Yeni cumhuriyetin en önemli ailesi İparlar
30 yıla damgasını vurmuştu. Mehmet Hayri İpar, Mudanyalı bir öğretmen-subaydı.
Yeni kurulan cumhuriyetin “Türk zengini”
yaratma gayretinin ürünü oldu. Çevresinde “Atatürk’ün
müteahhidi” olarak tanındı. Boğaziçi’nden Büyükada’ya kadar sayısız mülk
edindi. II. Dünya Savaşı yıllarını ABD’de geçiren aile için, 27 Mayıs 1960 dönüm
noktası oldu…
Masal gibi denir ya, İparların hayatı
gerçekten masal gibiydi. Her yaptıkları olay oluyordu. Köşkleri, yalıları,
kotraları, burada verdikleri davetler, aşkları… Her şeyleri o gün için haber
değeri taşıyordu. O yüzden de bugün magazin adını verdiğimiz gazetelerin
cemiyet sayfaları İparlarla dolup taşıyordu.
Bu durum onyıllar boyunca devam etti.
1930’lu, 40’lı, 50’li hatta 60’lı yıllara onlar damgasını vurmuştu. İstanbul
sosyetesi dendiğinde ilk akla gelen isimlerdi. Sonradan görme bir halleri de
hiç olmadı. Devletin “Türk zengini”
yaratma düşüncesinin ürünüydü İparlar. Bu büyük servetin, göz kamaştırıcı
hayatın oluşmasında şüphesiz siyasi yakınlıklar, kullanılan nüfuzlar çok
önemliydi. Ama İparlar servetlerini içlerine sindirmesini bilmiş, zenginliği
asalete, görgüye, modern düşünceye dönüştürmüşlerdi. Bugün ailenin birinci
kuşaktan yaşayan hiçbir ferdi yok. Sadece Ali İpar hayatta, ama o da çok
uzaklarda, Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde hayatını devam ettirmekte. Yaşı
altmışı geçenlerin sevgi ve saygıyla hatırladıkları İparların günümüze kadar
ulaşmasını iflaslar, intiharlar, aile içi kavgalar ve çeşit çeşit felaketler
engelledi.
Bütün bunlara rağmen Çengelköy’den
Çiftehavuzlar’a, Emirgan’dan, Büyükada’ya kadar kıyılara dizilmiş, artık onlara
ait olmasa da bir dönemin şatafatlı yaşamına tanıklık etmiş köşkler, yalılar
var oldukça her zaman anılacak İparlar…
Atatürk’ün Müteahhidi Diye Anılıyordu
İparların soy kütüğü 1860’larda
Bursa-Mudanya’ya uzanmakta. Ailenin ilk ferdi Ahmet Rüştü, Osmanlı Telgraf İdaresi’nin
Mudanya’daki müdürüydü. Mudanya’nın sevilen eşrafından Ahmet Rüştü Bey, Mudanya
eşrafından Sümbülzâdelerin güzel kızı Şaziye ile evlendi. 1882 Şubatı’nda
Mehmet Hayri adını koydukları bir oğulları dünyaya geldi. O günlerde Ahmet
Rüştü Bey ve ailesi, sonraları ünlü Mudanya Mütarekesi’nin imzalandığı evde
kiracı olarak oturmaktaydı. Bu bina daha sonraki yıllarda içindeki eşyasıyla
birlikte yine İparlar tarafından satın alınacak ve müze yapılmak üzere Mudanya
Belediyesi’ne armağan edilecekti.
Mudanya Mütarekesi Müzesi.
Mehmet Hayri Rüştü, ilk ve orta öğrenimini
Mudanya’da tamamladıktan sonra babasının isteği doğrultusunda İstanbul’a gitti.
Önce İdadi sonra ise Harbiye’yi başarıyla tamamlayarak Osmanlı ordusuna
geleceğin parlak bir subayı olarak katıldı. Mehmet Hayri Rüştü, bununla da
yetinmedi, ordudaki görevinin yanı sıra Darülfünun’un Hukuk kısmına girdi ve
burayı da başarıyla bitirdi. İyi derecede Fransızca bildiği için bir süre
Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi’nde Fransızca öğretmenliği yaptı Mehmet Hayri
Rüştü. Bir süre sonra ordunun öğretmenlikle subaylığı bir arada yapamayacağına
karar vermesi üzerine kendi isteği üzerine yüzbaşı rütbesiyle emekli oldu.
Mehmet Hayri Rüştü için yeni hayatında artık serbest ticaret vardı. Küçük bir
sermayeyle başladığı ticaret hayatında başarıdan başarıya koştu.
Mehmet Hayri Rüştü, saraydan Emine Tevhide
Faik ile evlenmişti. Emine Tevhide Faik, Dağıstan doğumlu, 1877-78 Osmanlı-Rus
Savaşı’nın kahramanlarından, sonraları Sultan II. Abdülhamit’in imrahoru da
olacak olan Mehmet Faik Paşa’nın (1859-1929)
büyük kızıydı. Mehmet Faik Paşa, çok sevdiği ve sonraları veremden kaybedeceği
eşi Emine Tevhide’nin (1882-1926)
adını en büyük kızına da vermişti. Mehmet Faik Paşa’nın Emine Tevhide’den başka
Ömer, Ali, Bekir adlı üç oğlu ve Ayşe adlı bir kızı daha vardı. Ayşe daha
sonraki yıllarda Yapı Kredi Bankası’nın kurucusu Kazım Taşkent’le evlenecekti.
Virginia Bruce, Ali İpar İle Evlendi ve Bir Süre Türkiye'de
Yaşadı.
Mehmet Hayri Rüştü-Emine Tevhide Rüştü
çiftinin 1908’de Şaziye adını koydukları ilk çocukları dünyaya geldi. Çiftin
sonraları 1918’de Muazzez, 1921’de ikizler Ali ve Muzaffer, 1923’te Selma ve
1926’da Mehmet adlı beş çocukları daha dünyaya geldi.
