"...
ve yaz olunca avretlere meylet ve kışın oğlanlara, ta ki bedenen sağlam
olasın."
(11. yüzyılda yaşamış Kuhistan Sultanı Kâbus’un oğluna nasihat kitabı Kâbusname’den)
Başbakan’ın bağnaz otoriterliğinin son numunesi olan “kızlı-erkekli yaşam” tartışmasından sonra İslamcı yazarlardan Hayrettin Karaman, Başbakan’ı savunmak için “kadın ve erkek öğrencilerin bir veya birkaçının aynı evlerde kalmalarının Müslüman milletimizin ahlak, gelenek ve göreneğine göre meşru olmadığını” söyleyince, İslamcı yazarların pek beğendiği Osmanlıların bu konulardaki pratiklerine bir göz atıp neyin ‘meşru olduğunu’ anlamaya çalıştım.
(11. yüzyılda yaşamış Kuhistan Sultanı Kâbus’un oğluna nasihat kitabı Kâbusname’den)
Başbakan’ın bağnaz otoriterliğinin son numunesi olan “kızlı-erkekli yaşam” tartışmasından sonra İslamcı yazarlardan Hayrettin Karaman, Başbakan’ı savunmak için “kadın ve erkek öğrencilerin bir veya birkaçının aynı evlerde kalmalarının Müslüman milletimizin ahlak, gelenek ve göreneğine göre meşru olmadığını” söyleyince, İslamcı yazarların pek beğendiği Osmanlıların bu konulardaki pratiklerine bir göz atıp neyin ‘meşru olduğunu’ anlamaya çalıştım.
Türk psikiyatrisinin kurucusu Ord. Prof. Mazhar
Osman Usman (1884-1951)’ ın öğrencisi
olan Prof. Dr. Ayhan Songar (1926-1997)
cinsel patolojiyi incelerken, Osmanlı Saray Edebiyatı ve Divan şiirinden
örnekler verir. Songar, Osmanlı Sarayındaki “içoğlanı”
kurumunun sübyancılık ve oğlancılığın en somut örneklerinden biri olduğuna
vurgu yapar. Songar’ın belirttiği üzere, Sarayın, oğlan gereksinimini
karşılamak üzere özellikle Sakız adasında edilgen eşcinseller yetiştirilirmiş.
Oğlan çocuğunu bu iş için yetiştiren ve geçimlerini bu yolla sağlayan aileler,
önce çeşitli kateterleri çocuğun anüsüne sokmak suretiyle onu alıştırır, daha
sonra aile bireylerince anal ilişki (fiili
livata) bizzat uygulanır ve sonunda oğlan istenilen kıvama gelince, altın
karşılığında Saraya satılırmış. Ayrıntıları Ayhan Songar’ın “Psikiyatri” adlı eserinin “Seksüel Patoloji” bölümünde
bulabilirsiniz. (Psikiyatri, Prof. Dr.
Ayhan Songar, Seksüel Patoloji, s: 345, Gül Matbaası, 1971)
Klasik psikiyatride homoseksüellik (eşcinsellik), pederasti (oğlancılık)
ve pedofili (sübyancılık) üç ayrı psikoseksüel
sapkınlıktır. Modern psikiyatri bunları psikoseksüel hastalıklar olarak görür.
Yetişkinlerin erkek çocuklara karşı duydukları
cinsel ilgi pederasti, küçük erkek ve kız çocuklarına karşı duyulan cinsel ilgi
ise pedofili olarak tanımlanır. Pedofil ve pederastların çoğu genelde erkektir.
İster sapkınlık, ister sapıklık, ister hastalık olsun, çağdaş toplumda
eşcinsellik belli bir yere kadar hoş görülse de çocukların cinsel istismarına
yönelik pederasti ve pedofili kesinlikle kabul görmez ve yasalara göre suçtur.
Ancak feodal ve köleci toplum anlayışı üzerine
kurulmuş olan Osmanlı İmparatorluğunun tarihine baktığımızda belli bir dönemde
pederasti ve pedofilinin özellikle Saray çevresinde bir hayli beğeni
kazandığını görmekteyiz. Şark-İslam geleneğinde erkek adam(!) için “edilgen eşcinsellik” pek hoş
karşılanmasa da, “etken eşcinsellik”,
yani, oğlancılık, kulamparalık ve zoofili (hayvanla
cinsel ilişki) belli çevrelerde ve kırsal kesimde kabul görmüştür. (Kulampara < gulampare: “oğlan parçası” anlamına gelir).
Oğlanlara düşkünlüğün
(özellikle XIV-XVIII. Yüzyıl) Osmanlı
kültüründe onay görmesi ve Saray çevresinde çok revaçta olması nedeniyle
eşcinsel-pederastik-erotik bir edebiyat “Divan
Edebiyatı” gelişmiştir. Divan şairlerinin cennette hizmet eden, sakilik
yapan, “saklı inciler”e benzetilen “gılman” (gulam ’ın çoğulu)
tasvirlerinden esinlenerek pederastik içerikli dizelere veya tümüyle pederastik
şiirlere yer verdikleri görülmektedir.
Hemen hemen tüm Divan şairlerinin kullandığı
oğlancılık ve eşcinsellikle ilintili Hamamnamelerde, hamam âlemlerinden, oradaki yakışıklı
gençlerden ve her tür hizmet sunan hamam oğlanlarından söz edilir. Şehrengizler,
başta başkent İstanbul olmak üzere, büyük kentlerin eğlence yerlerini ve
güzellerini anlatır. Erkekler erotik bir şekilde övülür. Mesihi’nin “Medhi Cüvânânı Edirne”
(Edirne’nin Oğlanlarına Övgü) adlı şehrengizi ünlüdür.
Enderunlu Fazıl Bey’in “Hubabname“si
çeşitli uluslardan delikanlıların cinsel özelliklerini şiirsel bir dille
anlatır. “Defteri Aşk” adlı eseri eşcinsel aşkla ilgilidir. “Çenginame“si
XVIII. yüzyıl İstanbul’unun erkek dansçılarını anlatır. Divanı da eşcinsel,
pederastik temalı şiirlerle doludur.
Divan Edebiyatında Pederastik Şifreler
İlk bakışta bir kadın sevgiliye yazılmış gibi
görünen Divan şiiri mercek altına alındığında dizelerde sözü edilen sevgilinin
erkek veya oğlan olduğu anlaşılır. Divan edebiyatının kendine özgü pederastik
şifreleri, sözcükleri, simgeleri, benzetmeleri vardır. Divan şairleri bu
şifreli sözcükleri gerektiğinde kullanırlar. Divan şiirini çözümlemeye yardımcı
olacak jargonun bazı şifreler şunlardır:
Civan: Genç, taze delikanlı, oğlan anlamına gelen Farsça
bir sözcüktür. “Cüvan” ve “nevcivan” şeklinde de kullanılır. Şiirlerdeki civan
heveskârdır, eğlenceye düşkündür, aşırı ateşlidir, yeni açılmaya başladığı için
de mahcup ve ürkektir.
Hat: Gençlerin
yanağında çıkan ince tüy, ayva tüyü anlamına gelir. Kelime “yazı”
anlamına da geldiğinden yazıya benzetilen tüyler “yanak sayfası”
betimiyle kullanılır.
Hal: Oğlanın vücudunun çeşitli yerlerinde bulunan “benek ve benler”
için kullanılır.
Hub: Güzel,
günah; “huban”: erkek ve kadın
güzeller, anlamlarına gelir. Hat ile eşanlamlı olarak kullanılır.
