3 Ekim 2016 Pazartesi

Abdülhak Şinasi; Mazinin Yoksullukları.

Büyük bir haksızlık olacak büyük bir yanlışlığa düşmemek için geçmiş zaman adamlarını bugünkü fikirlerimize, yani bugünkü hayat ile karışmış ve bulanmış fikirlere göre değil, kendi günlerinin fikirlerine, yani o zamanki hayat ile karışmış ve bulanmış fikirlere göre muhakeme etmeye çalışmalıyız. Geçmiş bir zamanı anlamak için bize belki ilmimizden ziyade cehlimiz yardım edebilir. Zira belki bilgiden ziyade bilgisizliğin verdiği bir sadelik lazım gelir. Eski zaman adamlarının muasırları olabilmek için devirleri hakkındaki cehlimiz kadar devrimiz hakkındaki bilgimizden kurtulmalıyız. Asıl zorluk belki öğrenilmesi lazım gelen şeylerin değil, unutulması gereken şeylerin çokluğundan gelir. Eğer bir geçmiş zaman adamı gibi duymak istersek bizi asri adamlar yapan hemen bütün bilgimizi unutmalı değil miyiz? Eski zamanın saffetine varabilmek için o bol ve servetli zamanların yoksulluklarını bilmeli ve bizim şimdi her günümüzün dokunuşunda mevcut olan ve yalnız istifade ettiğimiz birçok kolaylık ve rahatlıktan değil, hatta tattığımız birçok zevkimizden de vaktiyle nasıl mahrum olduğumuzu hatırlamalıyız.
Hayal perdesinde elinde kocaman bir çiçek demetiyle gelip bunu karşısındaki yaşmaklı hanıma takdim etmek isteyen Rezakizâde Narçın Bey'i görünce bilmem onun ne yoksulluklar içinden çıkıp ne hülyalarla geldiğini bugün layıkıyla tasavvur edebiliyor muyuz? Kim bilir, bu tesadüf onun gönlünü nasıl kamaştırmıştı! Zira kim bilir, bu tek fırsatla o, mahrum bulunduğu ne çok zevke kavuşacağını ummuştu!
Eskiden o kadar hayal içinde yaşanırdı ki Boğaziçi'nde mehtapta saz dinlemeye çıkan beyler ve hele hanımlar da sahneye ellerinde böyle kocaman birer manevi buketle çıkmış gibi, o hayalperest kadar acemi, hisli ve mazurdular. Ömürlerini hep bu güzel su kıyılarında geçirenlerin, bir saz âlemi olacağı ve birkaç saat sandallarla dolaşılacağı haberine verdikleri ehemmiyeti anlamak için onların da bu yoksulluklarını hatırlamalı ve bilmeliyiz!
Devrin bir üstadı Recaizade Ekrem Bey, "İmkân yoğ imiş çünkü telakiye bütün gün / Göndermeliyim, almalıyım bir haber olsun!" demişti. Fakat bir haber göndermek ve almak sanki kolay mıydı? İçerenköyü'nde, Kayışdağı eteğinde oturan akrabalarımız, karlı günlerde, bize o kadar aşılmaz yerlerde kalmış ki, bir eski zaman içindeymişler gibi uzaklaşmış görünürlerdi. Hayatta olduklarından bile emin olamazdık. Seslerini duymak değil, sağlık haberlerini bir telgrafla alsak sevinirdik. Şimdi, daha bahtiyar, bir haberi sevgili bir sesten bizzat duymaya imkân buluyoruz. Odamız, şehrimizde, hatta başka şehirlerde bile, hislerimiz ve menfaatlerimizle alakalı bütün bildiklerimize bağlanmıştır. O zamanlar bizi nafile olduğunu bildiğimiz uzun yollara düşmekten koruyan, beyhudeliği yüreğimize işleyen ziyaretleri yapmaktan ve kabul etmekten kurtaran, eski zaman ellerinin besmelesiz açılmayacakları, hayır veya şer, içinden çıkacak haber bizi ya mesut, ya bedbaht edebilecek bu kutu, uzak sesleri gizlice duymak çaresi, rahatı ve zevki yoktu. Masamızın yanından ve yatağımızın içinden dostlarımızla, sevdiklerimizle konuşmayı, haber alıp vermeyi temin eden ve bizi sevdiğimizin o zaman cennet gibi yüksekte kalan iklimine gizlice bağlayan telefon yoktu.
New York'tan gelen fox-trot'ları, Arjantin'den gelen tangoları, Küba'dan gelen rumbalarıyla cazın coşkunlukları yoktu.
