi
çocukluğunu simgelemektedir) yetişkinlerden ve temel olarak da
annesinden O'nu korumasını beklemektedir.
Ancak annesinin kronik yasının küçük
Mustafa’nın, korunma ihtiyacına cevap verip veremeyeceğinden de emin
değildir. Bu korkusu, 1927’de yazdığı başka bir yazısında da görülür:
“Çocukluğumdan beri, oturduğum evde, ne ana, ne kız
kardeş, ne de bir ahbapla beraber bulunmaktan hoşlanmazdım.
Ben yalnız ve müstakil bulunmayı daima tercih etmiş ve
sürekli olarak öyle yaşamışımdır.”
(Aydemir, Vol I,
sy.484, 1969).
Bu yazısı ise O'nun, ölen
kardeşlerinin kaderini yaşamaktan ve kronik yas tutmakta olan bir anneye sahip
olmaktan kendini korunmak amacıyla, kendi iç gücüne döndüğünü gösterir. Bir
çocuğun kendi iç gücüne dönüşünü, Arnold Modell (1976) “erken olgunlaşma (premature maturation)” olarak tanımlamıştır. Bu süreç, küçük Mustafa’nın
kendine güvenin artmasına ve bu güven de kişiliğinin temelinin oluşmasına yol
açmıştır.
1927’de, yine birinin O'na kabul
etmesi veya reddetmesi beklenen bir tavsiye vermesi hakkında şunları yazar:
“Tuhaf bir halim daha var: Ne ana, ne kardeş, ne de
yakın arkadaşımın kendi zihniyet ve telakkilerine göre, bana şu ya da bu nasihatte
bulunmalarına tahammülüm yoktu." (Aydemir, Vol.1,
sy.484, 1969).
Annesinin “Zihniyet ve Telakkileri” ile ilgili
Atatürk’ün kabul edemediği şey neydi? Daha önce de
belirttiğim gibi, kronik yas süreci içindeki annesi, teselliyi dinde bulmaya
çalışmıştı. Belki de, din yoluyla ve cennete inanarak, ölmüş çocuklarıyla bir
şekilde bağlantı kurmayı diliyordu.
Birden fazla çocuğunu kaybetmiş
annelerle yaptığım klinik çalışmalardan yola çıkarak, Atatürk’ün annesinin
hayatta kalan oğluyla ilgili, birbirine zıt iki algısı olduğunu söyleyebilirim:
1- “Bu çocuğumun
kaderinde de ölmek var, bu nedenle O'nunla çok yakın olmamalıyım”.
2- “Bu
çocuk yaşayacak, ölen çocuklarımın yerini dolduracak, hayatımın güneşi olacak
ve beni bitmeyen yasımdan çekip çıkaracak. Bu çocuk çok özel”.
Mustafa’nın annesinin kendisiyle
ilgili algısının her iki boyutunu da hissettiğini düşünüyorum. Bir bakıma “iki
annesi” vardı (Aslında bebekken gerçekten de iki annesi vardı, biyolojik annesi ve
zenci sütannesi). “İkinci annesinin” özel çocuğu olmak isterken, “birinci
annesinin” beklentilerinin
gerçekleşmesinden korkuyordu. Bununla başa çıkma yollarından biri ölümsüz olma
isteği ve aynı zamanda annesini kronik yasından kurtarma ve bu duruma uygun bilinçdışı
bir fanteziye sahip olmaktı. Her iki “annesinin” kendisiyle olan ilişkisi onun savunma olarak erken
olgunlaşmasını, artan kendine güvenini ve kendinin özel biri olduğu duygusunu
besliyordu.
Bu durum onun daha sonra gelişecek
kişiliğinin temelinde yer aldı. Bir erişkin olarak Türk milletinin “muasır
medeniyetler seviyesine ulaşmasını” istiyor,
(çocukluktaki annesine ait olan) dini
inançlar ve uygulamaların uygarlık
ve bilimin getireceği enerjiye izin vermeyerek “zihni
uyuşturacağını” söylüyordu. Ölülerle (ölen kardeşleri) bağlantı kurmaya
çalışmak konusundaki dini vurgudan özellikle kurtulmak istiyordu.
“Ölülerden yardım istemek her medeniyet için bir
lekedir."
(Atatürk, 1925,
Cilt.2, sy.214 -215).