Yusuf: Tevrat ve Kuran’da adı geçen Yusuf Peygamber
şairlerin erkek güzellerini betimlemekte kullandıkları bir simgedir.
Serv: Servi ağacı, erkek sevgilinin uzun boylu olduğuna
işaret eder.
Ruh, rüh: Bu sözcük
Farsçada “yanak” anlamına da gelir. Ruhi al:
pembe yanak, al yanak; ruhi zerd: sarı, solgun yanak anlamındadır.
Günah Keçisi: Olivera Despina
Olivera Despina.
Orhan Gazi zamanında (1326-1359) Osmanlılara
esir düşen Bizans’ın Selanik Başpiskoposu Gregory Palamas, Osmanlı’da
sapkınlığın çok yaygın olduğunu, özellikle Hıristiyan esirlere yönelik
tacizlerin çok olduğunu yazar hatıratında. ‘Oğlancılığın’, I. Bayezid
döneminde başladığını kabul eden kaynaklar ise suçu Bayezid’in karılarından
Sırp asıllı Olivera Despina’ya atarlar. Güya bu gâvur hatunun kocası için
bulduğu Hıristiyan oğlanlarla başlamıştır eşcinselliğin Osmanlı’da
kurumsallaşması ve saraydaki ‘iç oğlanları’ örgütlenmesinin nüvesini bu
oğlanlar oluşturmuştur…
Palamas’ın da esareti sırasında cinsel tacize maruz
kalıp kalmadığını bilmiyoruz, ama tarihe düşmanlarına reva gördüğü ölüm
şeklinden dolayı Kazıklı Voyvoda olarak geçen Romen boyar’ı (bir soyluluk
unvanıdır) Vlad Tepeş Drakula’nun 1442-1448 arasında rehin tutulduğu II.
Murad’ın Edirne’deki sarayında yaşadığı tecavüzlerden dolayı böyle acımasız
biri olduğuna dair kaynaklar var. (Drakula ile birlikte rehin olan kardeşi
Radu ise, kendi isteği ile 1462’ye kadar İstanbul’da kalmıştır ki, bunu nasıl
yorumlamak gerekir bilmiyorum.)
Yaz Olunca Avretlere, Kış Olunca Oğlanlara
Yaz Olunca Avretlere, Kış Olunca Oğlanlara
Peki, II. Murad, kendisinin emri üzerine Mercimek
Ahmed’in Farsçadan çevirdiği, 11. Yüzyılda yaşamış Kuhistan Sultanı Kâbus’un
oğluna nasihat kitabı Kâbusname’deki şu satırları okuduğunda şaşırmış mıydı
acaba: "... ve yaz olunca avretlere meylet ve kışın oğlanlara, ta ki
bedenen sağlam olasın. Zira ki oğlan teni sıcaktır, yazın iki sıcak bir yere
gelirse teni azıtır ve avret teni soğuktur, kışın iki soğuk bir yere gelse teni
kurutur vesselam."
“Osmanlı'nın eşcinselliği neredeyse tarihsel ve cinsel bir norma
dönüştürmesine karşılık, Cumhuriyet etiğinin, eşcinselliği kamusal söylemin
dışına çıkardığını söyleyebiliriz” diye söze giren Hilmi Yavuz, Fatih
Sultan Mehmed’in ‘Avni’ mahlasıyla yazdığı gazellerden birinde Veyis
adlı güzel bir oğlanı övdüğünü, gazelin sonunda da “Ey Avni! Talihin yaver
gitti ve o sevgili misafirin oldu. Fırsatı kaçırma; zira Veyis bin cana
bedeldir” dediğini; Fatih’in bir diğer gazelinde ise Galata’daki bir
kilisede görevli papazı öve öve bitiremediğini yazdığında kıyamet kopmuştu. Bu
konu da hala araştırmacısını bekliyor…
Osmanlı’da Eşcinsel-Pederastik Edebiyatın Gelişme Nedenleri
Bu bağlamda sorulması gereken soru şudur: Nasıl
olur da yeniliğe, bilimselliğe ve özgürlüğe kapalı, muhafazakârlık ve taassubun
egemen olduğu Osmanlı İmparatorluğunda böyle bir pederastik edebiyat ve kültür
gelişmiştir? Bunun yanıtı çok basit ve yalındır.
Pederasti ve pedofiliyi açıkça kınayan, bu
eylemleri mahkûm edici şeri cezalar, açık bir ayet Kuran’da yoktur. Gerçi, zina
edenlere 100 değnek vurulması açıkça yazar, fakat 4 şahit gerekmektedir; 4
şahit yoksa bu suçlamayı yapanlara 80 değnek vurulur (Nur Suresi: 2-4).
Ancak, Neml ve Araf surelerinde erkeklerle cinsel
ilişki konusunda Lut halkına yapılmış uyarılar vardır:
Araf: 81 “Çünkü
siz kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere gidiyorsunuz. Belki de siz haddi
aşan bir kavimsiniz.”
Neml: 55 “Siz
ille de kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşacak mısınız? Doğrusu siz
beyinsizlikte devam ede gelen bir kavimsiniz!”
Dikkat edersek, burada “belki, haddi aşmak, beyinsizlik” gibi sözler kınamadan ziyade
alaycı söylemlerdir. Kuran’da eşcinsellere insanlar tarafından herhangi bir
ceza verilmesi öngörülmemiştir. Ve eşcinselliğin revaçta olduğu Sodom ve
Gomorra’da yaşayanlara verilen ceza insanlardan değil doğrudan Allah’tan gelir.
Lut kavmi gökten inen “balçık taşlarla”
yok edilir. (Hud: 82-83).
Neml ve Araf Surelerindeki
ayetler “şehvetle erkeklere
gidilmesinden” söz eder. Ancak, burada “erkek”
sözcüğü ile kastedilen ergen erkektir. Oğlan çocukları “henüz sakalı ve bıyığı çıkmamış” olduğundan “erkek” kategorisi içinde değildir. Bu nedenle, oğlanlar ve ergen
olmayan çocuklarla cinsel ilişki ahlaki ve dinsel bir suç olarak
algılanmamıştır. Cennetteki “sedefleri içinde saklı inci” gibi gılmanların varlığı
da bu anlayışın bir ürünüdür.
Öte yandan, İslam ve Osmanlı geleneğinde “henüz adet görmemiş”
veya “hiç adet görmemiş” çocuk yaşta kızlarla evlenmek de
ahlak ve hukuk dışı bir davranış olarak görülmediği gibi kız çocuklarıyla
evlenmek çok olağandı ve bu konuda Kuran’da herhangi bir kısıtlama yoktur.
Bilindiği gibi Hz. Ayşe, Hz. Muhammed ile nişanlandığında 6 yaşındaydı ve 9
yaşında onunla evlenmiştir. Zaten bu gelenek günümüzde “çocuk gelinler”
olgusuyla muhafazakâr ve cahil kesimlerde hâlâ sürmektedir.
Küçük kızlarla ilgili olarak Kuran’da sadece
boşanma konusuna açıklık getirilmiştir. “Henüz
adet görmemiş” veya “hiç adet
görmemiş” kızlarla evlenenler onları boşadıkları andan itibaren 3 ay geçene
kadar (hamile olup olmadıklarının iyice
belirlemesi amacıyla) beklemek zorundadırlar. Bu süre boyunca kızlar koca
evinde kalırlar:
“Talak Suresi 4. kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlarla, henüz âdet
görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır.” (Diyanet İşl. Bşk. Çev.)“Âdetten kesilen kadınlarınızın
iddet bekleme sürelerinde kuşkuya düşerseniz, onların iddetleri üç aydır. Hiç
âdet görmemiş kadınların süreleri de böyledir.” (Yaşar Nuri Öztürk Çev.)
