MONTESQUİEU’NUN YAŞAMI
(1689-1755)
Montesquieu’nun
doğumu, İnsan Hakları Bildirisinin İngiliz Parlamentosunca onaylandığı yıla, yani büyük Fransız devriminden tam yüz yıl önceye
rastlar. Ailesi Bordeaux’nun
eşrafındandı. Daha çocukluğunda büyükleri gibi onun da Parlamentoya girmesi
kararlaştırılmış, eğitimi ona göre düzenlenmiştir. Bu yüzden, Fen Bilimlerine
karşı duyduğu eğilimi körletmek zorunda kalmıştır. 1716 yılında da, amcasının
ölümü üzerine Bordeaux Parlamentosuna
başkan seçilmiştir.[1]
1721 yılında yayımladığı ilk eseri “Acem Mektupları” (Lettres
Persanes), büyük ilgiyle karşılanmıştır. Paris’i görmeye gelen iki İranlının, kurulu düzeni, görenekleri,
gelenekleri, yeni bir gözle
incelemeleri, en olağan durumlar karşısında şaşkınlığa düşmeleri, birçok
doğruyu sarsmak, yerleşmiş kanıların sakatlığını belirtmek bakımından verimli
bir yol olmuştur. Fransız ulusu belki de ilk defa olarak, kendisine doğru diye
belletilenlerin bir yabancı açısından bakılınca ne denli eğri
görünebileceklerini anlıyor, XIV. Louis krallığının, zorbalığa kayarak nasıl
soysuzlaştığını, şaşmaz sanılan bir çok değerin kofluğunu iki Acemin ağzından
dinliyordu. Gerçi Montesquieu, çağının Doğuya karşı beslediği ilgiden
yararlanmış, İranlıları konuşturmuştu ama, bir göstermelikten başka bir şey değildi bu; aslında, bu
yergilerin, bu alayların tümü, daha sonraları kaleme alacağı “Yasaların ruhu”
(De l’esprit des lois)
adlı incelemesindeki ana fikirlere dayanıyordu.[2]
Acem Mektupları Montesquieu’yu pek çekemeyen
Voltaire’in “böyle hafif üslupla yazılmış bir eseri herkes kaleme alabilirdi” hükmüne rağmen; daha ilk yılında dört
baskı yapmış ve yazarının 1725 yılında Fransız akademisine seçilmesine neden
olmuştur. Fakat Monsetquieu’yu sevmeyenler, akademi üyeliği için, sözde
Paris’te devamlı ikamet şart koşan bir hükmün mevcudiyetini ileri sürerek, bu
seçimi iptal ettirmişlerdir. Bunun üzerine Montesquieu, 1726’da Bordoeux
bürosunu satarak başkente yerleşmiş, bu sayede nihayet 1728 yılında yeniden
akademiye girebilmiştir.[3]
“Hayatımda hemen hemen hiç üzülmedim, sıkıntı da
çekmedim” diyebilen Montesquieu’nun en büyük merakı gezmek, dünyayı görmekti.
Gençliğinde, “Binbir Gece Masalları”nı, Jean Chardin’in “İran ve Doğu
Hindistan” adlı yolculuk notlarını okurdu. 1728’den 1731 yılına kadar çeşitli
ülkeleri dolaştı, kendine malzeme topladı ama, Doğu’ya kadar bir türlü
uzanamadığı için, bu konuda Chardin’in verdiği bilgiyle yetinmek zorunda kaldı.
Fransa’ya dönünce, babadan kalma Brede şatosuna yerleşti, geceli gündüzlü bir
çalışma dönemine girdi. Acem Mektupları’nın sağladığı ünle, bu başarı sayesinde
elde ettiği Fransız Akademisi üyeliğiyle yetinmek istemiyor, ilk eserinde
ortaya koyduğu gözlemleri bilimsel bir yönteme vurmayı tasarlıyordu,
“Romalıların büyüklüğü ve düşüşü” adlı incelemesi bu alanda giriştiği ilk
deneme oldu. Tarih çalışmalarının bu kadar ilerlediği günümüzde bile Romanın
neden büyüdüğünü, neden düştüğünü anlamak, altından kalkılamayacak kadar zor
bir iş iken, Montesquieu’nun bunu kendi çağının imkansızlıkları içinde
başarabilmesi zekasının üstünlüğüne en büyük kanıttır.[4]
Nihayet devlet ve siyasi teorisi bakımından haklı
olarak en büyük ve önemli eseri sayılan “De L’esprit Des Lois” (Kanunların
ruhu) nu, yirmi yıla yakın bir çalışmadan sonra, 1743’te tamamlamış, 1748’de
Cenevre’de bastırmıştır. Montesqueiu, bu eserini basılmadan önce yakın
arkadaşlarına okumuş. Onlar da, bu kitabın on sekizinci yüzyılın en önemli
eseri olduğunu belirterek, yayınlamasından doğacak tehlikelere işaretle
basılmamasını tavsiye etmişlerdi.[5]
Otuz bir kitaptan oluşan eser, altı kısma ayrılmıştır.
İlk sekiz kitap hukuk ve hükumete tahsis olunmuştu; Onu takip eden beş kitapta
da askeri ve mali meselelerden bahsedilmektedir. Üçüncü kısmı teşkil eden altı
kitapta örf, adet ve iklim şartlarının tesiri incelenmiştir. Dördüncü kısmın
dört kitabı, iktisadi meselelere ayrılmıştır. Beşinci kısımdaki üç kitap
dinden, son beş kitapta Roma, Fransız hukukları ile feodal hukuktan
bahsetmektedir.[6]
Papa tarafından okunması yasak listeye geçirilen bu
büyük eserin değeri çok geçmeden anlaşılmış ve dünyanın dört bucağından övgüler
yağmaya başlamıştır. Esasında Montesquieu’yu düşman olan Voltaire bile 5 Ocak
1759’da bir Hollandalıya yazdığı mektupta “Kanunların ruhu” hakkında şunları
yazıyordu : “Kabul ediyorum ki, Montesqueiu’nun zaafları vardır. O, bazen bir
tarif yerine bir epigram bir yeni fikir yerine bir antitez sunmaktadır. Buna
rağmen o, her zaman için düşünen ve okuyanı düşündüren başarılı ve derin bir
bilgin olarak kalacaktır. Kanunlar hakkındaki kitabı, başkalarına hükmedenler
için imtihan verip, diploma almaları gereken bir ibret hazinesi olmalıdır. O
baki kalacak, broşür yazarları ise faniliğe karışacaktır” Son yıllarını daha
çok la Brede şatosunda istirahatle geçiren Montesquieu 1755’te ölmüş ve St.
