Büyük
bir haksızlık olacak büyük bir yanlışlığa düşmemek için geçmiş zaman adamlarını
bugünkü fikirlerimize, yani bugünkü hayat ile karışmış ve bulanmış fikirlere
göre değil, kendi günlerinin fikirlerine, yani o zamanki hayat ile karışmış ve
bulanmış fikirlere göre muhakeme etmeye çalışmalıyız. Geçmiş bir zamanı anlamak
için bize belki ilmimizden ziyade cehlimiz yardım edebilir. Zira belki bilgiden
ziyade bilgisizliğin verdiği bir sadelik lazım gelir. Eski zaman adamlarının
muasırları olabilmek için devirleri hakkındaki cehlimiz kadar devrimiz
hakkındaki bilgimizden kurtulmalıyız. Asıl zorluk belki öğrenilmesi lazım gelen
şeylerin değil, unutulması gereken şeylerin çokluğundan gelir. Eğer bir geçmiş
zaman adamı gibi duymak istersek bizi asri adamlar yapan hemen bütün bilgimizi
unutmalı değil miyiz? Eski zamanın saffetine varabilmek için o bol ve servetli
zamanların yoksulluklarını bilmeli ve bizim şimdi her günümüzün dokunuşunda mevcut
olan ve yalnız istifade ettiğimiz birçok kolaylık ve rahatlıktan değil, hatta
tattığımız birçok zevkimizden de vaktiyle nasıl mahrum olduğumuzu
hatırlamalıyız.
Hayal
perdesinde elinde kocaman bir çiçek demetiyle gelip bunu karşısındaki yaşmaklı
hanıma takdim etmek isteyen Rezakizâde Narçın Bey'i görünce bilmem onun ne
yoksulluklar içinden çıkıp ne hülyalarla geldiğini bugün layıkıyla tasavvur edebiliyor
muyuz? Kim bilir, bu tesadüf onun gönlünü nasıl kamaştırmıştı! Zira kim bilir,
bu tek fırsatla o, mahrum bulunduğu ne çok zevke kavuşacağını ummuştu!
Eskiden
o kadar hayal içinde yaşanırdı ki Boğaziçi'nde mehtapta saz dinlemeye çıkan
beyler ve hele hanımlar da sahneye ellerinde böyle kocaman birer manevi buketle
çıkmış gibi, o hayalperest kadar acemi, hisli ve mazurdular. Ömürlerini hep bu
güzel su kıyılarında geçirenlerin, bir saz âlemi olacağı ve birkaç saat
sandallarla dolaşılacağı haberine verdikleri ehemmiyeti anlamak için onların da
bu yoksulluklarını hatırlamalı ve bilmeliyiz!
Devrin
bir üstadı Recaizade Ekrem Bey, "İmkân
yoğ imiş çünkü telakiye bütün gün / Göndermeliyim, almalıyım bir haber olsun!" demişti.
Fakat bir haber göndermek ve almak sanki kolay mıydı? İçerenköyü'nde, Kayışdağı
eteğinde oturan akrabalarımız, karlı günlerde, bize o kadar aşılmaz yerlerde
kalmış ki, bir eski zaman içindeymişler gibi uzaklaşmış görünürlerdi. Hayatta olduklarından
bile emin olamazdık. Seslerini duymak değil, sağlık haberlerini bir telgrafla
alsak sevinirdik. Şimdi, daha bahtiyar, bir haberi sevgili bir sesten bizzat duymaya
imkân buluyoruz. Odamız, şehrimizde, hatta başka şehirlerde bile, hislerimiz ve
menfaatlerimizle alakalı bütün bildiklerimize bağlanmıştır. O zamanlar bizi nafile
olduğunu bildiğimiz uzun yollara düşmekten koruyan, beyhudeliği yüreğimize
işleyen ziyaretleri yapmaktan ve kabul etmekten kurtaran, eski zaman ellerinin
besmelesiz açılmayacakları, hayır veya şer, içinden çıkacak haber bizi ya
mesut, ya bedbaht edebilecek bu kutu, uzak sesleri gizlice duymak çaresi,
rahatı ve zevki yoktu. Masamızın yanından ve yatağımızın içinden dostlarımızla,
sevdiklerimizle konuşmayı, haber alıp vermeyi temin eden ve bizi sevdiğimizin o
zaman cennet gibi yüksekte kalan iklimine gizlice bağlayan telefon yoktu.