O'nun kendi selfine
(özbenliğine) dönüşü ve aşırı bir
kendine güven geliştirmesi daha önceki yazılarında da görülebilir. Hastayken
tedavi için gittiği Karlsbad’da, 1918’de, yazdıkları buna bir örnektir.
Hastalığı ve ülkesinden uzak oluşu onu regrese (geriletmiş) etmiş ve O'na çocukluk çağı travmalarını ve
başkalarının insafına kalacak derecede aciz oluşunu hatırlatmış olabilir. Bu
yüzden de kendi gücünü desteklemek için bir yazı yazmıştır. (Temel olarak, O'nu yüceleştirmeden ve büyük
karakter özelliklerinden biri yapmadan önce, artmış kendine güveni
çocukluğundaki acizliğine karşı bir savunma ve annesinin kronik yası ve iyi
annelik bakımı alamayışı ile baş etmek içindi). 1918’deki bu yazısında şunları söyler:
“Benim elime büyük bir salahiyet geçerse, ben hayatı
içtimaiyemizde arzu edilen inkılâbı bir anda ve birden, yani bir ‘coup’ta
tatbik edeceğimi zannederim. Zira ben bazıları gibi, efkârı ulemanın yavaş
yavaş benim tasavvuratım derecesinde tasavvur ve tefekkür etmeye alıştırmak
suretiyle bu işin yapılabileceğini kabul etmiyorum.
Böyle harekete karşı ruhum isyan ediyor. Neden bu
kadar senelik tahsili âli gördükten sonra, hayatı medeniyye ve içtimaiyeyi
tetkik ettikten ve hürriyeti tezevvük için, sarfı hayat ve evkat ettikten sonra
avam mertebesine ineyim? Onları kendi mertebeme çıkarırım. Ben onlar gibi
değil, onlar benim gibi olsunlar.” (Aydemir, 3. Cilt, sy.482, 1969).
Şimdiye dek, annesinin hayatta kalan
oğluyla ilgili birbirine zıt iki algısıyla baş ederken Atatürk’ün yaşadığı
zorluklar, O'nun erken olgunlaşması, yas tutan ve dine dönen annesi ile olan
çocukluk ilişkilerinin erişkin dönemde Atatürk’ün dinin “kötü”
etkileri konusundaki düşüncelerine olan
yansıması üzerinde durduk.
Ancak burada dinleyicilerin dikkat
etmesi gereken nokta, dinin toplum üzerindeki bu “kötü” etkileriyle
uğraşması konusunda bu erken dönemlerdeki motivasyonunun yanı sıra, dindar bir
hocası tarafından dövülmüş olmak gibi, çocukluğunun daha ileri
yıllarından gelen başka motivayonlarının da olduğudur. Bu konuşmamda,
vakit darlığı nedeniyle, küçük Mustafa’nın ödipal devreden geçerken kişiliğine
eklenen faktörler (örneğin, idealleşmiş
baba/Şemsi Efendi ile özdeşim yapması ve “fena” baba imgesini Sultan’a dışsallaştırması) üzerinde de durmuyorum. Yalnız, çok kısaca, babasının ve bilhassa babası
öldükten sonra, kendisi için baba figürü olan, Şemsi Efendi’nin, Atatürk’ün
kişilik gelişiminde oynadığı rollerden bahsetmek istiyorum. Bunu yapmak için
tekrar yaşamının ilk anısına döneceğim.
Atatürk'ün ilkokul öğretmeni Şemsi Efendi.
Daha önce de söylediğimiz gibi
yaşamının ilk anısı, babasının hemen ölmeden önce ona sağladığı bir psikolojik “modeli” gösterir: Önce annesini “onarmak” ve sonra da annesinin çocukken kendisine çok sıkıntı
veren birbirine zıt imgelerinden modernleşmeye dönüp, dini sıkıntıları
reddederek ayrışmak modeli. Ama annesinden (psikolojik olarak) ayrılmak için bir “model” bulduğunda, ondan tamamen özgürleşememiş ve bütün
enerjisini tarih arenasında, annesinin yerini alan yeni Türkiye’yi onarmak için
harcamaya devam etmiştir. Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşından sonra
İstanbul sokaklarında dolaşan birinin, kaybettikleri evlatlarının ardından yas
tutan ailelerin iniltilerini duyabileceği söylenmektedir. Mustafa Kemal, "Atatürk" olmadan önce, yas tutan bir ülke içinde yaşıyordu. Yas
tutan annesi ve yas tutan milleti arasında bir psikolojik bağ kurdu. Yas
tutmakta olan Türkiye, kronik yası olan annesini temsil ediyordu ve O, bütün
erişkin yaşamı boyunca ülkeyi mutlu etmeye, insanı boğan ve aklı yozlaştıran
dini etkilerden kurtarmaya çalıştı. Milletini sadece Padişahtan değil,
Halifeden de kurtarmaya çalışacağı çok açıktı.
