27 Ocak 2014 Pazartesi

Eski Karşıyaka.

Sayın Erdal ÖNAL’dan Alınmıştır.
l960'lı yılların başında nerede ise tüm evler müstakil bahçeli evlerdi hatta pek çoğu iki katlı "Rum evi" idi.

Hatırladığıma göre nüfus da 15 bin civarında idi. Herkes birbirini tanırdı. Sokaklarda selamlaşılmadan geçilmezdi. Pek çok kişi birbirine ismi ile hitap ederdi. Sokak aralarında inşaat yok denecek kadar azdı. Böyle olunca da her yağmurla adeta sokaklar yıkanır, mis gibi toprak kokardı. Yani şimdiki gibi yağmur sonrasında her yer çamur deryasına dönmezdi.
Benim gençlik yıllarımın en önemli kent içi ulaşım aracı vapurdu. Yıllarca vapur hareket saatleri hiç değişmedi. Konak'tan da Karşıyaka'dan da vapurlar hep 10 geçe ve 40 geçe kalkardı. Öğrenci l5, tam 40 kuruştu. Herkes belli yerlere otururdu.

Oturulmadan mantolar, paltolar çıkarılır asılırdı. İnsanlar birbirini selamlarken saygılarını da belirtirlerdi. Selamlaşırken en çok kullanılan iki sözcük "muhterem" ve "Beyefendi" sözcükleri idi. Vapurdaki garsonlar kimin ne içeceğini bilir, çaylar kahveler pek çok kişiye söylenmeden getirilirdi.

Bir gün Konağa giderken vapurda oturduğum koltuğun karşısına gelen yaşlı bir kişi.
“İyi günler beyefendi.” demişti de, o gün ne kadar sevinmiştim.

O zamanlar “Altınyol” yoktu. Dolmuşların çoğu, Basmane'ye çalışırdı. "Steyşın vagon" taksiden bozma 7 kişilik dolmuşlardı. İskelenin sağ tarafından kalkar, bugünkü Alaybey trafik ışıklarını geçince karşımıza çıkan parkın sol tarafından girerdi. Şimdiki tersanenin kapısının önündeki sokak, sapa bir sokaktı. O sokakta oturan çok kişinin denizde bağlı sandalı vardı. Dolmuşlar Naldökende demiryolunu geçtikten sonra 3-4 Km gider, demiryolunu tekrar geçerek Turan'a girer Turyağ'ın önünden geçerek Bayraklıya yönelirdi. Araç sayısı çok az olduğundan trafikte tek sorun demiryolu geçişlerinde yaşanırdı.
İskele ile Soğukkuyu arasındaki yol ana cadde idi. Yan yana iki belediye otobüsü zor geçerdi, (mavi renkli Büssing marka otobüsler) son durağı Soğukkuyu olan otobüsler vardı. 

Şemiklere ulaşım daha çok banliyö trenleri ile sağlanırdı. Menemen'e yolculuk şehirlerarası sayılırdı. Tek lise Karşıyaka Lisesi idi. Nergis'ten Şemikler'den Örnekköy'den gelen arkadaşlar yaya olarak bahçe aralarından gelip, giderlerdi.

1960'lı yılların başında Bostanlı sahili pek hareketli değildi. Sahil yürüyüşleri Çamlık'ta sona erer, oradan geri dönülürdü. Hele Reşadiye'den sonra Bostanlı Camii’ne kadarki bölüm ıssız denecek kadar tenha idi. Ama Camii’nin yanındaki kahve akşamları nargile içenlerin buluşma yeriydi. Balıkçı sandalları tam kahvenin karşısına gelen şimdiki İş Bankasının bulunduğu yerde bağlanırdı.

İskeleyi karşımıza alınca sağ tarafta "Tilla" vardı. İçkili restorandı. Biraz pahalı olduğundan mı bilmem herkes gidemezdi. Ama balık yenecek en iyi yer diye söz edilirdi. Eski Karşıyaka resimlerine bakılınca, daha önceleri Tilla'nın yerinde kocaman bir çay bahçesi olduğu görülüyor.

O zamanlar körfez balık kaynardı. Çipura, levrek, lidaki ve ısparoz en çok çıkan balıklardı. İskelenin sol tarafında meteorolojinin kulübesi vardı. Onun önünde de misina, olta yem olarak da, sülünez ile mamun her zaman bulunurdu. Körfezde balık tutmayı ben pek beceremedim ama. Çok tanık oldum. Karşıyaka Yelken Kulübünün Tesislerinden başlayıp, Yunuslara kadar uzanan alan balıkçıların mekânı idi. Geceden atılan ağlar, sabahları saat 9 ile 10 arasında çekilirdi. Balık almak isteyenler ellerine bir kap alıp, o saatlerde orada olurdu. Balıkçıların makarna süzgecine benzeyen kapları vardı, dolusu 50 kuruştu, genelde sardalye çıkardı, ama arasında bol miktarda ısparoz ve hatta lidaki bile olurdu.
1970'li yılların sonunda Çarşı camiinin imamı Veli hocanın oğlu Fevzi, iskeleye memur olarak girecek. Ne zaman balık muhabbeti açılsa:
“Memur maaşı ile ev mi alınır. Ben Nergis'teki evimi her gece saat 24'e kadar iskeleden tutup, Tilla'ya sattığım balıkların parası ile yaptım.” derdi. 

1960'lı yılların başında Alaybey sahilinde şimdiki otobüs duraklarının olduğu yerde 2 tane çay bahçesi vardı. Anıt'a yakın olan "Portofino" daha çok gençler tercih ederdi. İskeleye yakın olanın adı "Akvaryum" idi. Her akşamüzeri ve hele hafta sonları yer bulunmazdı. Supanglez ile profiterol Portofino'ya özgü spesiyallerdi. "Karşıyaka lokması" o zaman da meşhurdu. Saat 17'den sonra çıkmaya başlardı. Lokma yemek için Menemen'den İzmir'den gelenlerin olduğunu çok net hatırlıyorum. O dönemlerde henüz, Coca Cola ile tanışmadığımızdan, çaydan sonra en popüler içecekler "Cincibir" ve "Sensun" gazozları idi. Sinalko o dönemlerin yerli Coca Cola'sı idi. Limonata, vişne suyu, karadut şurupları evlerde dolum döküm olduğundan gazinolarda gazoz tercih edilirdi. Portofino'da çay içerken eğer canınız müzik dinlemek isterse çay ocağının yanında duran müzik dolabına gidip, jeton yuvasına 25 kuruş atardınız önünüzdeki klavyeden istediğiniz şarkıyı seçtiğinizde, camlı bölmedeki 100'e yakın plak döner, seçtiğiniz parçanın plağını pikaba yerleştirerek çalmaya başlardı. Elvis Presley, Adamo, Pepino di Capri, Zeki Müren, Safiye Ayla, Müzeyyen Senar o dönemin, plakları en çok dinlenen sanatçıları idi. Yanılmıyorsam, çok katlı düğün pastaları da o dönemlerde yapılmaya başlanmıştı.

1970'li yılların başlarında sözünü ettiğim çay bahçeleri yıkıldı. Onların yerine otobüs durakları geldi. Bostanlı dolmuş duraklarının biraz ilerisine "Karşıyaka'lı" çay bahçesi yapıldı. Bunu da daha sonra Anıt'ın biraz ilerisine yapılan "Arif'in Yeri" izledi. Sahildeki gazinolar sanırım pek çok Karşıyakalının düğünlerinin de yapıldığı yerler olduğu için kolay kolay belleklerden silinmez.

1990'lı yıllara gelindiğinde, artık işin şekli değişecek, sahildeki apartmanların altlarında "Cafe" modası başlayacaktı.

1950'li yılların ikinci yarısında Karşıyaka Lisesi Sokağı 1850 sokakta Çetin Apartmanı, 1849 sokakta ve onun yanındaki 1856 sokakta 3'er katlı 2 apartmanı olmasına karşın sahilde sadece Berrin apartmanını hatırlıyorum. Tümü 2 katlı müstakil evlerdi. Çamlığın köşesindeki İkbal'lerin köşkü, oraya gelmeden Penetti'nin köşkü (şimdi mevcut ve beyaz balon çocuk yuvası olarak kullanılıyor.) Hele onu 2-3 ev geçince bahçesi ceviz büyüklüğünde bembeyaz çakıllarla kaplı 1-1,5 metre boyunda mermer heykellerin süslediği köşk ile Erdem kolejinin bulunduğu sokağın köşesindeki, bahçesinde sülünler, bıldırcınlar tavus kuşları beslenen villa gençlik yıllarımın en güzel anılarını oluşturuyor.

Geçmişini bilmiyorum ama 1960'lı yıllarda Karşıyaka' da 2 kız koleji vardı. Biri Şimdiki Anıt'ın karşısındaki "Yamanlar Kız Koleji",diğeri Çifte Fırınların karşısındaki "Numune Kız Koleji" idi. Daha sonraki yıllarda bunlara kız-erkek karışık olan Erdem ve Karşıyaka kolejleri eklendi. Tabii bu yıllarda İzmir'deki Amerikan Kız Koleji, Türk Koleji ve Saint Joseph'e gidip gelen çok sayıda öğrenci de vardı.

Karşıyaka Lisesi 15.25'te, kolejler 16.10'da dağılır, İzmir'deki kolejlerin öğrencileri de 17.05 vapuru ile gelirlerdi. O zamanlar köşedeki Yapı-Kredi Bankası'nın altında 30-40 metrekarelik geniş bir boşluk vardı. Gençlerin çoğu orada toplanır,"İmbat duası" yapardı. Kızlar çarşıdan sahile çıkınca etekleri uçuşmaya başlardı. Etekler havalanınca Tilla'nın önündeki ayakkabı boyacıları fırçalarını boyacı kasalarına tempolu bir biçimde vurarak ritim tutarlardı. Her gün akşamüstleri çarşı ile çamlık arasındaki kaldırım ana-baba gününe dönerdi. Takıp takıştıranlar, sürüp sürüştürenler, kendini sahile atardı. Günler süren bakışmalar, laf atmalar, Çamlık'ta arkadaşlık teklifleri, (argosu "bordalamak") gençlerin yaşamına renk katardı. Koşullar ne olursa olsun nezaket kuralları zorlanmazdı. Karşılıklı saygı o dönem insanlarının yaşam tarzı idi.