Mehmet Hayri Rüştü’nün müteşebbis bir ruhu
vardı. Çeşitli ortaklıklara girerek büyük bir ticari başarı elde etti. Artık
Mehmet Hayri Rüştü ismi Türkiye’nin sayılı işadamları arasında anılmaya
başlanmıştı. Yeni cumhuriyetin ilanıyla birlikte müteşebbis fikirlere karşı
duyulan ihtiyaç had safhaya ulaşmıştı. Ticaretin Rum, Ermeni ve özellikle
Yahudi azınlıkların elinden kurtarılması hedefleniyordu. Atatürk, içinde Mehmet
Hayri Rüştü’nün de bulunduğu bu güçlü müteşebbislere kalkınma yolunda büyük bir
güven duymaktaydı. Bu güven, bu kişilere devlet adına yollar, fabrikalar, köprüler
yapma görevi verilmekle kendini gösterecekti. Bu süreçte Mehmet Hayri Rüştü’nün
adı, çevresinde, “Atatürk’ün müteahhidi”ne
çıkacaktı.
Mehmet Hayri Rüştü ve ailesi, kışları
Beyoğlu’nun en görkemli binalarından Galatasaray’daki Mısır Apartmanı’nda
oturmaktaydı. Burası 1900’lerin başında Mısır Hıdivi Abbas Halim Paşa
tarafından kışlık ev olarak Ermeni mimar Hovsep Aznavuryan’a “Art Nouveau” stilinde yaptırılmıştı.
Apartmanda önceleri Paşa’nın kızı Prenses Emine ve yeğeni Said Halim Paşa’nın
oğlu Prens Halim oturmuşlardı. Şair Mehmet Akif Ersoy da 1936’da Mısır’dan
İstanbul’a döndüğünde dairelerin birine yerleşecek ve ölümüne kadar orada
oturacaktı. Abbas Halim Paşa’nın vefatından sonra varisleri binayı apartmana
dönüştürüp kiraya vermişlerdi. Bina sonunda 1930’da Mehmet Hayri İpar’a satıldı.
Fakat İpar ailesi burada çok fazla oturmayacaktı. Aile yazları, Emine Tevhide
İpar’ın babası İmrahor Mehmet Faik Paşa’nın, Büyükada Nizam mevkiindeki iki
katlı ahşap köşkünde oturmaktaydı.
Mısır Apartmanı.
O günlerde bazı milletvekilleri ve
tüccarlar Trakya’da bir şeker fabrikası kurma girişiminde bulunmuşlardı. Bu
çabalar sonucunda 14 Haziran 1925 tarihinde İstanbul ve Trakya Şeker
Fabrikaları T.A.Ş. adıyla bir şirket kuruldu. Şirketin hissesinin yüzde 68’i İş
Bankası’na, yüzde 22’si milletvekilleri ve içlerinde Mehmet Hayri Rüştü’nün de
bulunduğu tüccarlara, yüzde 10’u da Ziraat Bankası’na ve il özel idaresine
aitti. Alpullu’da kurulacak ilk Şeker Fabrikası’nın temeli 22 Aralık 1925 günü
atıldı. Fabrika 26 Kasım 1926’da faaliyete geçti. Fakat bir süre sonra çeşitli
nedenlerle şirket zarar edince, devlet şirkete sermayesinin dörtte birini aşan
miktarda yardımda bulundu, vergi muafiyetleri getirdi ve üretilen şekerin
tümünü satın almayı taahhüt etti. Fakat geçen 10 yıllık süreç sonucunda bu
şirket başarıya ulaşamadı. Şirket, 1935 yılı Temmuz ayında Türkiye Şeker
Fabrikaları A.Ş.’ye devredilerek devletleştirildi. Mehmet Hayri Rüştü, bu
tarihten itibaren ölümüne kadar şirketlerin murahhas üyesi oldu.
Aile, 1934’te Soyadı Kanunu çıkarılınca
baba ismini soyadı olarak kullanmak yerine “İpar”
soyadını aldı. Mehmet Hayri Rüştü, artık Mehmet Hayri İpar olarak anılmaya
başlandı.
Alışveriş İçin Avrupa’ya Giderdi
Yardımseverliği ve bonkörlüğüyle tanınan
Mehmet Hayri İpar, doğup büyüdüğü Mudanya’yı da hiç unutmadı. 1936’da babasının
adına Ahmet Rüştü Çocuk Yurdu ve 1937’de annesi adına Şaziye Rüştü Sağlık Yurdu
binalarını inşa ettirdi. Her yıl birçok fakir ve kimsesiz çocuğun okutulduğu
Çocuk Yurdu, daha sonraları yine Mehmet Hayri İpar’ın katkısıyla ortaokula
dönüştürüldü. Sağlık Yurdu’nda ise ücretsiz hasta tedavisi yapılması sağlandı
ve bu yer de bir süre sonra Mudanya Devlet Hastanesi haline getirildi.
İparların sosyeteye girişi, 1931 yılında
eski İstanbul şehreminlerinden Cemil Topuzlu Paşa’ya ait Çiftehavuzlar’daki
muhteşem köşkü satın almalarıyla gerçekleşti. Köşk ve çevresi yazları
İstanbul’un kalburüstü ailelerinin yaşadığı semtti. Köşk satın alındıktan sonra
İparlar, yazları Büyükada’ya gitmekten vazgeçecekti. Peki, ya kışları? Artık
Beyoğlu o eski görkemini kaybetmişti. Nişantaşı revaçtaydı. Onlar da bu duruma
ayak uydurdu. Mehmet Hayri İpar bugün hâlâ var olan Teşvikiye’deki ünlü Park
Apartmanı’nı satın aldı ve oraya taşındı.
Tevhide İpar, Alışveriş İçin Sık Sık Avrupa Ülkelerine
Giderdi.