Babasının ölümünden sonra, baba
figürü ilkokul öğretmeni Şemsi Efendi oldu. Fanatik dinciler Şemsi Efendi’nin
okuluna zaman zaman baskınlar yaparak okula zarar veriyorlardı. Şemsi Efendi, “inatçıydı”, okulunu onarıp eğitime devam ediyordu. Atatürk’ün
babasıyla ve Şemsi Efendi’yle özdeşimi O'nun için modern Türkiye’nin
Cumhurbaşkanı olarak yaptığı devrimlerde bir model oluşturmuştur. Profesör
Itzkowitz, 2005 yılında, kökenleri Selanik’teki Dönme Cemaati'ne dayanan İstanbul’daki Dönmeler’le kurduğu
bağlantılardan, Şemsi Efendi’nin de bir Dönme olduğunu öğrenmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda Dönme Cemaati.
Osmanlı İmparatorluğu’nda, Dönmeler, Ağustos 1626’da, İzmir’de doğan, Sabetay Zvi’nin
takipçileriydiler. Sabetay Zvi, Mayıs 1665’te Filistin’deyken kendisinin Mesih
olduğunu ilan etmiş ve sonunda da İstanbul’a taşınmıştı. Mesih’in gelmesi
konusunda halkın huzursuzluğu nedeniyle Başvezir tutuklanmasını emretmiş ve 19
Nisan 1666’da Gelibolu’da tutuklanmıştı. Buradan Edirne’ye götürülmüş, 15
Eylül’de Edirne’ye varmasından bir gün sonra Sultan IV. Mehmet’in divanına
çıkarılmıştı. Sultan’ın, annesinin ricası üzerine Sultan, Sabetay’a bir öneride
bulunmuştu; ya Müslüman olacak, ya da öldürülecekti. Pek çok takipçisi gibi o
da Müslüman oldu (Scholem 1973).
"Dönme" adı da İslam’a
dönmekten gelmektedir. Muhtemelen
Şemsi Efendi de Lozan Antlaşması’ndan sonra mübadeleyle Türkiye’ye gelen
Yunanistan Türklerindendir. İstanbul’a yerleşmiş ve 1927 ya da 1928’de
ölmüştür. İstanbul’un Anadolu yakasında, Üsküdar’daki Bülbülderesi Dönme
Mezarlığı’na defnedilmiştir.
B- Atatürk’ün “Geçiş
Faaliyetleri”:
Türkiye’nin ilk Cumhurbaşkanı olarak
Atatürk, yaşamının son aylarında hekimler tarafından yasaklanana kadar, her
akşam yemek davetleri verirdi. Devlet adamları, politikacılar, yazarlar,
eğitimciler, sanatçılar, şarkıcılar ve hatta çocuklar bile bu yemeklere davet
edilirdi. Ancak çocukluktan ya da askeri okuldan yakın arkadaşları, örneğin
Nuri Conker, bu toplantılara davet edilmeden de gelebilirlerdi.
Bu yemek davetlerinin törensel bir
yanı olduğunu düşünüyorum. Davetler daha önce de söylediğim bir örüntüyü
tekrarlıyordu: Atatürk regrese oluyor ve“hürmetlerini sunmak için” annesinin sembolik imgesiyle buluşuyor ve daha sonra
babasının/ Şemsi Efendi’nin imgesiyle özdeşim yaparak, yas tutmakta olan
anneyi/ülkeyi onarıyordu. "Türklerin Ata"sı olacaktı.
Akşamın erken saatlerinde başlayan
yeme içme, sabahın erken saatlerine dek devam ederdi. Atatürk yemek yemeden
saatlerce fakat yavaş yavaş içerdi. Çocukluktan beri sevdiği yemekler olan kuru
fasulye ve pilav gibi yemekler sunulurdu. Bazen “annesinin yaptığı usulde” omlet yapılmasını isterdi ve bir keresinde omlet
annesinin yaptığı kadar iyi olmadığından, olana kadar üç kez geri gönderttiğini
de biliyoruz. Akşam ilerlerken çocukluğunun şarkılarını hatırlamaya meylederdi.
