“Ey gözü bağlı, kör
ruh! Sırlar meşalesiyle donat kendini;
dünyanın karanlıklarında pırıl pırıl Dubleni, yani semavi niteliğini ancak
böyle bulup ortaya çıkarabilirsin. Bu ilahi rehberi takip et ve o senin meleğin
olsun. Zira senin geçmişteki ve gelecekteki hayatlarının anahtarı ondadır.”
SFENSK
İnisiyelere
Çağrı (Ölüler Kitabı'ndan)
“Kendinizi dinleyin
ve de mekânın ve zamanın sonsuzluklarına bakın. Yıldızların şarkısı, sayıların
sesi ve kürelerin ahengi orada da yankılanır.”
“Her güneş,
Tanrı’nın bir düşüncesidir, her gezegen ise bu düşünüşün uygulanış biçimidir.
Ey ruhlar! Sizin yedi gezegen ile onların yedi göğüne ait yoldan aşağılara
zorluklar içinde inişiniz ve sonra tekrar yukarılara çıkışınız, hep bu ilahi
düşünceyi tanıyıp anlamanız içindir.”
“Yıldızlar ne
yapıyor? Sayılar ne diyor? Küreler döne
dolana neyi şekillendiriyor? Ey umutlarını yitirmiş veya selamete ermiş ruhlar,
onlar sizin alınyazınızı söylüyor sizin alınyazınızı terennüm ediyor ve yine
sizin alınyazınızı şekillendiriyor.”
Fragman
(Hermes'ten)
SFENSK
Kapkaranlık bir zorbalık merkezi olan Babil'e karşılık,
Mısır, kadim çağlarda, kutsal bilimin gerçek bir kalesi, anlı şanlı
peygamberlerin okulu ve de insanlığın en soylu bir barınağı ve bir laboratuvarı durumundaydı. Çok geniş kapsamlı kazılar ve hayranlık uyandırıcı çalışmalar
sayesinde Mısır halkı bugün, bizim için, Yunan öncesi uygarlıkların sahipleri
arasında en iyi tanınanı haline gelmiştir. Çünkü onun tarihi, taştan sayfalar
üzerine yazılmış bir tarihti ve bu sayfalar bugün açılmış ve gözler önüne
serilmiş durumdadır. Anıtlar hale yola konmuş, hiyeroglifleri de
çözümlenmiştir. Ama bütün bunlara rağmen ortada yine de önemli bir sorun
kalmıştır: Onun düşüncesinin en gizli sırlarına nüfuz etmek. Bu sır,
rahiplerinin okült doktrinine ilişkin sırdır. Mabetlerde bilimsel bir anlamda
işlenip geliştirilmiş ve sır örtüsü altında büyük bir sakınımla gizlenmiş olan
bu doktrin, bir bakıma, Mısır’ın ruhunu, politikasının sırrını ve evrensel
tarihteki başrolünü de su yüzüne çıkarmaktadır.
Tarihçilerimiz firavunlardan, tıpkı Ninova ve Babil
despotlarından söz eder gibi söz etmektedirler. Onlara göre, Asur’da olduğu
gibi, Mısır’da da mutlak ve de tabiiyete dayalı bir monarşik yönetim egemendi
ve aralarındaki tek fark, buradaki monarşinin diğerine kıyasla birkaç asır daha
fazla devam etmiş olmasıydı. Bu tarihçiler, Asur’da krallığın ruhbanlık
sınıfını ezip, onu bir alet haline getirdiğini, buna karşılık Mısır'da ise,
krallığı rahiplerin hizaya soktuğunu, en zor günlerde bile bundan vazgeçmeyip,
kendilerini krallara dayattıklarını, despotları başlarından defettiklerini ve
böylece ulusun yönetimini sürekli şekilde ellerinde tuttuklarını ve bunu da,
başka hiçbir ülkede, hiçbir öğretim kadrosunun, hiçbir zaman bir örneğini daha
sergileyemeyeceği kadar büyük bir entelektüel üstünlükle ve bir o kadar da
engin ve deruni bir bilgelikle başardıklarını sanmasınlar sakın! Ben şahsen
buna pek inanmıyorum. Tarihçilerimiz bu temel olgunun sayısız sonuçlarını
ortaya koymak şöyle dursun, aksine, bu olguyu bile hayal meyal fark
edebilmişler ve de ona bir önem atfetmemişlerdir. Asur ile Mısır arasındaki
yatışmak bilmez kinin, yerküre üzerinde bu iki halkın, iki zıt prensibi temsil
edişinden ve de Mısır halkının, o uzun ömrünü, her türlü ihtilalden daha güçlü
bir dinsel ve bilimsel bir yapıya borçlu oluşundan kaynaklandığını anlamak için,
arkeolog veya dilbilimci olmak şart değildir. Ari çağdan başlayıp, vedik
çağları izleyen kargaşa dolu periyodu, takiben Pers işgaline ve İskenderiye
devrine kadar ki süreç içinde, yani 5 bin yıldan daha fazla bir zaman süreci
içinde Mısır, hepsi birlikte prensipler bilimini oluşturan ve de kadim çağların
Ezoterik ortodoksisi (dinde doğru, orta
yol) diye adlandırılabilen saf ve yüce doktrinlerin kalesi olma rolünü
oynamıştır.