Emine Tevhide İpar, Çiftehavuzlar’daki
muhteşem köşkte çok sık yemekli, danslı davetler vermeye başladı. Bu davetlerin
görkemi tüm gazetelerin dedikodu sayfalarında sütun sütun haber oldu. Emine
Tevhide İpar eğlenmeyi, gezmeyi çok seven bir kadındı. Kendisi gibi düşünen
birçok dostuyla uzun seyahatlere çıkıyor, kimi zaman Uludağ’da, kimi zaman
Alpler’de kayak yapıyordu. Bazen de alışveriş için Avrupa’nın çeşitli
şehirlerine gidiyordu. İpar Ailesi’nin çocukları da bir başka âlemdi. Her biri,
gerek İstanbul’da gerek Avrupa ve Amerika’nın en ünlü ve en saygın okullarında
eğitim görmüşlerdi. Fakat sorumsuz ve savurganca yaşayan çocuklar aynı zamanda
amaçsızdılar. Akıllarına estiği gibi yaşamayı değişmez âdet olarak
benimsemişlerdi. En büyük kızları Şaziye, çok güzeldi. Tüm İstanbul erkekleri
ona vurgundu. Küçük kız kardeşi Muazzez ise gerçek bir çılgındı. At yarışlarına
binici olarak katılıyordu. Turing’in 1936’da düzenlediği otomobil yarışlarında
direksiyon başında erkeklere meydan okuyan beş kadın sürücüden birisi oydu (Lemia Hanım, Muazzez İpar, İzetta Fracgini,
Matmazel Blache ve Azize Hanım).
Hollywood’da Yıldız Oldu
Yazları Çiftehavuzlar’daki köşkün
iskelesine bağlı olan ünlü “İpar Kotrası”
dostu düşmanı kıskandıracak kadar lükstü. Marmara’ya her açıldığında mutlaka
gazete ya da dergi sayfalarını süslemekteydi. Dünyanın geçirdiği ekonomik
buhran ya da “Varlık Vergisi”
İparlardaki bu lüks ve gösterişli yaşamı etkilemedi bile. Çünkü dönemin
siyasileriyle İparlar arasında büyük bir dostluk vardı. Ancak bu mutlu günler
II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla sona erdi. Mehmet Hayri İpar’ın işleri yine
yolunda gidiyordu, ama o Türkiye’nin de savaşa gireceğine inandı. O günlerde
Mehmet Hayri İpar savaşa girme ve servetine el konulması korkusuyla yaşıyordu.
Ailesinin saadeti için derhal bu duruma bir çare bulmalıydı.
Mehmet Hayri İpar, ailesine tek kurtuluş
olarak ABD’de yaşamayı uygun görmüştü. Çünkü savaşa şimdilik en uzak ülke
ABD’ydi. İpar Ailesi, bir arkadaşlarının aracılığıyla en kısa zamanda Los
Angeles’ta Beverly Hills semtinde muhteşem bir malikâne satın aldı. Aile
1942’den itibaren peyderpey bu ülkeye gitti. Mehmet Hayri İpar, Türkiye ile ABD
arasında mekik dokurken, aile için hayat İstanbul’da bıraktıkları yerden tekrar
başlamıştı. Gazeteci Leyla Umar, bu malikânede birçok davetler verildiğini,
bunlara başta büyük oğul Ali İpar ile bir dönem aşk yaşayan Rita Hayworth olmak
üzere pek çok Hollywood yıldızının katıldığını, onların Hollywood’daki
gösterişli yaşamlarını hem Amerikan, hem de Türk gazetelerinden takip
ettiklerini anlatmakta hatıralarında. Haldun Dormen ise çocukluk arkadaşı
Mehmet’in İstanbul’dan ayrılışını, “Mehmet’in
babası Hayri İpar, bu arada savaşın Türkiye’de de başlayacağına kesin olarak
karar verdiğinden ailesini Amerika’ya taşıdı. Hollywood’a yerleştiklerini
duyunca çok kıskandım Mehmet’i. Yıldız olmak isteyen bendim, bu yüzden ben
dururken Mehmet’in ne işi vardı yıldızlar diyarında?” sözleriyle anlattı.
Los Angeles, aynı zamanda dünya sinemasına
yön veren Hollywood’un da bulunduğu şehirdi. İpar Ailesi’nin çocuklarında
birdenbire bir sinema oyuncusu olma hayali başlamıştı. Bunun için “Hollywood Canteen”ler geziliyor, belki
bir artist ajanı keşfeder düşüncesiyle hareket ediliyordu. İpar kardeşler,
zamanla kurdukları arkadaşlıklar sayesinde Hollywood partilerine katılmaya
başladılar. Bir ara Şaziye’nin ünlü aktör Cary Grant ile büyük bir aşk yaşadığı
yazıldı sinema dergilerinde. Bir başka zamanda en küçük kardeş Mehmet’in ünlü
aktör Tyrone Power’a olan benzerliğinin artist ajanlarınca fark edildiği ve
kısa zamanda film teklifleri alacağı haberleri dolaşmaya başladı Hollywood’da.
Fakat sinemayla en yakın teması ailenin büyük oğlu Ali İpar sağlayacaktı.
Howard Hughes, Spyros Skouras, Louis B. Mayer gibi sinemacılarla kısa zamanda
yakın dostluklar kuracaktı.
Ali İpar, 1948’de yakın arkadaşı yönetmen
William Rowland’ın Louis K. Ansell Productions şirketi adına çekeceği “Woman in The Night” adlı filmin
senaryosunu yazdı. Meksika’da çekilen filmin setinde ünlü aktris Virginia Bruce
(1910-1982) ile tanıştı. Virginia
Bruce sessiz sinemanın yıldızı John Gilbert’la evlenip boşanmış, ikinci kocası
da ölmüş, iki çocuklu güzel bir duldu. Ali İpar daha ilk anda âşık olduğu bu
kadınla, aralarından on bir yaş fark olmasına rağmen 1948’de evlendi.
Anlatıldığına göre aile önceleri bu evliliğe karşı çıkıyordu, ama bu aşka engel
olamadıkları için kabul etmek zorunda kaldılar. Ali İpar aktris eşini 1950’de
İstanbul’a da getirdi ve bu olay o günlerin gazete ve dergi sayfalarını
günlerce meşgul etti.