Özetle, önce “regrese” olarak
annesinin imgesiyle birlikte olur ve ertesi gün “ilerleyerek” onun yas tutan dindar imgesini onarmaya ve
değiştirmeye devam ederdi.
Yaratıcılık üzerinde büyük çalışmalar
yapan psikanalist Ernst Kris (1952) yaratıcılığı mümkün kılan önce gerileme, sonra da ilerleme süreçlerini iyice anlatmıştır ve onun
anlattıkları Atatürk’ün hemen her gece yaptıklarına çok uygundur. Ara sıra uzun bir yeme ve içme akşamının ardından, gün
doğmadan önce arkadaşı Nuri Conker ile şimdi gömülü olduğu tepelerde ava
çıkardı (Tesal, 1975). Sabah saatlerinde yatar ve öğleden hemen sonra uyanarak “Ata
Türk” olurdu.
Bilgi kaynaklarım O'nun her akşam
masasında sanki oyun oynayan bir çocuk gibi, olduğuna işaret eden bilgiler
vermiştir. Masasında abartılı konuşmaların yanı sıra dışa vuran gösterişli davranışlara
da sık rastlanırdı. Konuklar birbirleriyle boğuşabilir, Cumhurbaşkanlığı
konutunda görevli askerler birbirleriyle güreşir, hatta zaman zaman Atatürk de
bunlara katılırdı.
Yemek masalarında ilginç bir şey de
Atatürk’ün üzücü konuların açılmasına izin vermemesiydi. O, çocukluğundaki yas
tutan anneyi mutlu bir kadına çevirmeye kararlıydı. Sabiha Gökçen, O'nun
evlatlıklarına her zaman gülümsemelerini emrettiğini anımsamaktaydı. Yeni
Türkiye’yi, yas tutmayan bir anne sembolüne dönüştürmek ve özellikle
kadınları yüklerinden kurtarmak Atatürk için çok
önemliydi. Bu konuya sadece yemek odası ya da Pembe Köşk’te değil herhangi bir
yerde de değiniyordu. Türklere farklı bir kimlik vermekle ilgili gerçekçi
görüşleriyle çocukluğundaki annenin kronik yasını tersine çevirmekle ilgili
içinden gelen baskı iç içe geçmişlerdi.
Konuklarıyla devrimci düşünceleri
hakkında ciddi tartışmalara girdiği de olurdu. El altında bulunan bir kara
tahta, yemek odasını adeta bir konferans salonu (Afet İnan, 1971, sayfa 25-26; Tesal, 1975) ve Türklerin geçmişiyle ilgili kuramların geliştirildiği bir yer haline
getiriyordu. Yemek masasındaki regresyon ve reorganizasyon Atatürk’ün tam
kontrolü altındaydı. Ünlü çocuk psikanalisti Donald W. Winnciott’un (1971) “... oynarken, yalnızca oyun oynarken bir çocuk
ya da bir erişkin yaratıcı olmakta özgürdür” sözlerini
hatırlayalım... Atatürk hakkındaki
psikobiyografimizde, Winnicott’un (1953) yaratıcılığı geçiş nesneleri ve geçiş fenomenlerine bağlayan düşüncelerini anımsayarak Atatürk’ün gece
etkinliklerine “geçiş faaliyetleri” adını verdim. Atatürk’ün yemek odası etkinlikleri
tekrarlayıcıydı ve bunlara bir çocuğun geçiş nesneleri ya da fenomenlerine “bağımlı
olması” gibi “bağımlıydı.”
Snoopy’nin karikatürlerindeki Linus
karakterinin her yere yanında taşıdığı battaniyesi geçiş nesnesine bir
örnektir. Yaşamının ilk yıllarında her bebek ya da yeni yürümeye başlamış her
çocuk, eli altındaki bir şeyi geçiş nesnesi olarak seçmektedir. Bazen bebeğin
kendi saçı bile geçiş nesnesi olabilir. Çocuk, genellikle oyuncak ayı gibi
yumuşak bir nesneyi geçiş nesnesi olarak seçer, onu mutlak denetimi altına
almaya çalışır. Yaşamın ilk yılı sürerken geçiş nesnesi çocuğun gelişmekte olan
zihninde “ben olmayan” ilk öğe haline
gelmektedir. Çocuk geçiş nesnesi ile oynayarak dünyayı keşfetmeye başlar.