O halde, psikiyatrinin pederasti ve pedofili olarak
tanımladığı eylemler, söz konusu ayetlerin kapsamı dışında kaldığından (gelenekler ve dinsel açıdan) o devirde
bir suç veya ahlaki bir sapkınlık olarak görülmemiştir. İşte bu nedenlerle,
eşcinsellikten çok, pedofili ve pederasti Osmanlı kültüründe yaygınlaşmış,
sonuçta sapkın sevinin yüceltildiği bir edebiyat anlayışı gelişmiştir.
İmparatorluğun en güçlü olduğu dönemlerinde (XIV-XVIII.
yüzyıl) gelişen Divan Edebiyatı, Lale Devri ile zirveye ulaşmış, daha sonra
yenilgiler, duraklama devri, arkasından da gerileme devrinin başlamasıyla yavaş
yavaş ortadan kalkmıştır.
Bu kadar zengin bir çeşit ve estetiğe sahip
eşcinsel-pederastik bir edebiyat Batıda yoktur.
Divan Edebiyatından Şiir Örnekleri:
Divan Edebiyatından pederastik temalı bazı şiir
örnekleri Türkçe çevirisiyle aşağıda sunulmaktadır:
“İzn alıp cuma namazına deyu mâderden
Bir gün uğrulayalım çerhi sitemperverden
Dolaşıp iskeleye doğru nihan yollardan
Gidelim servi revânım yürü Sadabâd’a.”
Bir gün uğrulayalım çerhi sitemperverden
Dolaşıp iskeleye doğru nihan yollardan
Gidelim servi revânım yürü Sadabâd’a.”
(Cuma namazına
diye izin alıp anneden
Bir gün uğurlayalım sitemkâr yüzleri
İskeleye doğru dolaşıp ıssız yollardan
Gidelim servi boylum yürü Sadabad’a)
Bir gün uğurlayalım sitemkâr yüzleri
İskeleye doğru dolaşıp ıssız yollardan
Gidelim servi boylum yürü Sadabad’a)
Nedim
“Ben olsam bir de mutrib, bir de tarfi cûybâr olsa
Hoş bir de farzâ bir cüvâni şîvekâr olsa.”
Hoş bir de farzâ bir cüvâni şîvekâr olsa.”
(Ben olsam bir
de çalgıcılar, bir ırmak kenarında olsak
Bir de işveli bir oğlan olsa yanımızda ne hoş olur )
Bir de işveli bir oğlan olsa yanımızda ne hoş olur )
Nedim
“Hammâmına bârid idim Göynük’ün ammâ
Hammâmcısını gördüm hammâmına ısındım.”
Hammâmcısını gördüm hammâmına ısındım.”
(Göynük’ün
hamamına pek soğuktum, ama
Hamamcısını görünce, hamamına ısındım.)
Hamamcısını görünce, hamamına ısındım.)
Hamdullah Hamdi
“Bâisi güftâr olur bana senin nutkı lebin
Sanasın Îsâyı Meryemdir ki mevtâ söyletir.”
Sanasın Îsâyı Meryemdir ki mevtâ söyletir.”
(Senin konuşan
dudakların benim güftem olur;
Sanırsın Meryem oğlu İsa’dır ölüleri söyleten)
Sanırsın Meryem oğlu İsa’dır ölüleri söyleten)
Nevî
“Hüsne mağrûr oldun ey ruhları al
Seni bu güzellik çok nazlandırdı
Fahreyleme zîrâ çarhı köhne
Nice mahbûbları sakallandırdı.”
Seni bu güzellik çok nazlandırdı
Fahreyleme zîrâ çarhı köhne
Nice mahbûbları sakallandırdı.”
(Güzelliğinle
gururlandın ey alyanaklı
Seni bu güzellik çok nazlandırdı
Pek övünme, çünkü köhne felek
Nice erkek sevgiliyi sakallandırdı!)
Seni bu güzellik çok nazlandırdı
Pek övünme, çünkü köhne felek
Nice erkek sevgiliyi sakallandırdı!)
Merzifonlu Eyyûb Sabrî
“Desti dellâki görüp ol zülfi anberfâmda
Başuma kaynar sular koydu duşa hammâmda.
Babanın cânı yürek yağı çekerler kanı
Ana beş beş doğura senin gibi oğlanı.”
Başuma kaynar sular koydu duşa hammâmda.
Babanın cânı yürek yağı çekerler kanı
Ana beş beş doğura senin gibi oğlanı.”
(Amber kokulu
zülfünde tellâkın elini gördüğümde
Hamamda başıma kaynar sular döküldü
Babanın cânı yürek yağı çekerler kanını
Analar beşer beşer doğura senin gibi oğlanı.)
Hamamda başıma kaynar sular döküldü
Babanın cânı yürek yağı çekerler kanını
Analar beşer beşer doğura senin gibi oğlanı.)
Behişti
“Temâşâ eyledim hammâmı herkes âlem üstünde
O denlü girme çıkma var ki âdem âdem üstünde.”
O denlü girme çıkma var ki âdem âdem üstünde.”
(Hamamı
seyrettim herkes âlem yapmakta
O denli girme çıkma var ki adam adam üstünde!)
O denli girme çıkma var ki adam adam üstünde!)
Veysî
Eşcinseller, Lezbiyenler, Zenneler , Köçekler ve Kutsal Kitaplar
Kuran’da zoofiliye karşı bir ceza yoktur. Eşcinsel
ve lezbiyenlere dayak atılması veya başka bir ceza verilmesi hakkında bir ayet veya
Tevrat’ta olduğu gibi eşcinselliği “iğrençlik” olarak tanımlayan, ağır bir şekilde
kınayan ve ölüme mahkûm eden sert bir ceza da Kuran’da yoktur. Tevrat’ta şöyle
der:
“Kadınla yatar gibi
bir erkekle yatmayacaksın. Bu iğrençtir. Ve hiç bir hayvanla kendini murdar
etmek için yatmayacaksın ve bir kadın hayvanla yatmak için onun önünde
durmayacak; sapıklıktır.(…) Bir erkek başka bir erkekle yatarsa, ikisi de
iğrençlik etmiş olur. Kesinlikle öldürüleceklerdir.” (Tevrat, Levililer 18:
22-23; 20: 13)
Yahudi şeriatında bu cezalar taşlanarak (recm)
veya yakılarak infaz edilir. Tevrat’ta erkeğin kadın,
kadının erkek elbiseleri giymesi bile mekruhtur. (Tevrat, Tesniye 22: 5)
İncil’de ise eşcinsel ve lezbiyenlerin insan yargısıyla değil, ancak doğrudan
tanrısal yargıyla cezalandırılmaları söz konusudur:
“İşte böylece Tanrı onları utanç verici
tutkulara teslim etti. Kadınlar bile doğal ilişki yerine doğal olmayanı
yeğlediler. Aynı şekilde erkekler de kadınla doğal ilişkiyi bırakıp birbirleri
için şehvetle yanıp tutuştular. Erkekler erkeklerle utanç verici ilişkilere
girdiler. (…) Böyle davrananların ölümü hak ettiğine ilişkin Tanrı buyruğunu
bildikleri halde, bunları yalnız yapmakla kalmaz, yapanları da onaylarlar.”