Virginia Bruce ve Ali İpar.
1945’te II. Dünya Savaşı bitip, ortalık
durulunca Mehmet Hayri İpar, ailesini tekrar İstanbul’a getirdi. Önce Emine Tevhide
Hanım ve kızları geldi. Ali ve Mehmet bir süre daha ABD’de kaldı.
Ali İpar zaten Virginia Bruce’la bu arada
evlendi. İparlar’ın sessizce ülkeyi terk edişleri o günkü gazetelerde çok
eleştirilmişti. Fakat dönüşleri adeta bir karnaval havasına büründü.
Çiftehavuzlar’daki köşkte renkli davetler yeniden başlamıştı ve bu davetlerin
müdavimleri arasında artık ülke yönetiminde söz sahibi olanlar da vardı.
Takvimler 1949 yılı baharını gösterirken aktris eşi Virginia Bruce ile
İstanbul’a gelen Ali İpar hemen bir yıl sonra da askere çağrıldı. Bu yüzden
çift arasında tartışmalar çıktı. Virginia Bruce eşi askerdeyken, onu
İstanbul’da ailesinin yanında beklemek istemiyordu. Bu yüzden araları açılan
çift 1951 yılında, anlaşarak ayrıldı. Bu durum Ali İpar’ı derinden üzmüştü, ama
onu daha en başından kabul etmeyen İpar Ailesi’ni içten içe sevindirecekti.
Fakat aile içinde bir çözülme de başlamıştı. Kızlar arasında bir çekişme baş
göstermişti. Bu da yetmiyormuş gibi en küçük ve en sevilen kardeşleri Mehmet
İpar, 1950 baharında henüz 24 yaşındayken intihar etti.
Bütün gazeteler bu intiharı konuşuyordu.
Öyle ya, hem zengin hem çok yakışıklı bir genç niye intihar etsin? Kamuoyu ve
ailenin yakın çevresi bu ölümü anlamakta zorluk çekiyordu. Bu isimler arasında
ünlü tiyatrocu ve Mehmet İpar’ın yakın arkadaşı Haldun Dormen de vardı: “Ben 1950’de ABD’deki tiyatro eğitimimden
yeni dönmüştüm. Dönüşümden birkaç hafta önce intihar etmiş çocukluk arkadaşım
Mehmet. Bu korkunç haberi duymak çok perişan etmişti beni. Ondan son olarak
ABD’deyken bir mektup almıştım. Mutsuzluğundan, her şeyden sıkıldığından, hayatta
hiçbir gayesi olmadığından söz ediyor, bana gıpta ettiğini yazıyor ve bana çok
ihtiyacı olduğunu ısrarla belirtiyordu. Ona yardım edememiş, zamanında
yetişememiştim. Onun kadar her şeyiyle mükemmel bir gencin kendini yok etmek
istemesi, hiçbir zaman çözemediğim bir esrar olarak kaldı kafamda. Belki her
şeyi fazlasıyla çok genç yaşında tattığı için, hayattan beklediği bir şey
kalmamıştı Mehmet’in. Aradan bu kadar yıl geçmiş olmasına rağmen, Mehmet’in
beklenmedik ölümünü düşündükçe hâlâ içim sızlar…”
Ali İpar, askerlik sonrası unutamadığı
eski eşi Virginia Bruce ile yeniden evlendi. 1952 yılı sonunda yapılan bu
evlilik, 1964’e kadar tam 12 yıl sürdü. Çift ayrıldıktan sonra da dost kalacak,
arkadaşlıkları Virginia Bruce’un 1982’deki ölümüne kadar devam edecekti.
Ali İpar, yenilenen evliliğinin ardından,
bir sinema filmi çekmek üzere kolları sıvadı. Bu öyle bir film olmalıydı ki
Hollywood’dakilere taş çıkarmalıydı. O günlerin Türk sineması daha çok Arap
filmlerinden etkilenen melodramlardan oluşan, siyah-beyaz filmlerdi. İpar,
tamamen batılı tarzda ve renkli bir filmin çekimine karar vermişti.
İlk Renkli Filmi Çekti
“Sinemaya
ilk gençliğimden beri büyük ilgi duydum. Daha Galatasaray Lisesi öğrencisiyken
ailemin Amerika’ya Hollywood’a yerleşmesi nedeniyle kendimi bu camianın içinde
buldum. Sinemayı yakından tanımayı aklıma koymuştum. Gerçekten bunu başardım.
Senaryolar yazdım, prodüktör yardımcılığı ve sonraları da prodüktörlük yaptım.
Savaş sırasında bir grupla birlikte Meksika’da İspanyolca-İngilizce bir film
çektik. Askerliğim için Türkiye’ye dönünce kameraman İlhan Arakon (1916-2006)
ile tanıştım. İşte o burada da film yapmayı aklıma soktu. Oturduk, bir iki kısa
film yaptık İlhan Arakon’la… Ben o sıralarda Virginia Bruce isimli o günlerin
yıldız bir aktrisiyle evliydim. O da bana destek veriyordu, ama o buradaki
şartların tıpkı Hollywood’daki gibi olduğunu sanıyordu. Ben bir senaryo
yazmıştım eski bir tarihte. İşte bir şehirde salgın bir hastalık çıkacak ve bir
grup insan bu hastalığa karşı kahramanca karşı koyacaktı. Aslında hemen her
yerde çekilebilecek bir hikâyeydi bu, yani İstanbul için yazmamıştım ki… Bunu
İstanbul şartlarına göre düzenleyip çekime giriştik. Bu filmin yalnızca senaryo
ve diyalogları benimdir. Filmi İlhan Arakon çekmiştir ve ben bu filmi o
olmasaydı katiyen çekemezdim. İlhan Arakon, inanılmaz teknik zorlukları
yenerek, o günün şartlarında imkânsız denebilecek şeyleri yaparak bu filmi
tamamladı. Küçük, 16 mm. bir el kamerasıydı kullandığımız. Bir de Singer dikiş makinesi
motoru kullandık. Makine, kurma olduğu için en fazla 28 saniyelik çekimler
yapabiliyordu. Ben de oturup tüm senaryoyu böyle bir çekim hızına göre yeniden
yazdım. Filmin diğerlerine oranla tek farkı bence renkli olmasıydı…”
Salgın'dan Bir Sahne.