Durumu daha iyi anlatmam için geçiş
nesnesini, bir yanı saydam diğer yanı opak bir fener gibi düşünelim. Çocuk bu
feneri kendisi ile dış dünyası arasına koyar. Kendini rahat hissettiğinde,
karnı doyurulduğunda çocuk saydam tarafı çevresindekilere çevirmekte, onları
aydınlatmakta ve dış dünyasını öğrenmektedir. Bu, yani dış dünyayı keşfetme,
bir kişinin ilk yaratıcılığına işaret eder. Rahatsız, aç veya uykusuz olduğunda
fenerin opak tarafını engelleyici dış dünyaya çevirmekte, çevresindeki gerçek
şeyleri “ortadan kaldırmaktadır”. Çocuk, normal gelişimi sırasında “feneri”
ile yüzlerce, binlerce kez oynamakta ve dış
dünyayı yavaş yavaş yaratmaktadır. Dış dünyayı gerçekçi bir şekilde anlaması
için daha çok yıllar geçmesi gerekecektir. Fenerle olan bu “oyunun” erişkinlerdeki yaratıcıkla olan ilişkisi psikanalistler
tarafından iyi bilinmektedir.
Ben de Atatürk’ün geceleri yemek
salonunda tekrarladığı ritüeli çocukların geçiş nesneleri ile oynamalarına
benzettim ve Atatürk’ün yemek masasındaki hareketlerine “geçiş
faaliyetleri” adını koydum. O, yemek
masasında “oynayarak” yeni
Türkiye’yi yaratıyordu. Bu sürecin en açık örnekleri, O'nun yeni Türkçe
kelimeler yaratmasıdır. Yaratıcılığının
özel bir ilgi alanı bir çocuğun nasıl konuşacağını simgelercesine yeni
kelimeler yaratmasıydı. Atatürk çocukluğunu tekrar yapılandırıyor; “kötü” diye değerlendirdiklerinden anne/çocuk ilişkisini
“arındırıyor” ve “mutlu” bir Türkiye yaratıyordu. “Saf Türkçe” olacak yeni bir kelime bulmak için saatlerini
harcıyordu.
Osmanlı İmparatorluğu zamanında,
özellikle resmi yazışmalarda, sözlü ya da yazılı Türkçe fazlasıyla Arapça ve
Farsça kelimelerle doluydu. Atatürk’ün düşüncesine göre, Arap ve Fars dilleri,
annesinin yastayken dayandığı Müslümanlık dini ile ilişkiliydi. Davranışlarını
kelimelere dökmek gerekirse Atatürk, annesinden yası/üzüntüyü uzaklaştırarak
O'nu oğluna daha iyi annelik yapacak birine çevirmeye çalışıyordu.
Kara tahtaya bir cümle içinde yeni
yarattığı bir kelime yazdıktan sonra, Atatürk sıklıkla yemek odasına, bir çocuk
(Mustafa’yı simgeleyen) çağırıyor ve
çocuktan yüksek sesle bunu okumasını istiyordu; böylece kelimenin kulağa nasıl
geldiğini dinleyebiliyordu (Tesal, 1974).
Geçiş fenomeni açısından Weich (1978) tarafından gelişimsel yönleriyle
incelendiği üzere, O'nun dili yaratıcı kullanımı, bir çocuğun neolojizmi
yaratması ile paralel olarak düşünülebilir. Atatürk ertesi gün veya bazen daha
sonra, “Ata Türk” olarak, yeni
kelimeyi Türk dilinde resmi bir sözcük haline getiriyor ve
böylece İslam’la ilişkili olan “Arap Adam” ya da “İranlı Adam” yükü olmaksızın yeni bir “Türk adam”
oluyordu.
Panama şapkasını halka ilk kez
gösterdiği Kastamonu ve İnebolu seyahatinde şapka için Atatürk şunları söyledi:
“Efendiler! Bunun adı şapkadır!”
Dedi ve devam etti:
“Dinsel yasaların bunu giymeye izin vermediğini
söyleyenler var. Onlara cahil olduklarını söylememe izin verin. Onlara
sormak istiyorum: Yunanların başlığı olan fes giymek dinen makbul oluyor da
şapkayı giymek neden yasak oluyor?” (İmece 1959,
sy.46).
