Kasım 1918’den itibaren Anadolu’nun ve
Trakya’nın işgal edilmeye başlanması tüm vatanseverler gibi Mehmet Akif’i de
derinden yaralamıştır. Akif o işgal günlerde İstanbul’da Sebilürreşad’ da
yayımladığı yazılarında teslimiyetçilere ve mandacılara inat halka sabır, ümit
ve cesaret aşılamaya çalışmıştır. Örneğin, sansüre rağmen derginin 3 Nisan 1919
tarihli 402. sayısında yayımlanan “Bugünün
Büyük Vazifesi” ve “İttihad-ı Milli”
başlıklı yazılarla halka direniş çağrısı yapılmıştır. “Bugünün Büyük Vazifesi” başlıklı yazıda bugünün görevinin, her
türlü ihtirasları, nifakları bırakarak el birliği ile bir kurtuluş çaresi
aramak olduğu belirtilmiştir. Yazıda ayrıca “Kurulan
partilerin hiç biri milletin ruhunu temsil etmiyor” denilerek “partiler üstü” bir kurtuluş çaresinden
söz edilmiştir. Aynı dergide yer alan Mehmet Akif’in bir şiiri de tamamen
sansür edilmiştir.
15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgalinden
sonra İstanbul’daki pek çok yayın organı İngiliz veya Amerikan mandasını
savunurken Akif’in başyazarlığındaki Sebilürreşad dergisi mandacılığa karşı
çıkarak milletin kurtulabilmesi için bir an önce milli birlik sağlanması
gerektiğini belirtmiştir. 10 Ekim 1919’da bazı sayfaları sansürlendiği için boş
çıkan Sebilürreşad’da Akif’in “Hüsran”
adlı şiiri yayımlanmıştır. 30 Ekim 1919 tarihli sayıda da “Yeis Yok” başlıklı şiiri yayımlanmıştır. Akif, milli hareketin “Bir ittihatçılık hareketi” olduğunu
söyleyenlere “Hayır! Artık buna da
ittihatçılık denemez. Bu memleket meselesidir. Buna herkes el birliğiyle
sarılmalıdır” yanıtını vermiştir.
13 Kasım 1918’de İstanbul’un şilen
işgali üzerine Süleyman Nazif, 9 Şubat 1919’da Hadisat gazetesinde “Kara Bir Gün” başlıklı bir yazıyla
işgali kınamıştır. Fransız işgal kuvvetleri komutanı General D’Esperey, bu
yazısından dolayı Süleyman Nazif’in idam edilmesini istemiştir. Süleyman Nazif
son anda idamdan kurtulmuş, ancak Malta’ya sürgün edilmiştir. Süleyman Nazif
Malta’da “Son Nefesimle Hasbıhal”
adlı bir şiir yazmıştır. Akif, Süleyman Nazif’in bu şiirine 15 Nisan 1921’de
Ankara’da Taceddin Dergâhında “Süleyman
Nazif’e” adlı bir şiirle yanıt vermiştir. Akif, Süleyman Nazif’in “Kara Bir Gün” başlıklı yazısından
övgüyle söz edip onun milletin elemlerini dünyaya duyurduğunu belirtmiştir. “Ey tek kara gün dostu, bu hicranzede
yurdun! / Sen milletin âlâmını dünyaya duyurdun, / En korkulu günlerde o müthiş
kaleminle… / Takdis ederiz namını… / Lakin beni dinle;”
Mehmet Akif, 1920 yılı Ocak ayının son
haftasında, yakın dostu Eşref Edip’le birlikte Kurtuluş Savaşı’na katılmak için
Balıkesir’e gitmiştir. Burada İzmir’e Doğru gazetesini çıkaran Mustafa Necati
ve Vasıf Çınar’ın isteği ile Zağanos Paşa Camii’nde bir vaaz vermiştir. Akif,
23 Ocak 1920’de Balıkesir’de Zağanos Paşa Camisi’ni dolduran cemaate (Cuma namazından sonra) şöyle
seslenmiştir: “Bu namert taarruza karşı
koymak kadın, erkek, çoluk çocuk, genç, ihtiyar her fert için farzayn olduğu
bir an olsun hatırdan çıkarılmamalıdır. Başta dini namus ve vatan olmak üzere bütün
varlığımız tehlikeye düşmüş, düşman kapılarımıza kadar dayanmıştır. Bu durumda
yapılacak şey, ayrılık, gayrılık gibi küçük meseleleri bir tarafa bırakmak ve
el birliğiyle bu namert istilayı biran önce geri püskürtmektir.” İzmir’e
Doğru, Akif’in 23 Ocak’taki konuşmasını 1 Şubat’ta yayımlamıştır. Söz konusu
konuşmanın özeti 12 Şubat 1920’de Sebilürreşat’da yayımlanmıştır. Akif’in
konuşmasına başlarken okuduğu şiir, Yunus Nadi’nin İstanbul’da çıkardığı
Yenigün’de, konuşmanın tamamı ise Atatürk’ün Sivas’ta çıkarttığı İrade-i
Milliye’de yayımlanmıştır. 4 sayfalık irade-i Milliye gazetesinin tam 2
sayfasını bu konuşmaya ayırması dikkat çekicidir.