Ali İpar, başrollerini eşi Virginia Bruce
ve Kenan Artun’a verdiği bu renkli filmine “Salgın”
adını koydu. Film çekimleri 1952 sonunda başlamıştı. Ama filmin laboratuar
işlemleri için Amerika’ya gönderilmesi vizyon şansını geciktirdi.
Filmin çekimi dışında, gösterime girme
süreci de ayrı bir macera konusudur. Vatan gazetesi ve dönemin diğer gazeteleri, İpar’ın “renkli çektiği” filmi büyük bir
heyecanla karşılayıp manşetlerine çıkarırlar. Ancak aynı yıl Muhsin Ertuğrul da
boş durmaz. Salgın’ın
çekildiği yıl, Ertuğrul da Doğan Kardeş Yayınları’nın yapımcılığında Halıcı Kız filminin çekimlerine
başlar. İlhan Arakon, Burçak Evren’le yaptığı söyleşide, Halıcı Kız’ın çekimlerinin
kendilerinden daha sonra başladığını şu şekilde açıklar: “Biz Salgın filmine daha önce başladık. Salgın filmini çekerken, bir gün sete Ali İpar’ın teyzesi olan Ayşe Hanım ile
onun kocası Kazım Taşkent geldiler. Ayşe Hanım renkli film çektiğimizi görünce,
eşi olan Kazım Taşkent’e dönüp, yarı şaka yarı ciddi “siz niye bir film
çekmiyorsunuz?” dedi. Bunun üzerine Kazım Taşkent süratle harekete geçerek
Muhsin Ertuğrul’a bir film ısmarladı. Ellerinde zaten Halıcı Kız vardı ve onu çektiler. Biz Salgın’ı Amerika’ya laboratuar işlemleri için gönderirken, onlar daha hızlı
davranıp filmlerini Avrupa’da yıkatıp bizden önce gösterime soktular.”
Yani Salgın Türk sinemasında ilk renkli
film olacaktı, ama ilk vizyona giren asla…
Yine aynı söyleşiden öğrendiğimiz kadarıyla filmin fon müziği Amerika’da
bestelenir, renk banyoları da Amerika’da gerçekleştirilir, seslendirme
işlemleri ise İstanbul’daki Lale Film Stüdyoları’nda tamamlanır.
“Filme
çok para harcamadık. Herkes amatördü Virginia ve Kenan dışında. Kadroda benim o
zamanki terzim, berberim, Amerikan konsolosluğunda görevli bir ataşenin kızı,
İlhan Arakon’un birkaç arkadaşı falan oynadılar. Filmi sessiz fakat İngilizce
çektik. Dublajı kolay olsun diye. Kenan Artun hiç İngilizce bilmeden oynadı.
Virginia büyük stüdyolar beklerken karşısında küçük bir alan ve el kamerası
görünce şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırdı. Çünkü o Hollywood’da daha büyük
kameralarla çalışmaya alışmıştı, ama iyi oyun çıkardı. Bizim filmimiz vasat bir
filmdi aslında. Kötü değildi. Amerika’da hem sinemalarda vizyon buldu, hem de
televizyonda gösterildi. Öyle çok ağır eleştirilmedi. Ayrıca filmdeki İstanbul
oldukça ilgi de gördü…”
Muhsin Ertuğrul’un filmi, belki de kariyerinin en zayıf filmlerinden
biridir. Yıldız Dergisi, filmi “renkli olmasaydı, ikinci sınıf filmlerimizin iyicelerinden dahi pek
sayılamayacak olan” bir film şeklinde tanımlar. Semih Tuğrul Dünya gazetesinin sanat ekine yazdığı
yazıda, “Halıcı Kız faciası
ancak ‘Bir film nasıl olmamalıdır?’ mevzuunda mükemmel bir örnek diye
kullanılabilir. Kısacası, Halıcı Kız, Agfacolor’un
çeşitli renklerine rağmen Türk sinemacılığının yüz karası olarak kalacak
filmlerden biridir.” diye yazar.
Ali İpar’ın sinema serüveni ilk deneyimin çok
başarılı olmaması nedeniyle kısa sürdü. 1954’te bu kez belgesel film yapmaya
karar verdi. Görüntü yönetmeni yine İlhan Arakon’du. Filmin konusu bu kez
İstanbul’du. Dünyanın tanıdığı bu şehrin belgeselini çekecekti, hem de renkli.
Bir Şehrin Hikâyesi adlı bu belgesel zamanında çok da ilgi gördü.
Uzun Yıllar Bir Arada Yaşayan İpar Ailesi'nin Düşüşü
27 Mayıs'la Birlikte Başladı.
Ailenin büyük kızı Şaziye İpar, ünlü
Baykent Ailesi’ne gelin gitmişti. Ali İpar ailesiyle aynı evde oturmak yerine
Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda ikâmeti tercih etmişti. Şizofren olan Muazzez
İpar ise ünlü ressamlardan Rasin Arsebük ile evlenerek Maçka’ya taşınmıştı. Kız
kardeşlerden Muzaffer İpar, Galatasaray camiasında ‘Baron’ olarak tanınan, eski şehreminlilerinden Rıdvan Paşa’nın
torunu, eski büyükelçilerden ve Demokrat Parti’nin ilk İzmir
milletvekillerinden Vasfi Menteş’in oğlu olan Rıdvan Menteş ile evlenerek
aileden son kopan olacaktı. En küçük kız kardeş Selma ise hiç evlenmeyecek ve
ailesine ait Bebek’teki köşkte tek başına yaşayacaktı. Mehmet Hayri-Emine
Tevhide İpar çifti artık iyice yalnız kalmışlardı. Mehmet Hayri İpar artık
iyice ihtiyarlamıştı. Mülkleri arasına son kattığı yer Boğaziçi’nde
Arnavutköy-Bebek arasında sahilden güneybatıya doğru yükselen çok dik eğimli bir
tepe üzerindeki ünlü koruydu. İçinde yer alan Valide Paşa Köşkü ya da
Sefarethane Köşkü olarak bilinen yapı kısa zamanda “İpar Köşkü” olarak ünlenecekti. Günümüzde mülkiyeti Emin Hattat
ailesine ait olan bu koruya Etiler yönünde büyük bir kapıdan girilmekteydi. 4.4
hektarlık bir alanı kaplayan ve halen günümüzde “İpar Korusu” olarak anılan koruda Bizans dönemine ait duvar
parçaları bulunmaktaydı.