Atatürk, İnebolu ziyaretinde halka Panama Şapkası'nı gösterirken.
Atatürk’ün bu sözlerini iyi
hatırlarız, fakat bu konuşmasında, Türk erkeklerine, Türk kadınları hakkında
söylediklerini daha az anımsarız. Atatürk yine Türk kadınına hürmet
göstermek ve onlara bağımsızlıklarını vermek istemiş ve şunları söylemişti:
“Seyahatim esnasında köylerde değil, bilhassa kasaba
ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok yoğun ve itina
ile kapatmakta olduklarını gördüm. Özellikle bu sıcak mevsimde bu tarzın,
kendileri için mutlaka azap ve ıstırabı gerektirdiğini tahmin ediyorum.
Erkek arkadaşlar, bu biraz bizim bencilliğimizin
eseridir. Fakat muhterem arkadaşlar, kadınlarımız da bizim gibi kavrayışlı ve
anlayışlı insanlardır. Onlara ahlaka ait kutsal kavramları telkin etmek, Milli
ahlakımızı anlatmak ve onların dimağını nur ile temizlikle donatmak esası
üzerinde bulunduktan sonra fazla bencilliğe lüzum kalmaz. Onlar yüzlerini
cihana göstersinler ve gözleri ile cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda
korkulacak bir şey yoktur” (İmece 1959, sy.47).
Bugünkü Dünyada Atatürk'ün Öyküsü:
Psikoanalitik açıdan Atatürk’ün
hayatının bazı yönlerini incelediğimizde (böyle
bir kısa sunum için hayatının birçok önemli kısımlarına değinmedim), modern
Türkiye üzerine dinin “kötü” etkilerini
ortadan kaldırmak (din ile siyaseti
ayırmak, hilafeti kaldırmak ve laik Cumhuriyet'in kurulmasında ısrar etmek
gibi) için var olan içsel motivasyonları görmekteyiz. Bu içsel
motivasyonları bilmek elbette ki, O'nun kültürel devriminde yer alan diğer birçok
gerçekçi algıların ve düşüncelerin etkisini küçültmez.
Bu sunumda ben, Atatürk’ün aklını ve
gerçeği nasıl iyi anladığını incelemiyorum. Atatürk yas
tutan annesini onarmak ve değiştirmek istediği için, yeni Türkiye’yi
yaratmıştır demek basit ve indirgeyici bir söz olur. Atatürk’ün çocukluk
travmalarıyla ilgili bilinç dışı motivasyonlarından gelişen savunma ve uyum
temeli üzerine, daha birçok psikolojik etken, tuğlalar ve taşlar sağlayarak
daha yüksek bir bina yaptı, bu bina laik Türkiye’dir.
Önemli bir nokta, liderin tarihi
arenada yankı bulabilecek, içsel dürtülerini yüceltip yüceltmediğidir. Ölümünden bir yıl önce, 17 Mart 1937’de, Atatürk
şunları söylemiştir:
“Bütün insanlığın varlığını kendi şahsında gören
adamlar bedbahttırlar. Besbelli ki O adam, fert sıfatı ile mahvolacaktır.
Herhangi bir şahsın, yaşadıkça memnun ve mesut olması için lazım gelen şey,
kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Herkesin
kendine göre bir zevki vardır. Kimi bahçe ile meşgul olmak, güzel çiçekler
yetiştirmek ister. Bazı insanlar da adam yetiştirmekten hoşlanır.
Bahçesinde çiçek
yetiştiren adam çiçekten bir şey bekler mi? Adam yetiştiren adam da, çiçek
yetiştirendeki hislerle hareket edebilmelidir.” (Volkan ve Itzkowitz, 1984).
Atatürk, devrimci bir lider olarak,
çiçek yetiştiren adam gibi çalışmıştır. Yukarıdaki ifadede, eğer ölü kardeşleri
mezarlarından çıkıp gelirlerse ve güller gibi olurlarsa (reenkarnasyon), kronik yas içinde olmayan ve küçük Mustafa’ya daha
iyi annelik yapan bir anneye sahip olacağına dair bilinçdışı bir isteğin
yankısı yakalanabilir. Fakat gerçek dünyada, Atatürk’ün asıl başarıları gerçek
bir gül bahçesi yaratan adamınkiler gibiydi.