New
York'tan gelen fox-trot'ları, Arjantin'den gelen tangoları, Küba'dan gelen
rumbalarıyla cazın coşkunlukları yoktu.
Günümüzün
ve gecemizin katığı olan ve artık esiri bulunduğumuz, daima canlı ve cerbezeli
bir çalgı, söz, haber ve şarkı kaynağının düğmesine dokunuverince fışkıran
çeşmeleri ve çağlayanları yoktu. Şimdi daha alışamadığımız yabancı bir kuvvet ve
şetaret diyarından gelerek günlerimizin ve gecelerimizin içinden zamanın sükutunu
yaran bir nehir gibi geçen, neşesi ve canlılığı dünyayı her tarafından sarmış
olan musikinin ziyafetleri yoktu. İstersek garp neşesini, istersek şark hüznünü
bize en mahrem incelikleriyle, en gösterişli tabiatlarıyla, en üstat muvaffakıyetleriyle
dinleten, istersek dünyanın birbirlerini çağıran, kovalayan ve birbirlerine
cevap veren bütün dağınık seslerini kucaklayarak bir ayna gibi bize aksettiren,
istersek başka başka iklimlerden süzülen sesleri, dansları ve hazları el ele
tutuşmuş olarak odamızın içine alan, kulaklarımıza boşaltan ve göklerde dolaşan
bütün dünya çalgılarını bir büyük kaşık gibi bize sunan radyolar; bir millet ve
devlet namına söylenen ve o zamanlarda kim bilir kaç gün sonra, kim bilir nasıl
kısılmış olarak duyulacak nutukları hakiki bir dünya kürsüsünden söyleterek o
an içinde bütün dünyaya dinlettikleri için geçen bu dakikaya, eskilerin
tabiriyle, "cihanşümul" bir
ehemmiyet verdiren radyolar, bu esrarlı aletler, bu gürültü muslukları, yalan
büfeleri ve propaganda hazneleri yoktu.
O
zamanlarda dağınık İstanbul'un her mahallesi diğerlerine sanki hasret çekerdi
ve biz İstanbul'un herhangi bir yerinde olsak başka bir semtin daüssılasını duyardık.
Her nakil vasıtasından daha büyük bir yalnızlık, kolaylık ve rahatlıkla bizi
ziyaretleri için vaktiyle birer gün ayırdığımız yerlere bir çift saatte götürüp
getiren; hudutlarından saatlerce çıkılmaz zannettiğimiz yerleri; mesela bir ahret
diyarı sandığımız ve içinde kaybolmaktan çekindiğimiz Karacaahmet'i, birkaç
dakikada geçen; bizi en az zamanda şehirden en uzak kırlara götürüp tam bir
yalnızlıkta dolaştıran, sevilen birisiyle beraber aynı
tehlikeye girip çıkmanın, aynı uçurumun kenarından geçmenin, çabukluğun verdiği
aynı gülüşlerle gülmenin, en hâkim noktalarda en geniş manzaraları seyretmenin,
toprağın üstünde rüzgâr gibi uçarcasına gezinmenin tadını veren; bize vücudumuzun
büyümüş, kuvvetlenmiş ve hızlanmış ve zekâmızın incelmiş, keskinleşmiş ve
çoğalmış olduğunu duyuran otomobiller yoktu.