Hayri İpar, yaşının ilerlemesi ve çeşitli
hastalıklarını bahane ederek şirketlerini, Şeker Fabrikaları’ndaki tüm işlerini
ve kurucusu bulunduğu Genel Sigorta A.Ş.’deki görevini oğlu Ali İpar’a
devredecekti. Ali İpar, ailesinin servetini de yönetmekteydi artık… İşte her
şey bundan sonra başladı. İparlar derinden sarsıldı.
Ali İpar, tıpkı babası gibi müteşebbis ruhluydu.
Eline geçirdiği büyük İpar servetini en iyi şekilde değerlendirmenin planlarını
yapıyordu. Yine tıpkı babası gibi siyasilerle sağlam diyalogları vardı. Dönemin
başbakanı Adnan Menderes ile çok yakın dosttu. Her iki taraf da birbirini
destekliyor, yardımlar yapıyordu. Demokrat Partili Ali İpar bundan da güç
alarak gemi satın alıp, armatörlük yapmaya karar verdi. Fakat ülkede bir döviz
sıkıntısı başgöstermişti. Ali İpar buna rağmen başbakan Adnan Menderes’le olan
sıkı dostluğunu kullanarak Amerika’dan alacağı beş gemi için kendi şirketi İpar
Transport’a devlet kasasından döviz tahsisi yaptırttı. Döviz ilgili şirketlerin
hesaplarına yatırılarak beş tane yük gemisi satın alındı. Gemiler İstanbul’a
ulaştığında, Ali İpar ilk iş olarak en büyük olanına “Virginia İpar” adını koydu. Önce üç gemi teslim alınmıştı. İşte bu
sırada ülkedeki kaynayan kazan devrildi ve 27 Mayıs 1960 sabahı Başbakan Adnan
Menderes ve çalışma arkadaşlarının alaşağı edildiği darbe gerçekleşti. İparlar
daha önce yaşadıkları gibi bundan da hiç etkilenmemişçesine diğer gemileri
beklemeye koyuldu. Onların da gelişiyle filo hazırdı. Mehmet Hayri İpar,
oğlunun bu hızlı hareketinden korkmaktaydı. Ülkede bir iktidar boşluğu vardı ve
yarının ne olacağı bilinmemekteydi. Oysa Ali İpar, gemilerin gönderlerine
çoktan Türk bayrakları çektirmişti ve hemen bir basın toplantısı düzenleyerek
İpar Transport’un tanıtımına girişti.
Ali İpar’ın mutlu günleri kısa sürdü.
Çünkü İpar Transport döviz kaçakçılığıyla suçlanmaktaydı. 24 Eylül 1960’ta
devrik başbakan Adnan Menderes ve arkadaşlarının yargılanması için Yüksek
Adalet Divanı kuruldu. Ali İpar tutuklanarak Yassıada’ya götürüldü. 14 Ekim
1960’ta da Adnan Menderes aleyhine açılan 19 ayrı davadan birisinin adı “Ali İpar Davası”ydı.
Adnan Menderes ve Ali İpar Yassı Ada'da
Savcı, Ali İpar’a birçok suçlama yöneltti.
Savcının iddiasına göre Ali İpar, devrik Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile
ortaktı. İpar’ın her şeyi, ABD’li şirkete gemilerin karşılığında ödediği
ücretten ayakkabılarının tokalarına kadar her şeyi sorgulanıyordu. Ali İpar bu
davalar sürerken tam yedi ay hapis yattı. Zorlu geçen davalar 11 ay 1 gün sürdü
ve 15 Eylül 1961’de sona erdi. “Ali İpar
Davası”da Adnan Menderes, Medeni Berk ve Ali İpar döviz yasasını ihlalden
mahkûm oldular. İpar davası ile ilgili mahkûmiyet kararları diğer davalarla
birleştirildi.
Ali İpar, aynı zamanda Türkiye’nin ilk otomotiv sanayi şirketleri arasında
yer alan Otosan’ın da kurucu ortağıydı.
Ali İpar, aldığı ağır hapis cezası ve ağır
para cezası yanında ömür boyu ticaretten men cezasına rağmen, Yüksek Adalet
Divanı tarafından telgraf emriyle bir gecede serbest bırakılmış, yurtdışına
çıkması sağlanmıştı. El konulan beş gemiye ise, seferden men cezası verilmişti.
Üstelik İpar Transport’a da el konulmuştu. Sefere çıkamayan gemiler bir süre
sonra devlet eliyle teker teker Haliç’e çekilecek ve çürümeye terk edilecekti.
Gemiler uzun bir süre sonra sessiz sedasız söküm tesislerine gönderilerek jilet
haline getirilecekti. Ali İpar, 1962’de halen evli bulunduğu eşi Virginia Bruce
ile Amerika’ya gitti ve orada boşandılar.
İpar'ın Gemileri Haliçte.
