10 Ekim 2016 Pazartesi

Bölüm III Atlantis ve Osiris.

Mu uygarlığı gibi, insanlık tarihi üzerinde etkili olmuş bir diğer batık kıta uygarlığı da, Atlantis uygarlığıdır. Atlantik okyanusu üzerinde olduğu iddia edilen ve varlığı James Churchward'dan binlerce yıl önce Mısırlı rahipler tarafından, Yunanlı filozof Eflatun aracılığıyla insanlığa duyurulan Atlantis, kuşkusuz uygarlığın ilk beşiği değildi. Atlantis, Mu uygarlığının bir kolonisiydi ve zaman içinde bağımsızlığını kazanarak, bir imparatorluğa dönüştü. Peki, Mısırlı rahipler, durup dururken Eflatun'a bu sırrı niye verdi? Çünkü Eflatun da Mısır'da inisiye edilmişti ve kardeşleriydi.
James Churchward.
Churchward Atlantis’in, Amerika ile Afrika arasında yer aldığını söylüyor. Diğer bazı araştırmacılar, bu batık kıtayı başka yerlerde arıyorlarsa da, kıtanın battığı okyanusun aynı adı taşıması, Atlantis’in Atlantik Okyanusu üzerinde olduğu savlarını güçlendiriyor.
Eflatun, Atlantis’i, Solon ve Kritias'ın ağzından anlatmıştır. Bu iki filozof arasındaki konuşmaya göre, Firavun Amosis döneminde (M.Ö. 570–525) Sais şehrini ziyaret eden Solon burada, bir üstat rahip tarafından Atlantis hakkında bilgilendirilmiştir. Bu rahip Solon'a; eskiden Cebelitarık boğazı ötesinde çok büyük bir kıta olduğunu, Mısır’dan hareket eden bir kişinin, denize ulaştığında, adadan adaya geçerek Okyanusu aştığını ve karşı kıyıdaki bir diğer kıtaya ulaşabildiğini söylemiştir. Rahibin ifadesine göre, bu kıta 9 bin yıl önce, (günümüzden 12 bin yıl önce) büyük bir deprem ve tufan neticesinde sulara gömülmüş ve kolonisi olan Mısır ile ilişkisi kesildiği için, Mısır uygarlığı gerilemiştir.
Mısır'da 10 yıl kadar kalan Solon’un, yönetici rahiplerle yakın temasına rağmen, onların kardeşlik örgütüne inisiye edilip edilmediği hakkında bilgi yoktur. Öte yandan, bir Halikarnasos’lu tarihçi Herodot da Mısır'ı ziyareti sırasında yine rahiplerle konuşmuş ve bu rahipler kendisine, örgütlerinin 11 bin yıldan bu yana varlığını sürdürdüğünü söylemişlerdir.
İngiliz araştırmacı Churchward, Naacal tabletlerinde, Atlantis’e önemli bir yer verildiğini ve önceleri Mu'nun kolonisi olarak uygarlaşan Atlantalıların zaman içinde bağımsızlıklarını kazanarak kendi imparatorluklarını kurduklarını belirtiyor. Tabletler, Mu kolonisi Atlantis'te Mu Kozmik Dinini öğreten okulların bulunduğunu ancak bağımsızlık sonrası ana dinden uzaklaşıldığını ifade ediyor. Naacal tabletlerine göre Atlantlı rahipler, kendi güçlerini arttırmak için, ana dini yozlaştırmayı çıkarlarına uygun bulmuşlardır.