(İncil, Romalılar 1:25-32)
Bu bağlamda Tevrat ve İncil’deki katı kurallara
karşın İslamiyet çok daha hoş görülüdür. Örneğin, Ortaoyununda kadın tipleri “zenne”
adı verilen kadın kılığına girmiş erkek oyuncular tarafından canlandırılır. Zira
İslam şeriatı kadını sanat dünyasından dışlayınca kadın rolünü erkekler
üstlenmek zorunda kalmıştır! “Köçek” ise kadın elbisesi giyen erkektir. Köçek ve
zenne tiplemelerini travestizm ve transvertizmin kamufle edilmiş ilk
prototipleri olarak kabul etmek mümkündür.
O halde, Yahudilikten farklı olarak Hıristiyanlık
ve İslamlıkta eşcinsellik insanlar tarafından cezalandırılması gereken
davranışlar kapsamında değildir. Bunlara verilecek ceza insandan değil, Lut
olayında (Sodom-Gomorra) olduğu gibi
tanrısal yargılamayla gerçekleşecektir. İmdi o zaman soralım: Hilafetin başındaki
Osmanlı Sultanları nasıl oluyor da İslam’da kınanan ve tanrısal gazapla
cezalandırılan eşcinselliği saraylarında serbest bırakıyorlar?
Deli Birader ve Kitabı
Deli Birader ve Kitabı
‘Osmanlı
sultanlarının kahkahalarla okuduğu kitap’ olarak ünlenen Kitab-ı Dâfi‘ü 'l-gumûm ve
Râfi‘ü 'l-humûm’un (kısaca ‘Gamları Def Eden Kitap’) ilk bölümü nikâhın
meziyetlerine ve sevişmenin faydalarına; ikinci bölüm ‘kulampara’ (aktif
eşcinsel) kardeşlerin ve zampara biraderlerin arasında geçen tartışmalara;
üçüncü bölüm servi boylu yalın yüzlü ve lale yanaklı oğlanlarla sohbetin
zevklerine; dördüncü bölüm gümüş tenli kadınlar ve yasemin göğüslü kızlarla
oynaşmanın hazlarına; beşinci bölüm, rüyalarda yaşanan bazı hallere ve
hayvanlarla ilişkilere; altıncı bölümde oğlanların (pasif eşcinsellerin)
ve ne idüğü belirsizlerin durumlarına; yedinci bölümde gidilerin (pezevenk
?) ve boynuzluların hikâyelerine dairdi.
Kitabın yazarı ise Gazali mahlasıyla yazan, ası adı
Mehmet olan, ama Deli Birader adıyla tanınan bir medreseliydi. Deli Birader,
1466’da Bursa'da doğmuş, medrese eğitimini tamamladıktan sonra devrin önemli
din bilginlerinden olan Muhyiddin-i Acemi'den ders almış, Bursa'da Bayezid Paşa
Medresesi’nde müderrislik yaparken Manisa Sancağı’nda bulunan Şehzade Korkut’un
(II. Bayezid'in oğlu idi) edebiyat çevresine girmişti. Sözünü ettiğim
kitabı Piyale Ağa adlı birinin isteği üzerine yazan, ancak Şehzade Korkut’un
eseri beğenmemesi üzerine gözden düştüğü ileri sürülen Deli Birader, 1512’de
Korkut'un tahtı ele geçiren kardeşi (Yavuz) Sultan Selim tarafından
öldürmesinden sonra, Bursa yakınlarındaki Geyiklibaba Türbesi'nde şeyhlik
etmiş, ardından Sivrihisar, Akşehir ve Amasya’da medrese hocalığı yapmıştı.
Derken İstanbul'a gelip Beşiktaş'ta bir hamam açmış, ama hamamda delikanlılarla
yaptığı âlemler İstanbul halkının diline düşünce, çareyi uzaklara kaçmakta
bulmuştu. Sığındığı yer ne ilginçtir ki, Mekke idi. Deli Birader hayatını
1535’te burada kaybetmiş ve bir din adamı olduğu için cenaze namazı Kâbe’de
kılınmış ve Kâbe yakınlarına defnedilmişti...
Suhte Ayaklanmaları
Suhte Ayaklanmaları
Buraya kadar anlattıklarımız devletlülerimizin
keyifli yaşamları hakkında. Ama Mustafa Akdağ’ın günışığına çıkardığı, 16.
Yüzyıl Osmanlı tarihine damgasını vuran ‘suhte ayaklanmaları’ (kıyamı)
‘kızsız-erkekli’ yaşamın çok yıkıcı da olabileceğini düşündürüyor.
O dönemde Osmanlı’da din adamı olmak üzere
medreselerde okuyan ergenlik çağındaki öğrencilere ‘suhte’ (softa) deniliyordu.
Medrese eğitimini başarıyla tamamlayanlar devlette kadılık, naiplik,
müderrislik, imamlık gibi görevlere atanıyorlardı. Medreselerde öğrenciler
yatılı okuyorlar, imarethane denilen öğrenci yurtlarındaki 3-5 kişilik
hücrelerde yaşıyorlardı. Akdağ’ın anlatımıyla “Ömürlerinin en genç ve kızgın
çağını, bu dışa kapalı, dar, karanlık ve kubbe biçimindeki, tavanından
karanlığın hayalleri sarkan bu hücrelerde geçirmek zorunda kalan öğrencilerin,
ara sıra çıktıkları şehrin sokak ya da çarşı ve pazarları da, onların gençlik
ihtiyaçlarına kesinlikle kapalı bulunuyordu. Gizli çalışan, yakalandıkça da
şuraya buraya sürülen fahişeleri bulmak çok zor bir işti (…) medrese
öğrencilerinin, genç çocuklar ile düşüp kalkmaları, toplum ahlâkını kemiren bir
alışkanlık hâlinde sürüp gidiyordu. Yalnız bunlar değil, ‘levent’ dediğimiz,
köyden kente gelmiş, işsiz güçsüz dolaşan ve ‘bekâr odalarında’ her türlü
ahlâksızlığı yapmaktan çekinmeyen ergen kitleler de, bu doğa dışı cinsel
sapıklıkları huy edinmişlerdi. Kadın-erkek ilişkilerini son derece kısıtlayan,
hatta fahişeliğe bile göz yummayıp, bu gibi kadınları oradan oraya süren o
dönemin yobazlığının, asayişçilerin cerime (para cezası) çıkarabilmek için, bir
erkekle bir kadını konuşurken de olsa yakalayabilme gayretlerinin, suhte ve leventlerin
bu söylediğimiz doğaya aykırı alışkanlıklarını bütün bütün kamçılamakta olduğu
bir gerçektir. Bu incelediğimiz sıralarda, hatta birer meyhane gibi kullanılan
bozahanelerin işleticileri, bu gibi yerlere doluşan ergen müşterileri için
‘taze oğlanlar’ bulundurmakta ve yasakları da hiçe saymaktaydılar.”
Mustafa Akdağ’ın eşcinselliği doğa dışı gören,
hatta şeytanlaştıran dilini ve cinsel bunalımları sanki tek nedenmiş gibi ele
almasını eleştirmemek mümkün değil. Çünkü suhtelerin sadece cinsel sorunları
yoktu. Mezun olduktan sonra iş bulamamak gibi başka bir sorunları daha vardı.