Sulpice kilisesine gömülmüştür.[7]
Montesquieu’nun XVIII nci yüzyıl aydınlık çağı
düşünürlerinden olduğu ve eserinin metodu ile olduğu kadar savunduğu siyasal ve
hukuki görüşleri ile de modern bir düşünür olduğu bugün kabul edilmektedir.
Ancak Montesquieu XVIII nci yüzyılın ilk yarısının gelenekçi, tutucu ortamında
yaşamıştır. Bu nedenle Montesquieu geleneklere bağlı bir kişi olmaktan da
kurtulamayacaktır. Soylu bir kişi olan düşünür bu sosyal sınıfın yüceliğine
inanmıştır, hukukçu ve hakim olması nedeniyle bazı ayrıcalıklara sahiptir ve
bunları da korumak istemektedir ve Fransa krallarının mutlakıyet tutkularının
bu “ara organlara” gereken önemi vermemelerinden yakınmaktadır. O dönemde
İngiltere ve Hollanda da gelişen görüşler karşısında Montesquieu tutucu ve
çekingen, bir düşünür olarak görülür.
YASALAR VE İKLİMİN YASALAR ÜZERİNDEKİ ETKİSİ
Montesquieu’nun yöntemini, aklın ışığında olayları
incelemek, deneylerden çıkarılan sonuçları aklın süzgecinden geçirmek olarak
tanımlayabiliriz. Bu araştırma yöntemine örnek olarak Montesquieu’nun dış
koşullarla düşünce düzeni ve hukuk arasında kurduğu ilişki gösterilebilir.[8]
Montesquieu yasayı “eşyanın tabiatından doğan zorunlu
ilişkiler” olarak tanımlıyor. Evrende gördüğümüz hiçbir şey tesadüfi değildir.
Kaynak olan bir “ilk sebep” vardır. Bu ilk sebeple evrendeki varlıklar
arasındaki ilişkiler “kanun” olarak adlandırılır.[9]
İnsanın doğal, fizik yapısından kaynaklanan Doğal
Yasalar vardır. Bunların hangileri olduğunu anlayabilmek için insanı bir an
için tek başına düşünmek gerekir. Bu insan ne yapar? Korunmak ihtiyacını duyar
ve kendini güçsüz hisseden bu insan Barış ister. Barış ilk yasadır. İkincisi
Beslenme’dir, üçüncüsü Cinsini Sürdürme, dördüncüsü de Bilgi Edinme isteğidir.
Yasa genel olarak insan aklının ürünüdür, her
toplumun, ulusun siyasal ve medeni yasaları bu aklın uygulandığı özel
durumlardır.
Bu yasalar yapıldıkları topluma, ulusa özgü olacaktır
ve bir ulusun yasalarının başka bir ulusa uygun düşmesi olanaksızdır.
“Kanunların Ruhu” XIV. Kitabında bu düşüncenin geliştiğini görüyoruz. Yasalar hükumetlerin yapısına, ilkelerine, ülkelerin fizik yapısına, iklimine, toprağın
zenginlik durumuna, büyüklüğüne, halkın yaşam biçimine , dini inançlarına,
eğilimlerine, ekonomik durumuna, örf ve adetlerine, yaşam koşullarına uygun
olmalıdır. Yasalar aynı zamanda kendi aralarında bağlantılıdır, işte yasaların
ruhu da budur.[10]
Yasalar uygulandıkları halkın karakterine, yapısına
uygun olmalı. İnsanların karakterini etkileyen bir faktör de İklimdir. Soğuk
iklim insanı daha dayanıklıdır, kendine güvenir, kin ve intikam duygularından
uzaktır, güven duygusuna sahiptir. Sıcak iklim insanı ise yaşlılar gibi
çekingen olur, hisleriyle hareket eder, zihnen ve bedenen tembeldir, köleliği
kolaylıkla kabul eder. İyi bir yasa koyucu iklim koşullarının olumsuz
etkilerini hafifletmeye çalışır, kötü bir yasa koyucu ise, iklim koşullarının
olumsuz etkilerini daha da artırıcı düzenlemeler yapar.[11]
Örneğin toprağı işleme insanın ve insan emeğinin en
büyük eseridir. İklim koşulları insanları tarımsal çalışmalardan uzaklaştırdığı
ölçüde din kuralları ve yasalar insanları toprağı işlemeye teşvik etmelidir.
Sıcak iklimde tembelliği önlemek için yasalar,
çalışmadan yaşama olanakları bulma yollarını kişilere kapamalıdır. İklim
koşullarının olumsuz etkilerini azaltmaya yönelik bir yasa örneği olarak Montesquieu, İslam dininin içki yasağına işaret eder. Bu yasak içkinin sıcak
iklimde çok olumsuz olan etkisini önleme amacına yöneliktir.
Değişik iklimlerin değişik ihtiyaçları, değişik hayat
düzenlerini oluşturduğunu, değişik hayat biçimlerinin değişik yasalar meydana
getirdiğine dikkati çeken düşünür, Kölelik, yasalarının da iklim koşullarıyla
bağlantılı olduğunu söyler.[12]
Herhangi bir ülke halkına tanınan özgürlük derecesinde
iklimin büyük bir payı vardır. Kölelik ile iklim ilişkisini belirleyen
Montesquieu, soğuk iklimlerde, Avrupa’da, özgürlüğe dayanan yönetimler kurulur;
sıcak iklimlerde ise, Asya’da, kölelik hayatın bir parçası haline
gelebilmiştir.