İpar Ailesi içindeki bu felaketler zinciri
aileyi derinden sarsmıştı. Bir zamanlar İstanbul sosyetesinin her adımında yer
alan ve gazeteleri renkli hayatlarıyla meşgul eden ünlü aile artık aynı
gazetelerin saldırgan tutumlarının hedefiydi. Emine Tevhide İpar, ailesinin bu
sıkıntılı günlerinde kendisini eğlenceye vererek sosyete gündeminde kalmayı
yeğleyecekti. 1960’lı yıllarda sahneye konan her tiyatro eserinin ya da gösterime
giren her sinema filminin galasında Emine Tevhide İpar’a rastlamak mümkündü.
Anlatıldığına göre her galada onun en önde özel bir koltuğu bulunuyordu.
Özellikle Haldun Dormen Tiyatrosu’nun müdavimiydi Tevhide İpar.
Haldun Dormen onu şöyle anlatıyor: “Tevhide Hanım, çocukluğumdan beri tanıdığım
ve annemin de en yakın arkadaşı olan bir kimseydi. Onu oyunlarımızın galasına
çağırırdım. O da severek gelirdi, ama tek başına değil. Kendisi gibi
İstanbul’un kalburüstü hanımlarından 15-20 kadarıyla, hem de bilet alarak
girerdi salonumuza. Hatta bir keresinde bana, ‘Eğer biraz daha genç olsaydın
seninle sahneye çıkardım’ demişti. Tevhide Hanım’ı her oyunun, her filmin
galasında en ön sırada bu kalabalık dostlarıyla görmek mümkündü. Bir de sıkı
bir Zeki Müren hayranıydı kendisi. Onun çıktığı gazinolara da çok sık giderdi
hanım arkadaşlarıyla…”
Köşk, Banker Kastelli’nin Oldu
Takvimler 1964’ü gösterdiğinde Mehmet
Hayri İpar, üzüntüler yüzünden hastalandı. 82 yaşında kalp hastası olmuştu.
Kısa aralıklarla tedavi için Almanya’ya gidip gelmeye başladı. Geçirdiği bir
kriz sonucunda 11 Haziran 1966’da Almanya’da vefat etti. Cenazesi 14 Haziran
1966 günü Feriköy Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Mehmet Hayri İpar’ın ölümüyle aile dağılma
sürecini tamamlamıştı. Tevhide İpar yazları Çiftehavuzlar’daki köşkte, kışları
ise Nişantaşı’nda Park Apartmanı’nda yaşamaya devam ediyordu. Oğlu Ali İpar ise
yaşadıklarından sonra Türkiye’ye karşı duyduğu güveni kaybetmişti. Bundan
sonraki yaşamını yurtdışında sürdürmeye karar verdi. Üçüncü kez evlenerek
ABD’ye yerleşti.
1970’li yıllar İparlar için sıkıntı ve
acılarla doluydu. Ressam Rasin ile evli olan Muazzez İpar, Çengelköy’de kendi
adıyla anılan köşkte yaşamaktaydı. Antikaya olan merakı nedeniyle bu konuyla
yakından ilgiliydi. Anlatılanlara göre son yıllarında şizofreni daha da
artmıştı Muazzez İpar’da. Bir zamanlar güzelliğiyle anılan bu isim, 1972
yılında bilinmeyen bir şekilde intihar etmişti. Çengelköy ve çevresinde çok
sevilen ve yardımseverliğiyle tanınan Muazzez İpar’ın ölüm şekli uzun yıllar
tartışma konusu olmuştu. Olay cinayet miydi, yoksa intihar mı? Dosya intihar
olduğuna hükmedilerek kapatıldı.
Bir zamanlar ünlü şarkıcı Ajda Pekkan’la
yaşadığı aşkla tanınan işadamı Cömert Baykent’in annesi Şaziye İpar da,
yakalandığı ağır hastalıktan dolayı kız kardeşinden az bir zaman sonra vefat
etti. Şaziye İpar’ın ölümünün arkasında da ilaçla intihar söylentisi çıkmıştı o
günlerde.
1970’lerin sonunda İpar Ailesi’nin yaşayan
üyeleri ellerindeki mülkleri satarak mirası paylaşmaya karar verdi. Ailenin
elindeki en değerli mülk ise Mehmet Hayri İpar’ın yıllar önce satın aldığı
Çiftehavuzlar’daki “Cemil Topuzlu Paşa
Köşkü” ya da sonraki ve en bilinen adıyla “İpar Köşkü”ydü. Bugün Caddebostan’da Çiftehavuzlar yönünde
Hazırcevap Sokak üzerinde bulunan köşk, eski İstanbul şehreminlerinden Cemil
Topuzlu Paşa tarafından 1901 yılında mimar Vallaury’e yaptırılmıştı. Köşkün
yerinde üzüm bağları bulunuyordu önceden. Art Nouveau tarzda yapılan köşkün 30
dönümlük arazisinin, denize 165 metre cephesi bulunmaktaydı. Bahçesine
İparların sosyetedeki yerlerine uygun olarak değerli süs ağaçları, nadide
çamlar dikilmiş, heykeller konulmuştu.
Bu köşkün bahçesi öylesine güzeldi ki
kulaktan kulağa anlatılan bir öyküsü bile vardı. Anlatıldığına göre, Feneryolu
üzerinde bir köşkü bulunan devrin sadrazamı Gazi Ahmet Muhtar Paşa, bir gezi
sırasında bu köşkün bahçesini görmüş ve güzelliği karşısında etkilenmiş. Birkaç
zaman sonra Cemil Topuzlu Paşa’yı makamına çağırtarak, ona İstanbul
Şehreminliği görevini vermişti.
Cemil Topuzlu Paşa, bu köşkte 1931 yılına
kadar yaşamıştı. Bu tarihte bir albayla evlendirdiği kızı ve damadıyla arasında
sürtüşmeler başlamış, paşa da köşkü Mehmet Hayri İpar’a satarak Çiftehavuzlar
semtini terk etmişti.
İpar Köşkü (Cemil Topuzlu Paşa Köşkü).