Karşıyaka'da "Tur atmalar" genelde Çarşı ile Çamlık arasındaki kaldırımda olurdu. Çamlıktan sonra, hele hele Reşadiye'den sonrası çok tenha idi. Şimdiki Girne Caddesi o zamanlar toprak sokaktı, o toprak sokağa dönülünce 40-50 metre ileride yani şimdiki otobüs durağının olduğu yerlerde sarı renkli metruk bir bina vardı. Oraya "Perili Köşk" denirdi. Neden öyle dendiğini bilmiyorum ama orayı herkes bilirdi. Oralarda bir yer tarif edilecekse, "Perili Köşk" nirengi noktası kabul edilirdi.

Bostanlıya gidilirken, Girne'den bir önceki sokaktan sağa, oradan tekrar sağa döndüğünüzde, 30-40 metre ileride sağda Karşıyaka'nın tek yüzme havuzu vardı. Yanlış hatırlamıyorsam adı “Hipokampus (denizatı)” idi, sokaktan havuza 4-5 basamak merdivenle çıkılırdı. Yanda duvarda kocaman bir yağlıboya denizatı resmi vardı. O yıllarda Alaybey sahili ile 50 metrede denize girilmesine rağmen havuz çok kalabalık olurdu.
1962 yılında Karşıyaka'da bütünlemeye kalanlara yönelik sanıyorum, ilk dershane açıldı. Gündoğdu Meydanı'ndaki Gündoğdu Dershanesi'nin şubesiydi ve Reşadiye'de açılmıştı. Sahilden döner dönmez 40-50 metre ileride solda idi. Bir yıl sonra da aynı dershanede üniversite hazırlık dersleri başlatıldı. Ben dershanenin ilk öğrencilerinden olduğumdan bunları çok net hatırlıyorum. O zamanki sınavlarda çok sayıda zekâ testi sorusu vardı. "Yukarıdaki şekille, aşağıdakilerin hangisi arasında benzerlik vardır ?" gibi.

Sözünü ettiğim Dershanenin yakınında o zamanların en meşhur simitçi fırını vardı. Bütün simitçiler o fırının simitlerini satarlardı. Simitçilerin:
"Çıtır, çıtır Reşadiye'nin bunlaaaar! Elini yakmazsa para yok." diye bağırışlarını hala duyar gibiyim.

Gelelim Karşıyaka Çarşısına
1960'lı yılların başında çarşı, sabahtan öğleye kadar olağanüstü tenha olurdu. İskeleden istasyona doğru baktığınızda, yol boyunca 10-15 kişiyi ancak görürdünüz. (O döneme ait fotoğraflara baktığınızda bu yazdıklarımın abartı olmadığı gözle görülüyor.) O saatlerde esnaf dükkânının önünü süpürür, ekonomik olsun diye bir bardak suyu 3 defada süpürgenin üstüne dökerek sallar, dükkânının önünü sulardı. Sonra 3-5 esnaf dükkân önlerine sandalye atıp, çay kahve içerek vakit geçirirdi. Bir işi çıkıp da 10-15 dakikalığına bir yere gitmesi gerekse, dükkânını kapatmaz, bir sandalyeyi ters koyuverirdi dükkânın kapısına.

Eshot Sokağından (eski adı Rayegan sokak) çıkıp, İskeleye döndüğünüzde, köşedeki İş Bankasına gelene kadar bir eczane, bir mandıra, bir şarküteri, sonra da bir simitçi fırını vardı. Mandıranın adı galiba "Damla" mandırası idi. O zamanlar iskelenin önünde simitçiler olmazdı, çünkü İş Bankasının bitişiğinde bir simitçi fırını vardı herkes simidini oradan alırdı.
O zamanların en meşhur pastanesi "Sami Bey" pastanesiydi. Şimdiki Sami Bey pasajının olduğu yerdeydi, kuru pastası, pastaları, peti-börleri günlük çıkardı. Kazandibi ve supanglezin yeme mekânı olarak orası bilinirdi. İçecek olarak da limonata ve vişne suyundan başka pek seçenek yoktu. O pastanenin bitişiğinde akşamcıların "Baba Lokantası" vardı. Fiyatları biraz pahalı olduğundan herkes gidemezdi. Ama geçerken bakılınca, bembeyaz kolalı masa örtüleri, dimdik duran bez peçeteleri ile çok havalı görünürdü. Tam karşısında ise en az Baba Lokantası kadar meşhur Celal'in meyhanesi vardı. O da tertemiz pırıl pırıldı. Ama halk tipi içkili meyhane yukarıda, postahanenin yanındaki "Doktorun Meyhanesi" idi. Fiks mönü menü uygulanırdı. Yarım şişe rakı istedin mi, yanında çay tabağı büyüklüğündeki tabakların içinde 7-8 çeşit günlük meze birlikte getirilirdi.
"Celal'in Meyhanesinin sahibi Celal Erdoğanlar ve Simsar Hayrettin.

3 meşhur kırtasiyeci vardı. İlki şimdiki Nur Galerinin yerindeki "Çığır Kırtasiye", ikincisi Ömerağa Mandırası'nın bitişiğinde, daracık yerden girilip, içeride genişleyen "İhsan Amca"nın kırtasiye dükkânı idi. Ne alırsan al para sorun değildi. Yetmezse ertesi gün getirirdin. Çünkü herkes birbirini tanırdı. Kırtasiyecilerin üçüncüsü yukarıda postahanenin karşısındaki "Kınlı Kırtasiye" idi.

Tiyatro Sokağına, o zamanlar galiba Şayeste Sokak da denirdi. Tam köşede şimdiki Ses Pasajının olduğu yerde, Ses Sineması vardı. En popüler sinema oydu. Genelde sahildeki Melek Sineması yerli, Ses sineması ise yabancı filmleri oynatırdı. Öğretmenevi'nin altındaki Atlas Sineması, girişi basık ve sıkıcı olduğundan pek fazla tercih edilmezdi. "Sisi", "Lili Marlen", "Anjelik" yerli filmlerden "Küçük Hanımefendi" yıllarca hafızalarımızdan silinmeyen filmlerdi. Ses Sineması'na karşıdan bakınca, girişin sağ tarafında, tadına doyum olmayan sandviçler, tostlar yapan çok meşhur bir sandviççi dükkânı vardı. Ama ben ekmeği yuvarlak olup da içine kıyma konulan hamburgeri tercih ederdim. Yaşamımın geri kalan bölümünde bu güne kadar hamburgerin o kadar lezzetlisini ne İstanbul'un İstiklal Caddesinde, ne de Ankara'nın meşhur Sakarya Caddesinde yiyebildim. Sanırım o muhteşem damak tatları Fethi usta ile birlikte yok olup gitti. Sinemanın girişinin sol tarafında köşede kuruyemişçi Mehmet vardı. Sinemaya girilirken mutlaka uğranır, çekirdek alınırdı. O zamanlar daha ayçiçeği ile tanışmamıştık. İri taneli kabak çekirdeği en çok tercih edilen çerezdi. Satın alınan çerezler gazete kâğıdından yapılmış külahlara konur, kabuk konsun diye bir de boş külah verilirdi. Ama pek çok kişi Dört Kardeşlerin yanındaki çerezci "Ata"nın iri kabak çekirdeğini tercih ederdi. 1960 'da İzmir çekirdeği diye bilinen iri kabak çekirdeğinin adı, 2006 yılında çerezcilerde Rus Çekirdeği oldu.

Tiyatro Sokağı'na girilince, 30-40 metre ileride, Berber Nevzat'ın karşısında Milangazcı, fanatik Fenerbahçeli, Cezmi Şuvag vardı. Spor-Toto o yıllarda yeni başlamıştı. Karşıyaka'nın ilk Toto bayilerinden biri de oydu. Maçların oynandığı saatlerde önü ana-baba gününe dönerdi, çünkü sonuçları anında telefonla öğrenir, dükkânının önündeki panoya yansıtırdı. Postahanenin karşısındaki Toto bayii ise 13 maçtan hiçbirini tutturamayana, dikiş makinesi verirdi.

Milangazı biraz daha geçince, şimdiki Karşıyaka Sinemasının bulunduğu yerde sebze meyve hali vardı. Dar bir kapıdan girilir, içeride genişlerdi. Pırasa bağları, portakal mandalina kasaları kapının önüne konurdu. Aradan 40 yıl geçmesine karşın, ne zaman oradan geçsem, gözlerim o manzarayı arar. Haldeki kabzımallardan biri de, Halit Onovluk'tu. Kızı, benim eşimin Numune Koleji'nden arkadaşı olduğu için onu yakından tanırdık.

Yuva'nın kapısındaki "Tan-tan"lara gelince, sağ taraf (Şimdi şehiriçi nakliyat yapan kamyonetlerin durduğu yer) Çamaltı Tuzlası ile Sasalı otobüslerinin durağı idi. Mesai günlerinde oralarda oturanlarla ortaokul ve lise öğrencilerini getirir, akşamüstleri saat 16'da lise dağılınca, hepsini toplar götürürdü.

Sözünü ettiğim yer zaman zaman kalaycılara, kurban bayramlarında da kelle, paça tütsüleyenlere mekân olurdu. O günlerde o kadar kötü kokardı ki yazı ile anlatmak mümkün değil. Üstüne, üstlük kurbanlıklar da Yuva'nın duvarı boyunca satıldığından, ne kadar temizlenirse, temizlensin sokak haftalarca koyun pisliği kokardı. (Her güzelin, bir kusuru olur, derler ya.)

