27 Aralık 2013 Cuma

Montesquieu ve Güçler Ayrılığı Prensibi.

MONTESQUİEU’NUN YAŞAMI (1689-1755)
Montesquieu’nun doğumu, İnsan Hakları Bildirisinin İngiliz Parlamentosunca onaylandığı yıla, yani büyük Fransız devriminden tam yüz yıl önceye rastlar. Ailesi Bordeaux’nun eşrafındandı. Daha çocukluğunda büyükleri gibi onun da Parlamentoya girmesi kararlaştırılmış, eğitimi ona göre düzenlenmiştir. Bu yüzden, Fen Bilimlerine karşı duyduğu eğilimi körletmek zorunda kalmıştır. 1716 yılında da, amcasının ölümü üzerine Bordeaux Parlamentosuna başkan seçilmiştir.[1]
1721 yılında yayımladığı ilk eseri “Acem Mektupları” (Lettres Persanes), büyük ilgiyle karşılanmıştır. Paris’i görmeye gelen iki İranlının, kurulu düzeni, görenekleri, gelenekleri, yeni bir gözle incelemeleri, en olağan durumlar karşısında şaşkınlığa düşmeleri, birçok doğruyu sarsmak, yerleşmiş kanıların sakatlığını belirtmek bakımından verimli bir yol olmuştur. Fransız ulusu belki de ilk defa olarak, kendisine doğru diye belletilenlerin bir yabancı açısından bakılınca ne denli eğri görünebileceklerini anlıyor, XIV. Louis krallığının, zorbalığa kayarak nasıl soysuzlaştığını, şaşmaz sanılan bir çok değerin kofluğunu iki Acemin ağzından dinliyordu. Gerçi Montesquieu, çağının Doğuya karşı beslediği ilgiden yararlanmış, İranlıları konuşturmuştu ama, bir göstermelikten başka bir şey değildi bu; aslında, bu yergilerin, bu alayların tümü, daha sonraları kaleme alacağı “Yasaların ruhu” (De l’esprit des lois) adlı incelemesindeki ana fikirlere dayanıyordu.[2]
Acem Mektupları Montesquieu’yu pek çekemeyen Voltaire’in “böyle hafif üslupla yazılmış bir eseri herkes kaleme alabilirdi” hükmüne rağmen; daha ilk yılında dört baskı yapmış ve yazarının 1725 yılında Fransız akademisine seçilmesine neden olmuştur. Fakat Monsetquieu’yu sevmeyenler, akademi üyeliği için, sözde Paris’te devamlı ikamet şart koşan bir hükmün mevcudiyetini ileri sürerek, bu seçimi iptal ettirmişlerdir. Bunun üzerine Montesquieu, 1726’da Bordoeux bürosunu satarak başkente yerleşmiş, bu sayede nihayet 1728 yılında yeniden akademiye girebilmiştir.[3]
“Hayatımda hemen hemen hiç üzülmedim, sıkıntı da çekmedim” diyebilen Montesquieu’nun en büyük merakı gezmek, dünyayı görmekti. Gençliğinde, “Binbir Gece Masalları”nı, Jean Chardin’in “İran ve Doğu Hindistan” adlı yolculuk notlarını okurdu. 1728’den 1731 yılına kadar çeşitli ülkeleri dolaştı, kendine malzeme topladı ama, Doğu’ya kadar bir türlü uzanamadığı için, bu konuda Chardin’in verdiği bilgiyle yetinmek zorunda kaldı. Fransa’ya dönünce, babadan kalma Brede şatosuna yerleşti, geceli gündüzlü bir çalışma dönemine girdi. Acem Mektupları’nın sağladığı ünle, bu başarı sayesinde elde ettiği Fransız Akademisi üyeliğiyle yetinmek istemiyor, ilk eserinde ortaya koyduğu gözlemleri bilimsel bir yönteme vurmayı tasarlıyordu, “Romalıların büyüklüğü ve düşüşü” adlı incelemesi bu alanda giriştiği ilk deneme oldu. Tarih çalışmalarının bu kadar ilerlediği günümüzde bile Romanın neden büyüdüğünü, neden düştüğünü anlamak, altından kalkılamayacak kadar zor bir iş iken, Montesquieu’nun bunu kendi çağının imkansızlıkları içinde başarabilmesi zekasının üstünlüğüne en büyük kanıttır.[4]
Nihayet devlet ve siyasi teorisi bakımından haklı olarak en büyük ve önemli eseri sayılan “De L’esprit Des Lois” (Kanunların ruhu) nu, yirmi yıla yakın bir çalışmadan sonra, 1743’te tamamlamış, 1748’de Cenevre’de bastırmıştır. Montesqueiu, bu eserini basılmadan önce yakın arkadaşlarına okumuş. Onlar da, bu kitabın on sekizinci yüzyılın en önemli eseri olduğunu belirterek, yayınlamasından doğacak tehlikelere işaretle basılmamasını tavsiye etmişlerdi.[5]
Otuz bir kitaptan oluşan eser, altı kısma ayrılmıştır. İlk sekiz kitap hukuk ve hükumete tahsis olunmuştu; Onu takip eden beş kitapta da askeri ve mali meselelerden bahsedilmektedir. Üçüncü kısmı teşkil eden altı kitapta örf, adet ve iklim şartlarının tesiri incelenmiştir. Dördüncü kısmın dört kitabı, iktisadi meselelere ayrılmıştır. Beşinci kısımdaki üç kitap dinden, son beş kitapta Roma, Fransız hukukları ile feodal hukuktan bahsetmektedir.[6]
