26 Ekim 2016 Çarşamba

Geçmiş Zaman.

Latinler, zamanın her şeyi eskiten, yaşlandıran ve sonunda yok eden gücünü anlatmak için "omnes vulnerant ultima necat” demiş; "hepsi yaralar, sonuncusu öldürür” anlamında.
Ünlü düşünür Montaigne de, yaşayanları doğdukları andan itibaren kendi ölüm ağını ören canlılara benzetir. Canlılar için her ömür doğum anından itibaren geriye doğru işleyen bir saat gibidir ve zamanı geldiğinde zemberek duracaktır.
Zaman öyle bir büyük değirmendir  ki yalnızca insanlar girmez iki değirmen taşının arasına un ufak olmak için. Medeniyetler, kültürler, toplumlar ve milletler de zamana yenik düşer er ya da geç. Hititler gibi, Sümerler, Akalar, Mayalar, İnkalar gibi.
Akıp giden zamanla birlikte herkesin anılarına emanet ettiği gençliği, çocukluğu da vardır. Kim inkâr edebilir ki zihinlerin  kuytularında saklanan anıların durup dururken  akla düştüğünde mutlu gülümsemelere veya hüzünlere yol açtığını.
Marketlerde satılan bin bir çeşit dondurmaların olmadığı eski ve sıcak bir yaz öğle sonrasında, zorla yatırıldığı öğle uykusundan yeni kalkmış bir çocuk için, uzaklardan gelen “dondurmacının” sesinin yarattığı heyecanı en yeni bilgisayar oyunları yaratabilir mi?
O günlerin Türkiye’sinde bir çocuk yine bir başka çocuğun elinden satın alırdı o dondurmayı genellikle, çünkü satan da alan da çocuk olurdu. Para kazanmak için yaz tatillerinde çalışmak, dondurma satmak zorunda olan, kavruk çocuk öğle uykularına yatan çocuğun yerinde olmak isterken, öbürünün hayalinde de, kendi sattığı bütün dondurmaları yemek olurdu...
Öyle değil miydi?
Kimi yavaş yavaş, kimi hızlı hızlı unutulan başka şeyler mi dersiniz? Mesela kapıdan içeri girildiğini haber veren ve şangır şungur sesler  çıkaran boncuklu tüller, sineklikler. Çıkardığı seslerden, gelenin kadın mı, erkek mi olduğunu haber veren kapı tokmakları. Annelerin,  bir zamanlar çok pahalı olduğu için atmaya kıyamadığı kaçmış çoraplardan birleştirerek ördüğü kapı önü paspasları. Sokaklarda gezerken elindeki pilli radyosunu kulağına dayayarak dolaşan ağabeylere imrenilerek bir an evvel büyümeyi hayal edilen günler, geceler.
Durduk yerde  düşmez mi sanki insanın aklına tüm bunlar...
Anneler ve  kızlarının bin bir emekle örerek salonların penceresine, duvarlarına ya da tavanlarına asıp saksılarını koyduğu  balık ağlı makrameler, el işleri. Evdeki büyüklerin başının şişirildiği, işportacılardan alınan mızıkalar, balonlar, en kötü plastikten üretilmiş zıplamayan toplar. Tenekeden yapılmış arabalar... Ayşegül kitapları... Tommiks’i, Zagor’u, Teksas’ı, Kızıl Maske’yi okuyan erkek çocukları... Oynattıkça üzerindeki resmin değiştiği zamanın Avrupa'sından gelmiş pahalı kartpostallar.
Bunların çoğu  hayatımızdan sessiz sedasız çıkalı yıllar oldu, yerlerini e-book’lara, laptop’lara, pc’lere, ipod’lara şunlara bunlara  bırakarak...
İstediklerinin ancak sırayla ve imkânlar nispetinde olacağını çoktan kabullenerek büyüyen 1970’ler ve daha öncesinin  çocukları iyi hatırlar bu  saydıklarımı. O çocukların çoğu büyüdü, orta yaşlı anne babalar oldu şimdi... İçlerinde torun sahibi olanlar bile var...
Çok, ama çok para kazanan babaların bir kısmı her akşam evine pahalı oyuncaklarla gitse de, çok iyi biliyor aslında, bugün çocuğuna aldığı uzaktan kumandalı yüzlerce dolarlık uçağın bile zamanında babasının bin güçlükle aldığı sıradan oyuncakların yaratacağı  sevinç ve mutluluğun yanına bile yaklaşamayacağını...
Bugünün babaları, çocuklarına aldıkları pahalı oyuncaklar üzerinden kendi öksüz çocukluklarının gölgesini atmak istiyorlar sanki üzerlerinden... Anneler, eşler daha sağduyulu. Geçmişin yaralarını, kabuklarını, imkânsızlıklar içinde yeşeren çocukluklarını gerekli gereksiz kaşımayacak kadar olgun oldukları için kadınlar, kızıyorlar bu savurganlığa...
Oysa o anneler de ne olursa olsun her babanın içinde kanadı kırık bir çocuk yaşadığını bilse, belki bu kadar katı olmazlar, olamazlar...
Annelerin kaç çocuğu varsa evlerde, an gelir, babalarla birlikte artı bir olur  çocuk sayısı...
Bu gerçek, kâinatın temel kanunları  kadar değişmezdir çünkü...