Atlantis'te dini yozlaştırma, Osiris’in ortaya çıkışına kadar sürdü. Naacal tabletlerinden ikisi, günümüzden 22 bin yıl önce Atlantis'te doğan bu büyük dehaya ayrılmıştır. Tabletlere göre; Osiris genç yaşında doğduğu yeri terk ederek Mu'ya gitti ve burada "Bilgelik Okulları"ndan birine girdi. Mu kıtasında Naacaller arasında "üstat rahip ve kutsal kardeş" unvanını alana kadar kalan Osiris, dini bir reform başlatma göreviyle ülkesine geri döndü. Yozlaşmış Atlantis dinine ve rahipler sınıfına karşı savaş açan Osiris, güçlü kişiliği ile halkı da yanına aldı ve yozlaşmış rahipleri, itibarını yitirmiş mabetlerden temizledi. Ölene kadar ülkesinin ruhani lideri olan Osiris, kendine teklif edilen imparatorluk görevini reddetti. Öldükten sonra takipçileri ve rahip kardeşleri onun anısına, yaydığı dine "Osiris Dini" adını verdiler.
Osiris adı, Mısır tanrıları arasında geçmektedir. Bu adın Mısır'a Hermes (Toht) tarafından getirildiği ancak zaman içerisinde, bu saf dinin yozlaşması ile Osiris'in de ilkel tanrılardan birisi haline dönüştüğü sanılmaktadır. Mısır tanrıları panteonunda adı daima Osiris ile birlikte geçen İsis, aynı tanrının dişil ifadesi, her ikisinin oğulları olan Horus’da kutsal kelamın ifadesidir. Hermes de, Osiris ve İsis gibi, bir süre geçtikten sonra tanrılaştırılmıştır

Maya, Uygur Kolonileri

Mu uygarlığının Atlantis dışındaki en önemli kolonileri Maya ve Uygur kolonileridir. Bunlardan Amerika kıtasındaki Maya kolonisi, Mu ve Atlantis'in varlıkları hakkındaki pek çok bulgunun kaynağını teşkil etmesi açısından önemlidir. Mu'nun ilk kolonilerinden birisi olduğu sanılan Maya'ların ve onların devamı niteliğinde olan Aztek ve İnka'ların imparatorlarına "Güneşin Oğlu" demeleri, toplumlarının birer güneş kültü olması birer tesadüf değildir. Ayrıca, Mısır ve Maya piramitlerinin benzerliği, her iki ülkede bunların törenler veya gözlemevi olarak kullanılması ve yeniden doğuş inancının yozlaşmış bir biçimi olan mumyalama işleminin aynılığı, bu iki uygarlığın aynı kökten geldiklerinin ispatı olsa gerektir.
Yucatan'da bulunan ve bir adı da "Kutsal Sırlar Mabedi" olan “Uxmal” mabedi, burasının tıpkı Mısır'da ki benzerleri gibi İnisiasyon törenleri için kullanıldığını göstermektedir.  Mabedin içinde, adayların sınandığı ateş odasının bulunması,  tufandan sonra yapılan bu mabedin, Mu dini uygulamalarının ilkel bir devamının gerçekleştirildiği mekân olduğunu ortaya koymaktadır.
Churchward'ın araştırmalarına göre, Maya rahiplik örgütüne inisiye töreni, yedi aşamalıdır. Kutsal sırların inisiye adayları birinci aşamada, birisi çamur, diğeri kandan oluşan iki ırmağı geçmek zorunda kalmakta ve ancak büyük tehlikelerle dolu bu ırmakları geçmeleri halinde, kendilerini bekleyen rehber rahiplere ulaşabilmekteydiler. Adaylar bu noktadan itibaren, rehberlerinin yardımı ile kırmızı, yeşil, siyah ve beyaz olan dört değişik yolda yolculuk etmekte ve kendilerini bekleyen 12 üstat rahipten oluşan konsey önüne gelmekteydiler. Burada adaylara oturmaları söylenirdi. Ancak, yanılıp da oturan aday, oturduğuna hemen pişman olurdu. Çünkü oturduğu taş, daha önce ateşte iyice ısıtılmıştı. Aday ayrıca, konseye gereken saygıyı göstermediği gerekçesiyle törenden atılırdı.