Papa tarafından okunması yasak listeye geçirilen bu büyük eserin değeri çok geçmeden anlaşılmış ve dünyanın dört bucağından övgüler yağmaya başlamıştır. Esasında Montesquieu’yu düşman olan Voltaire bile 5 Ocak 1759’da bir Hollandalıya yazdığı mektupta “Kanunların ruhu” hakkında şunları yazıyordu : “Kabul ediyorum ki, Montesqueiu’nun zaafları vardır. O, bazen bir tarif yerine bir epigram bir yeni fikir yerine bir antitez sunmaktadır. Buna rağmen o, her zaman için düşünen ve okuyanı düşündüren başarılı ve derin bir bilgin olarak kalacaktır. Kanunlar hakkındaki kitabı, başkalarına hükmedenler için imtihan verip, diploma almaları gereken bir ibret hazinesi olmalıdır. O baki kalacak, broşür yazarları ise faniliğe karışacaktır” Son yıllarını daha çok la Brede şatosunda istirahatle geçiren Montesquieu 1755’te ölmüş ve St. Sulpice kilisesine gömülmüştür.[7]
Montesquieu’nun XVIII nci yüzyıl aydınlık çağı düşünürlerinden olduğu ve eserinin metodu ile olduğu kadar savunduğu siyasal ve hukuki görüşleri ile de modern bir düşünür olduğu bugün kabul edilmektedir. Ancak Montesquieu XVIII nci yüzyılın ilk yarısının gelenekçi, tutucu ortamında yaşamıştır. Bu nedenle Montesquieu geleneklere bağlı bir kişi olmaktan da kurtulamayacaktır. Soylu bir kişi olan düşünür bu sosyal sınıfın yüceliğine inanmıştır, hukukçu ve hakim olması nedeniyle bazı ayrıcalıklara sahiptir ve bunları da korumak istemektedir ve Fransa krallarının mutlakıyet tutkularının bu “ara organlara” gereken önemi vermemelerinden yakınmaktadır. O dönemde İngiltere ve Hollanda da gelişen görüşler karşısında Montesquieu tutucu ve çekingen, bir düşünür olarak görülür.
YASALAR VE İKLİMİN YASALAR ÜZERİNDEKİ ETKİSİ
Montesquieu’nun yöntemini, aklın ışığında olayları incelemek, deneylerden çıkarılan sonuçları aklın süzgecinden geçirmek olarak tanımlayabiliriz. Bu araştırma yöntemine örnek olarak Montesquieu’nun dış koşullarla düşünce düzeni ve hukuk arasında kurduğu ilişki gösterilebilir.[8]
Montesquieu yasayı “eşyanın tabiatından doğan zorunlu ilişkiler” olarak tanımlıyor. Evrende gördüğümüz hiçbir şey tesadüfi değildir. Kaynak olan bir “ilk sebep” vardır. Bu ilk sebeple evrendeki varlıklar arasındaki ilişkiler “kanun” olarak adlandırılır.[9]
İnsanın doğal, fizik yapısından kaynaklanan Doğal Yasalar vardır. Bunların hangileri olduğunu anlayabilmek için insanı bir an için tek başına düşünmek gerekir. Bu insan ne yapar? Korunmak ihtiyacını duyar ve kendini güçsüz hisseden bu insan Barış ister. Barış ilk yasadır. İkincisi Beslenme’dir, üçüncüsü Cinsini Sürdürme, dördüncüsü de Bilgi Edinme isteğidir.
Yasa genel olarak insan aklının ürünüdür, her toplumun, ulusun siyasal ve medeni yasaları bu aklın uygulandığı özel durumlardır.
Bu yasalar yapıldıkları topluma, ulusa özgü olacaktır ve bir ulusun yasalarının başka bir ulusa uygun düşmesi olanaksızdır. “Kanunların Ruhu” XIV. Kitabında bu düşüncenin geliştiğini görüyoruz. Yasalar hükumetlerin yapısına, ilkelerine, ülkelerin fizik yapısına, iklimine, toprağın zenginlik durumuna, büyüklüğüne, halkın yaşam biçimine , dini inançlarına, eğilimlerine, ekonomik durumuna, örf ve adetlerine, yaşam koşullarına uygun olmalıdır. Yasalar aynı zamanda kendi aralarında bağlantılıdır, işte yasaların ruhu da budur.[10]
Yasalar uygulandıkları halkın karakterine, yapısına uygun olmalı. İnsanların karakterini etkileyen bir faktör de İklimdir. Soğuk iklim insanı daha dayanıklıdır, kendine güvenir, kin ve intikam duygularından uzaktır, güven duygusuna sahiptir. Sıcak iklim insanı ise yaşlılar gibi çekingen olur, hisleriyle hareket eder, zihnen ve bedenen tembeldir, köleliği kolaylıkla kabul eder. İyi bir yasa koyucu iklim koşullarının olumsuz etkilerini hafifletmeye çalışır, kötü bir yasa koyucu ise, iklim koşullarının olumsuz etkilerini daha da artırıcı düzenlemeler yapar.[11]
Örneğin toprağı işleme insanın ve insan emeğinin en büyük eseridir. İklim koşulları insanları tarımsal çalışmalardan uzaklaştırdığı ölçüde din kuralları ve yasalar insanları toprağı  işlemeye teşvik etmelidir.
Sıcak iklimde tembelliği önlemek için yasalar, çalışmadan yaşama olanakları bulma yollarını kişilere kapamalıdır. İklim koşullarının olumsuz etkilerini azaltmaya yönelik bir yasa örneği olarak Montesquieu, İslam dininin içki yasağına işaret eder. Bu yasak içkinin sıcak iklimde çok olumsuz olan etkisini önleme amacına yöneliktir.