Günümüzün ve gecemizin katığı olan ve artık esiri bulunduğumuz, daima canlı ve cerbezeli bir çalgı, söz, haber ve şarkı kaynağının düğmesine dokunuverince fışkıran çeşmeleri ve çağlayanları yoktu. Şimdi daha alışamadığımız yabancı bir kuvvet ve şetaret diyarından gelerek günlerimizin ve gecelerimizin içinden zamanın sükutunu yaran bir nehir gibi geçen, neşesi ve canlılığı dünyayı her tarafından sarmış olan musikinin ziyafetleri yoktu. İstersek garp neşesini, istersek şark hüznünü bize en mahrem incelikleriyle, en gösterişli tabiatlarıyla, en üstat muvaffakıyetleriyle dinleten, istersek dünyanın birbirlerini çağıran, kovalayan ve birbirlerine cevap veren bütün dağınık seslerini kucaklayarak bir ayna gibi bize aksettiren, istersek başka başka iklimlerden süzülen sesleri, dansları ve hazları el ele tutuşmuş olarak odamızın içine alan, kulaklarımıza boşaltan ve göklerde dolaşan bütün dünya çalgılarını bir büyük kaşık gibi bize sunan radyolar; bir millet ve devlet namına söylenen ve o zamanlarda kim bilir kaç gün sonra, kim bilir nasıl kısılmış olarak duyulacak nutukları hakiki bir dünya kürsüsünden söyleterek o an içinde bütün dünyaya dinlettikleri için geçen bu dakikaya, eskilerin tabiriyle, "cihanşümul" bir ehemmiyet verdiren radyolar, bu esrarlı aletler, bu gürültü muslukları, yalan büfeleri ve propaganda hazneleri yoktu.
O zamanlarda dağınık İstanbul'un her mahallesi diğerlerine sanki hasret çekerdi ve biz İstanbul'un herhangi bir yerinde olsak başka bir semtin daüssılasını duyardık. Her nakil vasıtasından daha büyük bir yalnızlık, kolaylık ve rahatlıkla bizi ziyaretleri için vaktiyle birer gün ayırdığımız yerlere bir çift saatte götürüp getiren; hudutlarından saatlerce çıkılmaz zannettiğimiz yerleri; mesela bir ahret diyarı sandığımız ve içinde kaybolmaktan çekindiğimiz Karacaahmet'i, birkaç dakikada geçen; bizi en az zamanda şehirden en uzak kırlara götürüp tam bir yalnızlıkta dolaştıran, sevilen birisiyle beraber aynı tehlikeye girip çıkmanın, aynı uçurumun kenarından geçmenin, çabukluğun verdiği aynı gülüşlerle gülmenin, en hâkim noktalarda en geniş manzaraları seyretmenin, toprağın üstünde rüzgâr gibi uçarcasına gezinmenin tadını veren; bize vücudumuzun büyümüş, kuvvetlenmiş ve hızlanmış ve zekâmızın incelmiş, keskinleşmiş ve çoğalmış olduğunu duyuran otomobiller yoktu.
O zamanlarda bir kadın vücudunun bir zerresini görebilmek belki teleskopla göklerde Merih veya Zühre'nin bir parçasını görmek kadar nadir ve tesirliydi. Belki, senelerce görebilmiş olduğumuz ten parçaları bir vücut teşkiline yetmezdi. O zamanlar böyle kuşların renk renk tüylerinden daha güzel, çiçeklerin kokulu nesiclerinden daha tesirli olan insan tenini teşhir eden plajlar ve plajların bir tek dakikasında gördüğümüz çıplak güzellikleri görmek imkânı yoktu.
Kendi kuvvetimizin bir maden gibi işlettiğimiz hazinesini açan, bizi emin bir dost gibi sıhhatimize iman ettiren, kuvvetlerimizin arttığını duyuran spor mistisizmi daha teessüs etmemişti. Sporun merakları, helecanları, neşeleri, eğlenceleri, fedakârlıkları, dedikoduları, gösterişleri, hesapları, çabukluğu, zekâsı, tesanütü, mezhebi yoktu. İçlerinde oyun heyecanına tutulduğumuz ve belki çocukluğumuzla uyuştuğumuz stadyumlar yoktu. Oturduğumuz yerde ve kan dökülmeden, kalbimizi yerinden oynatan, talihimizin döndüğüne inandıran, yenmenin tadını duyuran, attığımız ve yenilmenin acı derslerini duyuran, yediğimiz goller yoktu. Siyasi yahut içtimai fikirlere yahut hadiselere lakayt kaldığını gördüğümüz şehri, kadın, erkek, çoluk çocuk ayaklandırdığını gördüğümüz ve ayrı ayrı mahalleler halkını muhacir kafileleri gibi kaldırıp şehrin bir noktasına topladığına şahit olduğumuz, fani neticeleri güya ebedi telakki edilen futbol maçları yoktu. Adeta eski tarikatların yerini tutan, müritlerini birbirlerinden o kadar ayıran, birbirleri aleyhine o kadar coşturan kulüpler yoktu.