Bu ülkede bir süre içinde tam elli hanedan birbirini
izlemiş ve Nil, alüvyonlarını sürükleyip tüm kentlerin üzerine yaymıştır; yine
bu süre içinde ülke Fenikelilerin istilasına uğramış ve sonra da bu istilayı
defedebilmiştir. Tarihin bu inişli çıkışlı olaylarının ortasında Mısır, okült
teolojisinin esasını ve ruhban sınıfının egemenliğine dayalı organizasyonunu,
dıştan bakıldığında insana çok tanrıcılık gibi gelen, zahiri bir puta taparlık
görünümü altında muhafaza etmiştir. Asırların aşındırıcılığına, kumların altına
yarı yarıya gömüldüğü halde, bozulmadan kalabilmiş olan Gize Piramidi gibi
karşı koymuştur. Sırrını saklayan bu Sfenks gibi değişmezlik, bozulmazlık
örneği sergileyebilmiş olan Mısır, insanlığa Asya'dan Avrupa'ya geçişi
sırasında, dini düşüncesini geliştirme imkânını sunmuş olan, bir merkez rolü
oynamıştır. Yahuda’da, Yunan’da ve Etrüsk ülkesinde çeşit çeşit uygarlıklar
hayat bulmuştur. Peki, bunlar, temel görüşlerini kadim Mısır'ın organik
rezervinden değil de, başka bir yerden mi sağlamışlardır? Musa ve Orfe, birinin
sert bir tek tanrıcılığa, diğerininki ise göz kamaştırıcı bir çoktanrıcılığa
dayalı olan zıt karakterli iki büyük din kurmuşlardır. Ama bunların dehaları
hangi döküm kalıbında şekillenmiştir dersiniz? Biri, vahşi bir halkı, (İsrail’i) yüksek fırında tunca şekil
verircesine eritip, yeni bir kalıba dökebilecek gücü, enerjiyi ve cüreti;
diğeri ise, yatıştırıp uysallaştırdığı barbarların ruhunu, tanrıların ahenkli
bir lir sesini andırır seslenişlerine sahip kılan, sihir gücünü nereden
sağlamışlardır acaba? Kadim Thebah'ta yer alan ve inisiyelerce "Güneş Kent" veya "Güneşin Kutsal Emanet Sandığı"
diye adlandırılan Osiris Mabetlerinden elbette. Bu Mabetler böyle
adlandırılmaktaydı, çünkü ilahi bilimin sentezi de orada saklıydı, inisiasyonun
tüm sırları da.
Her yıl yaz yıldönümü gelip de, Etiyopya’nın şu bardaktan
boşanırcasına yağan yağmurları başlayınca, Nil renk değiştirip, Tevrat’ta sözü
edildiği şekilde, kan kırmızısı bir görünüme bürünmektedir. Bu haliyle,
sonbahardaki şu geceyle gündüzün eşit olduğu zamana kadar kabarmaya devam edip,
her iki yakasını sular altında bırakmaktadır. Ama granit kayalarından oluşma
yüksek kaidelerinde dimdik ayakta duran Mabetler, yeraltı mezarlıkları, kuleler
ve piramitler, arta kalmış yıkıntılarının haşmetini, bir deniz halini almış
olan Nil sularının ortasında ve göz kamaştırıcı bir güneş altında ne güzel
yansıtmaktadırlar. Mısır’a özgü rahiplik kurumu, varlığını, organizasyonuyla ve
sembolleriyle birlikte, yani bilimin, içine bir türlü girilememiş sırlarıyla
birlikte, asırlar boyunca işte bu sayede sürdürmüştür. Şu ünlü "Işık - Kelam Doktrini", yani
Evrensel Kelam doktrini bu mabetlerde, bu mahzenlerde, bu piramitlerde
yoğrulmuştur. Musa bu doktrini, öğretisinin temel taşı yapmış, İsa ise onun
yaşayan meşalesi olmuştur.
Hakikatin kendisi şaşmaz değişmez niteliklidir. Her şey
yok olur gider, ama o ayakta kalır. O ancak barınak değiştirir ve ifşaatı bir
durur bir başlar özelliklidir. İnisiyeler için bir zamanlar tabiatın
derinliklerini ve gök kubbeyi aydınlatmış olan "Osiris'in Işığı", terk edilmiş olan mahzenlerde artık
ebedi anlamda sönmüştür. Hermes'in Asklepios'a şu hitabı gerçekleşmiştir: "Ey Mısır! Gelecek kuşaklara senden
hatıra olarak sadece inanılmaz masallar kalacaktır ve seninle ilgili olarak
geriye, taşlara oyulmuş kelimelerden başka bir şey kalmayacaktır."
Kadim Mısır İnisiyasyonu'nun gizli yolunu, gizlemli
önsezi ile çağların çabucak gelip geçen kırılmalarının elverdiği ölçüde izlemek
suretiyle, sunaklardaki o esrarlı güneşin bir ışınını tekrar canlandırmak
istiyoruz.
Kadim İnisiasyon, insan hakkında, bizim kavramımızdan
daha sağlıklı ve daha yüce bir kavrama sahipti. Biz bedene, ruha ve zihne
ilişkin eğitimi şu anda paramparça etmiş, bütünlüğünü bozmuş durumdayız. Kendi
içlerinde çok ileri durumlarda bulunan fizik ve doğal bilimlerimiz, ruhun
prensibini ve evrendeki yayılış olgusunu kulak arkası eder hale gelmişlerdir.
Dinler zekânın ihtiyaçlarını artık tatmin edememektedirler. Tıp, ruh hakkında
da, zihin hakkında da hiç bir şey bilmemek yanlısı tutumunu sürdürmektedir.
Günümüz insanı, mutluluktan yoksun bir zevkin, bilimden yoksun bir mutluluğun
ve de bilgelikten yoksun bir bilimin peşinde koşup durmaktadır. Oysa eski
insanlar, bunları birbirinden ayrılmaz şeyler olarak kabul etmekteydiler. Her
alanda, insanı daima üçlü tabiatıyla ele almaktaydılar. İnisiasyon, zihnin o
baş döndürücü zirvelerine doğru insan varlığının derece derece tırmanışı
anlamına gelmekteydi ve insan hayata ancak bu zirvelere ulaşarak egemen
olabilmekteydi. O çağların bilgeleri şunları söylemekteydiler: "Tasarruf sahibi olabilmesi için,
insanın fizik, moral ve entelektüel varlığını yeniden eritip bir kalıba dökmesi
şarttır. Ve bu tekrar döküm işlemi, ancak iradenin, sezginin ve muhakemenin
aynı anda ve birlikte faaliyetiyle mümkündür. Bunlar arasında tam bir ahenk kurabilen
insan, güç ve yeteneklerini, hesaba sığmayacak ölçüde geliştirebilir. Ruh uyur
durumda bulunan duygulara sahiptir; onları İnisiasyon uyandırır. Derin bir etüt
ve ısrarlı bir tatbikat sayesinde, insan evrenin okült güçleriyle şuurlu bir
biçimde ilişki içine girebilir. Çok büyük çaba sarf ederek doğrudan spritüel
algılama yeteneğine kavuşabilir, kendine öte âlemin yollarını açabilir ve oraya
doğru yönelebilir. İnsan, kaderi yendiğini ve ilahi özgürlüğünü daha buradayken
elde ettiğini ancak başardığı zaman söyleyebilir. İnisiye de, yine ancak o
takdirde, inisiyatör, kâhin ve teürj (göksel varlıklarla irtibat kuran)
olabilir, yani görücü ve ruh yaratıcısı olabilir. Zira ancak kendine
hükmedebilen kişi başkalarına hükmedebilir. Ancak böyle bir kişi kurtuluşa nail
olabilir."