Akif’in, halkı düşmana karşı direnişe
çağıran bu Balıkesir konuşmasının metni İstanbul’da çıkan Sebilürreşad dergisinde
yayımlanınca hem dergisi sansür edilmiş, hem de kendisi takibe alınmıştır. Aynı
Zağanos Paşa Camisi’nin minberine üç yıl sonra, 1923’te bu sefer Atatürk
çıkacak ve “Allah birdir. Şanı büyüktür…”[i]
diye başlayan meşhur Balıkesir Hutbesini verecektir.
Zağanos Paşa Camiinde Ata'yı Karşılayan Halk.
Akif’in Balıkesir’deki faaliyetleri ile
daha 1920 yılının ilk aylarından itibaren milli hareketin öncülerinden Mustafa
Necati, Yunus Nadi ve Atatürk’le fikir ve eylem birliği içinde olduğu
görülmektedir.
16 Mart 1920’de İstanbul’un işgal
edilmesi üzerine Atatürk, Mehmet Akif’i Ankara’ya davet etmiştir. Atatürk, “Burada ulemaya ihtiyaç vardır. Ali Bey’le
görüşülerek Hoca Fatin, şair Mehmed Akif Efendilerin ve sair tensip
edileceklerin sürati sevkleri.” şeklindeki telgrafıyla Akif’i Ankara’ya
çağırmıştır. Atatürk, ayrıca 1920 yılı Nisan ayı başlarında Ali şükrü Bey
aracılığıyla da Akif’i Ankara’ya davet etmiştir. Eşref Edip’in anlatımıyla, “…merhum Akif’le idarehanede konuşuyorken
merhum Ali şükrü Bey geldi. ‘Haydi, hazırlanın gidiyoruz’ dedi. ‘Nereye?’
dedik. ‘Ankara’ya. Oradan sizi çağırıyorlar. Paşa sizi istiyor. Sebilürreşad’ın
Ankara’da neşrini istiyor. Sebilürreşad’ın Ankara’da intişarı milli hareketin
manevi cephesini kuvvetlendirecektir’. Akif’le bakıştık. Ali Şükrü kati bir
lisanla: ‘Hiç düşünmeyiniz, gideceğiz, her halde gideceğiz’…” Atatürk’ün bu
çağrısı üzerine Akif arkadaşı Eşref Edip’e, “Artık
burada duracak zaman değildir, gidip çalışmak lazım. Bizim tarafımızdan halkı
tenvire ihtiyaç varmış, çağırıyorlar, mutlaka gitmeliyiz. Ben yarın Ankara’ya
hareket ediyorum. Kimsenin haberi olmasın. Sen de idarehanenin işlerini derle
topla, Sebilürreşad klişesini al, arkamdan gel…” diyerek Ankara’ya gitmek
için hazırlıklara başlamıştır.