İkide bir tertip edilen pokerli, briçli, danslı, çaylı veya (ziyafet sofrasından doldurulan tabaklarla ayakta yenilen) yemekli davetler yoktu. Dansinglerde, çalgılı lokantalarda, balolarda saatlerce süren dansları seyretmenin verdiği haz ve eğlence yoktu. Başka çiftler arasında ellerin ve vücutların başka zaman ve başka yerlerde yasak temaslarına bir müsaade mahiyeti alan bu gayet muvakkat ve gayet uzaktan bir temellükün gölgesine benzeyen danslar, beğendiğiniz bir vücuda elinizle dokunmanın tadı, yarı kucakladığınız bir vücuttan gelen kokuyu duymanızın rikkati, vücudunuzu muhtelif havaların keyfine uydurarak dans etmenin neşesi yoktu.
Sinemalar, içlerinde mutlaka büyülenmiş bir ruh hadisesinin geçtiği, zira şehirlerin içindeyken onların bütün kanunlarının sanki dışında kalan bu tılsımlı binalar, hep maddi ve tabii şeylere inandığımız ve onlara da aynı adetlerimizi taşıyarak girdiğimiz halde içlerinde gördüğümüz bütün inanılmayacak şeyleri belki asıl bu hallerinden dolayı sevdiğimiz ve bize gösterdikleri tabiatüstü hayatı tabii bulmaya çalıştığımız sinemalar, bu yeni mabetler yoktu. Şimdi hemen her gün veya gece bizi sanki mazimizden koparıp kurtararak ve atimizden muvakkat bir zaman için ayırıp koruyarak kendilerinin zaman dışında ki varlıklarına alan bu sığınaklar yoktu. Şimdi bazı kadınlara, "Sinema olmasa çıldırırım!" dedirten bu avunma ihtiyacımızı düşünün, bir de düşünün ki o zamanlarda sinema yok, sinemanın bütün mevsimler, gece gündüz sunduğu tekmil tesellileri, ihtişamları, dersleri ve masalları yoktu.
Bütün bu yoksulluklar ve imkânsızlıklar silsilesinin belki en ağırı ve en acısı, en yakın akraba bile olsalar, kadınlarla erkeklerin beraber gezmelerine, kolayca buluşup görüşmelerine bile imkân yoktu. O zamanlar beyler ayrı ve hanımlar ayrı gezerlerdi. Kadını ve erkeği birbirinin refakat ve şefkatinden ayıran ve ikisinin arasına lüzumsuz bir mesafenin boşluğunu açan bu adet hülyalara adeta hastalık denecek bir aşk ihtiyacı aşılar ve muhayyileleri daima bir vuslat hayaliyle yorardı. Erkek ve kadın bütün kabiliyetleriyle hayatlarında birbirlerine yardım edeceklerine, insanı günün birçok saatinde umumi yerlerde bir anneyle dolaşmanın şefkatinden, bir kız kardeşle beraber olmanın rikkatinden ve elinde bir sevgili elinin hararetini duymanın lezzetinden mahrum eden bu usule herkes riayet ederdi. Daha garibi bu beraber çıkışlar, mümkün olsa, alafranga ve şık bir şey bile sayılmayacaktı. Bir beyin kayığında bir hanımla beraber gezmeye çıkmaları, yasak olduğu kadar, İstanbul zarafetine de muhalif olacaktı. Karı koca beraber çıkanlar ve gidecekleri yer için aynı bir nakil vasıtasına birlikte binenler mutlaka uzak vilayetlerden gelenler ve kendilerine "taşralı" denilmesi adet olanlardı.
Nihayet, bu yoksulluklardan kısa bir zaman için olsun kurtulmanın çaresi de yoktu. Çünkü o zamanlarda yorgun başımızı viran gönlümüzü ve lüzumlu eşyamızı alarak bir başka diyara gitmek, asıl yalnızlığımızın kalabalığına kavuşmak, adımlarımızı nice bağlardan çözüp kurtaran, bizi gençleştiren, hatta çocuklaştıran yolculukların tedavisinden ve zevkinden istifade etmek imkânı bile yoktu. O zamanlarda arada bir varılır bir Avrupa yoktu. Avrupa, hariciye memurlarından başkaları için kapanmış, bilinmez ve yasak bir yerdi. Hudutlarımız içinde mahpus bulunduğumuzu ispat etmek ister gibi, hudutlarımızdan çıkar çıkmaz bize firari denilirdi. Avrupa'nın hatta matbuat ve edebiyatıyla alakamız bile pek yoktu. Vakıa gazeteler bize her gün Times'ın, Temps'in, Berliner Tageblatt'ın yahut Neue Freie Presse'nin yazdıklarını tercüme ederlerdi, ama bunlara bile pek kulak asılmazdı. Hele yine gazetelerin bir masal diyarından bahseder gibi garibeler memleketi olduğunu söyledikleri Amerika, hakikatte bizim için sanki daha keşfolunmamış gibi yoktu.