İkisi birleşince ortaya gerçekten vahim bir tablo çıkmıştı. Öyle ki, önce
ümitsiz ve öfkeli suhteler 100-150’şer kişilik bölükler halinde çevre
yerleşimlerdeki halkı rahatsız etmeye, cer, kurban, nezir adı altında haraç
toplamaya başladılar. Sonra işi eşkıyalığa vurdular. Anadolu’da Tarsus’tan başlayarak,
Toroslar’ı takiben, Sivas’tan ve Erzincan’dan Giresun’un doğusuna çekilen bir
hattın batısında kalan bölgelerde yoğun suhte ayaklanmaları görüldü. (Akdağ’a
göre isyanlar Kürt bölgelerinde çıkmamış, Türk bölgelerine münhasır kalmıştı,
yani adeta ‘milli’ nitelikteydi.)
Suhteler Selanik, Üsküp, Gümülcine gibi Balkan
şehirlerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada önce zenginlerin evlerini, sonra
sıradan insanların evlerini bastılar, yakışıklı çocuklarını (bunlara ‘yüzü
tüysüz oğlan’ anlamına ‘sâderû’ diyorlardı) kaçırdılar. Kaçırma olayına ‘oğlan
çekme’ deniyordu. Bazı yerlerde hocaları da öğrencilere yardım ediyordu.
Baskınlardan paylarını alan devlet görevlileri vardı. Olaylar Kanuni döneminin (1520-1566)
son yıllarında tırmanışa geçen suhte ayaklanmaları onun oğlu II. Selim
döneminde (1566-1574) zirveye çıktı. Etrafı yağmalayan suhteler,
güvenlik güçleri takip edince dağlara kaçıp, saklanıyor, bahar geldiğinde
tekrar şehir ve kasabaları yağmalıyorlardı. Suhte ayaklanmalarını bastırmak
için ‘il eri’ denilen özel kuvvetler kuruldu. Ancak suhteler bunlara,
hatta zaman zaman Yeniçeri ocaklarına bile baskınlar düzenlediler. Suhte sorunu,
yüzyılın sonlarında hafifledi, ancak yerini işsiz askerlerin de katılmasıyla
birlikte 1610’a kadar sürecek olan Celali İsyanları aldı…
Bu ‘yıkıcı’ parantezi kapatıp yine, ‘zevk-u
sefa’ faslına dönelim.
Tüysüz Oğlanlar Kılavuzu
Tüysüz Oğlanlar Kılavuzu
II. Selim, III. Murad ve III. Mehmed dönemlerinin
tarihçisi, divan kâtibi, valisi Gelibolulu Mustafa Ali (ö. 1600),
Divân’ında "Zenne rağbet eder mi âkil olan/Tab-ı Ali civâne maildir.”
(Aklı başında olan kadına eğilim gösterir mi? Ali'nin yaradılışında delikanlıya
yöneliş vardır) demiş, dönemin eşcinselliğe bakışını en güzel özetleyen
eserlerden biri olan Mevâidün Nefais fi Kavaidil-Mecalis’i (Görgü ve Toplum
Kuralları Üzerinde Ziyafet Sofraları) kaleme almıştı. Bu kitapta
eşcinsellik (oğlancılık) toplumun bir gerçeği olarak bir yandan
kabulleniliyor ve konuyla ilgili ayrıntılı bilgiler verilirken, bir yandan da
kötüleniyordu.
Gelibolulu Mustafa Ali, Mevâid'in çeşitli
bölümlerinde Osmanlı eyaletlerinde yaşayan çeşitli ırk ve etnik kökenden
toplumların delikanlıları hakkında kısa kısa bilgiler veriyordu. Örneğin “Tüysüzler
soyundan namert lokması olanların çoğu Arabistan piçleri ve Anadolu Türklerinin
veled -i zinalarıdır, onların sürdüğü güzellik ve cazibe süresini hiçbir
diyarın tüysüzleri sürmez,” diyordu. Örneğin “Edirne, Bursa ve
İstanbul'un ince bellileri her yönden kusursuzlukta ve güzellikte onlardan
ileridir,” diyordu. Örneğin “Kürt tüysüzleri, anadan doğma evbaş
olanların tecrübesine göre sağlıklı, yumuşak ve uysal ve her ne teklif olunsa
dinleyip yapmaları çok olur. Hele bellerinden aşağısını kına ile boyatır,
dizlerine ininceye kadar boyanarak kendilerini süslerler,” diyordu. “Uzun
boylu, salınarak yürüyenleri kullanmak isteyenler Rumeli köçeklerinden
şaşmasınlar. Kul cinsinin de Yusuf çehreli Çerkezlerinden ve Hırvat asıllıların
nefesleri mis kokanlarından sakın usanıp bezmesinler,” diyordu. “Ama
Gürcü, Rus ve Görel cinsi, öteki esnafın gübresi gibidir. Onlara bakarak Macar
soyundan olanlar, başka tayfaların tabiata uygun ve makbul olanlarıdır. Gel
gelelim, çoğu efendisine, hıyanet eder; düşüp kalkmalarından, davranışlarından
her kişi onların çirkin yönlerini görür,” diyordu. “Şaşılacak olan budur
ki Mısır evbaşları Habeşlilere düşkündür. Araya soğukluk girer, her biri
insanın samurudur, derler. Aslında yatak hizmetinde usta olurlarmış, yani esbap
buhurlamayı, yatak ve yastık döşemeyi candan isterlermiş. Erkeğinde, dişisinde
adamlık belli imiş: her ne semte görülürse uysal ve güzel davranarak yumuşaklık
göstermeleri kolaymış,” diyordu...
Emirgân Adı Nereden Geliyor?
Bundan çeyrek asır sonra, IV. Murad (1623-1640)
İran Seferi sırasında Revan kalesini kendisine savaşsız teslim eden kale
kumandanı Emirgûneoğlu Tahmasp Kulu Han adlı bir eşcinseli İstanbul’a
getirecek, adını Yusuf yapıp musahipliğine atayacaktı. Padişahın Yusuf Paşa’ya
verdiği hediyelerden biri bugün Emirgân dediğimiz semtteki ‘Feridun Bahçesi’
idi. Dimitri Kantemir ve Eremya Çelebi’ye bakılırsa, padişah bu bahçedeki
konakta, Musa Çelebi ve Silahtar Mustafa Paşa gibi dönemin ünlü eşcinselleri
ile sabaha kadar oturak âlemleri düzenlerdi. Bir yandan da, halkın ahlak
bekçiliğini yapardı. Öyle ki IV. Murad devrinde, bazı kaynaklara göre 14 bin,
bazılarına göre 20 bin kişi kahvehanelere gittiği, tütün, afyon veya içki
içtiği gerekçesiyle katledilmişti… Üstelik bu katliam işinde padişah da bizzat
yer almıştı…
Hâlbuki dönemin açık sözlü yazarı Evliya Çelebi’den
öğrendiğimize göre o tarihlerde eşcinsel meslek erbablarına ‘hizan-ı
dilberan’ (düşkün ahlaksız gençler) denirdi. Bunlar ‘defter-i hîzan’a
kaydedilerek devlet tarafından vergilendirilirdi. Çelebi’ye göre “Hîzân-ı
Dilberân esnafı nefer (kişi) 500, bunlar bir alay yersiz, yurtsuz, düşkün,
ahlâksız, yüzsüzlerdir ki kendi kadir ve kıymetlerini bilmeyip Babulluk’ta,
Kalatyonoz’da, Finde’de, Kumkapı’da, San Pavla’da, Meydancık’ta,
Kiliseardı’nda, Tatavla’da ve çeşit çeşit içki içilen yerlerde sürü sürü gezip
boğazı tokluğuna avlanırken subaşı tuzağına düşüp sonunda defterli olur”
idi. Çelebi’ye bakılırsa yine o tarihlerde “Deyyuslar esnafı” 212 kişi, “Ahmak
pezevenkler esnafı” 300 kişi idi. Bu kişiler diğer meslek erbabıyla
birlikte, padişahı İran Seferi’ne uğurlayan esnaf alayına katılmışlardı
üstelik…
Genç Osman’ın Başına Gelenler
Genç Osman’ın Başına Gelenler
Evliya Çelebi’nin konumuzla ilgili bir başka
ifşaatı da, I. Ahmet’in talihsiz oğlu Genç Osman’ın kendisini tahttan indiren
Yeniçeriler tarafından öldürülmeden (1622) önce ırzına geçildiğiydi.