Şimdiki Murat Döviz'in olduğu köşede adını bilmediğim, çok meşhur bir bakkal vardı. O zamanlar açıkta satılan şeker çeşitlerli koca, koca kavanozların içinde bankoda dururdu. Kavanozların sarı metal kapakları pırıl, pırıldı. Bakkalın kaşları çok fazla kalın olduğundan, tarif edilirken "Karakaş bakkal" denirdi. Benim kayınpederim Nuh Bey'in de arkadaşı olduğundan, ara sıra sabahtan, oraya kahve içmeye giderdi.

O zamanlar, "Pınar Süt", "Sütaş", "Tikveşli" gibi firmalar olmadığından süt ürünleri çarşıdaki mandıralardan alınırdı. En meşhurları Sakıpağa, Ömerağa ve Banka Sokağındaki, Menemen Mandıralarıydı. Sakıpağa'nın şimdi döner yenen yan taraftaki bankolarında o zaman köpüklü Sakıpağa ayranı içilirdi. Ayran bardaklarının her biri yarım kilo ağırlığında idi. Yan taraftaki tuz tabağının içindeki tatlı kaşığı ile herkes tuzunu kendi atardı. Ömerağa Mandırası o zaman, şimdiki Temizocak'ın yanındaki Rodi'nin yerindeydi. Adı Ömerağa Mandırası ile bütünleşen Sümer ağabey 1960'lı yılların başında yoktu. Daha sonraki yıllarda Adnan Süvari'nin Göztepesinden Karşıyaka Futbol Takımına transfer olacak, bir yandan futbol oynarken, bir yandan da, Kilise Sokağında terzi dükkânı açacak, dükkânın karşısında oturan Ömerağa'nın büyük kızı ile evlendikten sonra adı, Ömerağa Mandırası ile birlikte anılmaya başlayacak.
Çarşıdan sağa, Banka Sokağına dönünce Sağ köşede Menemen Mandırası vardı. Tereyağı çok tutulurdu. Biraz daha ilerde İpek Sineması'nın karşısındaki Karşıyaka'lı eski futbolcu "Şele Yılmaz"ın bisikletçi dükkânını herkes bilirdi. "Şele Yılmaz"dan başka, Tiyatro Sokağının sonundaki Kadir Usta ile Cumhuriyet İlkokulu'nun karşısındaki Sedat Usta tanınan diğer bisiklet tamircileriydi. O zamanlarda Karşıyaka'da bisiklet sayısı çok fazla değildi. Çünkü bisiklet pahalı idi. 1-2 memur maaşı ile ancak alınırdı. Ama sonra piyasaya çıkan “Rabusta” marka bisikletler ucuz olunca bisiklet sayısında patlama oldu. O zamanlar “Rale” marka bisikleti olanlara, bugünün Mercedes sahipleri gibi gıpta ile bakılırdı.

Şimdiki Albey'in yanındaki Yes Ayakkabı'nın bulunduğu yerde ise herkesin çok yakından bildiği Karakulak vardı. O zamanlar dilekçelere l6 kuruşluk pul yapıştırılırdı. 15 kuruşluk damga, 1 kuruşluk da tayyare pulu idi. Pulların satıldığı yer ise koca çarşıda sadece Karakulaktı. Her türlü baharat, tarçın lohusa şerbeti için şeker, misina, olta, zarf, kâğıt denince de akla orası gelirdi. 1980'li yıllara gelindiğinde ise Karşıyaka'da ilk fotokopi çekmeye başlayan yer de Karakulak olmuştu.

Şimdi burada okuyunca da hemen hemen herkesin çok net olarak hatırlayacağı bir başka şeyde dilsiz postacı idi. Postahanede çalışırdı. Bana göre dünyanın en iyi niyetli insanı idi. Yardımına koşmadığı insan kalmazdı. Postahanedeki tüm problemleri o çözerdi. Okuma yazma bilmeyenlerin iyilik meleği İdi. En büyük esprisi ise pul yapıştıranlara dilini çıkarmasıydı. Şimdiki Vakıf İşhanının bulunduğu yerden, polis karakolunun bulunduğu köşeye kadar tüm evler eski Rum evlerindendi. İş Bankasının Karşı köşesindeki ilk ev İnanöz Otobüslerinin yazıhanesi olarak kullanıldı uzun bir süre. İşte o dönemlerde İstanbul, Ankara, Balıkesir ve Ayvalık'a gidecek son model otobüsler Çarşının içinden yani Banka Sokağının köşesinden kalkardı.

Avlar pasajının bulunduğu yerde l980'lere kadar, geniş bir alan bulunurdu. Çarşı üzerine gelen 2 köşesinde 2 manav yer alırdı. Birisi "Kazık Hasan"dı onun sebze yetiştirdiği bostan şimdiki Girne Caddesindeki Lunapark'tı. O meydanın ortasında Abdullah lokantası vardı. O tarihlerde Karşıyaka'daki lokanta sayısı 5'i geçmezdi. Abdullah lokantası daha çok çarşı esnafına hitap ederdi. 2 yanında 2 berber vardı. Birinin adı, Tahsin'di. Daracık bir koridordan arka sokaktaki Zafer Sinemasına çıkılırdı. O daracık koridorda ise, camcı Tahsin'in dükkânı bulunurdu. Ayna ve çerçeve işlerini de o yapardı. Yanındaki umumi tuvalet tüm çarşının ihtiyacını görürdü. Temizlik açısından pekiyi değildi. Yakınında mescit olmasına rağmen... Galiba o mini çarşıya "Asmaaltı" da denirdi.
Uzun uzun anlatmasam da, Postanenin karşısındaki kurupastacı Ali Çağlar, Güzel Ali, Ankara İlkokuluna çıkan sokaktaki düğmeciler, Foto Yıldız'ın çarşı İş Bankasının yerindeki dükkânı, Foto Mucit, Stüdyo Mehmet, çarşı içindeki İnzibat Karakolu, Kamelya Tuhafiye, Küçük İkbal çok net olarak belleğimdeki yerini koruyor. Az daha unutuyordum. Turşu çeşitlerinde ve hurma zeytinde rakipsiz Kaluç'ların şarküterisi, Hanımların her çarşıya inişlerinde uğramadan edemedikleri Sarı Arabayı, Dört kardeşlerin bakkal dükkânını, berber Nevzat'ı, Majestik Bilardo Salonunu, ellerindeki deri çantaları ile evlerimize kadar gelen, doktorlarımız Ziya Ertemer'i, Orhan Alpyörük'ü, Hüseyin Hüsmen'i de bunlara ilave etmeden olmaz.

İstasyon Masalı

Bunları yazarken şimdi bana masal anlatıyormuşum gibi geliyor. 1955'lerde Karşıyaka'da motorlu araç sayısı yok denecek kadar azdı. Tek taksi durağı İskeledeki Ersan Taksi idi. O zamanlar ulaşımda istasyonun rolü çok büyüktü. Çiğliye nerede ise saat başı banliyö treni kalkardı. İstanbul, Ankara yolculukları da genelde trenle yapılırdı. İstasyon ile çarşı caddesi arasındaki daracık yolda her zaman 15-20 fayton dururdu. Ağaçların altındaki tulumba faytoncuların temizlik işlerine ve atların sulanmasına yarardı. Tüm faytonlar pırıl pırıldı. Faytonların nerede ise her gün, deri olan bölümleri bademyağı, sarı metal bölümleri ise, fay ile ovulurdu. Atlar bakımlı olduğundan tüyleri parlardı. İstasyonda inen yolcular gidecekleri yere faytonla giderlerdi. Çünkü başka seçenek yoktu. Bugünkü Kız Enstitüsü'nün yerinde Pazar günleri kurulan Pazardan alınanlar da evlere faytonla taşınırdı. Sünnet düğünlerinde mahallenin tüm çocukları 10-15 faytona ancak sığardı. Bugünkü İstasyon Taksinin olduğu yer ise at arabacılarınındı. Çünkü şehiriçi yük taşıması 2 tekerlekli at arabaları ile yapılırdı. Ulaşımda atlar bu kadar etkin olunca artık şehrin her noktasında keskin kokan öbek öbek at pisliklerinden pek rahatsız olmaz, kabullenirdik. Her gün akşamüstleri istasyona 2 kokoreççi gelirdi. İri yarı pek de temiz olmayanın adı Raif'ti. İstasyona gelirken çocuklar "Paranla bok ye" diye bağırıp kızdırırlardı. Ama ayaklarından rahatsız olduğundan pek bir şey yapamazdı. 

Kısa boylu olup da Zübeyde Hanım Parkının yanında oturanın adını bilmiyorum ama o çok temizdi. Başında her gün bembeyaz bonesi ile satış yapardı. Her zaman önce onun kokoreçleri biterdi. Raif İstasyona gelirken de, giderken de peşine 20-30 tane kedi takılırdı. Yarım ekmek içi kokoreç 50 kuruştu. Bugün istasyon binasının arkasında yer alan Naci Gülçağ'ın işlettiği İstasyon Kahvesi 50 yıl önce de vardı.

Bugün dolmuşların bulunduğu alan o zamanlar marşandizlerin yüklerini boşaltma yeri idi. Karşıyaka'daki herkes kış mevsiminde Soma Linyiti yaktığından bir dönem oraya vagonlar dolusu linyit indirilir. Kamyonlarla Soğukkuyu'daki dağıtım merkezine taşınırdı.