O
zamanlarda bir kadın vücudunun bir zerresini görebilmek belki teleskopla
göklerde Merih veya Zühre'nin bir parçasını görmek
kadar nadir ve tesirliydi. Belki, senelerce görebilmiş olduğumuz ten parçaları
bir vücut teşkiline yetmezdi. O zamanlar böyle kuşların renk renk tüylerinden
daha güzel, çiçeklerin kokulu nesiclerinden daha tesirli olan insan tenini
teşhir eden plajlar ve plajların bir tek dakikasında gördüğümüz çıplak
güzellikleri görmek imkânı yoktu.
Kendi
kuvvetimizin bir maden gibi işlettiğimiz hazinesini açan, bizi emin bir dost
gibi sıhhatimize iman ettiren, kuvvetlerimizin arttığını duyuran spor
mistisizmi daha teessüs etmemişti. Sporun merakları, helecanları, neşeleri,
eğlenceleri, fedakârlıkları, dedikoduları, gösterişleri, hesapları, çabukluğu, zekâsı,
tesanütü, mezhebi yoktu. İçlerinde oyun heyecanına tutulduğumuz ve belki
çocukluğumuzla uyuştuğumuz stadyumlar yoktu. Oturduğumuz yerde ve kan
dökülmeden, kalbimizi yerinden oynatan, talihimizin döndüğüne inandıran,
yenmenin tadını duyuran, attığımız ve yenilmenin acı derslerini duyuran, yediğimiz
goller yoktu. Siyasi yahut içtimai fikirlere yahut hadiselere lakayt kaldığını
gördüğümüz şehri, kadın, erkek, çoluk çocuk ayaklandırdığını gördüğümüz ve ayrı
ayrı mahalleler halkını muhacir kafileleri gibi kaldırıp şehrin bir noktasına
topladığına şahit olduğumuz, fani neticeleri güya ebedi telakki edilen futbol
maçları yoktu. Adeta eski tarikatların yerini tutan, müritlerini birbirlerinden
o kadar ayıran, birbirleri aleyhine o kadar coşturan kulüpler yoktu.
İkide
bir tertip edilen pokerli, briçli, danslı, çaylı veya (ziyafet sofrasından doldurulan tabaklarla ayakta yenilen) yemekli davetler
yoktu. Dansinglerde, çalgılı lokantalarda, balolarda saatlerce süren dansları
seyretmenin verdiği haz ve eğlence yoktu. Başka çiftler arasında ellerin ve
vücutların başka zaman ve başka yerlerde yasak temaslarına bir müsaade mahiyeti
alan bu gayet muvakkat ve gayet uzaktan bir temellükün gölgesine benzeyen
danslar, beğendiğiniz bir vücuda elinizle dokunmanın tadı, yarı kucakladığınız
bir vücuttan gelen kokuyu duymanızın rikkati, vücudunuzu muhtelif havaların
keyfine uydurarak dans etmenin neşesi yoktu.
Sinemalar,
içlerinde mutlaka büyülenmiş bir ruh hadisesinin geçtiği, zira şehirlerin
içindeyken onların bütün kanunlarının sanki dışında kalan bu tılsımlı binalar,
hep maddi ve tabii şeylere inandığımız ve onlara da aynı adetlerimizi taşıyarak
girdiğimiz halde içlerinde gördüğümüz bütün inanılmayacak şeyleri
belki asıl bu hallerinden dolayı sevdiğimiz ve bize gösterdikleri tabiatüstü
hayatı tabii bulmaya çalıştığımız sinemalar, bu yeni mabetler yoktu. Şimdi
hemen her gün veya gece bizi sanki mazimizden koparıp kurtararak ve atimizden
muvakkat bir zaman için ayırıp koruyarak kendilerinin zaman dışında ki
varlıklarına alan bu sığınaklar yoktu. Şimdi bazı kadınlara, "Sinema olmasa çıldırırım!"
dedirten bu avunma ihtiyacımızı düşünün, bir de düşünün ki o zamanlarda sinema
yok, sinemanın bütün mevsimler, gece gündüz sunduğu tekmil tesellileri, ihtişamları,
dersleri ve masalları yoktu.