Akif, 10 Nisan 1920’de 12 yaşındaki
büyük oğlu Emin’i yanına alarak Ali Şükrü Bey’le buluşup Ankara’ya doğru yola
çıkmıştır. TBMM’nin açılışından bir gün sonra, 24 Nisan 1920’de Ankara’ya
ulaşmıştır. Oğlunun anlattığına göre Meclis önünde Akif’le karşılaşan Atatürk: “Sizi bekliyordum efendim! Tam zamanında
geldiniz! Şimdi görüşmek kabil olmayacak. Ben size gelirim” diyerek hoş
geldin demiştir. Torunu Selma Argon’un anlatımıyla: “Dedem Meclisin açılışına yetişemiyor. Zannediyorum açılıştan 1-2 gün
sonra gidebiliyor Ankara’ya”. Mustafa Kemal, bizzat tarihli sayısında “İslam şairi Akif Bey” başlığıyla halka
duyurulmuştur. Atatürk’ün, ısrarla Akif’in milli harekete katılmasını
istemesinin üç temel nedeni vardır:
1. Akif’in İslam dinini çok iyi bilen
bir şair ve vaiz olması. Atatürk o zor günlerde Müslüman Anadolu insanına,
milli harekete katılmanın, işgale karşı direnmenin dinsel bir zorunluluk
olduğunu en iyi anlatabilecek kişilerin başında Akif’in geldiğini düşünmüştür.
2. Akif, 1912 yılında Balkan Savaşları
sırasında kurulan Müdafaai Milliyye Cemiyeti'ne bağlı irşad Heyeti’nin genel
kâtipliğini yapmıştı. Bu çerçevede Fatih, Beyazıt ve Süleymaniye camilerinde
verdiği vaazlarda halka düşmana karşı direniş azmi ve umut aşılamaya
çalışmıştı. Atatürk, Akif’in bu tür direniş vaazlarının Kurtuluş Savaşı’nda çok
işe yarayacağını düşünmüştür.
3. Akif’in daha önce I. Dünya Savaşı
sırasında birkaç kere “İslami propaganda”
işinde görev almış olması. 1914 yılı sonlarında Teşkilat-ı Mahsusa'nın verdiği
görevle Berlin'e gitmiştir. 1915’te yine Teşkilat-ı Mahsusa’nın
görevlendirmesiyle bu sefer Arabistan'da başlayan şerif Hüseyin isyanına karşı
Arap kabilelerinin desteğini sağlamak amacıyla bir heyetle Arabistan’a
gitmiştir. Ancak orada Arapları kışkırtmakla görevli İngiliz Lawrence’e karşı
pek de başarılı olamamıştır. İşte Atatürk, Akif’in bu “İslami propaganda” tecrübesinden yararlanmak istemiştir. Akif
Ankara’ya gelir gelmez halkı milli harekete katılmaya teşvik etmekle
görevlendirilmiştir.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti Ankara Heyeti Merkeziyesi’nin karar defterine kayıtlı 5 numaralı ve 2
Mayıs 1920 tarihli bir karara göre “Heyet-i
irşadiye Riyaseti’ni ifa etmekte olan şair Mehmet Akif Bey’e zaruri masraflarını
karşılamak üzere 200 lira verilmesine karar verildiği” belirtilmiştir.
Akif’e bu paranın verildiği gelir gider defterindeki kayıtlardan
anlaşılmaktadır. Akif, bu görevlendirme doğrultusunda Anadolu’da halka, milli
hareketin “ittihatçı” bir hareket
olmadığını, işgalci düşmana karşı direnmenin dinsel bir görev, yani “cihat” olduğunu ve buna katılmanın “farz” olduğunu anlatmıştır.
Akif, Anadolu’ya geçtikten bir süre
sonra tam da Atatürk’ün istediği biçimde Sebilürreşad’ı da Anadolu’ya
geçirmiştir. Eşref Edip ve Akif, Sebilürreşad’ı önce Kastamonu’da sonra Ankara’da
yayımlamıştır. Sebilürreşad, Hâkimiyet-i Milliye ile birlikte Ankara’da
TBMM’nin verdiği ödenekle dağıtılan iki süreli yayından biridir. Akif’in
Kastamonu’daki çok önemli konuşmalarının da yer aldığı Sebilürreşad’ın üç
sayısı binlerce nüsha bastırılarak Anadolu’ya halka ve cephelere dağıtılmış;
camilerde, kahvelerde, derneklerde, askeri birliklerde okutulmuştur. Akif
Anadolu’ya geçtikten sonra Biga’dan ve Burdur’dan milletvekili seçilmiştir.
Ancak Burdur milletvekili olmayı tercih etmiştir. O sırada yeni seçilmiş bir
mebus Miralay İsmail Bey’in istifa etmesiyle boşalan yere Atatürk, Mehmet
Akif’in seçilmesini teklif etmiştir. Akif daha sonra Eskişehir ve Burdur’a
giderek halkı milli hareket saflarında birleşmeye çağırmıştır.