Soğukkuyu Masalları

İstasyondan Soğukkuyu’ya kadar uzanan Zübeyde Hanım Caddesi çarşı kadar olamasa da, oldukça hareketliydi. Demiryolunu geçer geçmez, şimdiki Hükümet Binasının bulunduğu yerde önceleri Hayal Açıkhava sineması vardı. Bir süre sonra onun bitişiğine Beyazıt Sineması yapıldı. 2 sinema yan yana olunca orası akşamları eğlence merkezine döndü. Sinemalar 20.30'da başlardı. Ama çiğdemciler, dondurmacılar, çerezciler, süt mısırcılar 19.30' da sinema önünde yer kaparlardı. Sinemanın sağı, solu, arkası bahçe olduğundan film seyredilirken sıcaktan rahatsız olunmazdı. Şimdi buraya Mayıs ayında film seyrederken yan bahçeye elimi uzatıp can erik koparıp yediğimi hatırlıyorum desem “Amma da abarttın”  derler. Vallahi de yedim, billahi de yedim.
Sinemaları geçer, geçmez sol tarafta Mussavvat Sokağı vardı. Cadde boyundaki tüm evler 2 katlı, bahçeli müstakil evlerdi. Osmanpaşa Camii ile Zübeyde Hanımın anıt mezarını geçince solda Numune Kız Koleji, karşısında da Çifte fırınlar vardı. Gerçekten birbirine bitişik 2 fırın olduğundan "Çifte Fırınlar" denirdi. Ekmek, simit çıkarmak kadar semt halkının yemeklerini, tatlılarını, böreklerini, güveçlerini pişirmek gibi çok önemli bir işlevi vardı. Mis gibi kokan francala ekmek, börek ve güveç kokuları tüm mahalleye yayılırdı. Orayı da geçince şimdi Bahriye Üçok Bulvarı'na dönen sol köşede eski Altınuç, sonraki adı Ferah olan yazlık sinemaya gelinirdi. Ferah sineması daha çok acıklı Türk filmleri oynatırdı. Sonra sağ tarafta çukurdaki kocaman mandalina bahçesi geçilir ve Soğukkuyu'ya varılırdı. Çanakkale asfaltına varmadan 10-15 metre önce sağa, dereye doğru döndüğünüzde iniş bir çıkmaz sokak vardı. Yamanlardan, Doğançay'dan gelenler atlarını, eşeklerini oraya bağlarlardı. Biraz ileride nalbant (at, eşek nallayan) onun da ilerisinde, At arabalarının tahta tekerleklerine demir çember geçiren, sıcak demirci vardı.

Çanakkale asfaltına gelince, sağa değil de cami’den sola dönerseniz Ordu Sokağına girerdiniz. Sağda köşede kalan bahçeli kahvehane, Süreyya’nın Kahvesiydi orayı herkes bilirdi. Çünkü Menemen’den, Bergama’dan, Ayvalık’tan gelen bütün otobüsler yolcularını O, kahvenin önünde indirirdi. Caddenin tam karşısındaki arap garsonu olan Erol'un kahvesi de Çanakkale yönüne giden otobüslerin terminali işlevini görürdü. Mezarlığa giden yolun köşesindeki nalbur Selahattin'in dükkânında çividen, boyaya, kilitten, çapaya kadar her şey bulunurdu. Mezarlık yoluna girer, girmez de karşınıza belediye otobüslerinin tamirhanesi çıkardı.

Küçük Yamanlar Masalları

Bu sözünü ettiğim yerlerin, sağında kalan küçük tepenin adı şimdide, 50 yıl önce de Küçükyamanlar idi. Ama şimdi kime sorarsanız sorun, bilmez. O dönemin Karşıyakalılarının bilmemesi mümkün mü? Çünkü hepimiz yıllarca Nisan ayından Mayıs sonuna kadar her hafta sonu uğradık oraya, hem ne uğrayış, Cumartesiden, taze soğanla yemek için yumurtalar kaynatarak, kol börekleri, kısırlar, yaprak sarmaları yaparak, pompalı gazocaklarında çaylar demleyerek, O güzelim körfez manzaralı mesire yerinde geçirdik, hafta sonlarımızı. Her hafta sonu Küçükyamanların ilk papatyaları genç kızların başına taç, uçuk pembe, mor renkli dağ zambakları evlerimizdeki vazolara süs oldu. Hıdrellezde sabah deniz kenarında, dilek tutan, komşuların öğlenden sonra Küçükyamanlar ikinci adresleri oldu. O zamanlar Karşıyaka'nın neresinden bakarsanız, bakın, görünen o sevimli tepe ziyaretçilerinden çok memnun olmalı ki, çiçek açmış gibi görünürdü. Unutulacak anılar mı bunlar? Şimdi ne Karşıyaka'dan bakınca, Küçükyamanlar; Ne de Küçükyamanlar'dan bakınca Karşıyaka görünüyor.

Karşıyaka'nın 3 Güzeli

1960'lı yıllar gençliğinin, belleklerinden 40 yıldır silinmeyen 3 güzel ve alımlı kadını vardır;
Bunlardan birincisi, sahildeki eski Paşabahçe Mağazasının üstünde oturan Gazcı Erol'un eşi idi. O yıllarda hiç kimsede görmeye alışmadığımız biçimde, adeta bir sahne sanatçısı gibi makyaj yapardı. Simsiyah sürmeli gözler, bol rimelli kirpikler, kıpkırmızı yanaklar, dudaklarla aynı renk ojeleri ile çok fazla dikkat çekerdi. Sanırım onu yıllar boyunca, makyajsız ve rüküş gören kimse olmadı. Oldukça zevkli giyinirdi. Son derece şık olan elbiselerinde, derin göğüs dekoltesine yer verirdi. Çeşit, çeşit kürkü vardı. Hiç düz ayakkabı giymezdi. Bütün ayakkabıları çok yüksek puntluydu. Yolda yürürken yer sarsılıyor sanırdık. O zamanlar parfüm bilgimiz, berberimizin sürdüğü, beyaz zambak kolonyası ile sınırlıydı. Ama O öyle bir parfüm sürerdi ki, "Kadın" kokardı. Yolda yürürken 10-15 metre çevresindeki herkes parfüm kokusundan hipnotize olurdu. Ya peşine takılıp uzun, uzun seyrederdiniz, ya da gözden kaybolana kadar, izlerdiniz.
Gazcı Erol'ün eşi Burçin Özışıkçılar.

İkincisi; Çocuk Yuvası'nın kapısından başlayıp, Karşıyaka Lisesi'ne kadar uzanan 1850 sokaktan (Dutlu yol), Bugünkü Alaybey Tansaş'a doğru döndüğünüzde sağ köşede kalan, geniş bahçeli, yüksek duvarlı, yeşil boyalı müstakil evde oturan "Liz Taylor"du. Gerçekten çok güzel bir kadındı. Herkes O'nu Liz Taylor'a benzetirdi. Ama bence O Liz Taylor'a değil, Liz Taylor ona benzerdi. Adını bile bilmediğimiz, O güzel kadın, mor renkli farları tercih ederdi. O zamanlar Liz Taylor'a "Menekşe gözlü" dedikleri için, o mor göz boyası bize çok anlamlı gelirdi. Olağanüstü şık giyinirdi. O'nun giydiği giysileri başka hiç kimsede görmezdik. Çok yüksek olan evlerinin bahçe duvarlarını kocası çok kıskanç olduğu için yaptırdı, denirdi. O Gazcı Erol'un eşi kadar ortalıkta görünmezdi. Ama sahile çıktığında gençler birbirine "Liz, sahile yürüyüşe çıkmış" diye, tüyo verirlerdi. Hiç unutmam bir kış günü Akvaryum Gazinosuna oturmuştu da, O orada olduğu için gazino alışık olmadığımız bir kalabalık yaşamıştı. Kadının makyajından, giysisine, kürkünden konuşmasına kadar, her şeyinde asalet vardı. O'nu da makyajsız ve rüküş gören kimsenin olduğunu sanmıyorum.
Liz... Sevgi Eryüksel.

Güzellerin üçüncüsü çarşıda esnaftı. Şimdiki postahanenin yerinde o zamanlar, 4-5 basamak merdivenle çıkılan bir Rum evi vardı. Yine postahane olarak kullanılırdı. Tam onun karşısındaki Kınlı Kırtasiyenin bitişiğinde, bir helvacı dükkânı vardı. Dükkân sahibi bir bayandı. Herkes onu "Helvacı güzeli Naciye" olarak tanırdı. Esnaf olmasına karşın olağanüstü bakımlıydı. Hiç ojesiz gezmezdi. O yıllarda ağarmaya başlayan saçlarını sanırım her gün berbere yaptırırdı. Ojeleri gibi, hiç eksik olmayan ruju da kıpkırmızıydı. Günün her saatinde bakımlı ve şıktı. Gençler aralarında O'na "Taş gibi kadın" derdi. Çevresindekilere her zaman mesafeli davranırdı. Dükkânının vitrininde kocaman bembeyaz bir mermer vardı. Yapılan tahin helvaları akışkanlığını yitirmeden, O mermere dökülür, dökülen helva vitrin camına doğru köpük, köpük akardı. Bence sattığı helvanın yarısından çoğunu O'nu yakından görmek isteyenler alırdı. Gençler sahilde turladıktan sonra, evlerine dönmeden "Hadi bir de İstasyona doğru uzanalım, Helvacı güzelini de görelim, sonra dağılırız" derlerdi. Bana kalırsa O'nun tahin helvası da cevizli sucuğu da çok güzeldi. Ama kendisi çok, çok daha güzeldi.

Şimdi yıl 2007. Bu yazdıklarımın üzerinden tam 47 yıl geçmiş. Bu belleklerimizden silinmeyen 3 güzel kadın hayatta mı? Bilmiyorum. Ama yaşıyorlarsa onları şimdi görmek istemem. Çünkü onlar benim belleğimde 47 yıldır solmayan vazo çiçekleri gibi... Yaşamıyorlarsa "Nur içinde" yatsınlar, iz bırakan, çizgileri olan, karizmatik insanlardı.

Herşey Kapınızda

Benim penceremden, 1955-1970'li yıllar Karşıyakası’na baktığınızda tam bir "Satıcı Cenneti" çıkıyor karşınıza, kimden başlayacağıma bir türlü karar veremedim. Saatlerce gezdim, geçmişimde, sonunda Mösyö'de karar kıldım.