Değişik iklimlerin değişik ihtiyaçları, değişik hayat düzenlerini oluşturduğunu, değişik hayat biçimlerinin değişik yasalar meydana getirdiğine dikkati çeken düşünür, Kölelik, yasalarının da iklim koşullarıyla bağlantılı olduğunu söyler.[12]
Herhangi bir ülke halkına tanınan özgürlük derecesinde iklimin büyük bir payı vardır. Kölelik ile iklim ilişkisini belirleyen Montesquieu, soğuk iklimlerde, Avrupa’da, özgürlüğe dayanan yönetimler kurulur; sıcak iklimlerde ise, Asya’da, kölelik hayatın bir parçası haline gelebilmiştir.
Yerin ve iklimin olaylar üzerindeki etkisi daha önce Bodin tarafından incelenmiş olsa da Avrupa’da bu görüşü geliştirmek, Montesquieu’ya düşmüştür. Bu hususu belirtirken “Avrupa’da” deme ihtiyacı duydum; çünkü ilginçtir ki ünlü İslam bilgini İbn Haldun iklimin insanlar üzerindeki etkisini XIV. Yüzyılda incelemiştir. İbn Haldun bu bakımdan Montesqiueu’nun da öncüsüdür. Montesqiueu’nun bu kuramını geliştirirken İbn Haldun’dan etkilendiği oldukça açıktır.
İbn Haldun, iklim koşullarının insanlar üzerinde onların yaşam biçimleri, karakterleri ve ekonomik hayat üzerinde etkili olduğunu açıklar. O’na göre ulusların esenliği toplum yasalarını iyi anlamak ve onları gereğince değerlendirmek esasına dayalıdır.”[13]
Sonuç olarak diyebiliriz ki Montesquieu, yasa koyucuya gerçekleştirdiği işlemin kendi iradesi dışında, doğal, fiziksel faktörlere ve iklim ve coğrafya koşullarının getirdiği ögelere, sosyal gerçeklere bağlı olduğunu vurgulayarak yasamayı bilimsel bir yaklaşım içine sokmuştur.
YÖNETİM BİÇİMLERİ
Nasıl oluyor da bir yasa, belli bir çağda, bir ülkenin insanlarına uygulanabiliyor da, başka bir ülkenin insanlarına, ya da başka bir çağda uygulanamıyor? Bir yerde verimli sonuçlar doğurduğu halde, başka yerde neden kısır kalıyor? “Yasaların Ruhu” her şeyden önce bu soruların karşılığını bulmak için girişilmiş biri denemedir. Bu denemenin dayandığı temel inceleme de, çeşitli yönetim biçimlerinin karşılaştırılması, bunların ilkelere bağlanmasıdır. Montesquieu, üç yönetim biçimi öngörür. Bunlar, Cumhuriyet, Monarşi, Despotizm’dir.
1-CUMHURİYET YÖNETİMİ
Cumhuriyet Yönetimi, halkın bütününün ya da yalnızca halkın bir kısmının egemen güce sahip olmasıdır. Cumhuriyet yönetimi kendi içinde Demokrasi ve Aristokrasi olmak üzere ikiye ayrılır. Halkın bir bütün olarak egemen gücü elinde bulundurduğu zaman demokrasi olur, egemen gücün bir azınlığın elinde olması ise Aristokrasiyi doğurur.[14]
a.      Demokrasi
Demokrasi halkın hem yöneten hem de yönetilen durumunda olduğu bir yönetim biçimidir. Oyu ile iradesini açıklayan halk yönetendir, egemen kişinin iradesi egemen gücün kendisidir. Oy hakkını belirleyen yasalar ise bu yönetim biçiminin temel yasaları olacaktır.
Her yönetim varlığını sağlayan bir ilkeye dayanır. Demokrasinin ilkesi de “siyasal erdem”dir.
Siyasi erdem yurt sevgisidir, yurt çıkarlarını kişisel çıkarların üstünde tutmadır, sürekli olarak kendinden, bencillikten, tutkulardan, hırs ve isteklerden, aç gözlülükten fedakarlıktır, siyasal erdem yasalara saygıdır. Yasalara saygının bittiği yere demokrasi bozulmuştur, devlet tükenmiştir. Demokrasiyi ayakta tutan tek güç bu siyasal erdemdir.[15]
b.      Aristokrasi
Aristokrasi de egemen güç bir azınlığın elindedir, yasaları yapan da uygulayan da bu azınlıktır ve çoğunluk yani halk uyruk durumundadır. Aristokrasi demokrasiye yaklaştığı oranda iyi ve monarşiye yaklaştığı oranda da kötü olacaktır.
Aristokrasinin temel ilkesi de siyasal erdemdir, ancak aristokrasi de azınlığın çoğunluğu ezmemesi için siyasal erdemin yanı sıra “ölçülü hareket” ilkesi de gereklidir. Aristokrasi de halk siyasal erdem sahibiyse, toplum demokratik yönetimde olduğu kadar mutlu olur ve devlet de güçlü bir devlet olur. Ancak aristokrasi de servetler arasındaki fark o kadar büyüktür ki, siyasal erdemin gerçekleşmesi çok zorlaşır, bu nedenle aristokrasi de yasalar insanları ölçülü davranmaya zorlayacaktır ve bu yönetimden kaynaklanan eşitsizlik de bir ölçüde önlenecektir.
Ölçülü hareket aristokrasinin ilkesi olur ve demokrasideki Eşitlik ilkesinin yerini tutar.[16]
2-MONARŞİ
Monarşi, tek kişinini yasalara uygun yönetimidir. Monarşide tüm siyasal iktidarın kaynağı kraldır, kral ile halk arasında bağımlı ara güçler yani soylular yer alır. “Kral olmadan soyluluk olmaz, soyluluk olmazsa kral olmaz” ilkesi temeldir, soylular olmazsa tek kişinin yönetimi monarşi değil fakat zorba yönetim olur.[17]
Monarşiyi ayakta tutan ilke siyasal erdem değildir, siyasal erdem yerini yasalara bırakmıştır.Her ne kadar erdem monarşinin ilkesi değilse de monarşi yönetimi de erdemden tümüyle soyutlanamaz.