Eski inisiyeler böyle düşünmekteydiler. Bunlar en
yüceleri, nasıl gerekiyorsa öyle yaşayan ve öyle davranan insanlardı. Demek ki,
gerçek inisiyasyon, boş bir hayalden ve basit bir bilimsel öğretimden ötelerde
yer alan bambaşka bir şeydi. Ruhun kendi kendini yaratışıydı. Bir üst planda
tomurcuklanışı, ilahi planda çiçek açışıydı.
Mabede girmeden önce, Hiksoslar zamanına varıncaya kadar
Mısır'ın kat ettiği ana dönemlere bir göz atalım.
Günümüz bilim dünyasının,nasıl olup da ortaya çıktığını
açıklayamadığı Mısır Uygarlığı, hem Mu uygarlığı, hem de Atlantis
İmparatorluklarının bu topraklar üzerinde kurdukları iki ayrı koloninin
tufandan sonra,zaman içerisinde birleşmeleri ile meydana geldi. Her iki
kolonide de başlangıçta tek tanrılı din ve Ezoterik öğreti geçerliyken, Mu
kolonisi bir süre sonra yozlaştı ve çok tanrılı inanca geçti. Atlantis kolonisi
ise, Hermes (Toht) tarafından
kurulmuştu ve Osiris Dini'ni uyguluyordu.
Büyük Piramidin yakınındaki dev Gize Sfenks'i işte bu
uygarlığın eseridir. Bu ucube görünümlü sembolik hayvan, deltanın henüz
şekillenmediği zamanlarda, Libya Sıradağları’nın ön bölümlerindeki o granit
tepede yine uzanmış yatar vaziyette durmaktaydı ve de bugün çöl kumlarının
işgali altında bulunan eteklerinde dalgaların kırılışını seyretmekteydi.
Mısır’ın ilk eseri sayılan bu sfenks, bu ülkenin temel sembolü, ayırt edici
markası haline gelmiştir. Sakin, fakat taşıdığı büyük sır bakımından korkunç
olan, tabiatın simgesi durumundaki bu sfenks’i, insanlığın en eski ruhban
kurumu yontup şekillendirmiştir. Aslanpençeli bir boğa bedeninden bir insan
başı çıkmış ve o kartallara özgü kanatlarını böğürlerine yapıştırmıştır. O,"dünyasal İsis”tir, yani
canlılardan oluşma âlemleri bir bütün halinde içeren tabiatın kendisidir.
Tarihin derinliklerinde yaşamış olan bu ruhban kurumu, muazzam tekâmül maratonu
sırasında insan tabiatının, hayvan tabiatından oluştuğunu daha o zamanlarda
bile bilmekteydi. Boğadan, aslandan, kartaldan ve insandan meydana gelmiş olan
bu birleşik varlıkta, Hezekiel'in vizyonundaki dört hayvan, yani mikrokozmos'un
ve makrokozmos'un şu dört unsurunu temsil eden dört hayvan bir araya gelmiştir.
Sözünü ettiğim bu dört unsur şunlardır: Su, Toprak, Hava ve Ateş. Bu dört unsur
da okült bilimin temel taşlarını oluşturmaktadır. İşte bu yüzdendir ki, daha
sonraki çağlarda yaşamış olan inisiyeler, mabetlerin sofralarında veya
mahzenlerin diplerinde uzanmış yatan bu kutsal hayvanı gördüklerinde, hep bu
sırrın onlarda yaşadığını hissetmişler ve kendi varlıklarının kanatlarını
deruni hakikatin üzerine germişlerdir. Bu inisiyeler, sfenks bilmecesini
çözecek anahtar kelimenin, doğanın tüm unsurlarını ve tüm güçlerini özetlemekte
olan insan veya mikrokozmos veya ilahi
etken olduğunu Oidipus'tan önce de bilmekteydiler. Osiris'in müritlerinden
olan ve ondan 6 bin yıl sonra yaşayan Hermes, ya da diğer bir adıyla İdris,
günümüzden 16 bin yıl önce, beraberindeki bir güç ile Atlantis’ten Nil
deltasına çıktı. Burada bir Atlantis kolonisi kurdu ve Osiris dinini Mısır'da
yaymaya başladı. Sais'de bir tapınak inşa eden Hermes için, Mısır’ın ünlü "Ölüler Kitabı"nda, "ilahi kelam'ın efendisi ve ilahi
sırların sahibi" denilmektedir.
Hermes adı, Manu ve Buda gibi bir türü, bir cinsi ifade
eden bir addır. Aynı anda hem bir insanı, hem bir kastı ve hem de bir tanrıyı
dile getirmektedir. İnsan Hermes, Mısır’ın yüce inisiyatörüdür. Kast olarak,
okült geleneklerin mutemet muhafızları olan ruhban tabakasıdır. Tanrı olarak
ise, ilahi varlıklar ve inisiyatörlerle bir tutulan Merkür gezegenidir. Kısaca
belirtmek gerekirse, Hermes, semavi inisiyasyonun dünya ötesine ait bölümünü
yönetmektedir. Dünyanın spritüel düzeninde bütün olup bitenler, birbirlerine
görünmez bir ipi andırır nitelikteki gizli ilintiler yardımıyla bağlıdırlar.