Türk toplumu genel olarak, Atatürk
gibi karizmatik bir liderin ölümüne izin veremezdi. O'nu “Ölümsüz
Atatürk” yaptılar ki; bu bizim de O'na
dair psikobiyografik çalışmamızın başlığıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun
mirasçısı olan Türkler, İmparatorluklarını, eski şöhretlerini ve bir zamanlar
dünya tarihinin en güçlü imparatorluğu olarak sahip oldukları statüyü
kaybetmenin yasını tutamadılar. Bu kayıplara karşı zaman içinde “kazançları” ölümsüz bir insan olarak tanımladıkları karizmatik
lider Atatürk’ün hayalini canlı tutmak oldu.
Türkiye’nin Başbakanlığını yaptığı
sırada, Turgut Özal’ın (1927-1993),
Türk vatandaşlarına açıkça hatırlattığı, bununla birlikte Atatürk’ün sadece bir
adam olduğu idi. Turgut Özal, Türk toplumuna, Atatürk’ün ve böylece Osmanlı
İmparatorluğu’nu kaybetmenin yasını tutmaları için izin verdi.
Bizim dedelerimizin ve ninelerimizin
paylaşılan görkemli başarılarının veya travmaların zihinsel imgeleri
kaybolmaz ve bunlar yeni nesiller üzerinde etki etmeye, politik ve sosyal
süreçleri yönlendirmeye devam ederler (Volkan, 1997 ve 2004).
Atatürk’ün ölümünden yıllar sonra,
Türkler, inanıyorum ki; Müslümanlığın da bazı yönlerini içermek üzere Osmanlı
zamanından beri gidenlerin yasını tutmaya başladı.
Bugün Türkiye’de, “din” ile ilgili büyük tartışmalar yaşanmaktadır. Bu
sunumumu hazırlarken ve 1925’te Kastamonu ve İnebolu gezisinde Atatürk’ün
Türk erkeğine, Türk kadınıyla ilgili söylediklerini tekrar okurken, 2005’teki
Türkiye ile ilgili konuşuyor olduğunu hissettim. Müslümanlıkla sembolik olarak
ilişkili olan “geçmiş” kıyafetler “yeniden
gözden geçirmek” için geri geldi. Bu
tür kaybolan ya da kaybolacağını sandığımız şeyleri gözden
geçirmeler yas tutma işinin çekirdek aktiviteleridir ve günümüz Türkiye’sinde,
sosyal sürece yansıyan grup yası şeklinde karşımıza çıkmaktadır.
Grup yası, sadece gözden geçirme
adına geçmişin tümden tekrar aktivasyonu değildir, aynı zamanda eskilerle yeni
yatırımların çatışması ve bazen de bunların bütünleşmesidir. Bütün
bunlar ne anlama gelmektedir? Bu, Türkiye’nin İran gibi olacağına dair bir
tehlike olduğu anlamına mı gelmektedir? Bütün
deliller bunun böyle olmayacağını göstermektedir. Bugünkü “dindar” Hükümetin ana uğraşısı, Avrupa Birliği’nin üyesi olmak
ve AB’nin dinde “özgürlüğü” de içeren kurallarını izlemektir; fakat duyduklarıma göre, bundan
şüphe duyan Türk aydınları da bulunmaktadır. Türkiye, şu anda, geçmişten dönenlerle, gecikmiş geniş
grup yasının bir parçası olarak, (Volkan,
1988) Atatürk’ün devrimi sırasında kazanılanları bütünleştirme
çabasındadır. Bu bütünleşme ne kadar gerçekleşecek ve yeni bir tip Türk
vatandaşı yaratacak, onu bekleyip göreceğiz.
Atatürk devriminin yarattıkları
yıllar sonra dahi bugünkü Türkiye’nin özgürlük ve demokrasiye karşı yöneliminin
çekirdeği olarak kalmıştır. Görülmektedir ki,
geçmişten tekrar aktive olan her neyse bu çekirdek tarafından uyumla
emilecektir. Türkiye’nin AB’ye
üyeliği bu uyumlu emilimin devamını garanti altına alacaktır. Aynı zamanda
Türkiye’nin, AB’ye bir üye olarak alınması fikrinin bile, Hıristiyan Avrupalılarda,
Müslüman Osmanlıların imgelerinin tekrar aktive olmasına neden olduğu ve bir
yere kadar bu imgelerin bugünkü Türkiye’ye yansıtıldığı görülmektedir.