Yerin ve iklimin olaylar üzerindeki etkisi daha önce
Bodin tarafından incelenmiş olsa da Avrupa’da bu görüşü geliştirmek,
Montesquieu’ya düşmüştür. Bu hususu belirtirken “Avrupa’da” deme ihtiyacı
duydum; çünkü ilginçtir ki ünlü İslam bilgini İbn Haldun iklimin insanlar
üzerindeki etkisini XIV. Yüzyılda incelemiştir. İbn Haldun bu bakımdan
Montesqiueu’nun da öncüsüdür. Montesqiueu’nun bu kuramını geliştirirken İbn
Haldun’dan etkilendiği oldukça açıktır.
İbn Haldun, iklim koşullarının insanlar üzerinde
onların yaşam biçimleri, karakterleri ve ekonomik hayat üzerinde etkili
olduğunu açıklar. O’na göre ulusların esenliği toplum yasalarını iyi anlamak ve
onları gereğince değerlendirmek esasına dayalıdır.”[13]
Sonuç olarak diyebiliriz ki Montesquieu, yasa koyucuya
gerçekleştirdiği işlemin kendi iradesi dışında, doğal, fiziksel faktörlere ve
iklim ve coğrafya koşullarının getirdiği ögelere, sosyal gerçeklere bağlı
olduğunu vurgulayarak yasamayı bilimsel bir yaklaşım içine sokmuştur.
YÖNETİM BİÇİMLERİ
Nasıl oluyor da bir yasa, belli bir çağda, bir ülkenin
insanlarına uygulanabiliyor da, başka bir ülkenin insanlarına, ya da başka bir
çağda uygulanamıyor? Bir yerde verimli sonuçlar doğurduğu halde, başka yerde
neden kısır kalıyor? “Yasaların Ruhu” her şeyden önce bu soruların karşılığını
bulmak için girişilmiş biri denemedir. Bu denemenin dayandığı temel inceleme
de, çeşitli yönetim biçimlerinin karşılaştırılması, bunların ilkelere
bağlanmasıdır. Montesquieu, üç yönetim biçimi öngörür. Bunlar, Cumhuriyet,
Monarşi, Despotizm’dir.
1-CUMHURİYET YÖNETİMİ
Cumhuriyet Yönetimi, halkın bütününün ya da yalnızca
halkın bir kısmının egemen güce sahip olmasıdır. Cumhuriyet yönetimi kendi
içinde Demokrasi ve Aristokrasi olmak üzere ikiye ayrılır. Halkın bir bütün
olarak egemen gücü elinde bulundurduğu zaman demokrasi olur, egemen gücün bir
azınlığın elinde olması ise Aristokrasiyi doğurur.[14]
a.
Demokrasi
Demokrasi halkın hem yöneten hem de yönetilen
durumunda olduğu bir yönetim biçimidir. Oyu ile iradesini açıklayan halk
yönetendir, egemen kişinin iradesi egemen gücün kendisidir. Oy hakkını
belirleyen yasalar ise bu yönetim biçiminin temel yasaları olacaktır.
Her yönetim varlığını sağlayan bir ilkeye dayanır.
Demokrasinin ilkesi de “siyasal erdem”dir.
Siyasi erdem yurt sevgisidir, yurt çıkarlarını kişisel
çıkarların üstünde tutmadır, sürekli olarak kendinden, bencillikten,
tutkulardan, hırs ve isteklerden, aç gözlülükten fedakarlıktır, siyasal erdem
yasalara saygıdır. Yasalara saygının bittiği yere demokrasi bozulmuştur, devlet
tükenmiştir. Demokrasiyi ayakta tutan tek güç bu siyasal erdemdir.[15]
b.
Aristokrasi
Aristokrasi de egemen güç bir azınlığın elindedir,
yasaları yapan da uygulayan da bu azınlıktır ve çoğunluk yani halk uyruk
durumundadır. Aristokrasi demokrasiye yaklaştığı oranda iyi ve monarşiye
yaklaştığı oranda da kötü olacaktır.
Aristokrasinin temel ilkesi de siyasal erdemdir, ancak aristokrasi de azınlığın çoğunluğu ezmemesi için siyasal erdemin yanı sıra
“ölçülü hareket” ilkesi de gereklidir. Aristokrasi de halk siyasal erdem
sahibiyse, toplum demokratik yönetimde olduğu kadar mutlu olur ve devlet de
güçlü bir devlet olur. Ancak aristokrasi de servetler arasındaki fark o kadar
büyüktür ki, siyasal erdemin gerçekleşmesi çok zorlaşır, bu nedenle
aristokrasi de yasalar insanları ölçülü davranmaya zorlayacaktır ve bu
yönetimden kaynaklanan eşitsizlik de bir ölçüde önlenecektir.
Ölçülü hareket aristokrasinin ilkesi olur ve
demokrasideki Eşitlik ilkesinin yerini tutar.[16]
2-MONARŞİ
Monarşi, tek kişinini yasalara uygun yönetimidir.
Monarşide tüm siyasal iktidarın kaynağı kraldır, kral ile halk arasında bağımlı
ara güçler yani soylular yer alır. “Kral olmadan soyluluk olmaz, soyluluk
olmazsa kral olmaz” ilkesi temeldir, soylular olmazsa tek kişinin yönetimi
monarşi değil fakat zorba yönetim olur.[17]
Monarşiyi ayakta tutan ilke siyasal erdem değildir,
siyasal erdem yerini yasalara bırakmıştır.Her ne kadar erdem monarşinin ilkesi
değilse de monarşi yönetimi de erdemden tümüyle soyutlanamaz.