Oturmayı reddedenler ise, karanlık bir eve götürülürlerdi. Işığın hiç girmediği bu evde, adaylar bir gece boyunca kalırlardı. Adaylar burada, kendilerine daha önce verilmiş olan meşaleyi, diğer bir değişle "kutsal nurun kaynağı"nı sabaha kadar söndürmeden muhafaza etmek zorundaydılar. Meşaleyi söndürenler törenden çıkarılırdı.
Bir sonraki sınavda, adaya çok değerli bir bitki verilir ve bu nadide bitkiyi mızraklı savaşçılardan koruması istenirdi. Dördüncü aşamada aday, buz evi denilen çok soğuk bir ortamda bir gece kalmak zorundaydı. Bir sonraki aşamada, vahşi hayvanlarla karşı karşıya kalan adaylar, buradan sağ kurtulurlarsa, ateş evi denilen fırın sıcaklığındaki bir ortamda bir gece daha geçirmek zorundalardı.
Tüm bu sınavları geçebilenler, son olarak yarasa tanrısının evinde gecelerlerdi. Çeşitli öldürücü silahlarla dolu olan bu evde adaylar, sürekli tetikte durmazlarsa, bu silahlardan birisi ile kafaları uçurulabilirdi.
Mu'nun en büyük kolonisi de Churchward’ın deyimi ile,"Mu'dan sonraki insanoğlunun en büyük uygarlığı" Uygur İmparatorluğu idi. Uygur İmparatorluğu hemen hemen tüm Asya'yı ve Avrupa'yı kaplıyordu. Doğuda Pasifik’ten, batıda Atlantik okyanusuna kadar uzanıyordu ve güneyde İran, Mezopotamya ve Hindistan’ı içeriyordu. Churchward, tüm Ari ırklarının kökenlerinin Uygurlara dayandığını iddia ederken, Fransız araştırmacı ve yazar Edouard Schure de, günümüzden beş bin yıl önce Avrupa kıtasının kadim İskit ülkesi olduğunu yazıyor.
Bu kadar geniş bir alana yayılmış olmasına rağmen Uygur İmparatorluğunun merkezi Orta Asya düzlükleri idi. Tüm doğu efsaneleri büyük tufan felaketinden önce Orta Asya'nın bugün çöllerle ve bozkırlarla kaplı alanlarının son derece bereketli topraklar ve ormanlar ile örtülü olduğunu iddia etmektedirler. O günlerde güçlü bir imparatorluğa merkez olabilecek nitelikte bulunan bu topraklar, büyük Tufan ile denizden gelen dev dalgaların altında kalmış ve çölleşmiştir. Gobi çölünün hemen altında bol miktarda tatlı su kaynağının var olması, bir zamanlar buraların ne denli bereketli topraklar olduğunun işaretidir.
Churchward, Uygurların beyaz tenli, renkli gözlü sarı veya siyah saçlı olduklarını yazıyor. Naacal arşivlerine göre Uygur kolonisi, 70 bin yıl önce Mu'luların kurdukları ilk koloni. Tabletler, Mu Dininin Uygurların tüm ülkesinde hâkim olduğunu ve bağımsız bir imparatorluğa dönüşmesinden sonra da Naacal kardeşlik örgütü rahiplerinin, yönetici sınıf olarak varlıklarını sürdürdüklerini belirtmekte.
İngiliz araştırmacı, Mu ve Atlantis'i batıran tufan sırasında Uygur ülkesinin büyük bölümünün de sular altında kaldığını ve imparatorluğun da son bulduğunu yazıyor. Churchward, tufandan ancak Tibet yaylalarında yaşayan Naacal kardeşleri ile her iki okyanusa da oldukça uzakta bulunan ve bu nedenle su baskınını en az zararla atlatan Babil kardeşlerinin kurtulabildiklerini belirtiyor. Bu örgütlerden Tibet'te bulunanında bilgilerin daha saf bir biçimde günümüze ulaşması, Tibet Naacal'lerinin, suların çekilmesinden sonra Uygur arşivlerini ele geçirmeleri ve saklamaları ile mümkün olmuştur. Rahip Rishi'nin Churchward'a gösterdiği tabletler de bu arşivlerin bir bölümüdür. Öte yandan, Babil kardeşliği, her ne kadar orijinal öğretiyi bir ölçüde yozlaştırmışsa da, Mısır "Hermes" Kardeşliği ile birlikte gizlemli öğretinin tüm dünyaya yeniden yayılmasında ve günümüz uygarlığını etkilemesinde büyük rol oynamıştır.