Mösyö, Karşıyaka'da yaşayan bir Musevi idi. İzmir'de çok büyük bir manifatura mağazası, Karşıyaka'da ise tekerlekleri küçük olan, 4 tekerlekli at arabasından bir şubesi vardı. Takvimini sadece hanımların bildiği, haftanın belli günlerinde sokakların belli noktalarına gelir, elindeki okul ziline benzer zillini çalmaya başladı mı? Elini durulayan hanımlar soluğu, arabanın başında alırdı. Üstü kapalı, yanlarında kapakları olan at arabasının, her kapağının altı adeta bir reyondu. Bir kapak açıldı mı basmalar, pazenler, krepler, ipekliler, öteki kapağın içinde; perdelikler, tüller, kadifeler, pijamalıklar, gecelikler, bir başka kapağın altında hazır gömlekler, yatak örtüleri, sabahlıklar, gecelikler, ne ararsanız vardı. Yani yok yoktu. Para önemli değildi. Mösyö'nün boynuna çapraz astığı sözlük kalınlığındaki kara kaplı defterde adı olmayan Karşıyaka’lı Hanım yoktu. O zamanlar taksitli satış bilinmezdi. Demek Karşıyaka'ya taksitli satış kültürünü Mösyö getirmişti. Ama onun taksitleri aydan aya değildi. O "Eline geçince ödersin" derdi de, bazıları ödemesini hafta da bir, bazıları 15 günde bir, hatta bazıları da 2 ayda bir öderdi. Arabada olmayan mal bir dahaki sefere mutlaka gelirdi. Deftere alacaklar sabit kalemle yazılır, ödenen taksitlerin üstü çizilir, asla silinmezdi ki! Müşterinin şeceresi daima göz önünde olsun diye. Arabacılar Sokağında 2 katlı bir evde oturan Mösyö, sanırım 1970'li yılların başında İsrail'e göç etti. Ama belleklerimizdeki yeri o kuşak yaşadıkça hiç silinmeyecek.

O dönemlerde çarşıda Sarı Araba diye bir "Çerçi" dükkânı vardı. Onun da yıllarca Karşıyaka sokaklarında sarı arabası ile satış yaptığını işler iyi gidince de çarşıda dükkân açtığını çok duymuştuk. Sarı arabasına olan vefasından dolayı da dükkânının adı "Sarı Araba" olmuştu. Sarı Araba, dükkân olunca sokaklardaki onun boşluğunu, çerçi Güngör doldurmuştu. Bisiklet jantlı 4 tekerlekli arabası ile Tüm Karşıyaka’yı dolaşır. O küçücük arabasında; makaradan, masura; iğneden ipliğe; renk renk kordeladan fermuara; bebe lastiğinden, gaz lambası fitiline kadar her şey bulunurdu. Sonraki yıllarda o da çarşıda dükkân açmıştı. Sokaklarda gezerken O da mösyö gibi geldiğini zille duyururdu. Ama hiçbir Karşıyakalı Hanım zillerin sesini birbirine karıştırmazdı.

Zübeyde Hanım Caddesi ile Nergis arasındaki alan tamamen bahçelerle doluydu. Orada bahçesi olanlar her sabah topladıkları sebzeleri, meyveleri, yeşillikleri, at veya eşek arabasına doldurur. Satışa çıkarlardı. Kadife patlıcanlar, ince kabuk dolma biberler, çiçeği burnunda kabaklar, kınalı boyalı barbunyalar, Yamanların domatlar, yağlı marullar, mis kokulu tereler, rokalar kapınızın önünden geçerdi. Karşıyakalı o zamanlar sebzenin, meyvenin hasını yerdi. Bornova'dan gelen "Dilsiz"  meyvenin en güzelini satardı. Birkaç saat önce topladığı bardacıklarının poposundan bal akardı. Çekirdeksiz üzümleri iri değil ama mum gibi sapsarıydı. Yerken eliniz sak sak olurdu. Şam üzümü de denen parmak üzümlerini iki defa ısırırda yerdiniz. Şimdi Kardinal veya pembe gemre de denilen erik iriliğindeki kütür, kütür olan pembe üzümlerin O zamanki adı, "Tavşan Böbreği" idi. Elmaları, armutları hep seçme idi. "Dilsiz" biraz huysuzdu, durumu iyi olanların kapısına geldiğinde meyveyi seçer, terazisinin gözüne doldurur. İstemeden kapınıza getirirdi. İstemiyorum, derseniz. Kapının önüne döker, arkasına bile bakmadan çeker giderdi.

Kapınızın önünden neler, geçerdi neler...

Kelle, ayak, dalak, işkembe, bumbar satan mançolar. Borazanının sesi yedi sokak öteden duyulan gazcılar. Hemen oracıkta, kalay yapıveren kalaycılar. Bıçak Bileyicileri. Sütçüler, omuzlarına astıkları askı ile satış yapan yoğurtçular. Gece saat 23'lere kadar sesleri kesilmeyen, tahin-pekmezcilerle, bozacılar, camdan çerçeveli çantaları ve şırıngaları ile esansçılar, pamuk atıcıları, takas kültürü ile çalışan nayloncular tabakçılar. Siz eski takım elbise, palto, manto, ayakkabılarınızı bir tarafa koyardınız. Satıcı da karşısına örneğin; 6 porselen tabak bir süzgü koyardı. Anlaşma olursa alış veriş biterdi.

Okul önlerinin değişmeyen satıcıları: Macuncular, çiğdemciler, köfteciler, her kâsesine 2 kaşık ceviz atıp, üstünü narla süsleyen aşureciler, pelteciler. Evde yapılıp, yağlı kâğıttan minik külahlara dökülen sarı, yeşil, kırmızı renkli ballıbabacılar (şimdiki loli pop'ların dedesi) elmaşekerciler, keten helvacılar, her birisi hakkında sayfalar dolusu yazılar yazılabilecek, yüreklerinden sevgi taşan, bu sokak satıcıları Karşıyaka'nın renkleri idi.

O zamanlar akşamları evlerin içi sıcak olduğundan, yemekten sonra herkes kapısının önünü süpürür, bir güzel sular, tahta sandalyeler sıralanır, kilimler serilir, üzerine şilteler atılır. Kapı önlerinde oturulurdu. Birkaç komşu hemen bir araya geliverir, Gaz ocaklarında kahveler pişirilir. Yamanlar suyu ile çaylar demlenirdi. Saatler süren doyumsuz, kapı önü sohbetleri, çiğdem çıtlamalarının fon müziği altında devam ederdi. Çıtlanan çiğdemin tuzu dilleri damaklara yapıştırmaya başladığında, uzaktan uzaktan özlediğiniz tiz bir sesi duymaya başlardınız. Gazuzzzzz... Buz gibi, çivi gibi gazuuuuzzzzzzzz” Bu ses, gazozcu Nedim'in sesiydi. Her gün öğleden sonraları buz içinde soğutmaya başladığı gazozlarını akşam olunca, arabasına doldurur. Sokak sokak dolaşırdı. Her akşam aynı saatte geçerdi. Bir gazoz 25 kuruştu ve gerçekten buz gibi soğuk olurdu. Gazoz istediğinizde şişeyi suyun içinden çıkarır, kurular, açmadan şişeyi 2 kere sallardı ki "Patttt" diye ses çıksın diye... Ne güzel sesti o, duydunuz mu, ağzınız sulanmaya başlardı. Kıyamazdınız elinizdeki gazozu içmeye, ödünüz kopardı. Bitecek diye. Nedim, ciddi ve kibar çocuktu. Herkes sindire, sindire içsin diye, şişelerin boşunu beklemez, dönüşünde veya ertesi gün alırdı.

O zamanlar bir mahalledeki buzdolabı sayısı 3'ü, 5'i geçmezdi. Herkes soğuk suya hasretti. Ara sıra, akşamları bakkaldan 25 kuruşluk buz alınır, kırılıp su sürahilerine atılırdı.
Akşamları kapı önlerinde büyüklerin sohbeti sürerken, çocukların gece oyunları başlardı. Siz hiç kör sokak ışıklarının altında saklambaç oynadınız mı? Aman Allah’ım, bir ebe oldunuz mu? Yandınız. Karalıkta bütün oyuncular sizi kolayca izler, ama siz nereye bakacağınızı kestiremezsiniz. Ebeliğinizin saatler sürmesi yetmezmiş gibi bir de dalga geçerler. Siz de mızıkçılık çıkarır. Bozarsınız, oyunu. Tabi ertesi akşam oyun dışı kalma pahasına...

Karşıyaka Lisesi

O tarihlerde Karşıyaka Lisesinden başka lise yoktu. Ulucak'tan Menemen'den, Bergama'dan, Ayvalık'tan çok gelen olurdu. Çünkü oralarda da henüz lise yoktu. Bina l945 yılına kadar Kız Öğretmen Okulu olarak kullanıldığından çevremdeki pek çok kişi "Kız Muallim Okulu" derdi. Çok bakımlı bir okuldu, şimdiki metruk kapıdan, o zamanlar girdiğinizde girişte sağda kalan bina öğrenci işleri olarak kullanılırdı. Havuzlu yemyeşil bir avludan sonra 10-15 mermer basamakla girdiğiniz, binanın, soldaki ilk odası okul müdürü Halit Edgüver'in, sağda kalan ise öğretmenler odasıydı. 3-4 bina koridorlarla birbirine bağlanmıştı. Tüm bu binalarda ortaokullar okurdu. Liselilerin binası ise şimdi de var olan köşedeki eski binaydı.