Monarşiyi ayakta tutacak olan ilke “şeref”tir.[18]
Şeref tutkusu da tıpkı siyasal erdem gibi insanlara en güzel eylemleri
kazandırır. Ayrıcalıklara, soyluluğa, üstünlük duygusuna ve sınıflara dayanan
monarşik yönetimde şeref kazanma isteği ayrıcalıklara ve üstün tutulma
isteklerine cevap verecektir. Cumhuriyet yönetiminde hırs zararlıdır, ama monarşide yararlıdır, hırs bu yönetime canlılık verir. Herkes özel çıkarına
hizmet ederken ortak çıkara yönelir, herkes kendi durumunu korumak,
ayrıcalığını geliştirmek için mücadele ederken, ayrıcalıklara dayanan monarşiye
hizmet etmiş olur.[19] Şan ve şeref tutkusu monarşinin temel ilkesi olunca,
yasalar da buna uygun olmalıdır.
Monarşi, ayrıcalıklı kişi, organ ya da şehirlerin bu
ayrıcalıkları kaldırılınca bozulur, yıkılır.[20]
3-DESPOTİZM – ZORBA YÖNETİM
Zorba yönetim tek kişinin keyfince toplumu yönetmesidir.
Zorba yönetimde siyasal erdeme gerek yoktur şan ve
şeref ise tehlikelidir, zorbalığın ilkesi “Korku”dur. [21] Şan ve şeref duygusu
zorba yönetime başkaldırmaya neden olabilir, onun için cesareti kıran hırsları
söndüren korku gereklidir.
Zorba adına devleti yönetenlerin ve halkın korkusu
yoksa bu yönetim sona ermiş demektir.
Zorba yönetimde itaat sorunu diğer yönetimlerden
farklıdır. Tartışmasız, sorusuz, mazeretsiz, mutlak bir itaat zorunluluğu
vardır. Bu kuralın tek istisnası dini yasalardır, bu yasalara aykırı emirlere
itaat edilmez.
Zorba yönetimde yasalara da gerek olmayacaktır. Halkın
korka ve cahil olduğu bir yönetimde yasaya ihtiyaç yoktur. Her şey iki üç fikir
etrafında döner.[22]
KUVVETLER AYRILIĞI KURAMI
1.Genel Olarak
Kuvvetler ayrılığı geçmişten günümüze kadar gerek kamu
hukukunda gerekse siyasal bilim literatüründe oldukça tartışılmış bir konudur.
Ancak günümüzde Batı’nın gelişmiş siyasal düzeni içinde Batı Ülkelerinde bu
konu güncelliğini yitirmiştir. Gelişmekte olan ülkelerde ise hala eski önemini
korumaktadır.[23]
Kuvvetler ayrılığı, özgürlüklerin korunması amacıyla
devlet gücünün sınırlanması gerektiği düşüncesinden yola çıkarak, devletteki üç
kuvvetin değişik organlar tarafından kullanılmasını öngörür. Böylece kuvvet,
kuvveti sınırlayacak ve böylece kuvvet kötüye kullanılamayacaktı.
Anayasacılık akımının ilk günlerinden bu yana, devlet
iktidarının etkin biçimde sınırlandırılmasının en etkili yolunun kuvvetler
ayrılığı yani devlet iktidarının çeşitli organlar arasında paylaştırılması
olduğu kabul edilmektedir. Her biri devlet iktidarının bir parçasını kullanan
bu organların sahip oldukları karşılıklı etkiler yoluyla birbirlerini
denetlemesi, dengelemesi, frenlemesi “sınırlı” veya “anayasal” devlet
yönetimini ortaya çıkaracak, böylece kişi hürriyetlerinin devlet iktidarı
karşısında korunması ve güvence altına alınması mümkün olabilecektir. Nitekim,
ABD’de kuvvetler ayrılığına dayanan hükumet sisteminden bir “frenler ve dengeler sistemi” olarak söz edilmektedir.[24]
Her üç kuvvetin de tek elde toplanması durumunda, bu
kuvvetlere sahip olan kişi, istediği gibi yasa yapacak, bunları uygulayacak ve
bu yasalara bağlı olan kişileri yargılayacak demektir. Sınırları belirsiz bir
güç, elbette ki kötüye kullanılır. Montesquieu, erkin ancak erkle
sınırlanabileceğini ve bunun da ancak erkler ayrılığına dayanan bir
mekanizmayla sağlanabileceğini savunmuştur.
Ancak belirtilmesi gereken bir husus, erkler
arasındaki ilişki incelenirken yasama ve yürütmenin esas alınacağıdır. Aşağıda
da görüleceği gibi kuvvetler ayrılığı siyasi bir ilke olup ancak siyasi
fonksiyonlarda bir uygulama bulabilir. Yargılama ise niteliği gereği siyasi
olmayıp hukuki gerçeği ortaya çıkarma faaliyeti olduğundan siyasi rejimlerin
sınıflandırılmasında dikkate alınmamaktadır. Yargının bağımsızlığı bireye
sağlanan güvence bakımından ele alınacak bir husustur.
2-Montesquieu’nun Kuvvetler Ayrılığı Kuramı
a)Yöntemi ve Kapsamı
Montesquieu’nun Locke’tan ve İngiliz anayasa
gelişiminden ilham alarak geliştirdiği kuvvetler ayrılığı kuramı 1789 tarihli
Fransız İnsan Hakları Beyannamesinin 16 ncı maddesinde “Kuvvetlerin ayrılmadığı
ve hürriyetlerin teminat altına alınmadığı yerde, anayasa yoktur” hükmünün
yerleşmesine sebep olmuştur. Montesquieu da tıpkı Locke gibi, kuvvetler
ayrımını siyasi bir maksatla ileri sürmüş; hakimiyeti kullanma yetkisinin
yasama, yürütme ve yargı olarak üçe bölünmesinde vatandaş hak ve
özgürlüklerinin en sağlam hukuki ve fiili güvencesini görmüştü. Batı dünyasının
bütün liberal ve demokrat anayasalarında bu prensibe yer verilmiştir.[25]
Montesquieu’nun Kanunların Ruhu adlı eserinde
incelediği bu prensip ilk defa Fransız düşünür tarafından ileri sürülmüş
değildir. Eski Yunan devletini inceleyerek en iyi hükumet sistemini arayan
Aristo, Site’nin idaresinde başlıca üç görev olduğunu ilk olarak belirten
düşünürdür. Daha sonra aynı düşünceleri Orta Çağ’da Marsilius’ta ve XVI.