Hermes adı, bunları özetleyen bir tılsım, bunları çağrıştıran bir sihirli
sestir. Saygınlığı da bundan kaynaklanmaktadır.
Kuzey Mısır, Hermes döneminden, Firavun Menes dönemine
kadar (M.Ö. 5.000) Hermetik rahipler
tarafından yönetildi. Daha sonraları İdris Peygamber olarak tek tanrılı
dinlerin efsanelerine giren Hermes'e Grekler, aynı zamanda hem kral, hem büyük
rahip, hem de din kurucu olması nedeniyle, üç defa büyük anlamına gelen "trimejist" sıfatını layık gördüler. O,rahipliği,
yargıçlığı ve krallığı tek bir yönetici kurumun uhdesinde bir araya getiren bir
devri başlatmıştır. Manethon’un Mısır'a ilişkin kronolojisinde bu devir,
tanrıların hâkimiyet devri diye adlandırılmaktadır. O çağlarda ne papirüs vardı
ne de fonetik yazı, ama kutsal ideografi çok öncelerden beri bilinen bir şeydi.
Mısırlılara göre Hermes'in, okült bilime ilişkin 42 kitabı mevcuttur. Hermes
Trimejist adını taşıyan meşhur Grekçe kitap, şüphesiz kadim teogoninin (tanrı-doğum), değişikliğe uğratılmış
olan, fakat buna rağmen o son derece büyük değerini yine de muhafaza etmiş
bulunan kalıntılarını içermektedir. Bu teogoni, Musa ile Orfe'ye ilk
parıltılarını sunmuş olan "fiat
lux"tür(*) adeta.
(*) Fiat-Lux: Tevrat’ın Tekvin bölümünde (I.1) yer alan
"Işık olsun" şeklindeki,
yaratıcı kelamı ifade eden deyim. Bu deyim daha sonraları her büyük keşif için,
karanlıktan aydınlığa çıkarılan, bilinmezken bilinir hale getirilen her şey
için kullanılan bir deyim kimliğine büründürülmüştür.
Hermes'in vizyonunda yer alan Prensip-Ateş ve Işık-Kelam
Doktrini, Mısır inisiyasyonu'nun zirvesini ve merkezini teşkil etmiştir.
Hermes’in, kadim bilgeliğin izleri değerindeki bazı
sözleri, bizi bu hedefe ulaştıracak kadar açıktır. Şakirdi Asklepios'a şöyle demiştir: "Düşüncelerimizin hiç biri Tanrı kavramını açıklayamadığı
gibi, hiç bir lisan da onu tasvir edemez. Maddi olmayan, görünmez ve
şekilsiz olanı, duyularımız kavrayamaz. Ezeli - ebedi olan, şu sınırlı zaman
kavramıyla ölçülemez. Demek ki Tanrı söze, dile sığmaz olandır. Şurası
muhakkaktır ki, Tanrı, mükemmelliği hakkında bir nebzecik bir şeyler sezip
algılayabilsinler diye, bazı seçkin varlıklarına, doğal şeylerin üzerine yükselme yeteneğini lütfedebilir. Ama bu
seçkin insanlar, kendilerini tepeden tırnağa ürpertmiş olan maddi olmayan
görünümü anlatacak, tarifleyecek söz bulamazlar. Bu seçkin insanlar, diğer
insanlara ancak, gözlerinin önünden evrensel hayatın imajları halinde geçen
yaratılışların ikincil nedenlerini anlatabilirler. İlk neden daima perdeli
durumdadır ve biz onu ancak ölümü kat edip onu gerilerde bıraktığımız zaman
anlamaya başlayabiliriz."
Mahzenlerin salonlarında Hermes, Tanrı'dan bu ifadelerle söz etmekteydi.
Kendisiyle birlikte iç âlemlerinin derinliklerine dalan şakirtleri, onu canlı
bir varlık gibi tanıyıp anlamayı öğrenmekteydiler.
Kitap onun ölümünden, bir tanrının seyahate çıkışından
bahseder gibi söz etmektedir. "Hermes
eşyanın bütününü gördü, hem de ne görmek, anladı, hem de ne anlamak, o, aşikâr
vahye etme kudretine sahipti. Ne düşündüyse onu yazdı; yazdığını, hem bilgece
susarak, hem de konuşarak büyük çapta gizledi, tüm gelecek kuşaklar bunları
araştırsın diye. Ve böylece, kardeşleri olan tanrılara, çevresinde kortej
oluşturmalarını emredip yıldızlara uçtu."
Bu noktada Hermes ve Mısır'daki kardeşlik örgütünün
gelişimine kısa bir ara verip, büyük yıkıma, bir dönemin sona erip yeni bir
dönemin açılmasına yol açan Tufan'a değinmek gerekiyor.
Tufan, bazı bilim adamlarının iddia ettikleri gibi sadece
Mezopotamya ve Ortadoğu ile sınırlı değildir. Aksine, tüm dünya insanlığının
hafızasında silinemeyecek izler bırakmış olan bu felaketten en az etkilenmiş
bölgelerin başında Ortadoğu gelmektedir.
Aynı anda iki dev kıtanın sulara gömülmesine neden olan
felaketten söz etmeyen, dini efsanelerinde, mitoslarında ona yer vermeyen
millet ya da kavim yok gibidir. İskandinavyalılar, Hintliler, Yunanlılar,
Yahudiler, Türkler, Kızılderililer, Polonezyalılar kısacası dünyanın dört bir
köşesinden tüm kavimler tufan olayından oldukça ayrıntılı biçimde
bahsetmektedirler. Bunun yanı sıra kutup buzullarının da en son 12 bin yıl önce
çözüldükleri bilinmektedir. Tüm dünyanın değilse bile, okyanuslara uzak bölgeler
ve yüksek yerler hariç her yerin dev dalgalar ve çözülen buzul suları altında
kalmasına yol açan bu felakete ne sebep olmuştur?