Hiçbir ders boş geçmezdi. Şimdi geçmişe baktığımda, birkaçı hariç tüm öğretmenler işlerini severek yapan insanlardı. Fizikçi Ali İkiz'in ciddiyeti, Edebiyatçı Tahsin Yaşamak'ın, şıklığı ve ülke gerçeklerinden kopmamamız yönündeki gayretleri, Coğrafyacı Melahat hanımın mesleki bilgisi, beden eğitimci Abdurrahman beyin öğrencilerle olan yakın ilişkisi, yaşamımız boyunca örnek aldığımız davranış biçimleriydi. O zamanlar üzerimizden atamadığımız tek şey "Öğretmen fobisi" idi. Yollarda öğretmenlerle karşılaşmaktan çekinir. Fellik fellik kaçardık. Kopya çekmeyelim diye, sıraların üzerinde ceylan gibi atlayan Fikret hanım'ı. Ders kitabımız olmasına karşın, tam bir öğretim yılı boyunca, parmaklarımız kırılırcasına not tutturan, ikide bir, "Bir yazmak beş okumaya bedeldir", çocuklar diyen, tarihçi Zehra Aksoy Hanımı. Kopya çekip de birebir aynı yazılı kâğıdı vermenize rağmen, notlarınız farklı gelip de itiraz ettiğinizde, Aydın şivesiyle, Biliyosan hadi ge sözlü yapem gecen mi?” diyen Kimya öğretmenimiz Şule Hanım'ı. Efevari tavırları ile hiç kimsenin, dünyasına girmesine izin vermeyen matematikçi Şükran Hanımı unutmak mümkün mü? Okulumuzdaki sportif etkinlikler çok fazlaydı. Öğle tatillerindeki sınıflar arası maçlar kızlar da dâhil aç kalma pahasına izlenirdi. Şimdiki Karşıyaka Lisesinin binasının bulunduğu yer futbol sahasıydı. Atatürk ve Namık Kemal Lisesi ile yapılan futbol maçları derbi gibiydi. Sıtkı, Okan, Doğan, Cengiz, kaleci Cazip, Hikmet, Behlül, atkafa İsmet, ortaokullardan Bedri, sonra KSK da oynayan Atilla, Aykut ilk aklıma geliverenler.

Basketbol takımındaki Necat Kuymulu ile Sezai Engür'ü de hayranlıkla izlerdik. Onları izlerken bakın bunlar sıçrıyor. Bir de havada iken sıçrıyor, denirdi.

İnşaatlarda hafta sonları işçi olarak çalışan Krosçu Tarzan Hüseyin, güreşçi Herkül Önder, boksör Topal Bekir hala unutamadığım isimler arasında. Nasıl unuturduk ki? Okula madalya kazandıranların, resimleri koridorlara asılır, bayrak törenlerinde kırmızı kordelalı sarı madalyalarını Müdür Halit Beyden almak için kürsüye çağırıldıklarında, avuçlarımız acıyana kadar alkışlardık onları. Sonra da müzik öğretmenimiz Dündar Bey'in bestesi olan İzmir'in İncisi Karşıyaka Lisesi diye başlayan marşı okurduk bütün kalbimizle.

Şimdi, O dönemlerde Karşıyaka'yı paylaştığımız güzel insanlar, eğer bu yazdıklarımı okurlarsa, hiç endişem yok ki gözleri nemlenecek, 40 yıl eskilere gidiverecekler... Ama. Bu günün gençleri okurlarsa gülüp geçiverecekler. Çünkü onlar masal kahramanları, Alaattin'in lambasındaki cin ile Sindirella'nın sihirli ayakkabılarını hayal edebilirler. Ama Girne Bulvarı ile Atatürk Bulvarlarının patlıcan, biber bahçesi olduğunu, Gümüşpala'da, Cumhuriyet Mahallesinde bir tek bile ev bulunmadığını asla hayal bile edemezler.

Yaşlılara Masallar

Ne zamana kadar sürdü bilmiyorum ama 1960 yılında olduğunu iyi hatırlıyorum. Karşıyaka'da her gün saat 10.00'de sular kesilir. 5 dakika sonra yeniden gelirdi. Yeni gelen su Yamanlar Suyu idi. Herkes testisini, bardağını, tenceresini şişesini doldururdu.
Yemeklere, çaya, içmeye o su kullanılırdı. Saat 11.00 olduğunda sular yeniden kesilir,
Normal kullanım için Halkapınar suyu verilirdi. Yani bir başka deyişle şimdi İZSU'nun litresini 50 kuruşa sattığı su, o zamanlar çeşmelerimizden akardı.


Yağmaaaaaaaa.

1960'lı yılların başında, Arabacı Sokağı ile iskele çevresindeki seyyar satıcılar, tezgâhlarının başında 4-5 kişi toplanınca “yağmaaaaaa...” diye bağırırlardı. Bir gün sınıf arkadaşım Mahir, babasının anlattıklarını bana aktardı. Aynı şeyleri daha sonraları da Demokrat İzmir Gazetesi'ndeki bir köşe yazısında da okuduğumu hatırlıyorum. 1950'li yıllarda seyyar satıcılık yapan sebzeciler, meyveciler, balıkçılar, yeşillikçiler, memurları, işçileri getiren son vapur da gelip, alaca karanlık çökmeye başladı mı, “yağmaaaaaa...” diye bağırmaya başlarlarmış. Bu işareti bekleyen çevredeki fakir, fukara arabalara yaklaşırmış, seyyar satıcılar da kalan patlıcanını, biberini, domatını, üzümünü, şeftalisini, balığını birer-ikişer kilo kese kâğıdına doldurur, onlara dağıtırmış. Buzdolaplarının olmadığı yıllarda, ertesi sabaha kadar pörsüyecek, bozulacak malların böyle değerlendirilmesi ne güzel değil mi?

Galibiyet Kutlamaları
1962-1963 yıllarında, Karşıyaka Futbol takımı 1. Ligde idi ve çok güçlüydü. Üç büyüklerin Alsancak Stadı'ndan galibiyetle çıkma şansı yüzde 50'nin altındaydı. Eğer maç kazanılırsa, maç dönüşü 1000 kişilik Sur veya Efes vapuruna 2-3 bin kişi binerdi. Fazla yolcudan gemi su seviyesine kadar alçalırdı. Kaptan Köşkü ele geçirilir. Vapurun sireni ile “Kaf..Kaf..Kaf..Sin..Sin..Sin.. Kaf.Sin, Kaf..Sin..Kaf” tempoları Karşıyaka iskelesine kadar devam ederdi. İskeleye varılınca mevsim de uygunsa, gençler, güvertelerden, hatta Kaptan Köşkü’nün üstünden çivileme denize atlardı. Sözünü ettiğim KSK Argun'lu, Bulut'lu, Ogün'lü, Küçük Erol'lu, Büyük Erol'lu, Baş Erol'lu, Vural'lı, kaleci Akın’lı, Burhan’lı Karşıyaka.

25 Kuruşa Arsa

Karşıyaka'dan sık sık bisikletle Bostanlıya giderdik. İlk yıllarda toprak yol köprüde biterdi. Sonraları o yol Cemal Gürsel'in evine (şimdiki karakol) kadar uzadı. Oradan sonrası resmen bataklıktı. Denizin yükseldiği zamanlar su basardı. Deniz suyuna rağmen büyüyen çalılar insanın beline gelirdi. O bataklık göz alabildiğince devam ederdi. Hatta trenle giderken Çiğliyi geçtiniz mi sol tarafınızda bataklığın devamını görürdünüz. Bizi pek ilgilendirmezdi o dönemlerde, ama hep duyardık. O zamanlar vapur bileti 40 kuruşken, oralarda arsanın metrekaresi 25 kuruştu.

Öğretmenimin Evi

1962 yılının Mayıs ayı idi. Lise 2. sınıfta fizik dersinden kalacak olanlara öğretmenimiz kurtarma yazılısı yapacağını söyledi. Gününü de verdi. Öğretmenimizin oğlu bizim sınıfta okuyordu. Durumu kritik olan 5 kişi (aralarında ben de varım) öğretmenimizin oğlunu okul bahçesinin en arkalarına götürdük, pazarlığa başladık. Uzun pazarlıktan sonra Sami Bey Pastanesinde 2 supanglez ile 2 limonata karşılığında anlaştık. Aynı gün akşamüstü de Benim nezaretimde borcumuzu eda ettik.  Herkes pastaneye gelemedi. Çünkü o kadar paramız yoktu. Sınavdan bir gece önce soruları babasının çantasından alıp yazacak saat 24.00'te Balkondan bize atacaktı. Anlaştığımız gibi gece yarısı soruları almaya Yalçın ile ben gittim. Gazi Lisesi'nin, Çamlık ile kesiştiği köşeye geldik. Ev şimdiki Aksoy Taksinin 3 ev ilerisinde idi. Gece zifiri karanlık, yol toprak, çevredeki kargıların boyu da 2 metre idi. Ve ileriden köpek sesleri geliyordu. O eve kadar bir tek bina yoktu. Sonuç olarak korkumuzdan, gidemedik soruları alamadık. Bu masalı Aksoy'un o yıllardaki halini tasvir için anlattım. Devam etmek etik olur mu? Bilmiyorum ama yaşlandık artık anlatalım gitsin. Ertesi gün arkadaşımız, görevini yaptığını, biz ise artık supanglezi yediğini kanımızı yerde bırakmaması gerektiğini savunduk. Biraz da tehditkâr davranınca, evlerimizde hazırlayıp geldiğimiz, 5-6’lık yazılı kâğıtları gitti. Bizim orijinal yazılı kâğıtları geri geldi. Veeee... 5 gencin hayatı kurtuldu.

Yazlık Sinema Cenneti Karşıyaka

1960'lı yılların başında televizyon yok, radyo bile birkaç evde vardı. Tek eğlence yazlık sinemalardı. Çeşit, çeşit film oynardı. Her gün akşamüstleri sokaklardan sinema çığırtkanları geçerdi. Hangi sinemada, hangi film olduğunu ağızlarına dayadıkları kocaman teneke hunilerin içinden bağırarak duyururlardı. Türk filmlerinin reklamı yapılırken değişmeyen nakarat "Aşk, sevgi, nefret, isyan hepsi bu filmde" diye bağırılırdı. Zaman zaman da sinemalarda konserler verilirdi. Örneğin ben Adnan Şenses'i ilk defa İpek Sinemasında izlemiştim.