Monarşiyi ayakta tutacak olan ilke “şeref”tir.[18] Şeref tutkusu da tıpkı siyasal erdem gibi insanlara en güzel eylemleri kazandırır. Ayrıcalıklara, soyluluğa, üstünlük duygusuna ve sınıflara dayanan monarşik yönetimde şeref kazanma isteği ayrıcalıklara ve üstün tutulma isteklerine cevap verecektir. Cumhuriyet yönetiminde hırs zararlıdır, ama monarşide yararlıdır, hırs bu yönetime canlılık verir. Herkes özel çıkarına hizmet ederken ortak çıkara yönelir, herkes kendi durumunu korumak, ayrıcalığını geliştirmek için mücadele ederken, ayrıcalıklara dayanan monarşiye hizmet etmiş olur.[19] Şan ve şeref tutkusu monarşinin temel ilkesi olunca, yasalar da buna uygun olmalıdır.
Monarşi, ayrıcalıklı kişi, organ ya da şehirlerin bu ayrıcalıkları kaldırılınca bozulur, yıkılır.[20]
3-DESPOTİZM – ZORBA YÖNETİM
Zorba yönetim tek kişinin keyfince toplumu yönetmesidir.
Zorba yönetimde siyasal erdeme gerek yoktur şan ve şeref ise tehlikelidir, zorbalığın ilkesi “Korku”dur. [21] Şan ve şeref duygusu zorba yönetime başkaldırmaya neden olabilir, onun için cesareti kıran hırsları söndüren korku gereklidir.
Zorba adına devleti yönetenlerin ve halkın korkusu yoksa bu yönetim sona ermiş demektir.
Zorba yönetimde itaat sorunu diğer yönetimlerden farklıdır. Tartışmasız, sorusuz, mazeretsiz, mutlak bir itaat zorunluluğu vardır. Bu kuralın tek istisnası dini yasalardır, bu yasalara aykırı emirlere itaat edilmez.
Zorba yönetimde yasalara da gerek olmayacaktır. Halkın korka ve cahil olduğu bir yönetimde yasaya ihtiyaç yoktur. Her şey iki üç fikir etrafında döner.[22]
KUVVETLER AYRILIĞI KURAMI
1.Genel Olarak
Kuvvetler ayrılığı geçmişten günümüze kadar gerek kamu hukukunda gerekse siyasal bilim literatüründe oldukça tartışılmış bir konudur. Ancak günümüzde Batı’nın gelişmiş siyasal düzeni içinde Batı Ülkelerinde bu konu güncelliğini yitirmiştir. Gelişmekte olan ülkelerde ise hala eski önemini korumaktadır.[23]
Kuvvetler ayrılığı, özgürlüklerin korunması amacıyla devlet gücünün sınırlanması gerektiği düşüncesinden yola çıkarak, devletteki üç kuvvetin değişik organlar tarafından kullanılmasını öngörür. Böylece kuvvet, kuvveti sınırlayacak ve böylece kuvvet kötüye kullanılamayacaktı.
Anayasacılık akımının ilk günlerinden bu yana, devlet iktidarının etkin biçimde sınırlandırılmasının en etkili yolunun kuvvetler ayrılığı yani devlet iktidarının çeşitli organlar arasında paylaştırılması olduğu kabul edilmektedir. Her biri devlet iktidarının bir parçasını kullanan bu organların sahip oldukları karşılıklı etkiler yoluyla birbirlerini denetlemesi, dengelemesi, frenlemesi “sınırlı” veya “anayasal” devlet yönetimini ortaya çıkaracak, böylece kişi hürriyetlerinin devlet iktidarı karşısında korunması ve güvence altına alınması mümkün olabilecektir. Nitekim, ABD’de kuvvetler ayrılığına dayanan hükumet sisteminden bir “frenler ve dengeler sistemi” olarak söz edilmektedir.[24]
Her üç kuvvetin de tek elde toplanması durumunda, bu kuvvetlere sahip olan kişi, istediği gibi yasa yapacak, bunları uygulayacak ve bu yasalara bağlı olan kişileri yargılayacak demektir. Sınırları belirsiz bir güç, elbette ki kötüye kullanılır. Montesquieu, erkin ancak erkle sınırlanabileceğini ve bunun da ancak erkler ayrılığına dayanan bir mekanizmayla sağlanabileceğini savunmuştur.
Ancak belirtilmesi gereken bir husus, erkler arasındaki ilişki incelenirken yasama ve yürütmenin esas alınacağıdır. Aşağıda da görüleceği gibi kuvvetler ayrılığı siyasi bir ilke olup ancak siyasi fonksiyonlarda bir uygulama bulabilir. Yargılama ise niteliği gereği siyasi olmayıp hukuki gerçeği ortaya çıkarma faaliyeti olduğundan siyasi rejimlerin sınıflandırılmasında dikkate alınmamaktadır. Yargının bağımsızlığı bireye sağlanan güvence bakımından ele alınacak bir husustur.
