16 Ekim 2016 Pazar

Bölüm IV. Mısır ve Hermes Okulu (Mısır'ın Sırları).

“Ey gözü bağlı, kör ruh!  Sırlar meşalesiyle donat kendini; dünyanın karanlıklarında pırıl pırıl Dubleni, yani semavi niteliğini ancak böyle bulup ortaya çıkarabilirsin. Bu ilahi rehberi takip et ve o senin meleğin olsun. Zira senin geçmişteki ve gelecekteki hayatlarının anahtarı ondadır.”
İnisiyelere Çağrı (Ölüler Kitabı'ndan)

“Kendinizi dinleyin ve de mekânın ve zamanın sonsuzluklarına bakın. Yıldızların şarkısı, sayıların sesi ve kürelerin ahengi orada da yankılanır.”
“Her güneş, Tanrı’nın bir düşüncesidir, her gezegen ise bu düşünüşün uygulanış biçimidir. Ey ruhlar! Sizin yedi gezegen ile onların yedi göğüne ait yoldan aşağılara zorluklar içinde inişiniz ve sonra tekrar yukarılara çıkışınız, hep bu ilahi düşünceyi tanıyıp anlamanız içindir.”
“Yıldızlar ne yapıyor?  Sayılar ne diyor? Küreler döne dolana neyi şekillendiriyor? Ey umutlarını yitirmiş veya selamete ermiş ruhlar, onlar sizin alınyazınızı söylüyor sizin alınyazınızı terennüm ediyor ve yine sizin alınyazınızı şekillendiriyor.”
Fragman (Hermes'ten)

SFENSK

Kapkaranlık bir zorbalık merkezi olan Babil'e karşılık, Mısır, kadim çağlarda, kutsal bilimin gerçek bir kalesi, anlı şanlı peygamberlerin okulu ve de insanlığın en soylu bir barınağı ve bir laboratuvarı durumundaydı. Çok geniş kapsamlı kazılar ve hayranlık uyandırıcı çalışmalar sayesinde Mısır halkı bugün, bizim için, Yunan öncesi uygarlıkların sahipleri arasında en iyi tanınanı haline gelmiştir. Çünkü onun tarihi, taştan sayfalar üzerine yazılmış bir tarihti ve bu sayfalar bugün açılmış ve gözler önüne serilmiş durumdadır. Anıtlar hale yola konmuş, hiyeroglifleri de çözümlenmiştir. Ama bütün bunlara rağmen ortada yine de önemli bir sorun kalmıştır: Onun düşüncesinin en gizli sırlarına nüfuz etmek. Bu sır, rahiplerinin okült doktrinine ilişkin sırdır. Mabetlerde bilimsel bir anlamda işlenip geliştirilmiş ve sır örtüsü altında büyük bir sakınımla gizlenmiş olan bu doktrin, bir bakıma, Mısır’ın ruhunu, politikasının sırrını ve evrensel tarihteki başrolünü de su yüzüne çıkarmaktadır.
Tarihçilerimiz firavunlardan, tıpkı Ninova ve Babil despotlarından söz eder gibi söz etmektedirler. Onlara göre, Asur’da olduğu gibi, Mısır’da da mutlak ve de tabiiyete dayalı bir monarşik yönetim egemendi ve aralarındaki tek fark, buradaki monarşinin diğerine kıyasla birkaç asır daha fazla devam etmiş olmasıydı. Bu tarihçiler, Asur’da krallığın ruhbanlık sınıfını ezip, onu bir alet haline getirdiğini, buna karşılık Mısır'da ise, krallığı rahiplerin hizaya soktuğunu, en zor günlerde bile bundan vazgeçmeyip, kendilerini krallara dayattıklarını, despotları başlarından defettiklerini ve böylece ulusun yönetimini sürekli şekilde ellerinde tuttuklarını ve bunu da, başka hiçbir ülkede, hiçbir öğretim kadrosunun, hiçbir zaman bir örneğini daha sergileyemeyeceği kadar büyük bir entelektüel üstünlükle ve bir o kadar da engin ve deruni bir bilgelikle başardıklarını sanmasınlar sakın! Ben şahsen buna pek inanmıyorum. Tarihçilerimiz bu temel olgunun sayısız sonuçlarını ortaya koymak şöyle dursun, aksine, bu olguyu bile hayal meyal fark edebilmişler ve de ona bir önem atfetmemişlerdir. Asur ile Mısır arasındaki yatışmak bilmez kinin, yerküre üzerinde bu iki halkın, iki zıt prensibi temsil edişinden ve de Mısır halkının, o uzun ömrünü, her türlü ihtilalden daha güçlü bir dinsel ve bilimsel bir yapıya borçlu oluşundan kaynaklandığını anlamak için, arkeolog veya dilbilimci olmak şart değildir. Ari çağdan başlayıp, vedik çağları izleyen kargaşa dolu periyodu, takiben Pers işgaline ve İskenderiye devrine kadar ki süreç içinde, yani 5 bin yıldan daha fazla bir zaman süreci içinde Mısır, hepsi birlikte prensipler bilimini oluşturan ve de kadim çağların Ezoterik ortodoksisi (dinde doğru, orta yol) diye adlandırılabilen saf ve yüce doktrinlerin kalesi olma rolünü oynamıştır.