Ancak Seyahatname’nin bu sayfaları, 1896 yılında orijinal yazmayı ilk kez
yayımlayan kurulun içindeki Necib Asım Bey tarafından yırtılarak imha edildiği
için bunu yakın tarihe kadar duymamıştık. Asım Bey bu eylemini şu tanıdık
sözlerle gerekçelendirmişti: “Tarihimiz için bu sayfa kara bir lekedir. Bunu
gelecek kuşaklara göstermek doğru olmadığı için yırttım!"
Biz de bu ‘kara’ sayfayı kapatalım ve resmi
tarihçilerin ‘Lale Devri’ adını taktığı III. Ahmed döneminin (1718-1730)
ünlü şairi Nedim’in lise kitaplarında kesinlikle rastlayamayacağınız şu beyitle
neşelenelim: "İzn alub cum'a nemâzına deyû mâderden/Bir gün uğrılayalım
çerh-i sitem-perverden/Dolaşub iskeleye doğrı nihân yollardan/Gidelim serv-i
revânım yürü Sad'âbâde."
Günümüz Türkçesiyle şair şöyle diyor: "Annenden
cuma namazına gideceğiz diye izin alıp sitemlik felekten bir gün çalalım. Gizli
yollardan iskeleye doğru dolaşıp, yürü selvi boylu sevgilim Sadabad'e
gidelim." Nedim’i (ve benzer temaları işleyen, Kanuni dönemi
şairleri Baki’yi ve Fuzuli’yi) savunmak için ‘Divan şiiri
sembolizminden’ dem vuracaklara: “Kadınlar cuma namazına gitmediklerine
göre, Nedim'in ayartmaya çalıştığı servi boylu, erkek familyasından biri
olmalı”, deyip yolumuza devam edelim.
Enderunlu Fazıl’ın Oğlanları
Enderunlu Fazıl’ın Oğlanları
Neyse ki, 18/19. yüzyıl divan şairlerinden
Enderunlu Fazıl Bey (ö.1810) oğlan sevgililerinden övgüyle bahseden açık
sözlü biriydi. “Şairiz, şeyn verir şanımıza/Giremez fahişe divanımıza'”
(Fahişeler kitabımıza giremez, şairiz, bu şanımıza leke sürer) şeklindeki
ünlü beytinde müellifi olan şairimiz, Defter-i Aşk adlı eserinde dört erkek
sevgilisini (ilki adını vermediği bir delikanlı, ikincisi Süleyman Bey,
üçüncüsü hanende Şehlevendim Abdullah Ağa, dördüncüsü İsmail adlı bir köçek);
bir sevgilisinin merakını gidermek için yazdığı Hubanname adlı eserinde çeşitli
memleketlerin erkeklerini; sevgilisinin “kadınlarla birlikte olurum”
tehdidi üzerine yazdığı Zenanname adlı eserinde o memleketlerin kadınlarını;
Çenginame adlı eserinde döneminin erkek raksçılarını (köçekleri)
anlatmıştı. Divan adlı eserinde ise devrin büyüklerine düzdüğü övgüler ve
oğlanlar için yazılmış gazeller yer alıyordu.
Gazeteci
Murat Bardakçı, İnkılâp Yayınları’ndan çıkan “Osmanlı’da Seks” adlı kitabında Osmanlı toplumundaki cinsel
yönelimleri ve usulleri anlatıyor.
Adına Kitap Yazılan Yemenici Bali Oğlan
Kitapta, 1686
yılında Hamamcılar Kethüdası olan İsmail Ağa tarafından kaleme alınan
Dellakname-i Dil Küşa yani Gönüller Açan Tellaklar Kitabı adlı uzunca bir metin
yer alıyor. İstanbul’un ünlü hamamları ve bu hamamlarda “kulamparaya
peştamal çözen nazenin oğlanları” anlatan İsmail Ağa’nın kitabı kaleme
almasının sebebi ise yine bir hamam oğlanı. Kılıç Ali Paşa Hamamı’nda “soyunurken” İsmail Ağa tarafından çok
beğenilerek “iç oğlanı” yapılan
Yemenici Bali Oğlan, “Bir kitap yazsan, içinde adımız geçse, tarihte hatırlansak” deyince
İsmail Ağa, İstanbul’daki 2 bin 123 “parlak”
tellaktan on birini seçerek anlatmaya başlamış. Tabii başta Yemenici Bali
Oğlan. Kethüda’nın coşkulu üslûbunun katkısıyla, ortaya Osmanlı’nın en renkli
eşcinsel metinlerinden biri çıkmış.
İsmail Ağa'nın Yakışıklı Sevgilisi
İsmail Ağa, “mahbûb-ı ziba” yani “yakışıklı sevgili” diye andığı Yemenici
Bali Oğlan için şunları söylüyor: “Henüz on beş yaşında ve güzellik tacı adının başında ve bu günahkârın
mürg-i dili (gönül kuşu) yemenici oğlanın samur kaşında.” Zavallı Yemenici, gaddarlıklarıyla nam
salmış 59. Yeniçeri Ortası’nın acemilerinden. Şahbaz bir yoldaşının altındayken
baskın verilince defterli olup Kılıç Ali Hamamı’nda soyunmaya başlamış.
Kethüda’nın deyişiyle, “Amma camekân odada, amma içeri halvette o nazlı oğlanın firuze kâsesini
ejder misali demir kazık millerle oymuşlar.”
İsmail Ağa,
Yemenici’nin hamamda soyunduğu dönemdeki tarifesiyle ilgili de bilgiler vermiş:“Gece ve gündüz seferi 70 akçedir. 20 akça dahi ortağı dellak alır. Gece
döşek yoldaşlığı 300 akçadır. Kulamparası kaç sefere takati varsa 300 akçaya
dâhildir.”
Haydutların Tecavüzüne Uğrayan Sipahi Mustafa Bey
Bir
kadızadenin gönül eğlencesiyken sokaklara düşen Sipahi Mustafa Bey, Mudurnu
Dağı’nda “Kara Domuz” namlı
bir hayduda peşkeş çekilmiş. İsmail Ağa’nın deyişiyle haydut, “Oğlancığı kıllı sineye çekip gözleri yaşına bakmayıp gümüş kümbetine
demir kazık çakmıştır.” Haydudun
diğer adamları da Sipahi Mustafa Bey’e tecavüz ettikten sonra zavallıyı, “Yürümeye
mecali kalmamakla bir handa emanet yatağa koyup gitmişler.” Bu
Sipahi Mustafa Bey de Fındıklı’daki Müftü Efendi Hamamı’nda defterli olmuş.
Kız Softa'nın Başına Gelenler
Kitapta
anlatılan hamam oğlanlarından biri de Kız Softa namlı Ürgüplü İsmail.