Yüzyılda John Locke’ta bulabiliriz. Ancak Montesquieu’nun getirdiği yenilik
güçlerin ayrılması prensibinin özgürlüğün başlıca güvencesini sağladığı
iddiasıdır.[26]
İktidara sahip olan herkesin sahibi olduğu gücü kötüye
kullanmasının kaçınılmaz olduğunu dikkate alan Montesquieu, bu kötüye
kullanmanın önlenmesi ve böylece siyasi özgürlüğün sağlanması için her gücün
başka bir güçle frenlenmesi gereği üzerinde durmuştur. Bu esastan hareket
ederek devlette birbirinden farklı üç gücün bulunduğunu ileri süren düşünür, bunlardan
özellikle yasama ve yürütme güçlerini ele alarak bunların birbirlerine müdahale
edebilmelerini, birbirlerinin çalışmalarını sınırlayabilmelerini, birbirlerini
frenleyebilmelerini, birinin kötüye kullanılmasını diğerinin önleyebilmesini
sağlayacak şekilde bir diğerinden ayrılarak farklı organlara verilmeleri
gereğini belirtmiştir.[27]
Montesquieu her devlette yasama, yürütme ve yargı
iktidarları vardır der ve İngiliz Kamu hukuku sistemini de açıklar.
Özgür bir siyasal toplumda özgür insan kendi kendini
yönetir, bu nedenle yasama gücü halkın bütününde olmalıdır. Ne var ki, geniş ve
büyük devletlerde buna olanak yoktur ve küçük devletlerde de bir çok sakıncalar
ortaya çıkar, bu nedenle halk temsilcileri aracılığı ile yapmak istediklerini
yapar. Ancak herkes kendi ihtiyaçlarını, kendi çıkarlarını başkalarından daha
iyi bileceği ve değerlendireceği için seçilecek temsilciler seçildikleri bölge
halkını temsil edeceklerdir. Ancak genel temsil yetkisiyle donatılan
temsilciler her konuda bölge halkının talimatına gerek olmadan hareket
edebileceklerdir. Tüm bölge halkı temsilci seçme hakkına sahiptir, ancak
iradeleri ile hareket edemeyen bazı kişiler oy kullanamayacaktır.
Görüldüğü gibi Montesquieu seçimlerde bölgeleme
yönetiminin kurucusudur.[28]
Yasama iktidarı yasaları yapar ve yasaların iyi
uygulanıp uygulanmadığını denetler.
Montesquieu halkın temsilcilerinden oluşan meclisin
yanında soyluların temsilcilerinden oluşan ikinci bir meclis öngörür. Devlette
doğuş, zenginlik ya da şan ve şeref yönünden ayrıcalıklı kişiler vardır. Bunlar
halktan sayılarak kendilerine tek oy hakkı tanınırsa bu durum onlara kölelik
gibi gelir, alınacak kararlar da çoğu kez çıkarlarına ters düşeceğinden bunlar
özgürlüğü savunmaz olurlar. Bu nedenle yasama organındaki payları, toplumdaki
ayrıcalıklı durumlarıyla orantılı olmalıdır. Halk temsilcileri de onların
kararlarını önleyebilmelidir.
Bu ikinci meclisin üyeliği babadan oğla geçecektir,
böylece yasama gücü çıkarları ayrı olan, görüşleri farklı olan, ayrı ayrı
toplanan ve karar veren iki meclisçe kullanılacaktır. Ancak halkın çıkarlarını
bir kenara bırakıp kendi özel çıkarlarını koruyacak olan bu ikinci meclisin
bazı konularda, örneğin vergi salma gibi mali konularda karar yetkisi
olmayacaktır, fakat veto yetkisi olacaktır.
Yürütme gücü Montesquieu’ya göre kralın elinde
olmalıdır. Bunun farklı iki gerekçesi vardır. Bunlardan ilki, sür'atli karar
vermesi gereken yürütme organının birkaç kişi tarafından yönetilmesindense, tek
bir kişi tarafından yönetilmesini daha verimli olacağı iddiasıdır. İkinci neden
ise kuvvetler ayrılığı prensibi açısından daha tutarlıdır. Buna göre, yürütme
gücü, yasama organının içinden çıkan birkaç kişiye, verilirse yasama ve yürütme
birleşmiş olur ki, bu da özgürlük için tehlike yaratacaktır.
Montesquieu bu görüşü ile meclis hükumeti sistemine
karşı olduğu gibi, yasamaya az çok üstünlük tanıyan parlamenter sisteme de
karşı çıkmaktadır. Montesquieu o dönemde İngiltere’de uygulanan sistemi
aksettirir.[29]
Yasama ve yürütme arasındaki ilişkiye gelince,
öncelikle yasama organı kendiliğinden toplanıp dağılmayacaktır, yasamayı
toplantıya çağırma yetkisi yürütmenin olacaktır. Ancak yasama uzun süre
toplanmazsa özgürlük kalmaz, çünkü bu durumda ya yasama işlemleri yapılmaz ve
devlet anarşi içine düşer ya da yürütme yasama işlemlerini yapar ki, o zaman da
yürütme mutlak iktidar olmuş olur. Bu nedenle yürütme yasamayı her yıl
toplantıya çağırma zorunda olacaktır, bütçenin her yıl onaylanması zorunlu
olacak, daimi ordu beslenmesine meclis karar verecektir. Buna karşılık yasamanın
da sürekli toplantı halinde olması yarar sağlamayacaktır, çünkü bu durum
temsilciler için yorucu olacağı gibi, yürütme de huzurlu çalışamayacak,
yasaları uygulamaktan çok haklarını koruma çabası içine düşecektir. Yasamanın
toplantı süresini, zamanını belirleme yetkisi yürütmenin olacaktır.