2-Montesquieu’nun Kuvvetler Ayrılığı Kuramı
a)Yöntemi ve Kapsamı
Montesquieu’nun Locke’tan ve İngiliz anayasa gelişiminden ilham alarak geliştirdiği kuvvetler ayrılığı kuramı 1789 tarihli Fransız İnsan Hakları Beyannamesinin 16 ncı maddesinde “Kuvvetlerin ayrılmadığı ve hürriyetlerin teminat altına alınmadığı yerde, anayasa yoktur” hükmünün yerleşmesine sebep olmuştur. Montesquieu da tıpkı Locke gibi, kuvvetler ayrımını siyasi bir maksatla ileri sürmüş; hakimiyeti kullanma yetkisinin yasama, yürütme ve yargı olarak üçe bölünmesinde vatandaş hak ve özgürlüklerinin en sağlam hukuki ve fiili güvencesini görmüştü. Batı dünyasının bütün liberal ve demokrat anayasalarında bu prensibe yer verilmiştir.[25]
Montesquieu’nun Kanunların Ruhu adlı eserinde incelediği bu prensip ilk defa Fransız düşünür tarafından ileri sürülmüş değildir. Eski Yunan devletini inceleyerek en iyi  hükumet  sistemini arayan Aristo, Site’nin idaresinde başlıca üç görev olduğunu ilk olarak belirten düşünürdür. Daha sonra aynı düşünceleri Orta Çağ’da Marsilius’ta ve XVI. Yüzyılda John Locke’ta bulabiliriz. Ancak Montesquieu’nun getirdiği yenilik güçlerin ayrılması prensibinin özgürlüğün başlıca güvencesini sağladığı iddiasıdır.[26]
İktidara sahip olan herkesin sahibi olduğu gücü kötüye kullanmasının kaçınılmaz olduğunu dikkate alan Montesquieu, bu kötüye kullanmanın önlenmesi ve böylece siyasi özgürlüğün sağlanması için her gücün başka bir güçle frenlenmesi gereği üzerinde durmuştur. Bu esastan hareket ederek devlette birbirinden farklı üç gücün bulunduğunu ileri süren düşünür, bunlardan özellikle yasama ve yürütme güçlerini ele alarak bunların birbirlerine müdahale edebilmelerini, birbirlerinin çalışmalarını sınırlayabilmelerini, birbirlerini frenleyebilmelerini, birinin kötüye kullanılmasını diğerinin önleyebilmesini sağlayacak şekilde bir diğerinden ayrılarak farklı organlara verilmeleri gereğini belirtmiştir.[27]
Montesquieu her devlette yasama, yürütme ve yargı iktidarları vardır der ve İngiliz Kamu hukuku sistemini de açıklar.
Özgür bir siyasal toplumda özgür insan kendi kendini yönetir, bu nedenle yasama gücü halkın bütününde olmalıdır. Ne var ki, geniş ve büyük devletlerde buna olanak yoktur ve küçük devletlerde de bir çok sakıncalar ortaya çıkar, bu nedenle halk temsilcileri aracılığı ile yapmak istediklerini yapar. Ancak herkes kendi ihtiyaçlarını, kendi çıkarlarını başkalarından daha iyi bileceği ve değerlendireceği için seçilecek temsilciler seçildikleri bölge halkını temsil edeceklerdir. Ancak genel temsil yetkisiyle donatılan temsilciler her konuda bölge halkının talimatına gerek olmadan hareket edebileceklerdir. Tüm bölge halkı temsilci seçme hakkına sahiptir, ancak iradeleri ile hareket edemeyen bazı kişiler oy kullanamayacaktır.
Görüldüğü gibi Montesquieu seçimlerde bölgeleme yönetiminin kurucusudur.[28]
Yasama iktidarı yasaları yapar ve yasaların iyi uygulanıp uygulanmadığını denetler.
Montesquieu halkın temsilcilerinden oluşan meclisin yanında soyluların temsilcilerinden oluşan ikinci bir meclis öngörür. Devlette doğuş, zenginlik ya da şan ve şeref yönünden ayrıcalıklı kişiler vardır. Bunlar halktan sayılarak kendilerine tek oy hakkı tanınırsa bu durum onlara kölelik gibi gelir, alınacak kararlar da çoğu kez çıkarlarına ters düşeceğinden bunlar özgürlüğü savunmaz olurlar. Bu nedenle yasama organındaki payları, toplumdaki ayrıcalıklı durumlarıyla orantılı olmalıdır. Halk temsilcileri de onların kararlarını önleyebilmelidir.
Bu ikinci meclisin üyeliği babadan oğla geçecektir, böylece yasama gücü çıkarları ayrı olan, görüşleri farklı olan, ayrı ayrı toplanan ve karar veren iki meclisçe kullanılacaktır. Ancak halkın çıkarlarını bir kenara bırakıp kendi özel çıkarlarını koruyacak olan bu ikinci meclisin bazı konularda, örneğin vergi salma gibi mali konularda karar yetkisi olmayacaktır, fakat veto yetkisi olacaktır.
Yürütme gücü Montesquieu’ya göre kralın elinde olmalıdır. Bunun farklı iki gerekçesi vardır. Bunlardan ilki, sür'atli karar vermesi gereken yürütme organının birkaç kişi tarafından yönetilmesindense, tek bir kişi tarafından yönetilmesini daha verimli olacağı iddiasıdır. İkinci neden ise kuvvetler ayrılığı prensibi açısından daha tutarlıdır. Buna göre, yürütme gücü, yasama organının içinden çıkan birkaç kişiye, verilirse yasama ve yürütme birleşmiş olur ki, bu da özgürlük için tehlike yaratacaktır.
Montesquieu bu görüşü ile meclis hükumeti sistemine karşı olduğu gibi, yasamaya az çok üstünlük tanıyan parlamenter sisteme de karşı çıkmaktadır. Montesquieu o dönemde İngiltere’de uygulanan sistemi aksettirir.[29]
Yasama ve yürütme arasındaki ilişkiye gelince, öncelikle yasama organı kendiliğinden toplanıp dağılmayacaktır, yasamayı toplantıya çağırma yetkisi yürütmenin olacaktır. Ancak yasama uzun süre toplanmazsa özgürlük kalmaz, çünkü bu durumda ya yasama işlemleri yapılmaz ve devlet anarşi içine düşer ya da yürütme yasama işlemlerini yapar ki, o zaman da yürütme mutlak iktidar olmuş olur. Bu nedenle yürütme yasamayı her yıl toplantıya çağırma zorunda olacaktır, bütçenin her yıl onaylanması zorunlu olacak, daimi ordu beslenmesine meclis karar verecektir. Buna karşılık yasamanın da sürekli toplantı halinde olması yarar sağlamayacaktır, çünkü bu durum temsilciler için yorucu olacağı gibi, yürütme de huzurlu çalışamayacak, yasaları uygulamaktan çok haklarını koruma çabası içine düşecektir. Yasamanın toplantı süresini, zamanını belirleme yetkisi yürütmenin olacaktır.