Bu ülkede bir süre içinde tam elli hanedan birbirini izlemiş ve Nil, alüvyonlarını sürükleyip tüm kentlerin üzerine yaymıştır; yine bu süre içinde ülke Fenikelilerin istilasına uğramış ve sonra da bu istilayı defedebilmiştir. Tarihin bu inişli çıkışlı olaylarının ortasında Mısır, okült teolojisinin esasını ve ruhban sınıfının egemenliğine dayalı organizasyonunu, dıştan bakıldığında insana çok tanrıcılık gibi gelen, zahiri bir puta taparlık görünümü altında muhafaza etmiştir. Asırların aşındırıcılığına, kumların altına yarı yarıya gömüldüğü halde, bozulmadan kalabilmiş olan Gize Piramidi gibi karşı koymuştur. Sırrını saklayan bu Sfenks gibi değişmezlik, bozulmazlık örneği sergileyebilmiş olan Mısır, insanlığa Asya'dan Avrupa'ya geçişi sırasında, dini düşüncesini geliştirme imkânını sunmuş olan, bir merkez rolü oynamıştır. Yahuda’da, Yunan’da ve Etrüsk ülkesinde çeşit çeşit uygarlıklar hayat bulmuştur. Peki, bunlar, temel görüşlerini kadim Mısır'ın organik rezervinden değil de, başka bir yerden mi sağlamışlardır? Musa ve Orfe, birinin sert bir tek tanrıcılığa, diğerininki ise göz kamaştırıcı bir çoktanrıcılığa dayalı olan zıt karakterli iki büyük din kurmuşlardır. Ama bunların dehaları hangi döküm kalıbında şekillenmiştir dersiniz? Biri, vahşi bir halkı, (İsrail’i) yüksek fırında tunca şekil verircesine eritip, yeni bir kalıba dökebilecek gücü, enerjiyi ve cüreti; diğeri ise, yatıştırıp uysallaştırdığı barbarların ruhunu, tanrıların ahenkli bir lir sesini andırır seslenişlerine sahip kılan, sihir gücünü nereden sağlamışlardır acaba? Kadim Thebah'ta yer alan ve inisiyelerce "Güneş Kent" veya "Güneşin Kutsal Emanet Sandığı" diye adlandırılan Osiris Mabetlerinden elbette. Bu Mabetler böyle adlandırılmaktaydı, çünkü ilahi bilimin sentezi de orada saklıydı, inisiasyonun tüm sırları da.
Her yıl yaz yıldönümü gelip de, Etiyopya’nın şu bardaktan boşanırcasına yağan yağmurları başlayınca, Nil renk değiştirip, Tevrat’ta sözü edildiği şekilde, kan kırmızısı bir görünüme bürünmektedir. Bu haliyle, sonbahardaki şu geceyle gündüzün eşit olduğu zamana kadar kabarmaya devam edip, her iki yakasını sular altında bırakmaktadır. Ama granit kayalarından oluşma yüksek kaidelerinde dimdik ayakta duran Mabetler, yeraltı mezarlıkları, kuleler ve piramitler, arta kalmış yıkıntılarının haşmetini, bir deniz halini almış olan Nil sularının ortasında ve göz kamaştırıcı bir güneş altında ne güzel yansıtmaktadırlar. Mısır’a özgü rahiplik kurumu, varlığını, organizasyonuyla ve sembolleriyle birlikte, yani bilimin, içine bir türlü girilememiş sırlarıyla birlikte, asırlar boyunca işte bu sayede sürdürmüştür. Şu ünlü "Işık - Kelam Doktrini", yani Evrensel Kelam doktrini bu mabetlerde, bu mahzenlerde, bu piramitlerde yoğrulmuştur. Musa bu doktrini, öğretisinin temel taşı yapmış, İsa ise onun yaşayan meşalesi olmuştur.
Hakikatin kendisi şaşmaz değişmez niteliklidir. Her şey yok olur gider, ama o ayakta kalır. O ancak barınak değiştirir ve ifşaatı bir durur bir başlar özelliklidir. İnisiyeler için bir zamanlar tabiatın derinliklerini ve gök kubbeyi aydınlatmış olan "Osiris'in Işığı", terk edilmiş olan mahzenlerde artık ebedi anlamda sönmüştür. Hermes'in Asklepios'a şu hitabı gerçekleşmiştir: "Ey Mısır! Gelecek kuşaklara senden hatıra olarak sadece inanılmaz masallar kalacaktır ve seninle ilgili olarak geriye, taşlara oyulmuş kelimelerden başka bir şey kalmayacaktır."
Kadim Mısır İnisiyasyonu'nun gizli yolunu, gizlemli önsezi ile çağların çabucak gelip geçen kırılmalarının elverdiği ölçüde izlemek suretiyle, sunaklardaki o esrarlı güneşin bir ışınını tekrar canlandırmak istiyoruz.
Kadim İnisiasyon, insan hakkında, bizim kavramımızdan daha sağlıklı ve daha yüce bir kavrama sahipti. Biz bedene, ruha ve zihne ilişkin eğitimi şu anda paramparça etmiş, bütünlüğünü bozmuş durumdayız. Kendi içlerinde çok ileri durumlarda bulunan fizik ve doğal bilimlerimiz, ruhun prensibini ve evrendeki yayılış olgusunu kulak arkası eder hale gelmişlerdir. Dinler zekânın ihtiyaçlarını artık tatmin edememektedirler. Tıp, ruh hakkında da, zihin hakkında da hiç bir şey bilmemek yanlısı tutumunu sürdürmektedir. Günümüz insanı, mutluluktan yoksun bir zevkin, bilimden yoksun bir mutluluğun ve de bilgelikten yoksun bir bilimin peşinde koşup durmaktadır. Oysa eski insanlar, bunları birbirinden ayrılmaz şeyler olarak kabul etmekteydiler. Her alanda, insanı daima üçlü tabiatıyla ele almaktaydılar. İnisiasyon, zihnin o baş döndürücü zirvelerine doğru insan varlığının derece derece tırmanışı anlamına gelmekteydi ve insan hayata ancak bu zirvelere ulaşarak egemen olabilmekteydi. O çağların bilgeleri şunları söylemekteydiler: "Tasarruf sahibi olabilmesi için, insanın fizik, moral ve entelektüel varlığını yeniden eritip bir kalıba dökmesi şarttır. Ve bu tekrar döküm işlemi, ancak iradenin, sezginin ve muhakemenin aynı anda ve birlikte faaliyetiyle mümkündür. Bunlar arasında tam bir ahenk kurabilen insan, güç ve yeteneklerini, hesaba sığmayacak ölçüde geliştirebilir. Ruh uyur durumda bulunan duygulara sahiptir; onları İnisiasyon uyandırır. Derin bir etüt ve ısrarlı bir tatbikat sayesinde, insan evrenin okült güçleriyle şuurlu bir biçimde ilişki içine girebilir. Çok büyük çaba sarf ederek doğrudan spritüel algılama yeteneğine kavuşabilir, kendine öte âlemin yollarını açabilir ve oraya doğru yönelebilir. İnsan, kaderi yendiğini ve ilahi özgürlüğünü daha buradayken elde ettiğini ancak başardığı zaman söyleyebilir. İnisiye de, yine ancak o takdirde, inisiyatör, kâhin ve teürj (göksel varlıklarla irtibat kuran) olabilir, yani görücü ve ruh yaratıcısı olabilir. Zira ancak kendine hükmedebilen kişi başkalarına hükmedebilir. Ancak böyle bir kişi kurtuluşa nail olabilir."