İnsanlığın neredeyse sonunu getirecek nitelikte olan bu
felaketin nedeni hakkında, üç ayrı teori öne sürülmektedir.
Bunlardan ilki, uzaydan gelen çok büyük bir meteor'un,
dünyanın güneş yörüngesindeki ekseninde dahi sapmaya yol açacak kadar büyük bir
şiddetle Mu kıtasına çarptığını iddia etmekte. Bu teoriye göre Pasifik
çukurunun oluşması ve Mu kıtasından bu denli az belirti kalmasının nedeni bu
meteor'dur. Ancak, bu teori, eksendeki sapma nedeniyle Atlantis'in de battığını
öne sürerken, diğer kıtaların bu sapmadan niçin çok fazla etkilenmediklerine
açıklık getirmiyor.
İkinci teori ise, James Churchward'ın öne sürdüğü,
jeolojik nedenlerle kıtaların batması teorisi. Churchward, Atlantis ve Mu
kıtalarının denizden yükselmelerine, bu kıtaların altındaki büyük gaz
kütlelerinin sebep olduğunu ve zamanla bazı noktalardan yeryüzüne çıkan
gazların, içinde bulundukları ceplerin boşalmasına neden oluklarını öne
sürüyor. Churchward'a göre, içleri boşalan bu ceplerin üzerindeki topraklar
çökmüş ve kıtalar bu nedenle batmıştır. Ancak İngiliz araştırmacı, bu olayın
iki kıtada birden aynı anda, ya da çok kısa aralıklarla nasıl meydana geldiğini
izah edemiyor.
Üçüncü teori ise, uygarlık ve teknolojide çok büyük
aşamalar kaydeden Mu ve Atlantis'in birbirleriyle savaşmaları ve kendi
sonlarını kendileri hazırlamaları teorisi. Büyük tufandan sadece 12 bin sene,
kendi uygarlığımızın başlangıcı olarak kabul ettiğimiz tarihten itibaren de
sadece 6 bin sene sonra atomik güçleri kullanabilecek aşamaya geldiğimiz
düşünülürse, en az 70 bin yıl yaşamış olan uygarlıkların bilim ve teknoloji
alanlarında da hangi boyutlarda olabilecekleri tasavvur edilebilir. İnsanoğlunun
hırsının geçmiş dönemlerde bugünkünden daha az olduğunu düşünmek için hiçbir
sebep bulunmamaktadır. Dünya hâkimiyetini sağlamak için aynı düzeydeki iki
kuvvetin çekişmesine sadece günümüzde rastlanabileceğini iddia etmek komik
olur.
Bazı eski Tibet, Maya, Hindu belgeleri ile Tevrat gibi
Ortadoğu din kitaplarında, bu iki uygarlık arasındaki savaşta kullanılan
silahlar hakkında, efsane ile karışmış nitelikte çeşitli bilgiler günümüze
kadar ulaşmıştır. İşte bu atomik ve bugünkü teknolojimizin henüz bulamadığı,
bilinmeyen daha güçlü bazı silahların topyekûn kullanımı, iki kıtanın
karşılıklı olarak aynı anda batmasına ve kutup buzullarını dahi eritecek bir
sıcaklık şoku ile dev dalgaların oluşmasına neden olmuştur. Dev dalgalar tüm
dünyayı kaplarken, sadece çok yüksek bölgeler ve her iki felaket noktasına da
hemen hemen aynı uzaklıkta bulunan ve Akdeniz, Karadeniz, Kızıldeniz gibi
nispeten kapalı bir denizin iç kesimlerinde olan yerler sel sularından daha az
etkilenmiştir. Nitekim Nuh efsanesi ve benzeri efsanelerde görüldüğü gibi, kimi
insanlar basit tahtalardan teknelere binerek dahi, bu büyük felaketi
atlatabilmişlerdir.
Ancak tufan sonrasında uygarlıklarda gerileme kaçınılmaz
olmuştur. Tibet, Maya, Mısır ve Mezopotamya'da tufanın nispeten daha az etkili
olması, buradaki uygarlıkların belli bir düzeyde varlıklarını sürdürmelerini
sağlarken, dünyanın büyük bir bölümünde korkunç bir gerileme yaşanmıştır.
Buralarda boğulmaktan her nasılsa kurtulmuş olanlar taş devrine geri
dönmüşlerdir. İşte günümüz biliminin 5–6 bin yıl önce yaşadığını iddia ettiği
taş devrinin altında yatan gerçek bu gerilemedir.
Öte yandan, güneşten uzaklaşan gezegenlerin soğuması
gibi, ana ışık kaynağından yoksun kalan, ayakta kalabilen tüm kardeşlik
örgütleri ve dini öğreti okulları da benzeri bir gerilemenin içine girmiş ve
giderek yozlaşmışlardır. Bu yozlaşmayı nispeten yavaşlatabilen Tibet, Mısır ve
Babil gibi merkezler ise bugünkü uygarlığın beşiği olmuşlardır.
Günümüz Mısırologları Gize'deki Keops, Kefren ve
Mikerinos piramitlerinin yapım tarihi olarak M.Ö. 3.000 yıllarını verirler.
Ancak, bu tarih kesin değildir ve bazı uzmanlar bu piramitlerin söz konusu
tarihten çok daha önce yapılmış olabileceklerini kabul etmektedirler.
Sadece Keops piramidinin yapımında 2 milyon 200 bin adet
dev blok taş kullanılmıştır. Bu dev bloklar yüzlerce mil ötedeki taş ocaklarından
çıkartılmış, yüzeyleri pürüzsüz denecek ölçüde düzeltilmiş, yapı alanına kadar
taşınmış ve burada metrelerce yükseğe çıkartılarak birbirlerine
birleştirilmiştir. Bu 3 bin yıl önceki teknoloji ile nasıl mümkün olmuştur?
Uzmanlar, günümüz teknolojisini kullanarak dahi böyle bir yapının en az bir
yüzyılda bitirilebileceğini söylemektedirler.