Yürütmenin yasamanın işlemlerini durdurma hakkı
vardır. Bu, günümüzdeki veto hakkıyla eşdeğerdedir; aksi durumda yasama
zorbalığa kayabilir ve tüm yetkileri tekelinde toplamak isteyebilir. Ancak
kralın da yasamaya karar aşamasında katılması halinde özgürlük kalmaz, öte
yandan yasamaya katılması da gerekli olduğundan, bu gereği yasaları
engelleyerek (veto ederek) yerine getirir.
Buna karşılık yasamanın yürütmeyi durdurma yetkisi
olmayacaktır, yalnızca yasaların nasıl uygulandığını denetleme hakkı
olacaktır.[30]
b-Kuvvetler Ayrılığı Prensibinin Siyasal Özgürlükler ile İlişkisi
Özgürlük kavramı üzerinde büyük bir ilgiyle durur
Montesquieu, “bu kadar değişik anlama gelebilen, zihinleri bu kadar uğraştıran
başka bir kelime yoktur” der. Siyasal özgürlük, bir bakıma herkesin dilediğini
yapabilmesidir. Demokrasinin kurulduğu ülkelerde halk çoğunluğunun, hiç olmazsa
biçimsel bakımdan, her dilediğini yaptığı kabul edilir. Fakat Montesquieu’nun
anladığı özgürlük bu değil. Bir devlette, yani yasalarla yönetilen bir
toplumda, siyasal özgürlük dediğimiz, gerekeni yapabilmek, gerekmeyeni de
yapmaya zorlanmamaktır. Daha açıkçası, özgürlük, yasalarca yasak edilmeyeni
yapabilmek anlamına gelir.
Böyle bir özgürlüğe, Devlet yetkilerinin kötüye
kullanılmadığı ılımlı yönetimlerde rastlayabiliriz. Ancak, ne var ki, iş başına
geçen her kişi, elindeki yetkileri kötüye kullanmaya kalkışabileceğine göre,
bir yönetim biçimini ılımlaştırmanın tek yolu, hem yurttaşların kişisel
yetkilerini, hem de Devlet içindeki çeşitli iktidarları birbirleriyle
sınırlamaktır.
Yasama iktidarı yasa yapar, yasaları kaldırır,
değiştirir. Yürütme iktidarı savaş ve barışa karar verir, yabancı ülkelere
temsilci gönderir, temsilcileri kabul eder, içte ve dışta güvenliği sağlar.
Yargı iktidarı ise, suçları cezalandırır, anlaşmazlıkları çözümler.
Yasama iktidarı yapacağı baskı yasalarını yine kendisi
baskı yaparak uygularsa o yerde özgürlük kalmaz. Yargı yasamayla birleşmişse,
kişinin ne canı ne de özgürlüğü güvencede olmaz, çünkü yargıç aynı zamanda yasa
koyucudur ve keyfince karar verebilir. Yargıç yürütme iktidarına da sahipse,
yargıç bir zorba olur.[31]
Montesquieu’ya göre üç iktidar tek elde toplanırsa, (bu ister bir kişi, ister soylular, ister halk olsun) her şey bitmiştir.
Sonuç olarak kuvvetlerin ayrılması bireysel
özgürlüklerin korunması bakımından bireyin sahip olduğu en önemli güvencedir
diyebiliriz. Bunun için sadece yasama ve yürütmenin ayrılması yeterli değildir.
Bu güçler karşısında ayrı ve bağımsız bir kuvvet ve organ olarak yargı ve
bağımsız mahkemeler yer almalıdır.
3-Türk Anayasalarında Yer Alan Kuvvetler Ayrılığı
a.1924 ve 1961 Anayasalarında Kuvvetler Ayrılığı
1924 Anayasası Kuvvetler birliği ve görevler ayrılığı,
1961 anayasası ise “yumuşak kuvvetler ayrılığı” sistemini kabul etmişti. Bu
açıdan bu iki anayasa arasında çok önemli bir fark vardır. Bu farkın iki sebebi
vardır. Bunlardan birincisi, 1924 Anayasasında Türkiye Büyük Millet Meclisinin hükumeti düşürme yetkisinin olmamasıdır. 1961 anayasasında ise hükumete, Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerini yenileme yetkisi sınırlı da olsa
verilmişti. İkinci sebep ise; 1924 Anayasasının 5 ve 7. maddeleriyle 1961
anayasasının 6. maddesi arasındaki farktır. 1924 Anayasası 5. maddesine göre
yasama gücü yanında yürütme gücünün de asli sahibi Türkiye Büyük Millet
Meclisi’dir. Ayrıca 7. maddeye göre meclis, yürütme görevinin kendi tarafından
seçilmiş Cumhurbaşkanı ve bakanları vasıtasıyla yürütür. Ancak 1961
Anayasasında durum daha farklıdır ve yürütme görevi dolaylı veya dolaysız
olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne mal edilmiş değildir 6. maddesine göre;
“yürütme görevi, kanunlar çerçevesinde, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu
tarafından yerine getirilir.