Eski inisiyeler böyle düşünmekteydiler. Bunlar en yüceleri, nasıl gerekiyorsa öyle yaşayan ve öyle davranan insanlardı. Demek ki, gerçek inisiyasyon, boş bir hayalden ve basit bir bilimsel öğretimden ötelerde yer alan bambaşka bir şeydi. Ruhun kendi kendini yaratışıydı. Bir üst planda tomurcuklanışı, ilahi planda çiçek açışıydı.
Mabede girmeden önce, Hiksoslar zamanına varıncaya kadar Mısır'ın kat ettiği ana dönemlere bir göz atalım.
Günümüz bilim dünyasının,nasıl olup da ortaya çıktığını açıklayamadığı Mısır Uygarlığı, hem Mu uygarlığı, hem de Atlantis İmparatorluklarının bu topraklar üzerinde kurdukları iki ayrı koloninin tufandan sonra,zaman içerisinde birleşmeleri ile meydana geldi. Her iki kolonide de başlangıçta tek tanrılı din ve Ezoterik öğreti geçerliyken, Mu kolonisi bir süre sonra yozlaştı ve çok tanrılı inanca geçti. Atlantis kolonisi ise, Hermes (Toht) tarafından kurulmuştu ve Osiris Dini'ni uyguluyordu.
Büyük Piramidin yakınındaki dev Gize Sfenks'i işte bu uygarlığın eseridir. Bu ucube görünümlü sembolik hayvan, deltanın henüz şekillenmediği zamanlarda, Libya Sıradağları’nın ön bölümlerindeki o granit tepede yine uzanmış yatar vaziyette durmaktaydı ve de bugün çöl kumlarının işgali altında bulunan eteklerinde dalgaların kırılışını seyretmekteydi. Mısır’ın ilk eseri sayılan bu sfenks, bu ülkenin temel sembolü, ayırt edici markası haline gelmiştir. Sakin, fakat taşıdığı büyük sır bakımından korkunç olan, tabiatın simgesi durumundaki bu sfenks’i, insanlığın en eski ruhban kurumu yontup şekillendirmiştir. Aslanpençeli bir boğa bedeninden bir insan başı çıkmış ve o kartallara özgü kanatlarını böğürlerine yapıştırmıştır. O,"dünyasal İsis”tir, yani canlılardan oluşma âlemleri bir bütün halinde içeren tabiatın kendisidir. Tarihin derinliklerinde yaşamış olan bu ruhban kurumu, muazzam tekâmül maratonu sırasında insan tabiatının, hayvan tabiatından oluştuğunu daha o zamanlarda bile bilmekteydi. Boğadan, aslandan, kartaldan ve insandan meydana gelmiş olan bu birleşik varlıkta, Hezekiel'in vizyonundaki dört hayvan, yani mikrokozmos'un ve makrokozmos'un şu dört unsurunu temsil eden dört hayvan bir araya gelmiştir. Sözünü ettiğim bu dört unsur şunlardır: Su, Toprak, Hava ve Ateş. Bu dört unsur da okült bilimin temel taşlarını oluşturmaktadır. İşte bu yüzdendir ki, daha sonraki çağlarda yaşamış olan inisiyeler, mabetlerin sofralarında veya mahzenlerin diplerinde uzanmış yatan bu kutsal hayvanı gördüklerinde, hep bu sırrın onlarda yaşadığını hissetmişler ve kendi varlıklarının kanatlarını deruni hakikatin üzerine germişlerdir. Bu inisiyeler, sfenks bilmecesini çözecek anahtar kelimenin, doğanın tüm unsurlarını ve tüm güçlerini özetlemekte olan insan veya mikrokozmos veya ilahi etken olduğunu Oidipus'tan önce de bilmekteydiler. Osiris'in müritlerinden olan ve ondan 6 bin yıl sonra yaşayan Hermes, ya da diğer bir adıyla İdris, günümüzden 16 bin yıl önce, beraberindeki bir güç ile Atlantis’ten Nil deltasına çıktı. Burada bir Atlantis kolonisi kurdu ve Osiris dinini Mısır'da yaymaya başladı. Sais'de bir tapınak inşa eden Hermes için, Mısır’ın ünlü "Ölüler Kitabı"nda, "ilahi kelam'ın efendisi ve ilahi sırların sahibi"  denilmektedir.
Hermes adı, Manu ve Buda gibi bir türü, bir cinsi ifade eden bir addır. Aynı anda hem bir insanı, hem bir kastı ve hem de bir tanrıyı dile getirmektedir. İnsan Hermes, Mısır’ın yüce inisiyatörüdür. Kast olarak, okült geleneklerin mutemet muhafızları olan ruhban tabakasıdır. Tanrı olarak ise, ilahi varlıklar ve inisiyatörlerle bir tutulan Merkür gezegenidir. Kısaca belirtmek gerekirse, Hermes, semavi inisiyasyonun dünya ötesine ait bölümünü yönetmektedir. Dünyanın spritüel düzeninde bütün olup bitenler, birbirlerine görünmez bir ipi andırır nitelikteki gizli ilintiler yardımıyla bağlıdırlar. Hermes adı, bunları özetleyen bir tılsım, bunları çağrıştıran bir sihirli sestir. Saygınlığı da bundan kaynaklanmaktadır.