Bütün
bu yoksulluklar ve imkânsızlıklar silsilesinin belki en ağırı
ve en acısı, en yakın akraba bile olsalar, kadınlarla erkeklerin beraber
gezmelerine, kolayca buluşup görüşmelerine bile imkân yoktu. O zamanlar beyler
ayrı ve hanımlar ayrı gezerlerdi. Kadını ve erkeği birbirinin refakat ve
şefkatinden ayıran ve ikisinin arasına lüzumsuz bir mesafenin boşluğunu açan bu
adet hülyalara adeta hastalık denecek bir aşk ihtiyacı aşılar ve muhayyileleri
daima bir vuslat hayaliyle yorardı. Erkek ve kadın bütün kabiliyetleriyle hayatlarında
birbirlerine yardım edeceklerine, insanı günün birçok saatinde umumi yerlerde
bir anneyle dolaşmanın şefkatinden, bir kız kardeşle beraber olmanın rikkatinden
ve elinde bir sevgili elinin hararetini duymanın lezzetinden mahrum eden bu
usule herkes riayet ederdi. Daha garibi bu beraber çıkışlar, mümkün olsa,
alafranga ve şık bir şey bile sayılmayacaktı. Bir beyin kayığında bir hanımla
beraber gezmeye çıkmaları, yasak olduğu kadar, İstanbul zarafetine de muhalif
olacaktı. Karı koca beraber çıkanlar ve gidecekleri yer için aynı bir nakil
vasıtasına birlikte binenler mutlaka uzak vilayetlerden gelenler ve kendilerine
"taşralı" denilmesi adet
olanlardı.
Nihayet,
bu yoksulluklardan kısa bir zaman için olsun kurtulmanın çaresi de yoktu. Çünkü
o zamanlarda yorgun başımızı viran gönlümüzü ve lüzumlu
eşyamızı alarak bir başka diyara gitmek, asıl yalnızlığımızın kalabalığına
kavuşmak, adımlarımızı nice bağlardan çözüp kurtaran, bizi gençleştiren, hatta
çocuklaştıran yolculukların tedavisinden ve zevkinden istifade etmek imkânı
bile yoktu. O zamanlarda arada bir varılır bir Avrupa yoktu. Avrupa, hariciye
memurlarından başkaları için kapanmış, bilinmez ve yasak bir yerdi. Hudutlarımız
içinde mahpus bulunduğumuzu ispat etmek ister gibi, hudutlarımızdan çıkar
çıkmaz bize firari denilirdi. Avrupa'nın hatta matbuat ve edebiyatıyla alakamız
bile pek yoktu. Vakıa gazeteler bize her gün Times'ın, Temps'in, Berliner
Tageblatt'ın
yahut
Neue
Freie Presse'nin yazdıklarını tercüme ederlerdi, ama bunlara bile pek kulak
asılmazdı. Hele yine gazetelerin bir masal diyarından bahseder gibi garibeler
memleketi olduğunu söyledikleri Amerika, hakikatte bizim için sanki daha
keşfolunmamış gibi yoktu.