Naacal Tabletleri.
Uygur uygarlığının günümüze bir diğer etkisi, Zerdüştlük, Brahmanizm ve Budizm'in ana kaynağı olan Rama öğretisi ile oldu. Tufandan sonra, Uygurların bir kolu olan İskitler merkezden koptular ve Avrupa'da giderek yozlaşan bir devlet kurdular. Bu devlette de yönetici sınıf, rahiplerdi. Ancak "Druidler" adı verilen bu rahipler ana dinden o kadar uzaklaştılar ki, işi kadim uygarlıklarda en değerli şey olan insan hayatını tanrıya kurban etmeye kadar götürdüler. Aynı türde yozlaşmalar Mezopotamya ve Orta Amerika toplumlarında da ortaya çıktı.
İşte bu aşamada, günümüzden 5 bin yıl kadar önce, belki de o güne kadar varlığını sürdürebilmiş bir Naacal okulunun öğrencisi olan Rama ortaya çıktı. Adının dahi, Mu İmparatorları Ra Ma'dan geldiği sanılan Rama, tek tanrılı dinin yeniden egemen olması için Druidler ile savaşa başladı. Ancak bunda başarılı olamadı ve yandaşları ile birlikte doğuya göç etmeye zorlandı. Edouard Schure, İran ve Afganistan'a göç eden Rama ve yandaşlarının, burada İskitlerin diğer boyları ve sarı ırkla karışmış haldeki Turanlılar ile birleştiğini ve büyük bir güç haline gelerek, birlikte Hindistan'ı işgal ettiklerini belirtiyor. Ancak Rama öldükten sonra zaman yine etkisini gösterdi ve ortaya tek tanrılı dinin yozlaşmış versiyonları olan Zerdüştlük, Brahmanizm, Budizm ve Şamanizm çıktı.

Atlantis’in Jeolojik Öyküsü
Önce sizleri Orta Asya’nın en zor ulaşılır vadilerinden birine götüreceğim. Brahmaputra Nehri’nin kaynaklarından biri bu vadide ortaya çıkar. Sıradağlardaki yüksek bir düzlükte, büyük ve gözden ırak bir manastır vardır. Bu manastırda kilden yapılmış çok sayıda eski tablet bulunur. Bu tabletler, bölümlere ayrılırlar. Bunlardan biri jeoloji ve tarih hakkındadır ve insan ayağının toprağa henüz basmadığı günlere dek uzanır. Yaklaşık 0,2 m2 boyutlarında bir tablet üzerinde çok tuhaf bir harita beraberinde, uzun bir Atlantis tarihi bulunur. Harita Atlantis’i, Atlantik Okyanus’u çevresindeki kıyı haritalarıyla birlikte gösterir ve bu görüntü günümüzdekinden son derece farklıdır. Beni en çok şaşırtan kısmını sizlere aktarmak istiyorum: “Atlantis başlangıçta bir ada değildi. İnsanın yeryüzünde belirmesinden önce, dev canavarların kükrediği, denizlerin ise ejderhalarla dolu olduğu günlerde, Atlantis Amerika’ya olduğu gibi Avrupa ve Afrika’ya da bağlantılıydı. Büyük bir volkanik hareket veya bir gök cisminin dünya’ya çarpması sonucu, kara sulara gömüldü ve deniz bu boşluğu doldurdu.”