Kuzey Mısır, Hermes döneminden, Firavun Menes dönemine kadar (M.Ö. 5.000) Hermetik rahipler tarafından yönetildi. Daha sonraları İdris Peygamber olarak tek tanrılı dinlerin efsanelerine giren Hermes'e Grekler, aynı zamanda hem kral, hem büyük rahip, hem de din kurucu olması nedeniyle, üç defa büyük anlamına gelen "trimejist"  sıfatını layık gördüler. O,rahipliği, yargıçlığı ve krallığı tek bir yönetici kurumun uhdesinde bir araya getiren bir devri başlatmıştır. Manethon’un Mısır'a ilişkin kronolojisinde bu devir, tanrıların hâkimiyet devri diye adlandırılmaktadır. O çağlarda ne papirüs vardı ne de fonetik yazı, ama kutsal ideografi çok öncelerden beri bilinen bir şeydi. Mısırlılara göre Hermes'in, okült bilime ilişkin 42 kitabı mevcuttur. Hermes Trimejist adını taşıyan meşhur Grekçe kitap, şüphesiz kadim teogoninin (tanrı-doğum), değişikliğe uğratılmış olan, fakat buna rağmen o son derece büyük değerini yine de muhafaza etmiş bulunan kalıntılarını içermektedir. Bu teogoni, Musa ile Orfe'ye ilk parıltılarını sunmuş olan "fiat lux"tür(*) adeta. 
(*) Fiat-Lux:  Tevrat’ın Tekvin bölümünde (I.1) yer alan "Işık olsun"  şeklindeki, yaratıcı kelamı ifade eden deyim. Bu deyim daha sonraları her büyük keşif için, karanlıktan aydınlığa çıkarılan, bilinmezken bilinir hale getirilen her şey için kullanılan bir deyim kimliğine büründürülmüştür.
Hermes'in vizyonunda yer alan Prensip-Ateş ve Işık-Kelam Doktrini, Mısır inisiyasyonu'nun zirvesini ve merkezini teşkil etmiştir.
Hermes’in, kadim bilgeliğin izleri değerindeki bazı sözleri, bizi bu hedefe ulaştıracak kadar açıktır. Şakirdi Asklepios'a şöyle demiştir: "Düşüncelerimizin hiç biri Tanrı kavramını açıklayamadığı gibi, hiç bir lisan da onu tasvir edemez. Maddi olmayan, görünmez ve şekilsiz olanı, duyularımız kavrayamaz. Ezeli - ebedi olan, şu sınırlı zaman kavramıyla ölçülemez. Demek ki Tanrı söze, dile sığmaz olandır. Şurası muhakkaktır ki, Tanrı, mükemmelliği hakkında bir nebzecik bir şeyler sezip algılayabilsinler diye, bazı seçkin varlıklarına, doğal şeylerin üzerine yükselme yeteneğini lütfedebilir. Ama bu seçkin insanlar, kendilerini tepeden tırnağa ürpertmiş olan maddi olmayan görünümü anlatacak, tarifleyecek söz bulamazlar. Bu seçkin insanlar, diğer insanlara ancak, gözlerinin önünden evrensel hayatın imajları halinde geçen yaratılışların ikincil nedenlerini anlatabilirler. İlk neden daima perdeli durumdadır ve biz onu ancak ölümü kat edip onu gerilerde bıraktığımız zaman anlamaya başlayabiliriz."  Mahzenlerin salonlarında Hermes, Tanrı'dan bu ifadelerle söz etmekteydi. Kendisiyle birlikte iç âlemlerinin derinliklerine dalan şakirtleri, onu canlı bir varlık gibi tanıyıp anlamayı öğrenmekteydiler.
Kitap onun ölümünden, bir tanrının seyahate çıkışından bahseder gibi söz etmektedir. "Hermes eşyanın bütününü gördü, hem de ne görmek, anladı, hem de ne anlamak, o, aşikâr vahye etme kudretine sahipti. Ne düşündüyse onu yazdı; yazdığını, hem bilgece susarak, hem de konuşarak büyük çapta gizledi, tüm gelecek kuşaklar bunları araştırsın diye. Ve böylece, kardeşleri olan tanrılara, çevresinde kortej oluşturmalarını emredip yıldızlara uçtu."
Bu noktada Hermes ve Mısır'daki kardeşlik örgütünün gelişimine kısa bir ara verip, büyük yıkıma, bir dönemin sona erip yeni bir dönemin açılmasına yol açan Tufan'a değinmek gerekiyor.
Tufan, bazı bilim adamlarının iddia ettikleri gibi sadece Mezopotamya ve Ortadoğu ile sınırlı değildir. Aksine, tüm dünya insanlığının hafızasında silinemeyecek izler bırakmış olan bu felaketten en az etkilenmiş bölgelerin başında Ortadoğu gelmektedir.
Aynı anda iki dev kıtanın sulara gömülmesine neden olan felaketten söz etmeyen, dini efsanelerinde, mitoslarında ona yer vermeyen millet ya da kavim yok gibidir. İskandinavyalılar, Hintliler, Yunanlılar, Yahudiler, Türkler, Kızılderililer, Polonezyalılar kısacası dünyanın dört bir köşesinden tüm kavimler tufan olayından oldukça ayrıntılı biçimde bahsetmektedirler. Bunun yanı sıra kutup buzullarının da en son 12 bin yıl önce çözüldükleri bilinmektedir. Tüm dünyanın değilse bile, okyanuslara uzak bölgeler ve yüksek yerler hariç her yerin dev dalgalar ve çözülen buzul suları altında kalmasına yol açan bu felakete ne sebep olmuştur?