Görülüyor ki 1924 ve 1961 Anayasalarının, yasama
yürütme yetkilerini bölüştürme şekilleri arasında, 1924 Anayasasının kuvvetler
birliği formülüne rağmen, hiçbir fark yoktur. Yani her iki anayasaya göre de
yürütme gücü Cumhurbaşkanı ve Bakanlar kurulu tarafından kullanılır. Her iki
anayasada, idari işlemlerin mutlaka kanuna dayanması zorunluluğunu ve kanun
olmayan yerde idarenin de olmayacağı ilkesini kabul etmiştir.[32]
b-Türkiye’de 1982 Anayasasında Kuvvetler Ayrılığı
1982 Anayasasının 7. maddesi, “yasama yetkisi Türk
milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir. Bu yetki devredilemez”
hükmünü içerir 8. madde ise “yürütme yetkisi ve görevi Cumhurbaşkanı ve
Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak yerine
getirilir” demektedir.
1982 Anayasasının benimsediği hükumet sistemi 1961
Anayasasında olduğu gibi yine bir parlamenter sistemdir. Ancak 1961
Anayasasının sistemi klasik parlamenter sistem olmasına karşın 1982
Anayasasıyla kurulan sistem devlet başkanının köklü ve önemli yetkilerle
donatılması nedeniyle klasik niteliği bir ölçüde kaybetmiş bir parlamenter
sistem olarak değerlendirilir. 1982 Anayasası’nda, erkler ayrımından çok
erklerin iş bölümünden söz edilir. 1961 Anayasası’na göre, güçlendirilmiş
yürütme içinde ağırlık Cumhurbaşkanındadır. Hükumetin parlamento karşısındaki
siyasal sorumluluğu ilkesi ve bakanlar kurulunun göreve başlarken ve görev
sırasındaki güvenoyuna ilişkin kurallar konulmuştur. Bakanların, Türkiye Büyük
Millet Meclisi’nden başka, başbakana karşı da sorumlu olmaları ve bunun sonucu
başbakana, Cumhurbaşkanından bakanların görevden alınmasını isteme yetkisi
tanınmıştır. 1982 Anayasası ise cumhurbaşkanının siyasal sorumsuzluğunu ve
bunun sonucu olan karşı imza kuralını da kabul etmiştir. Ayrıca fesih ve
parlamento seçimlerinin yenilenmesi kurumunu da kabul ederek parlamenter
rejimin üçüncü ögesini de benimsemiştir.[33]
4-Günümüzde Siyasal Düzenlerde Kuvvetler Ayrılığının Yeri
Marksist doktrinden kaynaklanan sosyalist rejimler,
kuvvetler ayrılığını uygulamıyorlar. Çünkü, kuvvetler ayrılığı teorisi, liberal
anlayışa uygun olarak, kuvvetin kuvveti durdurması ve kişi hürriyetlerinin
güvenceye kavuşturulması esasına dayanır. İktidara kuşku ile baktığı için bunun
tek elde değil, fakat bölünerek, ayrı organlar tarafından kullanılmasını
amaçlar.
Buna karşılık, sosyalist rejimlerde, kişinin hürriyete
kavuşturulması amacı ile, toplum yapısını değiştirmek için, iktidarın bölünmesi
değil, fakat güçlendirilmesi hedef alınır. Öte yandan, Marksist anlayışa göre,
iktidar bölünemez. İktidarın bölünmesi ya da kuvvetlerin ayrılması, sınıflara
bölünmüş bir toplumu yansıtır. Bu anlayışa göre, sosyalist bir toplum, sınıf
çatışmalarını ortadan kaldırdığı için, iktidarın bütünleşmesi gerekir. Bu
bakımdan da, sosyalist rejimlerde kuvvetlerin ayrılması ve birbirini durdurması
söz konusu değildir.[34]
Kuvvetler ayrılığı, günümüzde çoğulcu rejimlerdeki,
olgulara da ters düşmektedir. Hatırlanacağı gibi, teorinin amacı, kuvvetler
arasında bir denge kurarak, liberal rejimin yerleşmesini sağlamaktır. Fakat,
kuvvetler ayrılığının çarpıcı örneği olarak gösterilen çağdaş Liberal siyasi
rejimler incelendiğinde, bu rejimlerde kuvvetlerin birleştiği gözlemleniyor.
Bu bakımdan, kuvvetler ayrılığı günümüzde
demokrasinin, hatta liberal demokrasinin zorunlu bir ilkesi değildir.
Demokrasinin genel gelişimi, kuvvetler ayrılığını giderek ortadan kaldırmış,
parlamento ve hükumet, birbirinin karşıtı iki ayrı kuvvet olma özelliğini
yitirmişlerdir.
Kuvvetler ayrılığının, çağımız siyasi rejimleri ile
uyumlu olmamasının nedeni, bu teorinin ileri sürüldüğü tarihlerde, henüz modern
anlamdaki siyasi partilerin bulunmayışındandır. Kuvvetler ayrılığının ortaya
konduğu dönemde iktidarla ilgili başlıca sorunlar, kurumsal nitelikteydi.
Değişik organlar, bunların yetkileri ve ilişkileri ile ilgili olarak, kuvvetler
ayrılığı teorisi, arzulanan dengeyi sağlayabiliyordu. Günümüzde ise , siyasi
hayata yön veren siyasi partiler olup, kurumlar, bunlara yalnızca biçimsel bir
çerçeve sağlamaktadır. Hükumet ve parlamento birbirinden ayrı değil,
partilerden oluşan parlamento çoğunluğu içinden çıkan hükumet ve bunun
karşısında muhalefet yer alır.
Nihayet kuvvetler ayrılığı teorisini savunanların
ileri sürdükleri gibi yasama, yürütmenin olası aşırılıklarına karşı bir fren
oluşturamamaktadır. Çünkü hükumet parlamento içinden çıkmıştır ve parlamento da
kendisini destekleyen çoğunluğa dayanarak uygulayacağı politika için gerekli
araçlar olan kanunları rahatlıkla kabul ettirebildiği bir gerçektir.