Gerçekte, bu üç büyük piramit tufan öncesi teknolojisi
kullanılarak, Hermes rahipleri tarafından inşa edilmiştir ve bugün sanıldığı
gibi sadece birer firavun mezarı değildirler. Firavun mezarları olmalarının
yanı sıra piramitlerin asıl işlevleri, inisiasyon törenlerinin yapıldığı birer
mabet olmalarıdır. Tufan sonrasında yapılmış olan ve ilk üçüne kıyasla daha
küçük ve basit, adeta çocukça birer taklit niteliğinde ki diğer piramitlerin
yegâne işlevi ise firavun mezarları olmalarıdır.
Yunanlı tarihçi Herodot, ilk üç piramidin ve sfenks gibi
birçok gizemli eserin tufan öncesinde yapıldığını doğruluyor. Mısırlı rahipler
Herodot’a, bu piramitlerin tufandan önce Mısır'ı yöneten firavun Surid
döneminde, Hermes rahiplerinin "üstatlık
sırlarını" daha sonraki nesillere ulaştırmak amacıyla inşa ettiklerini
ve aradan 341 nesil geçtiğini söylemişlerdir. Mısırlı rahiplerin verdikleri
bilgiler doğrultusunda yapılan kabaca bir hesaplama piramitlerin günümüzden en
azından 12–13 bin yıl önce yapıldıklarını ortaya koymaktadır.
Bu üç piramitten özellikle Keops piramidi ile ilgili
bulgular, bu piramidin çok özel bir yapı olduğunu ve bulunduğu noktaya da
özellikle yerleştirildiğini gösteriyor. Piramidin yapımında kullanılan ölçüler,
binlerce yıldan bu yana matematik ve geometri bilimlerini kullanan büyük
mimarların eseri olduğunun ispatı niteliğinde.
Edouard Schure’un, inisiasyon törenleri için özel inşa
edildiğini söylediği Keops piramidinin yüksekliğinin 1 milyar ile çarpımı,
dünyanın güneşten yaklaşık uzaklığı olan 149 milyon kilometreyi vermektedir.
Piramidin tam uç noktasından geçen meridyen, kara ve denizleri iki eşit parçaya
böler. Keops, aynı zamanda 30. paralel üzerindedir ve bulunduğu nokta, dünyanın
diğer gizemli noktaları ile büyük bir uyum içinde birleşir. Piramidin
tepesinden doğuya uzatılan dümdüz bir çizgi, Tibet'in başkenti Lhassa'ya
ulaşır. Bu noktadan 60 derecelik bir açıyla dönüldüğünde Atlantik okyanusuna,
yani batık kıta Atlantis'e varılır. Yine bir 60 derece dönüldüğünde ise
ulaşılan yer, Yukatan Yarımadasındaki Maya piramitleridir.
Hermes müritlerince inşa edildiği bu denli açık olan
Keops piramidinin içinde varlığı saptanan çeşitli odalar, bunların ateş ve ölüm
odaları olarak törenlerde kullanıldıklarını ortaya koymaktadır.
Keops piramidindeki bu gizemli mabetten kimler geçmedi
ki? Musa, Orfe, Pisagor, Eflatun ve niceleri...
Hermes ve onun devamı olan başrahiplerin yönetimindeki
Mısır, Ezoterik doktrinin barınağı ve okulu olageldi. Yönetici firavunların
aynı Mu'da ve Atlatis'de olduğu gibi inisiye edildikleri ve rahipler örgütünün
sembolik lideri oldukları Mısır da ezoterik sırlar da, bu güçlü örgütlenme
sayesinde rahatlıkla korunabildi. Tüm rahipler, sırların dışarı çıkmaması ve
öğretinin yozlaşmaması için ketumiyet yemini ederlerdi. Yemine titizlikle
uyulmasını sağlamak için en küçük sırrı dahi ifşa edenlerin derhal öldürülmesi
cezası konulmuştu.
Bu arada, ilk örgütlenmelerinin Mu ve Atlantis
kıtalarında başladıkları sanılan çeşitli mesleki kuruluşlar ve özellikle de
inşaat loncaları, piramitlerin ve diğer mabetlerin yapımında aktif rol
oynadılar. Mısır'daki bu loncaların devamı niteliğinde olan Yahudi loncalarının
Süleyman Mabedi'nin inşasında oynadıkları rol daha yakından tanınmaktadır.
Mısır "Ölüler
Kitabı"nda anlatıldığına göre, inisiye edilmeyi bekleyen rahip adayı,
gözleri bağlanarak, önünde Osiris'in dişil ifadesi olan İsis'in yüzü örtülü bir
heykelinin bulunduğu bir mabedin kapısına getiriliyordu. Burada adaya, İsis'in
yüzünü şimdiye kadar hiçbir inisiye olmamışın göremediği belirtiliyor ve
dönmesi için halen şansı olduğu söyleniyordu. Adaya, eğer bir zaaf sonucu ya da
menfaat beklentisi ile geldiyse, bulacağı şeyin çıldırma ya da ölüm olacağı
açıklanıyordu. Mabedin kapısında, biri kırmızı, diğeri siyah iki sütun vardı.
Kırmızı sütün Osirsi'in nuruna ulaşma şansını, siyah sütun ise ölümü
simgelemekteydi.
Aday mabetten içeri girme konusunda ısrarlıysa rehberi
onu dış avluya götürüyor ve gözlerini açtıktan sonra oradaki görevlilere teslim
ediyordu. Burada bir hafta kadar kalan aday, basit ruh arındırma işlemleri
uyguluyordu.
Sınav akşamı aday, iki çırak rahip tarafından alınıyor ve
içinde bir dizi heykel ile bir mumya ve bir iskeletin yer aldığı loş bir
koridordan geçiriliyordu. Çırak rahipler adaya halen geri dönme şansı olduğunu
söylüyorlar, aday ilerlemekte ısrarlı ise onu duvardaki çok dar bir delikten
içeri sokuyorlardı. İçinden ancak bir kişinin sürünerek geçebileceği bu geçit
Osiris tapınağının, yani büyük piramidin giriş kapısıydı. Bu kapıdan içeri
giren hiçbir zaman geri dönemezdi. Ya başarmak, ya da yok olmak zorundaydı.