O zamanlar herkes kendi mahallesinde, kendi evinde, bazen derinliklerinde sızlayan köklerle, yerleşmiş olurdu. Hatta Recaizade Ekrem Bey gibi, iki üç defa evini satıp yeni bir ev alarak İstanbul içinde mahallesini değiştirmiş olanlar da azdı ve bunlar bile tenkit edilirdi "Hiç insan yeni taşınacağı mahallenin âb ü havasıyla ünsiyet edeceğine emin olmadan evini satıp başka ev alır mı?" denilirdi. Seyahat etmek kimsenin aklından geçmezdi. Hâlbuki çok kere zevk için yapılan seyahatlerin bazen de sıhhat için yapılması elzem olur. İhtiraslarımız ve zaaflarımız kaderimizin yoksullukları ve aksilikleriyle birleşerek talihimiz bir yerde çözülmez bir kördüğüm gibi bağlanınca; belalar bir yerde gökten başımıza ateşler gibi yağmaya başlayınca bu yerimizi değiştirmekten başka çaremiz kalmaz. Bizi hazırlayan mukadderat içimizden bazılarımıza belki bir serseri Yahudi talihi vermiştir. Bize sanki "Oturduğun yerde az zaman sonra işlerin ve sıhhatin bozulacak ve sen başını alacaksın, kalkıp başka bir diyara konacaksın!" emrini verir. O zaman bu emre uymak bizim için bir ihtiyaç olur. Vardığımız yeni yer bizim için muhtaç olduğumuz bir hava tebdilidir ve suları bize âb-ı hayat gibi gelir. Aynı mahallede kalsak adetlerimiz o kadar kuvvetlidir ki belki bunların gündelik tekerrürleri altında paslanacak ve çürüyecek, belki de ezilecektik. Hâlbuki seyahatte her şey bize o kadar yenidir ki, içinde bulunduğumuz bina, yattığımız yatak, yediğimiz yemek, gördüğümüz şehir ve insanlar, her şey bize o kadar âdetimizin dışında gelir ki hayatımız yenileşmiş ve biz gençleşmiş oluruz. Bu ihtiyacın bir ömür boyunca duyulmaması mümkün müdür? Bu en tabii ihtiyaçlarımızdan biridir. Hâlbuki o zamanlarda özlemiş olduğumuz istikametlere doğru hala çocukluk sevincimizi bize geri vermeyi vaat eder gibi neşesinden haykırarak koşan bir trenin sallantılarını duymak yoktu. Dünyanın engin sularında geçtiğimiz yola, beyaz köpüklü izlerini sererek giden bir vapurun âleminde, talihimizin ne hafif ve tesirsiz bir yük olduğunu düşünmenin ruhu kaplayan acayip hissini duymak yoktu. Nihayet, arzularımızın ucunda, eskilerin gönüllerinde nice yılların hülyalarından sonra beliren bir Mekke, bir Medine gibi, sevdiğimiz bir şehri eski hayatıyla yerli yerinde, senelere rağmen kımıldamamış haliyle, geçmiş zamanların altından hala bizi ve sevgimizi bekler gibi bulmanın zevki, mesela Gare de Lyon'dan çıkarak Seine nehrinin iki sahil boyunca ağaçları, rıhtımları, binalarıyla Champs-Elysees'ye doğrulan ve oradan Etoile'e yükselen Paris'i bir daha bulmanın, kucaklamanın tadı yoktu. Gittiğimiz ve içlerinde evlerimizde bulamayacağımız derecede azami rahatından istifade ettiğimiz ve mahallemizden, tanıyanlarımızdan, hayatımızdan uzakta, tanınmaz, anonim bir insan olmanın zevkine vardığımız oteller, palaslar yoktu!
O zamanlarda, dünyanın medeniyet bakımından meşhur birçok eski şehrinde olduğu gibi, İstanbul ve Boğaziçi'nde de, daha münzevi, daha uhrevi bir hayat yaşanırdı. İşte, vaktin ve paranın daha bol, fakat serbesti ve eğlencenin daha kıt olduğu bu zamanın bütün yoksullukları arasında yaşanan hayatta iki his, şefkatli birer ilah gibi, bu ruhlara muhtaç oldukları şiiri bol bol sunuyordu. Bunların biri tabiat (ve burada Boğaziçi) sevgisiydi, öteki de o zamanki hayatımızda yeri ve kıymeti adeta bir kanunuesasî kadar mühim olan musiki (yani saz) iptilasıydı.