İnsanlığın neredeyse sonunu getirecek nitelikte olan bu felaketin nedeni hakkında, üç ayrı teori öne sürülmektedir. 
Bunlardan ilki, uzaydan gelen çok büyük bir meteor'un, dünyanın güneş yörüngesindeki ekseninde dahi sapmaya yol açacak kadar büyük bir şiddetle Mu kıtasına çarptığını iddia etmekte. Bu teoriye göre Pasifik çukurunun oluşması ve Mu kıtasından bu denli az belirti kalmasının nedeni bu meteor'dur. Ancak, bu teori, eksendeki sapma nedeniyle Atlantis'in de battığını öne sürerken, diğer kıtaların bu sapmadan niçin çok fazla etkilenmediklerine açıklık getirmiyor.
İkinci teori ise, James Churchward'ın öne sürdüğü, jeolojik nedenlerle kıtaların batması teorisi. Churchward, Atlantis ve Mu kıtalarının denizden yükselmelerine, bu kıtaların altındaki büyük gaz kütlelerinin sebep olduğunu ve zamanla bazı noktalardan yeryüzüne çıkan gazların, içinde bulundukları ceplerin boşalmasına neden oluklarını öne sürüyor. Churchward'a göre, içleri boşalan bu ceplerin üzerindeki topraklar çökmüş ve kıtalar bu nedenle batmıştır. Ancak İngiliz araştırmacı, bu olayın iki kıtada birden aynı anda, ya da çok kısa aralıklarla nasıl meydana geldiğini izah edemiyor.
Üçüncü teori ise, uygarlık ve teknolojide çok büyük aşamalar kaydeden Mu ve Atlantis'in birbirleriyle savaşmaları ve kendi sonlarını kendileri hazırlamaları teorisi. Büyük tufandan sadece 12 bin sene, kendi uygarlığımızın başlangıcı olarak kabul ettiğimiz tarihten itibaren de sadece 6 bin sene sonra atomik güçleri kullanabilecek aşamaya geldiğimiz düşünülürse, en az 70 bin yıl yaşamış olan uygarlıkların bilim ve teknoloji alanlarında da hangi boyutlarda olabilecekleri tasavvur edilebilir. İnsanoğlunun hırsının geçmiş dönemlerde bugünkünden daha az olduğunu düşünmek için hiçbir sebep bulunmamaktadır. Dünya hâkimiyetini sağlamak için aynı düzeydeki iki kuvvetin çekişmesine sadece günümüzde rastlanabileceğini iddia etmek komik olur.
Bazı eski Tibet, Maya, Hindu belgeleri ile Tevrat gibi Ortadoğu din kitaplarında, bu iki uygarlık arasındaki savaşta kullanılan silahlar hakkında, efsane ile karışmış nitelikte çeşitli bilgiler günümüze kadar ulaşmıştır. İşte bu atomik ve bugünkü teknolojimizin henüz bulamadığı, bilinmeyen daha güçlü bazı silahların topyekûn kullanımı, iki kıtanın karşılıklı olarak aynı anda batmasına ve kutup buzullarını dahi eritecek bir sıcaklık şoku ile dev dalgaların oluşmasına neden olmuştur. Dev dalgalar tüm dünyayı kaplarken, sadece çok yüksek bölgeler ve her iki felaket noktasına da hemen hemen aynı uzaklıkta bulunan ve Akdeniz, Karadeniz, Kızıldeniz gibi nispeten kapalı bir denizin iç kesimlerinde olan yerler sel sularından daha az etkilenmiştir. Nitekim Nuh efsanesi ve benzeri efsanelerde görüldüğü gibi, kimi insanlar basit tahtalardan teknelere binerek dahi, bu büyük felaketi atlatabilmişlerdir.
Ancak tufan sonrasında uygarlıklarda gerileme kaçınılmaz olmuştur. Tibet, Maya, Mısır ve Mezopotamya'da tufanın nispeten daha az etkili olması, buradaki uygarlıkların belli bir düzeyde varlıklarını sürdürmelerini sağlarken, dünyanın büyük bir bölümünde korkunç bir gerileme yaşanmıştır. Buralarda boğulmaktan her nasılsa kurtulmuş olanlar taş devrine geri dönmüşlerdir. İşte günümüz biliminin 5–6 bin yıl önce yaşadığını iddia ettiği taş devrinin altında yatan gerçek bu gerilemedir.
Öte yandan, güneşten uzaklaşan gezegenlerin soğuması gibi, ana ışık kaynağından yoksun kalan, ayakta kalabilen tüm kardeşlik örgütleri ve dini öğreti okulları da benzeri bir gerilemenin içine girmiş ve giderek yozlaşmışlardır. Bu yozlaşmayı nispeten yavaşlatabilen Tibet, Mısır ve Babil gibi merkezler ise bugünkü uygarlığın beşiği olmuşlardır.
Günümüz Mısırologları Gize'deki Keops, Kefren ve Mikerinos piramitlerinin yapım tarihi olarak M.Ö. 3.000 yıllarını verirler. Ancak, bu tarih kesin değildir ve bazı uzmanlar bu piramitlerin söz konusu tarihten çok daha önce yapılmış olabileceklerini kabul etmektedirler.
Sadece Keops piramidinin yapımında 2 milyon 200 bin adet dev blok taş kullanılmıştır. Bu dev bloklar yüzlerce mil ötedeki taş ocaklarından çıkartılmış, yüzeyleri pürüzsüz denecek ölçüde düzeltilmiş, yapı alanına kadar taşınmış ve burada metrelerce yükseğe çıkartılarak birbirlerine birleştirilmiştir. Bu 3 bin yıl önceki teknoloji ile nasıl mümkün olmuştur? Uzmanlar, günümüz teknolojisini kullanarak dahi böyle bir yapının en az bir yüzyılda bitirilebileceğini söylemektedirler.