Yürütmenin yasamanın işlemlerini durdurma hakkı vardır. Bu, günümüzdeki veto hakkıyla eşdeğerdedir; aksi durumda yasama zorbalığa kayabilir ve tüm yetkileri tekelinde toplamak isteyebilir. Ancak kralın da yasamaya karar aşamasında katılması halinde özgürlük kalmaz, öte yandan yasamaya katılması da gerekli olduğundan, bu gereği yasaları engelleyerek (veto ederek) yerine getirir.
Buna karşılık yasamanın yürütmeyi durdurma yetkisi olmayacaktır, yalnızca yasaların nasıl uygulandığını denetleme hakkı olacaktır.[30]
b-Kuvvetler Ayrılığı Prensibinin Siyasal Özgürlükler ile İlişkisi
Özgürlük kavramı üzerinde büyük bir ilgiyle durur Montesquieu, “bu kadar değişik anlama gelebilen, zihinleri bu kadar uğraştıran başka bir kelime yoktur” der. Siyasal özgürlük, bir bakıma herkesin dilediğini yapabilmesidir. Demokrasinin kurulduğu ülkelerde halk çoğunluğunun, hiç olmazsa biçimsel bakımdan, her dilediğini yaptığı kabul edilir. Fakat Montesquieu’nun anladığı özgürlük bu değil. Bir devlette, yani yasalarla yönetilen bir toplumda, siyasal özgürlük dediğimiz, gerekeni yapabilmek, gerekmeyeni de yapmaya zorlanmamaktır. Daha açıkçası, özgürlük, yasalarca yasak edilmeyeni yapabilmek anlamına gelir.
Böyle bir özgürlüğe, Devlet yetkilerinin kötüye kullanılmadığı ılımlı yönetimlerde rastlayabiliriz. Ancak, ne var ki, iş başına geçen her kişi, elindeki yetkileri kötüye kullanmaya kalkışabileceğine göre, bir yönetim biçimini ılımlaştırmanın tek yolu, hem yurttaşların kişisel yetkilerini, hem de Devlet içindeki çeşitli iktidarları birbirleriyle sınırlamaktır.
Yasama iktidarı yasa yapar, yasaları kaldırır, değiştirir. Yürütme iktidarı savaş ve barışa karar verir, yabancı ülkelere temsilci gönderir, temsilcileri kabul eder, içte ve dışta güvenliği sağlar. Yargı iktidarı ise, suçları cezalandırır, anlaşmazlıkları çözümler.
Yasama iktidarı yapacağı baskı yasalarını yine kendisi baskı yaparak uygularsa o yerde özgürlük kalmaz. Yargı yasamayla birleşmişse, kişinin ne canı ne de özgürlüğü güvencede olmaz, çünkü yargıç aynı zamanda yasa koyucudur ve keyfince karar verebilir. Yargıç yürütme iktidarına da sahipse, yargıç bir zorba olur.[31]
Montesquieu’ya göre üç iktidar tek elde toplanırsa, (bu ister bir kişi, ister soylular, ister halk olsun) her şey bitmiştir.
Sonuç olarak kuvvetlerin ayrılması bireysel özgürlüklerin korunması bakımından bireyin sahip olduğu en önemli güvencedir diyebiliriz. Bunun için sadece yasama ve yürütmenin ayrılması yeterli değildir. Bu güçler karşısında ayrı ve bağımsız bir kuvvet ve organ olarak yargı ve bağımsız mahkemeler yer almalıdır.
3-Türk Anayasalarında Yer Alan Kuvvetler Ayrılığı
a.1924 ve 1961 Anayasalarında Kuvvetler Ayrılığı
1924 Anayasası Kuvvetler birliği ve görevler ayrılığı, 1961 anayasası ise “yumuşak kuvvetler ayrılığı” sistemini kabul etmişti. Bu açıdan bu iki anayasa arasında çok önemli bir fark vardır. Bu farkın iki sebebi vardır. Bunlardan birincisi, 1924 Anayasasında Türkiye Büyük Millet Meclisinin hükumeti düşürme yetkisinin olmamasıdır. 1961 anayasasında ise hükumete, Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerini yenileme yetkisi sınırlı da olsa verilmişti. İkinci sebep ise; 1924 Anayasasının 5 ve 7. maddeleriyle 1961 anayasasının 6. maddesi arasındaki farktır. 1924 Anayasası 5. maddesine göre yasama gücü yanında yürütme gücünün de asli sahibi Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ayrıca 7. maddeye göre meclis, yürütme görevinin kendi tarafından seçilmiş Cumhurbaşkanı ve bakanları vasıtasıyla yürütür. Ancak 1961 Anayasasında durum daha farklıdır ve yürütme görevi dolaylı veya dolaysız olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne mal edilmiş değildir 6. maddesine göre; “yürütme görevi, kanunlar çerçevesinde, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından yerine getirilir.