1931 yılından itibaren İpar Köşkü olarak
adlandırılacak bu yapı, yine bu ailenin en renkli zamanlarının da tek tanığı
olacaktı. Bu köşk 1979 yılında satılığa çıkarılacak ve tek talip olarak Banker
Kastelli adıyla ün salan Cevher Özden tarafından satın alınacaktı. Fakat bu
satış basına yansıyacak şekilde son derece gürültülü de olacaktı. Aile
dolandırıldığını iddia edecek, Banker Kastelli ise köşk benim diyecekti.
Emine Tevhide İpar, satış için en küçük kızı Selma İpar’a noterden bir yetki
belgesi vermişti. Cevher Özden ile İparlar arasında 14 Ekim 1979’da köşkün 150
Milyon TL karşılığında devri konusunda anlaşmaya varılmıştı. Selma İpar
yetkisini kullanacaktı, ama satış için Emine Tevhide İpar’ın mümeyyiz olduğunun
hükümet tabibince onaylanması isteniyordu. 9 Ocak 1980’de bu da yapıldı.
Böylece 15 Ocak 1980’de Emine Tevhide İpar noter huzurunda Cevher Özden adına
satış vaadini yaptı. Fakat İpar Ailesi 1 Kasım 1980’de Cevher Özden aleyhine
bir “gabin” davası açarak köşk için
ödenen 150 Milyon TL’nin az olduğunu savundu. Aile davaya eski avukatları
Hüsamettin Cindoruk’un yerine Avukat Mahmut Kefeli’nin bakmasını istiyordu.
Cevher Özden ile Avukat Mahmut Kefeli, 21 Kasım 1980’de yeni bir protokol
imzaladı ve aileden 150.000.000 TL + 29.750.000 TL (tapu harcaması) 25 Kasım 1980’e kadar geri ödemeleri durumunda
köşkü teslim edeceğini, olmaması durumunda mülkten vazgeçmelerini istediğini
söyledi. Bu sürtüşmeli satış, Emine Tevhide İpar’ın ikna edilmesiyle 5 Temmuz
1981’de tatlıya bağlandı ve evin tahliyesi için 2 aylık süre tanındı İparlar’a.
Fakat Selma İpar, yalnızca bir gün sonra mahkemeye başvurarak annesi Emine
Tevhide İpar’ın “deli” olduğuna dair
karar alınması için yeni bir dava açtı. Emine Tevhide İpar, zorla Bakırköy Akıl
Hastanesi’ne yatırıldı ve “deli raporu”
alındı. Bunun üzerine annesinin başına gelenleri öğrenen abla Muzaffer Menteş
karşı bir dava açarak işi içinden çıkılmaz bir hale soktu. Bunun üzerine
mahkeme yetkisizlik kararı aldı, bunu temyiz de onaylayınca muhteşem “İpar Köşkü” Cevher Özden’in malı oldu.
Cevher Özden, köşkü ele geçirince önce
bahçesindeki nadide ağaçları kestirdi. Sonra da havuzlar, tenis kortu ve
ahırların bulunduğu alanlara çok katlı beton apartmanlar yaptırdı. Ünlü köşk
ise bu binaların arkasında ve deniz görmeden halen ayaktadır.
1990’ların başında İstanbul Defterdarlığı, 110 milyar liralık vergi borcunu ödemeyen Cevher Özden’in oturduğu tarihi İpar Köşkü’nü açık artırma yoluyla satışa çıkarttı. Tarihi köşke 4 trilyon lira değer biçilmesine Özden itiraz etti. Biriken vergi borçları yüzünden köşkü 1982’de Özden, DYP Yalova Milletvekili Cevdet Aydın’a 12 milyar liraya ihale yoluyla sattı. Maliye Bakanlığı ise “satışta hile olduğu” ve hacizlerini alamadığı gerekçesiyle ihalenin feshi için dava açınca, ihale 9 Ağustos 1994’de Yargıtay Hukuk Kurulu kararıyla feshedildi. Bu hileli satış kurbanı köşk Cevher Özden’e tekrar geri döndü. Bu olaylar olup biterken Tevhide İpar, Balıklı Rum Hastanesi’ne yatırıldı ve 1984’te burada vefat etti. Kızı Muzaffer Menteş 1990’lı yılların sonunda hayata veda etti, ailenin son kızı ve köşk yüzünden çok acılar yaşanmasına sebep olan Selma İpar ise 2005 yılında Alzheimer hastası ve beş parasız olarak hizmetçisinin evinde hayata gözlerini yumdu.
1990’ların başında İstanbul Defterdarlığı, 110 milyar liralık vergi borcunu ödemeyen Cevher Özden’in oturduğu tarihi İpar Köşkü’nü açık artırma yoluyla satışa çıkarttı. Tarihi köşke 4 trilyon lira değer biçilmesine Özden itiraz etti. Biriken vergi borçları yüzünden köşkü 1982’de Özden, DYP Yalova Milletvekili Cevdet Aydın’a 12 milyar liraya ihale yoluyla sattı. Maliye Bakanlığı ise “satışta hile olduğu” ve hacizlerini alamadığı gerekçesiyle ihalenin feshi için dava açınca, ihale 9 Ağustos 1994’de Yargıtay Hukuk Kurulu kararıyla feshedildi. Bu hileli satış kurbanı köşk Cevher Özden’e tekrar geri döndü. Bu olaylar olup biterken Tevhide İpar, Balıklı Rum Hastanesi’ne yatırıldı ve 1984’te burada vefat etti. Kızı Muzaffer Menteş 1990’lı yılların sonunda hayata veda etti, ailenin son kızı ve köşk yüzünden çok acılar yaşanmasına sebep olan Selma İpar ise 2005 yılında Alzheimer hastası ve beş parasız olarak hizmetçisinin evinde hayata gözlerini yumdu.
İpar Ailesi’nin yaşayan tek ferdi Ali İpar
ise, ailesine ait son mülk olan Mısır Apartmanı’nı bir mimarlık şirketine
devrederek İstanbul’dan tamamen ayrıldı.
Ali İpar.
İpar ailesinin üçüncü çocuğu Ali İpar 12 Haziran 2015’te, 94
yaşındayken Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde da vefat etti.