O
zamanlar herkes kendi mahallesinde, kendi evinde, bazen derinliklerinde
sızlayan köklerle, yerleşmiş olurdu. Hatta Recaizade Ekrem Bey gibi, iki üç defa
evini satıp yeni bir ev alarak İstanbul içinde mahallesini değiştirmiş olanlar
da azdı ve bunlar bile tenkit edilirdi "Hiç
insan yeni taşınacağı mahallenin âb ü havasıyla ünsiyet edeceğine emin olmadan
evini satıp başka ev alır mı?" denilirdi. Seyahat etmek kimsenin
aklından geçmezdi. Hâlbuki çok kere zevk için yapılan seyahatlerin bazen de
sıhhat için yapılması elzem olur. İhtiraslarımız ve zaaflarımız kaderimizin
yoksullukları ve aksilikleriyle birleşerek talihimiz bir yerde çözülmez bir
kördüğüm gibi bağlanınca; belalar bir yerde gökten başımıza ateşler gibi
yağmaya başlayınca bu yerimizi değiştirmekten başka çaremiz kalmaz. Bizi
hazırlayan mukadderat içimizden bazılarımıza belki bir serseri Yahudi talihi
vermiştir. Bize sanki "Oturduğun
yerde az zaman sonra işlerin ve sıhhatin bozulacak ve sen başını alacaksın,
kalkıp başka bir diyara konacaksın!" emrini verir. O zaman bu emre uymak
bizim için bir ihtiyaç olur. Vardığımız yeni yer bizim için muhtaç olduğumuz
bir hava tebdilidir ve suları bize âb-ı hayat gibi gelir. Aynı mahallede kalsak
adetlerimiz o kadar kuvvetlidir ki belki bunların gündelik tekerrürleri altında
paslanacak ve çürüyecek, belki de ezilecektik. Hâlbuki seyahatte her şey bize o
kadar yenidir ki, içinde bulunduğumuz bina, yattığımız yatak, yediğimiz yemek,
gördüğümüz şehir ve insanlar, her şey bize o kadar âdetimizin dışında gelir ki
hayatımız yenileşmiş ve biz gençleşmiş oluruz. Bu ihtiyacın bir ömür boyunca
duyulmaması mümkün müdür? Bu en tabii ihtiyaçlarımızdan biridir. Hâlbuki o
zamanlarda özlemiş olduğumuz istikametlere doğru hala çocukluk sevincimizi bize
geri vermeyi vaat eder gibi neşesinden haykırarak koşan bir trenin
sallantılarını duymak yoktu. Dünyanın engin sularında geçtiğimiz yola, beyaz
köpüklü izlerini sererek giden bir vapurun âleminde, talihimizin ne hafif ve
tesirsiz bir yük olduğunu düşünmenin ruhu kaplayan acayip hissini duymak yoktu.
Nihayet, arzularımızın ucunda, eskilerin gönüllerinde nice
yılların hülyalarından sonra beliren bir Mekke, bir Medine gibi, sevdiğimiz bir
şehri eski hayatıyla yerli yerinde, senelere rağmen kımıldamamış haliyle, geçmiş
zamanların altından hala bizi ve sevgimizi bekler gibi bulmanın zevki, mesela
Gare de Lyon'dan çıkarak Seine nehrinin iki sahil boyunca ağaçları, rıhtımları,
binalarıyla Champs-Elysees'ye doğrulan ve oradan Etoile'e yükselen Paris'i bir
daha bulmanın, kucaklamanın tadı yoktu. Gittiğimiz ve içlerinde evlerimizde
bulamayacağımız derecede azami rahatından istifade ettiğimiz ve
mahallemizden, tanıyanlarımızdan, hayatımızdan uzakta, tanınmaz, anonim bir
insan olmanın zevkine vardığımız oteller, palaslar yoktu!
O
zamanlarda, dünyanın medeniyet bakımından meşhur birçok eski şehrinde olduğu
gibi, İstanbul ve Boğaziçi'nde de, daha münzevi, daha uhrevi bir hayat
yaşanırdı. İşte, vaktin ve paranın daha bol, fakat serbesti ve eğlencenin daha
kıt olduğu bu zamanın bütün yoksullukları arasında yaşanan hayatta iki his,
şefkatli birer ilah gibi, bu ruhlara muhtaç oldukları şiiri bol bol sunuyordu.
Bunların biri tabiat (ve burada Boğaziçi)
sevgisiydi, öteki de o zamanki hayatımızda yeri ve kıymeti adeta bir kanunuesasî
kadar mühim olan musiki (yani saz) iptilasıydı.