Görülüyor ki 1924 ve 1961 Anayasalarının, yasama yürütme yetkilerini bölüştürme şekilleri arasında, 1924 Anayasasının kuvvetler birliği formülüne rağmen, hiçbir fark yoktur. Yani her iki anayasaya göre de yürütme gücü Cumhurbaşkanı ve Bakanlar kurulu tarafından kullanılır. Her iki anayasada, idari işlemlerin mutlaka kanuna dayanması zorunluluğunu ve kanun olmayan yerde idarenin de olmayacağı ilkesini kabul etmiştir.[32]
b-Türkiye’de 1982 Anayasasında Kuvvetler Ayrılığı
1982 Anayasasının 7. maddesi, “yasama yetkisi Türk milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir. Bu yetki devredilemez” hükmünü içerir 8. madde ise “yürütme yetkisi ve görevi Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak yerine getirilir” demektedir.
1982 Anayasasının benimsediği hükumet sistemi 1961 Anayasasında olduğu gibi yine bir parlamenter sistemdir. Ancak 1961 Anayasasının sistemi klasik parlamenter sistem olmasına karşın 1982 Anayasasıyla kurulan sistem devlet başkanının köklü ve önemli yetkilerle donatılması nedeniyle klasik niteliği bir ölçüde kaybetmiş bir parlamenter sistem olarak değerlendirilir. 1982 Anayasası’nda, erkler ayrımından çok erklerin iş bölümünden söz edilir. 1961 Anayasası’na göre, güçlendirilmiş yürütme içinde ağırlık Cumhurbaşkanındadır. Hükumetin parlamento karşısındaki siyasal sorumluluğu ilkesi ve bakanlar kurulunun göreve başlarken ve görev sırasındaki güvenoyuna ilişkin kurallar konulmuştur. Bakanların, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden başka, başbakana karşı da sorumlu olmaları ve bunun sonucu başbakana, Cumhurbaşkanından bakanların görevden alınmasını isteme yetkisi tanınmıştır. 1982 Anayasası ise cumhurbaşkanının siyasal sorumsuzluğunu ve bunun sonucu olan karşı imza kuralını da kabul etmiştir. Ayrıca fesih ve parlamento seçimlerinin yenilenmesi kurumunu da kabul ederek parlamenter rejimin üçüncü ögesini de benimsemiştir.[33]
4-Günümüzde Siyasal Düzenlerde Kuvvetler Ayrılığının Yeri
Marksist doktrinden kaynaklanan sosyalist rejimler, kuvvetler ayrılığını uygulamıyorlar. Çünkü, kuvvetler ayrılığı teorisi, liberal anlayışa uygun olarak, kuvvetin kuvveti durdurması ve kişi hürriyetlerinin güvenceye kavuşturulması esasına dayanır. İktidara kuşku ile baktığı için bunun tek elde değil, fakat bölünerek, ayrı organlar tarafından kullanılmasını amaçlar.
Buna karşılık, sosyalist rejimlerde, kişinin hürriyete kavuşturulması amacı ile, toplum yapısını değiştirmek için, iktidarın bölünmesi değil, fakat güçlendirilmesi hedef alınır. Öte yandan, Marksist anlayışa göre, iktidar bölünemez. İktidarın bölünmesi ya da kuvvetlerin ayrılması, sınıflara bölünmüş bir toplumu yansıtır. Bu anlayışa göre, sosyalist bir toplum, sınıf çatışmalarını ortadan kaldırdığı için, iktidarın bütünleşmesi gerekir. Bu bakımdan da, sosyalist rejimlerde kuvvetlerin ayrılması ve birbirini durdurması söz konusu değildir.[34]
Kuvvetler ayrılığı, günümüzde çoğulcu rejimlerdeki, olgulara da ters düşmektedir. Hatırlanacağı gibi, teorinin amacı, kuvvetler arasında bir denge kurarak, liberal rejimin yerleşmesini sağlamaktır. Fakat, kuvvetler ayrılığının çarpıcı örneği olarak gösterilen çağdaş Liberal siyasi rejimler incelendiğinde, bu rejimlerde kuvvetlerin birleştiği gözlemleniyor.
Bu bakımdan, kuvvetler ayrılığı günümüzde demokrasinin, hatta liberal demokrasinin zorunlu bir ilkesi değildir. Demokrasinin genel gelişimi, kuvvetler ayrılığını giderek ortadan kaldırmış, parlamento ve hükumet, birbirinin karşıtı iki ayrı kuvvet olma özelliğini yitirmişlerdir.
Kuvvetler ayrılığının, çağımız siyasi rejimleri ile uyumlu olmamasının nedeni, bu teorinin ileri sürüldüğü tarihlerde, henüz modern anlamdaki siyasi partilerin bulunmayışındandır. Kuvvetler ayrılığının ortaya konduğu dönemde iktidarla ilgili başlıca sorunlar, kurumsal nitelikteydi. Değişik organlar, bunların yetkileri ve ilişkileri ile ilgili olarak, kuvvetler ayrılığı teorisi, arzulanan dengeyi sağlayabiliyordu. Günümüzde ise , siyasi hayata yön veren siyasi partiler olup, kurumlar, bunlara yalnızca biçimsel bir çerçeve sağlamaktadır. Hükumet ve parlamento birbirinden ayrı değil, partilerden oluşan parlamento çoğunluğu içinden çıkan hükumet ve bunun karşısında muhalefet yer alır.
Nihayet kuvvetler ayrılığı teorisini savunanların ileri sürdükleri gibi yasama, yürütmenin olası aşırılıklarına karşı bir fren oluşturamamaktadır. Çünkü hükumet parlamento içinden çıkmıştır ve parlamento da kendisini destekleyen çoğunluğa dayanarak uygulayacağı politika için gerekli araçlar olan kanunları rahatlıkla kabul ettirebildiği bir gerçektir.