İyi ve gerçekçi politik kararlar vermek için bu
durum dikkatlice çalışılmalı ve “dinin” (Hıristiyan
ya da Müslüman) Türkiye-Avrupa (Batılı “Hıristiyan”)
ilişkisini bozmasına izin verilmemelidir. Bu tabii ki bu sunumun ötesinde
düşünülmesi gereken uzun bir başlık olarak ele alınmalıdır.
Beni dikkatle dinlediğiniz için
tekrar çok teşekkür ederim.
KAYNAKLAR:
1- Afetinan. A. (1971.) M. Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım (What
I Wrote Down From M. Kemal Atatürk.)
İstanbul: Milli Eğitim Basımevi.
2- Atatürk, M.K. (1925.) Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri (Speeches
and Statements by Atatürk), 2 volumes,
(Ed.), E.Z.
Karal. Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1952, 1959.
3- Atatürk, M.K. (1930.) Hürriyet Gazetesi. In M. Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım by A. Afetinan, pp.77-97.
İstanbul: Milli Eğittim Basımevi, 1971.
4- Atay, F.R. (1965.) Atatürk’ün Hatıraları, 1914-1919. Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
5- Aydemir, S.S. (1969.) "Tek Adam" (The Singular Man), 3 volumes. İstanbul: Remzi Kitabevi.
6- Aydemir, S.S. (1974.) Interview
with Vamık D. Volkan, November 20 and December 13.
7- Brown, L.C., and Itzkowitz,
N. (1977.) Psychological
Dimensions of Near Eastern Studies.Princeton, NJ: Darwin Press.
8- Darques, Regis. (2000.) Salonique au XXe Siecle: De la cite Ottomane a la
Metropole Grecque. Paris: CNRS
Editions.
9- El-Sadat, A. (1979.) In Search of
Identity: An Autobiography. New
York. Harper Colophon Books.
10- Emin, E.A. (1922.) Büyük Millet Meclisi Reisi Başkumandan Mustafa Kemal
ile Mülakat (An Interview with Mustafa Kemal Pasha, President of the Grand
National Assembly and Commander-in-Chief.)
Reported in the newspaper Vakit, January 10,
1922.
11- Imece, M.S. (1959.) Atatürk’ün Sapka Devrimi'nde Kastamonu ve
İnebolu Seyahatleri, 1925.
Ankara: Türk Tarih Kurumu Basimevi.
12- Itzkowitz, N., and Mote, Max, Mübadele: An Ottoman-Russian Exchange of
Ambassadors.
Chicago: University of Chicago
Press.
13- Kris, E. (1952.) Psychoanalytic Explorations in Art. New York: International Universities Press.
14- Lewis, B. (1968.) The Emergence of Modern Turkey. London: Oxford University Press.
15- Modell, A. (1976.) The Holding Environment and the
Therapeutic Action of Psychoanalysis.
Journal of the American Psychoanalytic
Association, 24:255-307.
16- Scholem, G. (1973.) Sabbatai Sevi: The Mystical
Messiah, 1626-1676. Princeton, NJ:
Princeton University Press.
17- Tesal, K. (1975.) Interview with Vamık Volkan, May 13.
18- Volkan, V.D. (1988.) The Need to Have Enemies and Allies: From
Clinical Practice to International Relationships. Northvale, NJ: Jason Aronson.
19- Volkan, V.D. (1997.) Bloodlines: From Ethnic Pride to Ethnic
Terrorism. New York: Farrar, Straus
and Giroux.
20- Volkan, V.D. (2004.) Blind Trust: Large Groups and Their Leaders
in Times of Crises and Terror.
Charlottesville, VA: Pitchstone Publishing.
21- Volkan, V.D., and Itzkowitz, N. (1984.) The Immortal Atatürk: A Psychobiography.
Chicago: University of Chicago Press.
22- Weich, M.H. (1978.) Transitional Language. In Between Reality and Fantasy.
(Eds.), S. Grolnick, L. Bashin, and W. Meunsterberger, pp.411-423. New
York: Jason Aronson.
23- Winnicott, D.W. (1953.) Transitional Objects and
Transitional Phenomena. International
Journal of Psycho-Analysis, 34:89-97.
24- Winnicott, D.W. (1971.) Playing and Reality. London: Tavistock Publications.