İstanbul’da hemşerisi Dağlı Mustafa’nın yanında kalırken, üçüncü gece bu niyeti
bozuk hemşeri,“Oğlan, s..... yarî hiledir (dostça bir
oyundur) deyip oğlancığı b’il-ikna (ikna ederek) rızasıyla fiilî livataya
mübaşeret eyledikte (girişince) maslahatı begayet kebir olmakla İsmail bihuş
oldukta gaddar herif işini tamam görmüştür.”
Bu olayın
ardından Kız Softa, İstanbul’da tezgâh arkası, dükkân, yangın yeri, mezbelelik
birçok yerde soyunmuş nihayet Yıldızbaba Hamamı’nda beline peştamalı sarmış.
Tokmakçı Kalyoncu Süleyman
Kethüda
Efendi’nin “âdem ejderhası” diye
anlattığı Kalyoncu Süleyman rağbet edilen bir “tokmakçıymış.” Bir
gün kahvede otururken, Piyalepaşa hamamcısı ile tanışmış. Hamamcı, “Tamam, bana
böyle şahbaz bir tokmakçı lazım” deyip Süleyman’ı hamama almış. İsmail
Ağa, bu âdem ejderhasının hamam muamelesini anlatırken adeta kendinden geçmiş: “Uzan beyim,
paşam deyip nicesini baldır bacağa atar, kıvamı geldikte kendi peştemalını fora
edip dal... müşterinin ayaklarını öper... ”
Kınalıkuzu Firuz
El, ayak
parmakları kınalı olan Firuz, Arnavut asıllıymış. Bir hemşerisi Firuz’u hamama
gelen kulamparalara tanıştırmış, el öptürmüş. Hamamda yaşananları anlatan
Kethüda Efendi, Firuz için de kalemini konuşturmuş: “Efendim, ortaklık yoludur. Oğlanın başını tutmam gerektir deyip o lain
Arnavud şaki, Firuz’un boynuna kol kemendini attıkta, oğlanın g... nur topu
misali d... ki, aşk olsun o oğlana .... basana.”
İlk Fahişeler, İlk Jigololar
Murat
Bardakçı diyor ki; “İstanbul halkı için seks
skandalları, sık rastlanan olaylardandır. Hiçbir dönemde de engellenememiştir.”
Kitaba göre
ilk kayıtlı fahişelere Kanuni Sultan Süleyman devrinde rastlanmış. Bununla
birlikte ilk jigololar Yavuz Sultan Selim devrinde ortaya çıkmış.
Kanuni Döneminde Ün Yapan Fahişeler
Murat
Bardakçı kitapta Kanuni döneminde İstanbul’da ün yapan ilk fahişelerin
isimlerini bile veriyor: Arap Fatı, Giritli Narin, Atlıases Kamer, Kirteli
Nefise ve Balatlı Ayni...
Bali Bey'in Karısı Jigolo Düşkünüydü
Yavuz Sultan
Selim döneminin milli kahramanı olan Bali Bey’in karısı ise jigololara
tutkunmuş. Varını yoğunu genç erkeklere veriyormuş. Çift bu yüzden pek çok kez
kadılık olsa da, yaşananlar Yavuz’un kulağına gitse de Bali Bey’in karısı genç
erkeklerle ilgilenmekten bir türlü vazgeçememiş.
Lezbiyen Cümbüşü
Murat
Bardakçı’nın kitabında Osmanlı’daki lezbiyen ilişkiler de anlatılıyor. Arapça “zarif” kelimesinden gelme “zürefa”nın “lezbiyen”, “sevici” anlamında kullanıldığını belirten Bardakçı, bu
merakın, İstanbul’da her dönemde ve özellikle yüksek kesimde revaçta olduğunu
anlatıyor.
Osman Paşa'nın Lezbiyen Karısı
Lezbiyenlikle
ilgili gerçek hikâyelerden biri Sadaret kaymakamı Osman Paşa’nın karısının
başından geçmiş. 1810 yılında Sadaret kaymakamı olan Osman Paşa’nın en büyük
zaafı İstanbul’un en namlı lezbiyenlerinden biri olan karısına aşırı
düşkünlüğüymüş. Karısı bir Çingene rakkaseye gönül verip evde hanımların
katıldığı içkili, müzikli meclisler düzenleyince dedikodular alıp başını
gitmiş. Bu âlemler duyulunca, saraydan, “Karısına sahip çıkamayan devlete hiç çıkamaz” yazılı fermanla Osman Paşa’yı devlet
görevinden azletmişler. Günah yalnızca halk içindi.
Ahmet Cevdet Paşa’nın Saptaması
Özetin özeti, eşcinselliğin ayıp sayılması, Batı
tipi reformlara hız verilen, dolayısıyla kadın-erkek ilişkilerinin
normalleşmeye başladığı Tanzimat Dönemi’nden (1839’dan) itibaren oldu.
Dönemin âlimi ve resmi tarihçisi Ahmet Cevdet Paşa, Maruzat adlı eserinde son
durumu şöyle özetlemişti: "...Kadın düşkünleri çoğaldı, delikanlı
meraklıları azaldı. Oğlancılık sanki yere battı. İstanbul’da eskiden beri
delikanlılara karşı olan aşk ve ilgi kızlara yöneldi. Sultan Üçüncü Ahmed
zamanından beri devam eden Kâğıthane seyri daha fazla rağbet buldu. Gerek
orada, gerek Bayezid Meydanı’nda arabalara işaret verme usulü başladı. Devletin
önde gelenleri arasında kulamparalığıyla meşhur Kâmil ve Âli Paşalar ile onlara
mensup olanlar kalmadı..."
Cevdet Paşa iyimser bir yorum yapmış elbet.
Eşcinsellik, insanlık tarihi kadar eski bir insanlık hali. Muhtemelen insanlık
var oldukça da var olacak... Eşcinselliğin biyolojik, sosyo-kültürel, siyasal
nedenleri ve işlevleri başlı başına araştırma konusu. Kızlı-erkekli yaşamı
içlerine sindiremeyenlerin eşcinselliği nasıl sindirdiklerini de ‘muhafazakâr-demokrat’
yazarlar anlatır herhalde.
Yazımızı Jurnal adlı günlüğüne “tarih,
galiplerin propagandasıdır” diye yazan, sahici muhafazakâr-demokrat düşünür
Cemil Meriç bağlasın: “Düşünmek, insan üzerine düşünmek mutlaka yasak
bölgelerden birkaçına dalıp çıkmakla olur. Zaten demokrasi ve liberalizm yasak
bölgeleri kaldırmak manasına gelir. O halde din vaktiyle en basit jestlere
kadar bütün insan hayatını düzenlemeye kalkışmıştır: İçki içmeyeceksin, domuz
yemeyeceksin, zina yapmayacaksın. Osmanlı bunların hepsini yaptı. Ama
gözlenerek, korkarak ve şuuru yaralandıkça yaralandı. Hayır uyuzlaştı. İkiyüzlü
bir hayvan oldu Osmanlı. Tanrı’yı ve kulu aldatan bir panayır gözbağcısı.
Elinde tespih, evinde oğlan, dudağında dua…”
Bilmem bunun üstüne söz söylemeye gerek var mı?..
Bilmem bunun üstüne söz söylemeye gerek var mı?..
Şiirlerden Seçmeler
Henüz ergenlik aşamasına gelmemiş, sesi kalınmamış,
sakalı ve bıyığı çıkmamış, yani “erkek”
olmamış olan oğlanlar Divan şairleri gözünde nazlı kızlar gibidir:
“Kızoğlan kızı nâzın, şehlevend âvâzı âvâzın,
Belâsın ben de bilmem, kız mısın, oğlan mısın kâfir.”