O yıllardaki yazlık sinemalar:
Kaymakamlığın olduğu yerde: Beyazıt ve Hayal Sinemaları.
Banka Sokağında: İpek Sineması
Arabacı Sokağında: Gül Sineması
Karşıyaka Ortaokulu'nun karşısında: Simeranya Sineması
Alaybey çarşısına girince sağdaki sokakta: Cihan Sineması
Alaybey de yol üzerinde: Şan Sineması
Zübeyde Hanım Caddesinden Bahriye Üçok Bulvarına dönülen köşede: Ferah Sineması (Eski adı; Altınuç)
Kilise Sokağının oralarda: Rüya Sineması
İskelenin karşısındaki postane sokağında: Duygu Sineması
Avlar Pasajının çıkışındaki: Zafer Sineması
Çarşı Camii'nin karşısında: Melek Sineması
Biz yetişemedik ama. Anlatıla, anlatıla bitirilemeyen bir başka yazlık
sinemada şimdiki Osmanzade Parkı'nın iç tarafındaki: Holivud Sineması.


Ohhh Ohhh Hasan

Bizim gençliğimizde Karşıyaka'nın bir ohh ohhhh Hasan'ı vardı. Bacakları, ayakları, kolları, elleri, ağzı çarpıktı. 10 kelime konuşsa ağzı köpük, köpük olur. Salyaları akardı. 10-15 metreyi bin bir güçlükle, 5-10 dakikada yürürdü. Bazen İskelenin önünde, bazen de Eshot Sokağının başında görürdük O'nu. Mendil veya sakız koyuverirlerdi. Önüne satsın diye. Sakız vaaarr sakız alın” derdi, Ama Karşıyaka'lı olmayan kimse anlamazdı, söylediklerini. Kimse sakız almazdı, Hasan'dan, ancak pek çok kişi sakız parasını sıkıştırıverirdi, Hasan'ın belindeki çantasına. Yarım yamalak bir gülüşü yeterdi. Karşıyakalılara.
Hasan, bizim gençlik yıllarımızda sanırım 30-40 yaşlarındaydı. Yürüyemezdi, Konuşamazdı, Düşünemezdi. Çarşıda sakız satarken ne zaman çişi gelse. "Teyze benim çişimi yaptırır mısın" derdi. Önünden geçen herkese, yıllardır. Hasan yok artık ama onu unutan eski Karşıyaka'lı da.

"Gode" Cengiz
Pastacı Sami Beyin, oğullarından biri de Cengiz di. Cengiz zekâ özürlüydü. Ama kimseye zararı olmayan bir tipti. Bayramlarda iki dirhem, bir çekirdek, giyindirilir. Ama ikram edilen tatlıları, takım elbisesinin ceplerine doldururdu. Konuşurken O'nun da Hasan gibi salyaları akardı. Kimse O'na selam vermezdi. Ama Kaf..Kaf.. demeden de geçmezdi. Kendi kendini tokatlaması pek meşhurdu.Gençler "Hadi Cengiz şu kızın eteklerini kaldır, hep beraber Kaf..Kaf.. çekeceğiz" dediğinde, kızlara doğru fırlar giderdi. Ama yaşamı boyunca hiçbir kızın eteğini kaldıramadı. O'nu sevenlerin ikramları son yıllarda Cengiz'i 130 kilo yapmıştı ve sonra artık bir daha göremedik Cengiz’i... Bizim Cengiz'imizin lakabı olan "Gode" sözcüğü çok sevilmiş olmalı ki, daha sonraki yıllarda Karşıyaka'da futbol oynayan Cengiz Kocatoros'a da Gode lakabı takılmıştı.


A.     Turhan

Turhan, Alaybey Tersanesi'nde çalışırdı. Aşırı kilolu olması ile tanınırdı. Ben diyeyim l50 kilo, siz deyin 200 kilo. Sohbeti dinlenen, saygın bir kişiliği vardı. Her gün akşamüstleri iş dönüşü, iskelenin tam karşısındaki, tavlacıların da mekân tuttuğu, sonraları, sokak içindeki postahanenin yanına taşınan Santral Kahvesinde, kaldırım kenarına konulan 2-3 sandalyeye birden otururdu. Orası O'nun yeri idi. Kendisini tanımayanların hayret dolu bakışlarından hiç rahatsız olmazdı. Bostanlıda otururdu. Evine dönerken faytonu tercih ederdi. Ama faytona binişi seyredilmeye değerdi. Turhan faytonun basamağına ayağını attı mı? Karşı basamağa 2-3 kişi basardı ki, Fayton devrilmesin diye... Galiba 1980'li yıllardı, Turhan'ı da kaybettik.

Henüz her eve elektrik gelmemişti. Karanlıkta evlerde gaz lambası yakılırdı. Bakkaldan veya arabasındaki bidondan litreyle gaz alırdınız. Biz bakkal Hafız’ın, Kemal Paşa Caddesinin çifte fırınlara giden tarafındaki dükkânından alışveriş yapardık. Kalıpla alınan yeşil veya beyaz sabun, peynir, tahin helvası bazen gaz kokardı.

Seyyar satıcılar gemici feneri veya karpit lambası yakardı. Çerez satan seyyar satıcılar, manavlar akşamları etrafı bu lambalarla aydınlatırdı. İskeleden istasyona uzanan yol boyunca hava gazı lambaları vardı. Bunları yakan söndüren bir görevli olurdu.

İlk elektrik ampulleri elipsoit uzun şekilliydi. Sarımsı baygın bir ışığı vardı. Belli saatte elektrik verilir, kesilirdi. Ankara ve İstanbul radyolarından sonra İzmir radyosu faaliyete geçtiğinde, devamlı elektrik almaya başladık. Bizim radyolar yayına geç başlardı. Erkenden görev için kalkan babam, ona kahvaltı hazırlayan annem, daha çok gaydalı Balkan müziği dinlerdi. Henüz Zeki Müren kadınları kızları güzel sesi ve usulüyle radyoya bağlamamıştı.
İstasyon gazinosu akşam beş sularında gramofondan Suzan Yakar Rutkay'ın “Mapusane çeşmesi, yandan akıyor yandan”, şarkısını defalarca çalardı. Gazel daha çok postahanenin karşısındaki meyhanelerde çalınırdı. Onların da üç beş plaklık koleksiyonu vardı. Bu plaklarda müzik az duyulur, gazelhanın sesi ve sözleri ön planda olurdu. Şimdi, oynama şıkıdım şıkıdım devrindeyiz.  

"Az zamanda çok ve büyük işler başardık."


“Bombacı geliyor, bombacı”

Ne dediklerini anlamadım. Cem, Necmi, Hamdi, Mustafa, bez ve kâğıttan yaptığımız topla 1699 sokağın, kumlu yolunda top oynuyoruz. Birden oyun bırakıldı. Arkadaşlarım saf durup, asker selamı veriyor. Uzun boylu, inceden yaşlı bir adam, bıyıklarına ak düşmüş, elindeki kamçıyı, başındaki kalpağın kenarına değdirip selamlıyor çocukları. Göğsündeki İstiklal Madalyası aksam üstü güneşinde parlıyor. Kara çizmeli, külot pantolonlu, cepkenli, elmacık kemikleri çıkık, Bombacı Ali Çavuş’u ilk defa o zaman görmüştüm. Ciddi, ama asker selamı veren çocuklara sevgi dolu ince bir tebessümle demiryoluna doğru ağır ağır uzaklaştı. Yunan’ı bombalamış. Seneler sonra, Alaybey çarşısında onun adına dikili ama onunla ilgisi olmayan heykeli görüp, hayal kırıklığına uğradım. Ben Bombacı Ali Çavuş’u görenlerdenim.

Alaybey sahilinde her zaman koyu yeşil renkli, şiş gibi yaprakları olan, öbek öbek saz dediğimiz bitkiler olurdu. Burada ev olmayan alanlarda, yumuşak, siyah ve üzerinde kuruyup kalmış tuz kristallerinin yaz güneşinde parladığı değişik bir topraktı.

Sahilden içerilerde ise, eski Levantenlerden kalan verimli topraklarla çevrili büyücek evler vardı. Şaban bunların bizim sokağa bitişik olanında, köseye sıkışmış bir kulübede babasıyla yaşardı. Arnavut’muş. Nadiren bizimle oynardı. Daha çok babasına yardım ederdi. İçinde yorgun bir atın çektiği bostan kuyusunun gıcırtılı sesi hala kulaklarımdadır. Küçük kutular suyla yüklenir, sırası gelen, özel bir arığa ters dönerek suyunu dökerdi.

Bu alanda meyve ağaçları serpiştirilmişti. Bakla, enginar, soğan, sarımsak, dereotu, maydanoz, marul, domates, biber, patlıcan, pırasa, turp gibi son derece lezzetli bitkiler yetiştirirlerdi. Alaybey okulunun hemen kuzey doğusundaki bu malikânenin köşkü Karşıyaka özel koleji olmadan önce, sessiz sedasız Şaban’la babası ayrılıp gitti.

Ancak bir defa, mahallelinin su dolabının yanında piknik yaptığını hatırlıyorum. Ekşi tatlı can eriği olgunlaşınca sararan mis kokulu sarıerik ağaçlarının muhteşem gölgesi, Ege'nin sıcağına karşı dururdu. Cem’le beraber bir gece bostana girip daha olmamış taş gibi armutlardan çaldık. Küçük duvarı atlayıp bizim sokağa giderken Avukat Münir Bey amca tarafından yakalanıp zılgıtı yedik. Şaban okula da gitmezdi. Babası gibi iri yapılı, ayağı çizmeliydi. Onlar gidince, bakımsız bahçe, bizim futbol maçları yaptığımız, beyzbol denediğimiz bir alan olarak altmışlı senelere kadar yaşadı. Sonra içinden yolgeçen, parselli, birçok apartmanın örtüsüyle, bu muhteşem yer ortadan kalktı. Baklaçiçekleri baharda açar. Siyah, beyaz şirin görünüm, kısa zamanda bakla meyvesi olarak karşınıza dikilir. Tellerin arasından içi dolu olanı koparıp yerdiniz. Enginar, bakla, dereotu, maydanoz önemli bir dörtlüğün üyelerini ilk defa orada tanıdım. İnulinle dolu enginar yapraklarının beyaz diplerini ısırıp yersiniz. Arkadan biraz su içerseniz, değişik bir tat ağzınızı doldurur.