Gerçekte, bu üç büyük piramit tufan öncesi teknolojisi kullanılarak, Hermes rahipleri tarafından inşa edilmiştir ve bugün sanıldığı gibi sadece birer firavun mezarı değildirler. Firavun mezarları olmalarının yanı sıra piramitlerin asıl işlevleri, inisiasyon törenlerinin yapıldığı birer mabet olmalarıdır. Tufan sonrasında yapılmış olan ve ilk üçüne kıyasla daha küçük ve basit, adeta çocukça birer taklit niteliğinde ki diğer piramitlerin yegâne işlevi ise firavun mezarları olmalarıdır.
Yunanlı tarihçi Herodot, ilk üç piramidin ve sfenks gibi birçok gizemli eserin tufan öncesinde yapıldığını doğruluyor. Mısırlı rahipler Herodot’a, bu piramitlerin tufandan önce Mısır'ı yöneten firavun Surid döneminde, Hermes rahiplerinin "üstatlık sırlarını" daha sonraki nesillere ulaştırmak amacıyla inşa ettiklerini ve aradan 341 nesil geçtiğini söylemişlerdir. Mısırlı rahiplerin verdikleri bilgiler doğrultusunda yapılan kabaca bir hesaplama piramitlerin günümüzden en azından 12–13 bin yıl önce yapıldıklarını ortaya koymaktadır.
Bu üç piramitten özellikle Keops piramidi ile ilgili bulgular, bu piramidin çok özel bir yapı olduğunu ve bulunduğu noktaya da özellikle yerleştirildiğini gösteriyor. Piramidin yapımında kullanılan ölçüler, binlerce yıldan bu yana matematik ve geometri bilimlerini kullanan büyük mimarların eseri olduğunun ispatı niteliğinde.
Edouard Schure’un, inisiasyon törenleri için özel inşa edildiğini söylediği Keops piramidinin yüksekliğinin 1 milyar ile çarpımı, dünyanın güneşten yaklaşık uzaklığı olan 149 milyon kilometreyi vermektedir. Piramidin tam uç noktasından geçen meridyen, kara ve denizleri iki eşit parçaya böler. Keops, aynı zamanda 30. paralel üzerindedir ve bulunduğu nokta, dünyanın diğer gizemli noktaları ile büyük bir uyum içinde birleşir. Piramidin tepesinden doğuya uzatılan dümdüz bir çizgi, Tibet'in başkenti Lhassa'ya ulaşır. Bu noktadan 60 derecelik bir açıyla dönüldüğünde Atlantik okyanusuna, yani batık kıta Atlantis'e varılır. Yine bir 60 derece dönüldüğünde ise ulaşılan yer, Yukatan Yarımadasındaki Maya piramitleridir.
Hermes müritlerince inşa edildiği bu denli açık olan Keops piramidinin içinde varlığı saptanan çeşitli odalar, bunların ateş ve ölüm odaları olarak törenlerde kullanıldıklarını ortaya koymaktadır.
Keops piramidindeki bu gizemli mabetten kimler geçmedi ki? Musa, Orfe, Pisagor, Eflatun ve niceleri...
Hermes ve onun devamı olan başrahiplerin yönetimindeki Mısır, Ezoterik doktrinin barınağı ve okulu olageldi. Yönetici firavunların aynı Mu'da ve Atlatis'de olduğu gibi inisiye edildikleri ve rahipler örgütünün sembolik lideri oldukları Mısır da ezoterik sırlar da, bu güçlü örgütlenme sayesinde rahatlıkla korunabildi. Tüm rahipler, sırların dışarı çıkmaması ve öğretinin yozlaşmaması için ketumiyet yemini ederlerdi. Yemine titizlikle uyulmasını sağlamak için en küçük sırrı dahi ifşa edenlerin derhal öldürülmesi cezası konulmuştu.
Bu arada, ilk örgütlenmelerinin Mu ve Atlantis kıtalarında başladıkları sanılan çeşitli mesleki kuruluşlar ve özellikle de inşaat loncaları, piramitlerin ve diğer mabetlerin yapımında aktif rol oynadılar. Mısır'daki bu loncaların devamı niteliğinde olan Yahudi loncalarının Süleyman Mabedi'nin inşasında oynadıkları rol daha yakından tanınmaktadır.
Mısır "Ölüler Kitabı"nda anlatıldığına göre, inisiye edilmeyi bekleyen rahip adayı, gözleri bağlanarak, önünde Osiris'in dişil ifadesi olan İsis'in yüzü örtülü bir heykelinin bulunduğu bir mabedin kapısına getiriliyordu. Burada adaya, İsis'in yüzünü şimdiye kadar hiçbir inisiye olmamışın göremediği belirtiliyor ve dönmesi için halen şansı olduğu söyleniyordu. Adaya, eğer bir zaaf sonucu ya da menfaat beklentisi ile geldiyse, bulacağı şeyin çıldırma ya da ölüm olacağı açıklanıyordu. Mabedin kapısında, biri kırmızı, diğeri siyah iki sütun vardı. Kırmızı sütün Osirsi'in nuruna ulaşma şansını, siyah sütun ise ölümü simgelemekteydi.
Aday mabetten içeri girme konusunda ısrarlıysa rehberi onu dış avluya götürüyor ve gözlerini açtıktan sonra oradaki görevlilere teslim ediyordu. Burada bir hafta kadar kalan aday, basit ruh arındırma işlemleri uyguluyordu.
Sınav akşamı aday, iki çırak rahip tarafından alınıyor ve içinde bir dizi heykel ile bir mumya ve bir iskeletin yer aldığı loş bir koridordan geçiriliyordu. Çırak rahipler adaya halen geri dönme şansı olduğunu söylüyorlar, aday ilerlemekte ısrarlı ise onu duvardaki çok dar bir delikten içeri sokuyorlardı. İçinden ancak bir kişinin sürünerek geçebileceği bu geçit Osiris tapınağının, yani büyük piramidin giriş kapısıydı. Bu kapıdan içeri giren hiçbir zaman geri dönemezdi. Ya başarmak, ya da yok olmak zorundaydı.