(Nazlanman kızoğlan kız gibi, haykırman güzel delikanlı gibi
Belasın ben de bilmem, kız mısın oğlan mısın kâfir)
Belâsın ben de bilmem, kız mısın, oğlan mısın kâfir.”
(Nazlanman kızoğlan kız gibi, haykırman güzel delikanlı gibi
Belasın ben de bilmem, kız mısın oğlan mısın kâfir)
Nedim
Ya da, oğlanların ateşli bir Rum dilberinden
farkları yoktur:
“Dilde bu âteşi yakan mahdum
Tıflı nevres henüz dahi masûm
Görünür gerçi sûretâ mazlûm
Hâli Hindûsu lîk âfeti Rûm
Yaktı gönlümde nârı Bû Leheb’i
On üç on dört yaşında bir Çelebi.”
Tıflı nevres henüz dahi masûm
Görünür gerçi sûretâ mazlûm
Hâli Hindûsu lîk âfeti Rûm
Yaktı gönlümde nârı Bû Leheb’i
On üç on dört yaşında bir Çelebi.”
(Dilde bu
ateşi yakan oğul,
Daha yeni yetişmiş bir masumdur.
Görünüşte uysaldır ama
Hint beniyle bir Rum afeti gibidir.
Gönlümde Ebu Leheb’in ateşini yaktı
On üç on dört yaşında bir Çelebi.)
Daha yeni yetişmiş bir masumdur.
Görünüşte uysaldır ama
Hint beniyle bir Rum afeti gibidir.
Gönlümde Ebu Leheb’in ateşini yaktı
On üç on dört yaşında bir Çelebi.)
Sükkerî
Oğlan çocuğu yaşı ilerleyip ergenlik başlayınca,
sakal ve bıyıklar çıkmaya başlayınca her şey mahvolur, pederastik hayaller de
yıkılır:
“Sakalın geldi vü mahvoldu zülfün
Demişler hata bâkî, ömre fânî.”
Demişler hata bâkî, ömre fânî.”
(Sakalın çıktı
ve zülüflerin mahvoldu.
Demişler sakal kalıcı, ömür geçic)i
Demişler sakal kalıcı, ömür geçic)i
Mesîhî
Oğlanların tüyleri ergenlik zamanı gelişip sakal ve
bıyığa dönüşünce, onlar artık sevgili olmaktan çıkar ve güzelliklerini
kaybederler:
“Meydânı ruhi yarda oynar iken dil
Hattı erişip dedi bunun bitti sakalı
Veren ruhuna zîb ü bahâ hâl ü hatındır
K’onlardır eden hüsn metâını bahâlı.”
Hattı erişip dedi bunun bitti sakalı
Veren ruhuna zîb ü bahâ hâl ü hatındır
K’onlardır eden hüsn metâını bahâlı.”
(Sevgilinin
yanak meydanında dil oynarken,
Ayva tüyleri büyüyüp dedi bunun sakalı çıktı.
Yanağını süsleyen ben ve tüylerindi
Senin güzel malını değerli kılan onlardı.)
Ayva tüyleri büyüyüp dedi bunun sakalı çıktı.
Yanağını süsleyen ben ve tüylerindi
Senin güzel malını değerli kılan onlardı.)
Mesîhî
Sonuç:
Sigmund Freud (1856-1939)
eşcinsellik, pederasti ve pedofili gibi cinsel anomalilerin nevroz ve psikonevrozlarda
daha sık görüldüğünü saptamıştır. O halde, huri ve gılmanlarla dolu bir cennete
gitmeye hak kazanan Osmanlı sultanları içinde nevroz veya psikoz hastaları
çoğunlukta mı olacaktır? Yoksa bu tür görüşlere inananlar, ya da, bu tür
inançları ortaya atanlar mı nevrotik veya psikotik itkiler taşımaktadırlar?
“Derinlik
Psikolojisi” kuramcılarından Prof. Alfred Adler (1870-1937) “Eşcinsellik Sorunu” adlı yapıtında bu sorunsalı “erkek egemen toplum”un
kaçınılmaz bir sonucu olarak görür. Bunda erkeğin, kadın cinselliği karşısında
duyduğu aşağılık kompleksinin de etkisi vardır.
Kadını bu dünyada salt bir seks ve doğurma aracı
olarak görüp onu kara çarşafların altına gizleyerek cinselliği yok saymaya karşılık,
öbür dünyada abartılı bir seks patlamasını müminlere armağan olarak sunmaya
kalkışmak psikotik bir çelişkidir. Ancak, Adler kuramına göre bu bir çelişki
olmayıp, bir önceki yasakçı durumun “telafi edilmesi” veya dengelenmesidir.
Cennetteki ne insan,
ne de cin eli değmemiş, ceylan gözlü, beyaz tenli sürekli bakire kalan huriler,
inci gibi tenleri olan gümüş bilezikli oğlanlar, şahnişli köşkler, divanlar,
yeşil yastıklar, ipek giysiler, altın tepsiler, kadehler, sınırsız et yeme ve
şarap içme serbestisi gibi salt cinsel, kösnük ve maddi zevkleri tatmin etmeye
yönelik vaatlerin, ilahi bir armağandan ziyade, cahil insanları güdülemeye
yönelik taktikler olması akla daha yakın gözüküyor.
Klinik tetkiklerde, haram kılınan şeylerin,
yiyeceklerin, içeceklerin ve cinselliğin gerçek yaşam olarak sunulan cennette
tamamen serbest olacağını ve buna inanmayanların kâfir olduklarını iddia eden
zihniyetlerin, Mehdi ve Mesih özentilerinin,
bilinçaltında bastırılmış derin cinsel saplantıları, psiko-seksüel bozuklukları
olduğu, şizoidi veya paranoya gibi çok hasta kişiliklere sahip oldukları
saptanmıştır. Kitlelerin bunlara inanarak vecd ve hezeyan halinde bu hayali inançların peşinden
sürüklenmeleri ancak psikiyatri ve psikopatoloji ile açıklanabilir.
Bireyleri tek tek tedavi etmek mümkündür, ama
toplumun tümü hastalıklı inançlar içinde bocalıyorsa bu nasıl tedavi
edilebilir?
Özet Kaynakça:
Ayşe
Hür
Erol
İrdelmen
Evliya Celebi
Seyahatnamesi, I. Cilt, 1. Kitap, Hazırlayan: Orhan S¸aik Gökyay, Yapı Kredi
Yayınları, 1996; Selim S. Kuru, “Sex in the Text: Deli Birader and Ottoman
Literary Canon,” Middle Eastern Literatures, 10:2, 2007, s. 157-174; Gelibolulu
Mustafa Âli, Görgü ve Toplum Kuralları Üzerinde Ziyafet Sofraları/Mevâidün
Nefais fi Kavaidil-Mecalis-1, Yayına Hazırlayan: Orhan Şaik Gökyay, Tercüman
1001 Temel Eser Yayınları, 1978; Murat Bardakçı, Osmanlı'da Seks/Sarayda Gece
Dersleri, Gür Yayınları, 1993; Mustafa Akdağ, “Medreseli
İsyanları”http://www.egitim.aku.edu.tr/MedreseIsyan.pdf; Sema Nilgün Erdoğan,
Sexual life in Ottoman Society, Dönence Basım ve Yayın Hizmetleri, 1996;
Enderunlu Fazıl, Hubannâme ve Zenânnâme, Yeni Şark Kitabevi,1975; Cemil Meriç,
Jurnal-1, İletişim, 2012.






