Bilindiği gibi meyhane tabiri, şarap içilen, şarap satılan ve şarap üretilen yer anlamına gelir. Buna rağmen söz konusu mekânlarda hemen her dönemde daha ziyade rakı içilmiştir. Pek tabii ki, rakının bulunduğu 16. yüzyıldan itibaren. Şarap ise, daha ziyade gayrimüslim vatandaşlarımız tarafından rağbet görmüş, çoğunlukla da onlar tarafından tüketilmiştir. Bunun nedeni, özellikle Bekri Mustafa hikâyelerinden kolayca anlaşılmaktadır. Muhtelif rivayetlerden yola çıkarak Bekri Mustafa’nın, nam-ı diğer Tuzsuz Deli Bekir’in bir fıkrasını birlikte yeniden hatırlayalım.
Osmanlı döneminde içki yasağının en şiddetle uygulandığı dönemler hiç kuşkusuz ki Kanuni Sultan Süleyman ve Dördüncü Murat Han’ın saltanat dönemleridir. Bu dönemlerde içki yasağının kapsamı genişletilmiş, gayrimüslim vatandaşlarımız da yasağa tabi tutulmuştur. Bunun başlıca nedeni alkollü içki üretiminin tamamen gayrimüslimlerin tekelinde bulunmasından kaynaklanıyordu.
Amaç, onları da yasak kapsamına alarak içki yasağının delinmesini önleyebilmekti.
Dördüncü Murat Han içkiyi ve tütünü yasaklamakla kalmamış bütün meyhaneleri de yıktırmıştır. Hatta bozaya bile yasak getirmiştir. Bilindiği gibi Mırmırık Boza, diğer adıyla Tatar Bozası diğerlerine oranla daha fazla tahammür ettirildiğinden, yani mayalanmaya tabi tutturulduğundan dolayı 2-3 derecelik alkole sahiptir. Meyhaneler yıktırıldıktan sonra ahali bozahanelere akın etmeye başlayınca Yüce Hakan durumu öğrenmiş, boza üretimine de durdurtmuştur.
Ancak, ne kadar ilginçtir ki “Rakı tiryakilerinin piri” olarak kabul edilen Bekri Mustafa da aynı dönemde yaşamıştır. Buna ilginç bir rastlantı ya da kaderin cilvesi demekten başka ne denilebilir ki? Belki de o dönemde yaşamış olduğu için ‘düşündürücü ve yol gösterici’ fıkraları günümüze kadar ulaşabilmiştir.
Dördüncü Murat Han içki yasağının düzenli olarak uygulanıp uygulanmadığını daha sağlıklı takip edebilmek ve denetleyebilmek için belirli aralıklarla tebdil-i kıyafet ederek halkın arasına karışırmış. Günlerden biri gün çıkmaz sokağın kuytu bir köşesinde birini görmüş. Sessizce ve dikkatlice izlemeye başlamış kâfiri. Demleniyor her halde demiş içinden.
Adam tam şişeyi kafaya dikince, “Bre deyyus ne içersin!” dile haykırmış. Durumun vahametini kavrayan Bekri Mustafa elindeki şişeyi yere fırlatıp kırdıktan sonra “Rakı içerim hünkârım, rakı” demiş iki büklüm bir halde ve titrek bir sesle. “Bre deyyus, içkinin, şarabın yasak olduğunu bilmez misin?” diye tekrar kükremiş Ulu Hakan. Bekri Mustafa, “Bilirim hünkârım, bilirim, onun için de şarap içmem rakı içerim” diye yanıt vermiş ürkek ve titrek bir sesle.
Dördüncü Murat Han, “Gel hele gel, yanıma gel köftehor, adın nedir senin?” diye sormuş. “Bekri Hünkârım, Tuzsuz Deli Bekir derler bana” yanıtını alınca, Ulu Hakan yanı başında el pençe divan duran Sadrazama dönüp, “Bu bedbahta dokunmayın, o zaten belasını bulmuş” demiş. Ardından Bekri’ye dönerek, “Rindane bir kişiliğin var, oldukça da açık yüreklisin, babacan bir adama da benzersin, iç ama ne benim, ne de hiç kimsenin gözüne görünmeden iç, görüldüğün anda ya da gördüğüm anda, kelleni alırım” demiş vakur bir sesle.
Rakı da alkollü bir içki olmasına rağmen şaraba itibar etmeyişimizin temelinde bu hoşgörü tarzı yatıyor galiba. Ayrıca, rakıya yönelişimiz bir tür kaçış ya da bir tür bahaneye sığınma gayesini taşıyor gibi geliyor bana. Kim bilir?
Sizlere sağlık ve mutluluk dolu günler dilerim.