Aday bu geçitte zorlukla ilerlerken derinlerden gelen bir ses, "bilim ve kudrete göz diken akılsızlar burada telef olurlar"  diye uyarılarda bulunuyordu. Geçit giderek dik bir yokuş halini alıyordu. Yolun sonunda aday kendisini, dibi görünmeyen bir kuyunun başında bulurdu.
Adayın buradan yegâne kurtuluş şansı, tam başının üstünde bulunan ve zorlukla seçilebilen dik bir merdivendi. Kuyuya düşmeyen veya ne yapacağını bilmeyerek orada aciz kalmayan adaylar merdiveni tırmanırlar ve kendilerini dev heykellerin bulunduğu geniş bir salonda bulurlardı.
Burada adayı, "Kutsal Semboller Muhafızı" adı verilen görevli rahip karşılar ve birinci sınavı başarıyla tamamladığı için kendisini kutlardı. Bu salonda yer alan 22 dev heykelin altında 22 temel sırrı ifade eden aynı sayıdaki harfler ile bunların sayısal sembolleri vardı. Bunlardan 1 sayısı ve "A" harfinin, tanrının ve onun yeryüzündeki en yüksek ifadesi olan insanın sembolü olduğunu öğrenen adaya diğer sırlar da sırasıyla verilirdi. Yani irade gücüyle uygulandıklarında her türlü bilgeliğe ve her türlü kudrete hayat veren mutlak prensipleri, evrensel anahtarları oluşturmaktaydı. Bu prensipler hafızaya, kutsal lisandaki harflerin ve bu harflere bağlı bulunan sayıların karşılıkları olarak kazınmaktaydı. Bu lisanda her harf ve her sayı, ilahi âlemde, entelektüel âlemde ve fizik âlemde yankıları olan üç öğeli bir yasayı ifade etmekteydi. Lir’in bir teline dokunan parmak, gamdaki bir notayı nasıl çınlatıyor ve ayrıca da diğer notalarda nasıl titreşimlere yol açıyor idiyse, aynı şekilde bir sayının içerdiği tüm gizil güçleri hayranlıkla seyreden zihin ile bir harfi kendi düzeyinin şuuruyla telaffuz eden ses de, birlikte her üç âlemde de yankılanan bir güce hayat vermekteydi.
1 no'lu sır, Mısırlılarda, elinde asa ve başında altın taç taşıyan, beyaz giysili bir maj ile temsil edilmekteydi. Beyaz giysi arılığı, asa buyruğu, taç da evrensel ışığı ifade etmekteydi.
Bu mabetteki tüm sırları öğrenen aday daha sonra, merkezi ateş odasına götürülürdü. Bu odada dev alevlerin olduğunu gören aday "Ama bu ölüm demek!" diye düşünmekte ve rehberine korkulu bir ifadeyle bakmaktaydı. Rehberi de cevaben: "Oğlum, ölüm ancak gelişmemiş varlıkları dehşete düşürür. Bir zamanlar ben de bu alevlerden geçtim... Hem de gül bahçesinden geçer gibi." Bu sözün hemen ardından, adayın üzerine, sırlar galerisinin bu kapısı da kapanıvermekteydi. Alevlerin arasına dalan aday, bunların gerçek alev olmadığını, bir göz yanılgısı olduğunu görürdü. Ateş sınavını su sınavı izler, aday çok karanlık ve içinde derin çukurların bulunduğu bir su birikintisinden ürpertiler içinde, boğulmadan geçmeye çalışırdı. Bu sınavı da başarıyla tamamlayan adayı iki görevli rahip karşılar ve içinde rahat bir yatağın bulunduğu bir odaya bırakırlardı. Burada aday, derinden gelen rahatlatıcı bir müzik sesinin de etkisiyle kendinden geçerdi. Aday uyandığı zaman karşısında, çırılçıplak ve çok güzel bir kadının durduğunu görürdü. Kadın, adaya içki sunar ve kendisinin sınavları başarıyla geçenlere sunulan bir ödül olduğunu söylerdi. Aday, kadının bu sözlerine kanıp da kendisiyle cinsel temasta bulunursa, az önce içmiş olduğu içkinin içinde bulunan uyku ilacının etkisiyle uyur ve uyandığında yalnız olduğunu görürdü. Kısa bir süre sonra odaya, mabedin başrahibi girer ve adaya şöyle derdi: “İlk sınavları başarıyla atlattın. Ölüme, ateşe ve suya karşı galip geldin, ama kendine galip gelmeyi başaramadın. Marifet ehli olmak için can atan sen, duyulara ilişkin ilk sınavda bile başarısızlığa uğradın ve madde uçurumuna yuvarlandın. Duyularının esiri olan kişi karanlıklarda yaşar. Sen karanlıkları ışığa tercih ettin. Öyleyse karanlıklarda kal da gör halini. Karşı karşıya bulunduğun tehlikelerden daha önce sana söz etmiş ve seni uyarmıştım. Sen hayatını kurtardın, ama özgürlüğünü yitirdin. Mabedin tutsağı olarak ölünceye kadar burada kalacaksın." Bu adaylar bir daha çıkmamacasına bu küçük odalarda hapis hayatı yaşarlardı.
Ancak aday içki ve kadını ret ederse, ellerinde meşaleler ile 12 görevli rahip kendisini alır, başrahibin ve görevliler kurulunun beklediği, siyah ve beyaz taşlarla döşeli Osiris Mabedi'ne götürürlerdi. Burada Osiris'i simgeleyen bir heykel ile onun eşi olarak kabul edilen ve kucağında oğlu Horus bulunan İsis'in bir heykeli vardı. Başrahip adaya, burada göreceği tüm sırları hayatı pahasına saklayacağına dair yemin ettirir ve onu, kardeş rahip ilan ederdi.