Günümüzde liberal rejimlerde, yönetilenler için
güvencelerin başlıcası bağımsız yargı organları ile sağlanmaktadır. Onun için
de, çağdaş çoğulcu demokratik rejimler aynı zamanda “demokratik liberal hukuk
devleti” olarak nitelendirilmektedirler.[35]
BİBLİYOĞRAFYA
- ABADAN,
Yavuz; “Devlet Felsefesi” Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi
Yayınları , (Ankara, 1959)
- AKBAY,
Muvaffak; “Umumi Amme Hukuku Dersleri”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Yayınları (Ankara 1961)
- AKIN, İlhan
F.; “Kamu Hukuku” Fakülteler Matbaası (İstanbul 1980)
- GÖREN, Zafer;
“Anayasa Hukukuna Giriş”, Dokuz Eylül Üniversitesi Yayınları, (İzmir 1997)
- GÖZE, Ayferi;
“Siyasal Düşünce Tarihi”, İstanbul Üniversitesi Yayınları (İstanbul1982)
- OKANDAN,
Recai G.; “Umumi Amme Hukuku”, İstanbul Üniversitesi Yayınları (İstanbul 1976)
- OKTAY, Cemil;
“Kuvvetler Ayrılığı İlkesinin Yargı Açısından Anlamı ve Türkiye Örneği”,
Anayasa Mahkemesi Yayınları, (Ankara 1984)
- ÖKTEM,
Niyazi; “Hukuk Sosyolojisi ve Hukuk Felsefesi”, Beta Yayınları (İstanbul 1988)
- ÖZBUDUN,
Ergun; “Türk Anayasa Hukuku” Yetkin Yayınları, (Ankara 1998)
- TEZİÇ,
Erdoğan; “Anayasa Hukukunun Temel Kavramları” Beta Yayınları (İstanbul 7. Bası
2001)
[1] İlhan
F.Akın, Kamu Hukuku, Fakülteler, Matbaası, İstanbul, 1980, s.140 vd.
[2] Muvaffak
Akbay, Umumi Amme Hukuku Dersleri, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Yayınları, Ankara, 1961, s.229
vd.
[3] Yavuz
Abadan, Devlet Felsefesi, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi
Yacyınları, s.331 vd.
[4] İhlal
F.Akın, Kamu Hukuku, Fakülteler, Matbaası, İstanbul, 1980, s.140 vd
[5] Yavuz
Abadan, Devlet Felsefesi, Ankara Üniversitesi Siyasal bilgiler Fakültesi
Yayınları,Ankara, 1959, s.331 vd.
[6] Yavuz
Abadan, Devlet Felsefesi, Ankara Üniversitesi Siyasal bilgiler Fakültesi
Yayınları, Ankara, 1959, s.331 vd
[7] Yavuz
Abadan, Devlet Felsefesi, Ankara Üniversitesi Siyasal bilgiler Fakültesi
Yayınları, Ankara, 1959, s.331 vd
[8] İlhan
F.Akın, Kamu Hukuku, Fakülteler, Matbaası, İstanbul, 1980, s.140 vd
[9]
Montesquieu, De I’esprit des lois L.XIV, chap.1, s.233
[10] Ayferi
Göze, Siyasal Düşünce Tarihi, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1982,
s.202 vd.
[11]
Montesquieu, De I’esprit des lois, L.XIV. chap.5, s.479,480
[12]
Montesquieu, De I’esprit des lois, L.XIV. chap.5, s.490
[13] Niyazi
Öktem, Hukuk Sosyolojisi ve Hukuk Felsefesi, Beta Basım Yayım, 1988, İstanbul,
s.288-297
[14]
Montesquieu, De I’esprit des lois, L.II, chap.2, s.239
[15]
Montesquieu, De I’esprit des lois, L.III, chap.3, s.252
[16]
Montesquieu, De I’esprit des lois, L.V, chap.8, s.284 vd.
[17]
Montesquieu, De I’esprit des lois, L.II, chap.4 s.247
[18]
Montesquieu, De I’esprit des lois, L.III, chap.6 s.256
[19]
Montesquieu, De I’esprit des lois, L.II, chap.7., s.257
[20]
Montesquieu, De I’esprit des lois, L.VIII, chap.6,7,8 s.354-356
[21]
Montesquieu, De I’esprit des lois, L.III, chap.9. s.258-259
[22] Ayferi
Göze, Siyasal Düşünce Tarihi, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1982,
s.202 vd.
[23] Cemil
Oktay, Kuvvetler Ayrılığı İlkesinin Yargı Açısından Anlamı ve Türkiye Örneği,
Anayasa Mahkemesi Yayınları, Ankara, 1984, s.215 vd.
[24] Ergun
Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, Yetkin Yayınları, Ankara, 1998, s.18
[25] Yavuz
Abadan, Devlet Felsefesi Ankara Üniversitesi Siyasal bilgiler Fakültesi
Yayınları,Ankara, 1959, s.331 vd.
[26] Muvaffak
Akbay Umumi Amme Hukuku Dersleri, Ankara Üniversitesi H.F.Yayınları, Ankara,
1961, s.229 vd.
[27] Recai
G.Okandan, İstanbul Üniversitesi Yayınları, Fakülteler Matbaası, İstanbul 1976,
s.577 vd.
[28] İlhan
F.Akın Kamu Hukuku Fakülteler Matbaası, İstanbul, 1980, s.140 vd.
[29] Ayferi
Göze, Siyasal Düşünce Tarihi İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1982
s.202 vd.
[30] Ayferi
Göze, Siyasal Düşünce Tarihi, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1982,
s.202 vd.
[31]
Montesquieu, De I’esprit des lois, L.XI. chap.b, s.396,397
[32] Zafer
Gören, Anayasa Hukukuna Giriş, 9 Eylül Üniversitesi Yayınları, İzmir 1997,
s.138 vd.
[33] Zafer
Gören, Anayasa Hukukuna Giriş 9 Eylül Üniversitesi Yayınları, İzmir 1997, s.138
vd.
[34] Erdoğan
Teziç, Anayasa Hukukunun Temel Kavramları
[35] Erdoğan
Teziç, Anayasa Hukukunun Temel Kavramları