Aday bu geçitte zorlukla ilerlerken derinlerden gelen bir
ses, "bilim ve kudrete göz diken
akılsızlar burada telef olurlar"
diye uyarılarda bulunuyordu. Geçit giderek dik bir yokuş halini
alıyordu. Yolun sonunda aday kendisini, dibi görünmeyen bir kuyunun başında
bulurdu.
Adayın buradan yegâne kurtuluş şansı, tam başının üstünde
bulunan ve zorlukla seçilebilen dik bir merdivendi. Kuyuya düşmeyen veya ne
yapacağını bilmeyerek orada aciz kalmayan adaylar merdiveni tırmanırlar ve
kendilerini dev heykellerin bulunduğu geniş bir salonda bulurlardı.
Burada adayı, "Kutsal
Semboller Muhafızı" adı verilen görevli rahip karşılar ve birinci
sınavı başarıyla tamamladığı için kendisini kutlardı. Bu salonda yer alan 22
dev heykelin altında 22 temel sırrı ifade eden aynı sayıdaki harfler ile
bunların sayısal sembolleri vardı. Bunlardan 1 sayısı ve "A" harfinin, tanrının ve onun yeryüzündeki en yüksek
ifadesi olan insanın sembolü olduğunu öğrenen adaya diğer sırlar da sırasıyla
verilirdi. Yani irade gücüyle uygulandıklarında her türlü bilgeliğe ve her
türlü kudrete hayat veren mutlak prensipleri, evrensel anahtarları
oluşturmaktaydı. Bu prensipler hafızaya, kutsal lisandaki harflerin ve bu
harflere bağlı bulunan sayıların karşılıkları olarak kazınmaktaydı. Bu lisanda
her harf ve her sayı, ilahi âlemde, entelektüel âlemde ve fizik âlemde
yankıları olan üç öğeli bir yasayı ifade etmekteydi. Lir’in bir teline dokunan
parmak, gamdaki bir notayı nasıl çınlatıyor ve ayrıca da diğer notalarda nasıl
titreşimlere yol açıyor idiyse, aynı şekilde bir sayının içerdiği tüm gizil
güçleri hayranlıkla seyreden zihin ile bir harfi kendi düzeyinin şuuruyla
telaffuz eden ses de, birlikte her üç âlemde de yankılanan bir güce hayat
vermekteydi.
1 no'lu sır, Mısırlılarda, elinde asa ve başında altın
taç taşıyan, beyaz giysili bir maj ile temsil edilmekteydi. Beyaz giysi
arılığı, asa buyruğu, taç da evrensel ışığı ifade etmekteydi.
Bu mabetteki tüm sırları öğrenen aday daha sonra, merkezi
ateş odasına götürülürdü. Bu odada dev alevlerin olduğunu gören aday "Ama bu ölüm demek!" diye
düşünmekte ve rehberine korkulu bir ifadeyle bakmaktaydı. Rehberi de cevaben: "Oğlum, ölüm ancak gelişmemiş
varlıkları dehşete düşürür. Bir zamanlar ben de bu alevlerden geçtim... Hem de
gül bahçesinden geçer gibi." Bu sözün hemen ardından, adayın üzerine,
sırlar galerisinin bu kapısı da kapanıvermekteydi. Alevlerin arasına dalan
aday, bunların gerçek alev olmadığını, bir göz yanılgısı olduğunu görürdü. Ateş
sınavını su sınavı izler, aday çok karanlık ve içinde derin çukurların
bulunduğu bir su birikintisinden ürpertiler içinde, boğulmadan geçmeye
çalışırdı. Bu sınavı da başarıyla tamamlayan adayı iki görevli rahip karşılar
ve içinde rahat bir yatağın bulunduğu bir odaya bırakırlardı. Burada aday,
derinden gelen rahatlatıcı bir müzik sesinin de etkisiyle kendinden geçerdi.
Aday uyandığı zaman karşısında, çırılçıplak ve çok güzel bir kadının durduğunu
görürdü. Kadın, adaya içki sunar ve kendisinin sınavları başarıyla geçenlere
sunulan bir ödül olduğunu söylerdi. Aday, kadının bu sözlerine kanıp da
kendisiyle cinsel temasta bulunursa, az önce içmiş olduğu içkinin içinde
bulunan uyku ilacının etkisiyle uyur ve uyandığında yalnız olduğunu görürdü.
Kısa bir süre sonra odaya, mabedin başrahibi girer ve adaya şöyle derdi: “İlk sınavları başarıyla atlattın. Ölüme,
ateşe ve suya karşı galip geldin, ama kendine galip gelmeyi başaramadın.
Marifet ehli olmak için can atan sen, duyulara ilişkin ilk sınavda bile başarısızlığa
uğradın ve madde uçurumuna yuvarlandın. Duyularının esiri olan kişi karanlıklarda
yaşar. Sen karanlıkları ışığa tercih ettin. Öyleyse karanlıklarda kal da gör
halini. Karşı karşıya bulunduğun tehlikelerden daha önce sana söz etmiş ve seni
uyarmıştım. Sen hayatını kurtardın, ama özgürlüğünü yitirdin. Mabedin tutsağı
olarak ölünceye kadar burada kalacaksın." Bu adaylar bir daha çıkmamacasına
bu küçük odalarda hapis hayatı yaşarlardı.
Ancak aday içki ve kadını ret ederse, ellerinde meşaleler
ile 12 görevli rahip kendisini alır, başrahibin ve görevliler kurulunun
beklediği, siyah ve beyaz taşlarla döşeli Osiris Mabedi'ne götürürlerdi. Burada
Osiris'i simgeleyen bir heykel ile onun eşi olarak kabul edilen ve kucağında
oğlu Horus bulunan İsis'in bir heykeli vardı. Başrahip adaya, burada göreceği
tüm sırları hayatı pahasına saklayacağına dair yemin ettirir ve onu, kardeş
rahip ilan ederdi.
Böylece aday, çırak rahip unvanını alırdı. Ancak önünde,
çok uzun bir öğrenme dönemi vardı. Çıraklık süresi kişiden kişiye değişirdi.