Günümüzde liberal rejimlerde, yönetilenler için güvencelerin başlıcası bağımsız yargı organları ile sağlanmaktadır. Onun için de, çağdaş çoğulcu demokratik rejimler aynı zamanda “demokratik liberal hukuk devleti” olarak nitelendirilmektedirler.[35]
BİBLİYOĞRAFYA
- ABADAN, Yavuz; “Devlet Felsefesi” Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları , (Ankara, 1959)
- AKBAY, Muvaffak; “Umumi Amme Hukuku Dersleri”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları (Ankara 1961)
- AKIN, İlhan F.; “Kamu Hukuku” Fakülteler Matbaası (İstanbul 1980)
- GÖREN, Zafer; “Anayasa Hukukuna Giriş”, Dokuz Eylül Üniversitesi Yayınları, (İzmir 1997)
- GÖZE, Ayferi; “Siyasal Düşünce Tarihi”, İstanbul Üniversitesi Yayınları (İstanbul1982)
- OKANDAN, Recai G.; “Umumi Amme Hukuku”, İstanbul Üniversitesi Yayınları (İstanbul 1976)
- OKTAY, Cemil; “Kuvvetler Ayrılığı İlkesinin Yargı Açısından Anlamı ve Türkiye Örneği”, Anayasa Mahkemesi Yayınları, (Ankara 1984)
- ÖKTEM, Niyazi; “Hukuk Sosyolojisi ve Hukuk Felsefesi”, Beta Yayınları (İstanbul 1988)
- ÖZBUDUN, Ergun; “Türk Anayasa Hukuku” Yetkin Yayınları, (Ankara 1998)
- TEZİÇ, Erdoğan; “Anayasa Hukukunun Temel Kavramları” Beta Yayınları (İstanbul 7. Bası 2001)


[1] İlhan F.Akın, Kamu Hukuku, Fakülteler, Matbaası, İstanbul, 1980, s.140 vd.
[2] Muvaffak Akbay, Umumi Amme Hukuku Dersleri, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, Ankara, 1961, s.229 vd.
[3] Yavuz Abadan, Devlet Felsefesi, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yacyınları, s.331 vd.
[4] İhlal F.Akın, Kamu Hukuku, Fakülteler, Matbaası, İstanbul, 1980, s.140 vd
[5] Yavuz Abadan, Devlet Felsefesi, Ankara Üniversitesi Siyasal bilgiler Fakültesi Yayınları,Ankara, 1959, s.331 vd.
[6] Yavuz Abadan, Devlet Felsefesi, Ankara Üniversitesi Siyasal bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara, 1959, s.331 vd
[7] Yavuz Abadan, Devlet Felsefesi, Ankara Üniversitesi Siyasal bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara, 1959, s.331 vd
[8] İlhan F.Akın, Kamu Hukuku, Fakülteler, Matbaası, İstanbul, 1980, s.140 vd
[9] Montesquieu, De I’esprit des lois L.XIV, chap.1, s.233
[10] Ayferi Göze, Siyasal Düşünce Tarihi, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1982, s.202 vd.
[11] Montesquieu, De I’esprit des lois, L.XIV. chap.5, s.479,480
[12] Montesquieu, De I’esprit des lois, L.XIV. chap.5, s.490
[13] Niyazi Öktem, Hukuk Sosyolojisi ve Hukuk Felsefesi, Beta Basım Yayım, 1988, İstanbul, s.288-297
[14] Montesquieu, De I’esprit des lois, L.II, chap.2, s.239
[15] Montesquieu, De I’esprit des lois, L.III, chap.3, s.252
[16] Montesquieu, De I’esprit des lois, L.V, chap.8, s.284 vd.
[17] Montesquieu, De I’esprit des lois, L.II, chap.4 s.247
[18] Montesquieu, De I’esprit des lois, L.III, chap.6 s.256
[19] Montesquieu, De I’esprit des lois, L.II, chap.7., s.257
[20] Montesquieu, De I’esprit des lois, L.VIII, chap.6,7,8 s.354-356
[21] Montesquieu, De I’esprit des lois, L.III, chap.9. s.258-259
[22] Ayferi Göze, Siyasal Düşünce Tarihi, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1982, s.202 vd.
[23] Cemil Oktay, Kuvvetler Ayrılığı İlkesinin Yargı Açısından Anlamı ve Türkiye Örneği, Anayasa Mahkemesi Yayınları, Ankara, 1984, s.215 vd.
[24] Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, Yetkin Yayınları, Ankara, 1998, s.18
[25] Yavuz Abadan, Devlet Felsefesi Ankara Üniversitesi Siyasal bilgiler Fakültesi Yayınları,Ankara, 1959, s.331 vd.
[26] Muvaffak Akbay Umumi Amme Hukuku Dersleri, Ankara Üniversitesi H.F.Yayınları, Ankara, 1961, s.229 vd.
[27] Recai G.Okandan, İstanbul Üniversitesi Yayınları, Fakülteler Matbaası, İstanbul 1976, s.577 vd.
[28] İlhan F.Akın Kamu Hukuku Fakülteler Matbaası, İstanbul, 1980, s.140 vd.
[29] Ayferi Göze, Siyasal Düşünce Tarihi İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1982 s.202 vd.
[30] Ayferi Göze, Siyasal Düşünce Tarihi, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1982, s.202 vd.
[31] Montesquieu, De I’esprit des lois, L.XI. chap.b, s.396,397
[32] Zafer Gören, Anayasa Hukukuna Giriş, 9 Eylül Üniversitesi Yayınları, İzmir 1997, s.138 vd.
[33] Zafer Gören, Anayasa Hukukuna Giriş 9 Eylül Üniversitesi Yayınları, İzmir 1997, s.138 vd.
[34] Erdoğan Teziç, Anayasa Hukukunun Temel Kavramları
[35] Erdoğan Teziç, Anayasa Hukukunun Temel Kavramları