Annemin zeytinyağlı veya kuzu etiyle pişirdiği enginar yemeği için nazlandığımı hatırlıyorum. O günleri tekrar yaşamak mümkün olsa, hiç nazlanmazdım anacığım.

Güzel Karşıyaka’yı elli senede elemine ettik. Artık üzerine basılacak toprak bile kalmadı. Sanki orada hiç manolya ağaçları, güller, kasımpatıları, fuller, mor salkımlar, yaseminler, ballıbabalar yaşamamış.

Deniz sahilindeki surlar, eski serin rüzgârları kapı dışarı atmış sırıtıyor.

Çocuklarımız, araba parkı olmuş yollarda, top oynamaya çalışıyor. Uzak görüş, estetik, teknik bilgi, yerini küçük çıkarlara, siyasal kararlara bırakmış. Tabiatın dört milyar senedir özene bezene geliştirdiği sahili, plajları görenler, güzel Karşıyaka, dost Karşıyaka ancak birkaç ihtiyarın hayalinde bir zaman daha yaşayacak.

Eskiden bu kadar zengin değildik. Çocuklar kendi aralarında veya yaptıkları oyuncaklarla oynardı. Sapan yapmak için bir çam dalının çatallısını kesersiniz. Bu iki dalı yarım ay şeklinde telle bağlar, yanmayacak şekilde ateş üzerinde kurutursunuz. Fazlalıklar kesilip temizlenir. Eski ayakkabılardan elips şeklinde meşin kesilir. Açılan iki delikten geçen lastikler kendi üzerine kıvrılıp bağlanır. Lastiklerin serbest uçları sapana tutturulur. Kuş vurmaya hazırsınız.

Serçe en bol kuştu. Hiç vuramadım. Kumru avlamanın günah olduğunu öğrettiler. Etrafta pek karga olmazdı. Güvercinler ise ehli olarak beslendiğinden avlanmazdı. Baykuşlar uğursuz sayılır, hangi evin bacasında ötmüşlerse orada bir kötülük olacağına inanılırdı. Henüz leylekler Karşıyaka’yı toptan terk etmemişti.

Martılar deniz kıyısında ve bilhassa ağ çeken balıkçı teknelerinde uçuşurdu. Bıldırcını, kekliği pek bilmezdik. Gediz civarına çulluk, yaban ördeği gelirdi. Bostanlı kumsalında pembe beyaz flamingolar olurdu.

Kormoronlar denizdeki bol balıkla beslenirdi. Baharda Saka kuşlarını beş kuruş, on kuruşa alıp azat ederdiniz. Kuşçu küçük kafes içinde bu renkli hayvanları satar. “Azat buzat sen beni ahrette gözet” diye havaya atardınız.

Bazen fener alayı yapardık. Konserve kutusu bir sopanın ucuna çiviyle çakılır. İçine kum doldurur üstüne gaz dökersiniz. Ya kibritle yakar veya bir başka fenerin yanan kumundan koyardınız. Karşıyaka’nın eski karanlık sokaklarında sıra olup yürürdük.

Henüz her evde veya odada elektrik yoktu. Ampuller uzun tüp gibiydi. Turuncu sarı olgun ışık pek aydınlık vermezdi.

Karşıyaka’da, otobüs, otomobil, buzdolabı, çamaşır makinesi, elektrik süpürgesi, kayıklarda motor yoktu. Çöp, çöp arabasıyla toplanırdı. Bu iki tekerlekli ve tek bir atın çektiği bir arabaydı. Ata ve arabaya ve kamçıya bayıldığım için, önceleri çöpçü olmak istemiştim.
Karşıyaka eskilerde bahçeli evlerin süslediği küçük bir şehirdi. Yamanlar deresi şehrin kuzey siniriydi. Dere boyunca kargılar yetişirdi. Biz kargılardan çeşitli oyuncaklar yapardık. Sonbaharda çocuk yuvasının bahçesindeki hurmalar küçücük siyah meyveler verir. Sert kahverengi bir çekirdeği olur. Kargının boğumlarını kesip “tuh tuh” yaparsınız. Çekirdekleri bu namlunun içinden arkadaşınıza atarak savaşırsınız.

Bazen içine bir piston uydurup, basınçlı su atarak birbirimizi ıslatırdık. Kâğıttan yapılıp, dikiş ipliğiyle uçurulan uçurtmanın adı şeytandı. Armudiye ise üstü elipsoit altı ikizkenar üçgene benzerdi. Altıgen daha gelişmiş yapması zor bir uçurtmaydı. Kitap, defter kaplamak için kullanılan kırmızı veya mavi kâğıtlar olurdu. Dikdörtgen şeklinde, tabaka diye satılırdı. Sulu hamuru ısıtırsanız, tutkal olur.

Kargı kesilip temizlenir. Dörde bölünür. Çivi veya iple birbirine bağlanır. Tabaka kâğıdı kesilip hamurlu tutkalla yapıştırılır. Kuyruk kâğıtları renkli kesilip bir ipe dizilir. Terazi, uçurtmayı rüzgâra karşı belli bir açıyla tutan ip bağlantısının adıdır. Sicim bir çomağa dolanır ve teraziye bağlanırdı. Elektrik tellerine, ağaç dallarına dolanmış uçurtmalar sık sık görünürdü. Bazen kuyruğa jilet bağlanır, başka uçurmanın ipini keserek zafer kazanırdınız.
Günümüzdeki Karşıyakalı çocuklar, dar sokakları kanyon haline getirmiş evlerin, park etmiş arabaların arasında, beton yollarda oynamaya çalışır. Ne belediye, ne eksiler, hiçbir yeşil alan bırakmadı.

Denizi doldurmanın, plajları, balıkları, ekolojik dengeyi bozmanın hiçbir sakıncasını görmedi. Karşıyaka yazın yanan, kışın donan beton yığını halinde güzelliğini tabiliğini kaybetti.
Benim kahramanlarım seyyar satıcılardır.

Sermayesi olmayan, ama şerefle, alın teriyle ailesinin geçimini, doğru yollardan sağlamaya uğraşan insanlar.

“Kıtırın kupası yüz paraya! Kıtırımı kıtırımı kavururum, Dumanını dumanını savururum. Çiğ yumurta soyulmaz, Gökte yıldız sayılmaz, Bizim kıtırların, yemesine doyulmaz.”

Bir elinde maltız, kömür, diğer elinde elek, mısır şişe torbası vardı. Yaz akşamında, Yemişçipaşa caddesiyle, bizim yolun köşesinde maltızı kurup kömürü yaktı. Marsığın ne olduğunu ilk defa ondan öğrendim.

Elekteki cin mısırları bembeyaz bahar çiçekleri gibi açıp eleği doldurdu.
-Kaça amca?
-Kupası yüz paraya oğlum.  Şişeyle de veriyorum.

Heyecanla Tariş’in dömisek beyaz şarabının galonluk şişesini koşup getirdim. Bazen patlamış mısırlara şeker ilave ederlerdi. Mısır beyaz veya pembe renkli küçük toplar halinde satılırdı. İçinden yüz para, beş kuruş çıkardı. Haşlanmış mısır çok daha sonraları deniz kıyısında satışa çıkarıldı. Karşıyaka’da sadece Kemal Paşa Caddesi, iskeleden Soğukkuyu'ya kadar kesme taşla döşeliydi. Ara yolların hemen hepsi torak veya Arnavut kaldırımıydı.
Mevsime göre satılanlar ve satıcılar gezerdi. Kış aylarında:
-Ekşi tatlı boza!
-Tahan var pekmez var!
-Yoğurtçu!
-Gevrekçi,
-Nane suyu, kekik suyu, pelin suyu!
-Şambali!
-Macuncu!
-Aşure, muhallebi
-Salep!
-Kokoreç!
-Pide!
-Kavun karpuz! Ve bunların kabuğunu toplayanlar
-Turşu!
-Çeşitli meyve ve sebze!
-Çerçi Moiz Efendi
-Kalaycı!
-Bilenci!
-Çeşmeci!
-Lağımcı!
-Gaz yağcı!
-Bohçacı!
-Boyacı!
-Çöpçü!
-Fırıldakçı, oyuncakçı
-Yeni çıkan şarkılar!
-Gazozcu!
-Dondurmacı!
-Oduncu, kömürcü!

Karşıyaka’da henüz eleklikli fırın açılmamıştı. Postahanenin yanında ve karşısında, çarşı içinde, çifte fırınlarda, çocuk yuvasının yanında, Alaybey’de üç tane fırın vardı. İstasyonun yanındaki, kurabiye börek, pide pişirmekte kullanılır. Esirgeme Kurumunun karşısındaki fırın simit, un kurabiyesi yapardı. Un kurabiyesi beş kuruştu. Türk Birliğinin kantininde satılırdı.

Akide şekeri, yıldız şeker, nohut, leblebi, leblebi tozu, şekerli leblebi, fındık fıstık, badem alırdık.

Cumartesi günleri Ses Sinemasına gidilirdi. Beş kuruş giriş, beş kuruş nohut alırdık. Balkondakiler aşağıya leblebi nohut atarlardı. Sinema mazot kokardı. Çünkü yerleri mazotla dezenfekte ederlerdi. Elektrikler kesilince yan duvardaki pencereler açılır. Aralarda gazoz satılırdı. Öpüşme sahnelerinde acayip sesler çıkar, birileri aşure diye bağırırdı.

O günleri yaşayanlar gittikçe azalıyor. Heyhat…