Bir çırak ancak, rehberi olan üstat rahibin kararı ile üst dereceye geçme
hakkına sahip olabilirdi. Yıllarca sürebilen bu dönemde çırak, rehber
üstadından sürekli ders alır ve hücresinde meditasyon yapardı. Bu uzun bekleme
döneminde çırağın görevi bilmek değil öğrenmekti. Devamlı gözaltında tutulan,
sert kurallara büyük bir disiplin içinde uyan ve sürekli itaat eden çırak yavaş
yavaş kendisinde bir başkalaşım hissederdi. Çıraktaki başkalaşımı kendisi de
gözleyen rehberi, zamanın geldiğine karar verir ve hakikatin yakında ifşa
edileceği müjdesini verirdi. Başrahip çırağa, hakikatin nuruna ulaşması için
ölmesi ve yeniden doğması gerektiğini, aksi takdirde Osiris'in yüce meclisine
kimsenin katılamayacağını söylerdi.
Çırak "kendimi
feda etmeye hazırım" cevabını
verirse, görevliler tarafından, içinde bir köşede açık bir mezarın bulunduğu "yeniden doğuş odası”na
götürürlerdi.
Başrahip burada ölümün herkes için olduğunu, ancak her
canlının da yeniden doğacağını söyleyerek çırağı mermer mezarın içine sokar ve
kapağını da kapatırdı. Mutlak karanlık içinde kendisiyle baş başa kalan çırak,
mezarda ne kadar kaldığını bir süre sonra algılayamaz hale gelirdi. Gerçekte
sadece bir gece mezarda kalan çırağa bu süre çok daha uzunmuş gibi gelirdi.
Çırak, ancak sabaha karşı başının hemen üstünde küçük bir deliğin olduğunu fark
ederdi. Beş köşeli yıldız şeklindeki bu delik öylesine ayarlanmıştı ki, sabah
olunca seher yıldızı "Sotis"in
ışığı tam bu deliğe vuruyor ve onun pırıl pırıl parlamasına neden oluyordu. Bu
yıldız, çırağa tanrının varlığının ispatı ve hakikatin nuru gibi görünürdü.
Işığın yavaş yavaş azalmaya yüz tuttuğu anda mezar kapağı
açılır ve başrahip çırağa müjdeyi verirdi; "Sen
dün akşam öldün ve Osiris'in ışığını görerek yeniden doğdun. Artık, büyük
sırlarımızı öğrenmeye hak kazanan bir inisiye kardeşimizsin"
Bu açıklamadan sonra yeni üstat rahip, "büyük doğu" denilen ve tüm
üstat rahiplerin hazır bulundukları geniş bir salona götürülür, tören burada
devam ederdi. Kapı, içeri girenlerin başlarını eğmelerini gerektirecek kadar
alçaktı. Doğuda, başrahibin kürsüsünün hemen üstünde, bir eşkenar üçgenin
ortasındaki gözün içinden çıkan, kaynağı belli olmayan güçlü bir ışık
bulunurdu. Bu sembole, "her şeyi
gören Osiris'in gözü" adı verilirdi.
"HYOROFAN" adı da verilen başrahip bu aşamada şöyle
konuşurdu:
"Bu noktaya
kadar gelmeyi başaran sen, büyük sırların da eşiğine dayanmış oldun. Bundan
önce sana verilen sırlar küçük sırlar, yani İsis'in sırlarıydı. Şimdi ise,
büyük sırları yani Osiris'in sırlarını elde edeceksin.”
“Tanrı Osiris,
kendisi, karısı İsis ve onların oğlu olan Horus'dan oluşan bir üçlemedir.
Osiris, yaşamın kendisinden doğduğu kutsal babayı, İsis onun dişil ve üretken
yanını, Horus ise ilahi kelam ve maddi âlemi remzeder. Tanrı bir bütündür ve
tektir. Bu üç kişilik bölünme zaafın değil, mükemmelliğin ifadesidir.”
“Bu yüce varlıktan
çıkan insanlar da birer ölümlü tanrıdır. Yüce tanrıya ulaşmalarına çok az kalan
kâmil insanlar ise, ölümsüz insanlardır. İlahi düzende hiçbir şey küçük
olmadığı gibi, hiçbir şey de büyük değildir. Ne mutlu bu sözleri anlayabilene.
Çünkü bunları anlamak demek, yüce sırlara sahip olmak demektir. Bu sırları
kalbine göm ve onu ancak kendi eserlerinde ifşa et..."
Bu sözlerden sonra yeni üstada, özel üstat kıyafeti
giydirilir ve yemin ettirilirdi. Eğer yeni üstat Mısırlı ise, yönetici rahip
olarak mabette görev yapar, yabancı uyrukluysa da, din kurmak ve kendisine
verilecek başka bir görevi yerine getirmek üzere ülkesine gönderilirdi. Ancak
bu tür inisiyelere, ayrılmadan önce, mabedin sırlarını inisiye edilmeyenlere
vermeyeceklerine dair bir kez daha ketumiyet yemini ettirilirdi. Aksine
davrananlara, nerede olurlarsa olsunlar kendilerini ölümün beklediği
hatırlatılırdı.
Kendisi
de bir inisiye üstat olan Musa'nın, öğretisinde mutlak gerçeği açıklayamamasının
ve doktrinini ancak üç kat sır perdesi altında ifşa etmesinin arkasında yatan
neden bu ketumiyet yeminidir. Musa, kuşkusuz ölüm korkusuyla değil, bir kâmil
üstadın ettiği yeminden dönmesinin şerefsizlik olacağı bilinciyle bu şekilde
davranmak zorunda kalmıştır. Kaldı ki, Musa öğretisini, tüm gerçekliği ile
açıklayamayacağının da farkında idi. Ezoterik öğretiye ne denli yakın olurlarsa
olsunlar, yine de bu konularda nispeten cahil olan müritlerine dinini
öğretebilmek için tüm söylemlerini basitleştirmek zorundaydı.