Böylece aday, çırak rahip unvanını alırdı. Ancak önünde, çok uzun bir öğrenme dönemi vardı. Çıraklık süresi kişiden kişiye değişirdi. Bir çırak ancak, rehberi olan üstat rahibin kararı ile üst dereceye geçme hakkına sahip olabilirdi. Yıllarca sürebilen bu dönemde çırak, rehber üstadından sürekli ders alır ve hücresinde meditasyon yapardı. Bu uzun bekleme döneminde çırağın görevi bilmek değil öğrenmekti. Devamlı gözaltında tutulan, sert kurallara büyük bir disiplin içinde uyan ve sürekli itaat eden çırak yavaş yavaş kendisinde bir başkalaşım hissederdi. Çıraktaki başkalaşımı kendisi de gözleyen rehberi, zamanın geldiğine karar verir ve hakikatin yakında ifşa edileceği müjdesini verirdi. Başrahip çırağa, hakikatin nuruna ulaşması için ölmesi ve yeniden doğması gerektiğini, aksi takdirde Osiris'in yüce meclisine kimsenin katılamayacağını söylerdi.
Çırak "kendimi feda etmeye hazırım"  cevabını verirse, görevliler tarafından, içinde bir köşede açık bir mezarın bulunduğu "yeniden doğuş odası”na götürürlerdi.
Başrahip burada ölümün herkes için olduğunu, ancak her canlının da yeniden doğacağını söyleyerek çırağı mermer mezarın içine sokar ve kapağını da kapatırdı. Mutlak karanlık içinde kendisiyle baş başa kalan çırak, mezarda ne kadar kaldığını bir süre sonra algılayamaz hale gelirdi. Gerçekte sadece bir gece mezarda kalan çırağa bu süre çok daha uzunmuş gibi gelirdi. Çırak, ancak sabaha karşı başının hemen üstünde küçük bir deliğin olduğunu fark ederdi. Beş köşeli yıldız şeklindeki bu delik öylesine ayarlanmıştı ki, sabah olunca seher yıldızı "Sotis"in ışığı tam bu deliğe vuruyor ve onun pırıl pırıl parlamasına neden oluyordu. Bu yıldız, çırağa tanrının varlığının ispatı ve hakikatin nuru gibi görünürdü.
Işığın yavaş yavaş azalmaya yüz tuttuğu anda mezar kapağı açılır ve başrahip çırağa müjdeyi verirdi; "Sen dün akşam öldün ve Osiris'in ışığını görerek yeniden doğdun. Artık, büyük sırlarımızı öğrenmeye hak kazanan bir inisiye kardeşimizsin"
Bu açıklamadan sonra yeni üstat rahip, "büyük doğu" denilen ve tüm üstat rahiplerin hazır bulundukları geniş bir salona götürülür, tören burada devam ederdi. Kapı, içeri girenlerin başlarını eğmelerini gerektirecek kadar alçaktı. Doğuda, başrahibin kürsüsünün hemen üstünde, bir eşkenar üçgenin ortasındaki gözün içinden çıkan, kaynağı belli olmayan güçlü bir ışık bulunurdu. Bu sembole, "her şeyi gören Osiris'in gözü" adı verilirdi.
"HYOROFAN"  adı da verilen başrahip bu aşamada şöyle konuşurdu:
"Bu noktaya kadar gelmeyi başaran sen, büyük sırların da eşiğine dayanmış oldun. Bundan önce sana verilen sırlar küçük sırlar, yani İsis'in sırlarıydı. Şimdi ise, büyük sırları yani Osiris'in sırlarını elde edeceksin.”
“Tanrı Osiris, kendisi, karısı İsis ve onların oğlu olan Horus'dan oluşan bir üçlemedir. Osiris, yaşamın kendisinden doğduğu kutsal babayı, İsis onun dişil ve üretken yanını, Horus ise ilahi kelam ve maddi âlemi remzeder. Tanrı bir bütündür ve tektir. Bu üç kişilik bölünme zaafın değil, mükemmelliğin ifadesidir.”
“Bu yüce varlıktan çıkan insanlar da birer ölümlü tanrıdır. Yüce tanrıya ulaşmalarına çok az kalan kâmil insanlar ise, ölümsüz insanlardır. İlahi düzende hiçbir şey küçük olmadığı gibi, hiçbir şey de büyük değildir. Ne mutlu bu sözleri anlayabilene. Çünkü bunları anlamak demek, yüce sırlara sahip olmak demektir. Bu sırları kalbine göm ve onu ancak kendi eserlerinde ifşa et..."
Bu sözlerden sonra yeni üstada, özel üstat kıyafeti giydirilir ve yemin ettirilirdi. Eğer yeni üstat Mısırlı ise, yönetici rahip olarak mabette görev yapar, yabancı uyrukluysa da, din kurmak ve kendisine verilecek başka bir görevi yerine getirmek üzere ülkesine gönderilirdi. Ancak bu tür inisiyelere, ayrılmadan önce, mabedin sırlarını inisiye edilmeyenlere vermeyeceklerine dair bir kez daha ketumiyet yemini ettirilirdi. Aksine davrananlara, nerede olurlarsa olsunlar kendilerini ölümün beklediği hatırlatılırdı.
Kendisi de bir inisiye üstat olan Musa'nın, öğretisinde mutlak gerçeği açıklayamamasının ve doktrinini ancak üç kat sır perdesi altında ifşa etmesinin arkasında yatan neden bu ketumiyet yeminidir. Musa, kuşkusuz ölüm korkusuyla değil, bir kâmil üstadın ettiği yeminden dönmesinin şerefsizlik olacağı bilinciyle bu şekilde davranmak zorunda kalmıştır. Kaldı ki, Musa öğretisini, tüm gerçekliği ile açıklayamayacağının da farkında idi. Ezoterik öğretiye ne denli yakın olurlarsa olsunlar, yine de bu konularda nispeten cahil olan müritlerine dinini öğretebilmek için tüm söylemlerini basitleştirmek zorundaydı.