1920 Haziran ayından itibaren Yunan
ordusu Anadolu içlerine doğru ilerlemeye başlamıştır. İngiliz destekli Yunan
birlikleri Mudanya’ya asker çıkararak 8 Temmuz 1920'de Bursa’ya girmiştir.
Bursa’nın işgali ve oradaki Yunan mezalimi Akif’i de derinden yaralamıştır.
Ayrıca Osmanlı başkenti Bursa’nın işgalinin hem işgalci için hem de işgal
edilen için çok sembolik anlamları vardır. Bursa’da işgalci Yunan orduları
komutanı Sofoklis’in Osman Gazi’nin türbesine girip sandukasını tekmelemesi
Osmanlı özelinde aslında İslam’a yapılmış bir saygısızlıktır. Akif’in,
Bursa’nın işgaline duyduğu öfkenin, tepkinin ve üzüntünün izlerini “Bülbül” adlı şiirinde görmek mümkündür.
“Bülbül”, 7 Mayıs 1921’de
Sebilürreşat’ta, 13 Mayıs 1921’de Hâkimiyet-i Milliye’de yayımlanmıştır. Akif,
Kurtuluş Savaşı yıllarında Kastamonu’da Açıksöz’de, Ankara’da Sebilürreşat’ta
ve Hâkimiyet-i Milliye’de ve yurdun değişik yerlerindeki birçok “millici” gazetede, dergide yayımlanan
çok sayıda “işgal” ve “direniş” temalı şiir yazmıştır. Örneğin,
Akif’in “Berlin Hatıraları”nı
sonundaki “Cehennem olsa gelen göğsümüzde
söndürürüz!..” diye başlayan dizeleri, “Cephelerde
Kahraman Mücahitlerimize” sunumuyla 26 Mart 1921’de Sebilürreşat’ta, 28
Mart 1921’de de Hakimiyet-i Milliye’de yayımlanmıştır.
İstanbul Hükümeti’nin çalışmalarıyla
Konya’da Bozkır isyanı (1. Bozkır 26
Eylül-4 Ekim 1919), (2. Bozkır 20 Ekim-4 Kasım 1919), bir yıl kadar sonra
da Konya isyanı (2 Ekim-22 Kasım 1920)
çıkmıştır. Akif, Ankara’ya geldikten bir ay kadar sonra Konya’daki isyanın
bastırılması amacıyla kurulan heyetle birlikte Konya’ya gönderilmiştir. Akif,
durup dinlenmek bilmeden Kuvvacı faaliyetlerini sürdürmüştür. Halkı aydınlatmak
üzere Sandıklı, Dinar, Antalya ve Afyon’a gitmiştir. Akif, 7 Ekim 1920’de
Çankırı Mebusu Hacı Tevfik Bey, Binbaşı Halim Bey ile birlikte Kastamonu’ya
gönderilmiştir. Bu nedenle Meclis Akif’i 1,5 ay izinli saymıştır. Önce, 15 Ekim
1920’de Çankırı’nın en büyük camisi olan Ulu Cami’de bir vaaz vererek halkı
Kurtuluş Savaşı’na katılmaya çağırmıştır. 19 Ekim 1920’de Kastamonu’ya
varmıştır. Burada Müdafaa-i Hukuk ve Gençler Mahfili üyelerince karşılanmıştır.
Kastamonu Açıksöz gazetesi birçok sayısında Akif’in Asım adlı eserinden
parçalar yayımlamıştır. O günlerde Konya’daki Öğüt gazetesi de Akif’in
şiirlerine yer vermiştir.
Akif, 5 Kasım 1920 Cuma günü
Kastamonu’nun en büyük camisi Nasrullah Camii’nde, daha sonra çoğaltılarak
elden ele dolaşacak, hatta ordulara dağıtılacak o meşhur vaazını vermiştir. Kastamonu’da
iki ay kadar kalan Akif, bu sırada Nasrullah Camii’nde verdiği vaazlarıyla,
Sebilürreşad dergisindeki, Açıksöz gazetesindeki yazılarıyla, şiirleriyle ve
kahvehanelerdeki konuşmalarıyla halkı milli harekete katılmaya, düşmanla
mücadele etmeye çağırmıştır. Ankara’ya döndüğünde de, I. İnönü Savaşı’ndan bir
süre sonra istiklal Marşı’nı yazmıştır.
"Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni özelliği ve büyük medeni kabiliyeti bundan sonraki gelişmesi ile geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır."
M. Kemal Atatürk
sinanmeydan@butundunya.com.tr
Not: Mehmed
Akif’in Kurtuluş Savaşı faaliyetlerinin ayrıntıları ve bilinmeyen Mehmed Akif
gerçeği için bkz. Sinan Meydan, Vaiz, Öteki Mehmed Akif, 2 bas. İnkılap
Kitabevi, 2015.
[i] Atatürk, 7
Şubat 1923 günü Zağnos Paşa Cami Hutbesinde cemaate şöyle seslenmiştir:
Ey millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah'ın selâmeti, sevgi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenâb-ı Hak tarafından insanlara dinî hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizamı, hepimizin bildiği Kur'ân-ı Azimüşşan'daki açık ve kesin hükümlerdir.
İnsanlara manevi mutluluk vermiş olan dinimiz, son dindir, mükemmel dindir. Çünkü dinimiz; akla,
mantığa ve gerçeklere tamamen uymakta ve uygun gelmektedir. Eğer akla, mantığa ve gerçeklere
uymamış olsa idi bununla diğer ilâhî tabiat kanunları arasında birbirine zıtlık olması gerekirdi. Çünkü bütün tabiat kanunlarını yapan Cenâb-ı Hak'tır.
Arkadaşlar! Cenâb-ı Peygamber çalışmalarında iki yere, iki eve sahipti. Biri kendi evi, diğeri Allah'ın evi idi. Millet işlerini Allah'ın evinde yapardı. Hazret-i Peygamber’in mübarek yollarını takip ederek bu dakikada milletimize ve milletimizin şimdiki ve geleceğine ait konuları görüşmek maksadıyla bu kutsal yerde, Allah'ın huzurunda bulunuyoruz. Beni bu şerefe kavuşturan Balıkesir'in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu vesile ile büyük bir sevaba nail olacağımı ümit ediyorum.
Efendiler! Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler, söylenenleri dinleme ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılması lazım geldiğini düşünmek, yani birbirimizin görüş ve düşüncelerini almak için yapılmıştır. Millet işlerinde her ferdin zihninin başlı başına faaliyette bulunması lâzımdır. İşte biz de burada din ve dünya için, geleceğimiz için her şeyden önce hâkimiyetimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım.
Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşüncelerini anlamak istiyorum. Millî emeller, millî irade yalnız bir şahsın düşünmesinden değil, millet fertlerinin tamamının arzularının, emellerinin birleşmesinden ibarettir. Bundan dolayı benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim.
Ey millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah'ın selâmeti, sevgi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenâb-ı Hak tarafından insanlara dinî hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizamı, hepimizin bildiği Kur'ân-ı Azimüşşan'daki açık ve kesin hükümlerdir.
İnsanlara manevi mutluluk vermiş olan dinimiz, son dindir, mükemmel dindir. Çünkü dinimiz; akla,
mantığa ve gerçeklere tamamen uymakta ve uygun gelmektedir. Eğer akla, mantığa ve gerçeklere
uymamış olsa idi bununla diğer ilâhî tabiat kanunları arasında birbirine zıtlık olması gerekirdi. Çünkü bütün tabiat kanunlarını yapan Cenâb-ı Hak'tır.
Arkadaşlar! Cenâb-ı Peygamber çalışmalarında iki yere, iki eve sahipti. Biri kendi evi, diğeri Allah'ın evi idi. Millet işlerini Allah'ın evinde yapardı. Hazret-i Peygamber’in mübarek yollarını takip ederek bu dakikada milletimize ve milletimizin şimdiki ve geleceğine ait konuları görüşmek maksadıyla bu kutsal yerde, Allah'ın huzurunda bulunuyoruz. Beni bu şerefe kavuşturan Balıkesir'in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu vesile ile büyük bir sevaba nail olacağımı ümit ediyorum.
Efendiler! Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler, söylenenleri dinleme ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılması lazım geldiğini düşünmek, yani birbirimizin görüş ve düşüncelerini almak için yapılmıştır. Millet işlerinde her ferdin zihninin başlı başına faaliyette bulunması lâzımdır. İşte biz de burada din ve dünya için, geleceğimiz için her şeyden önce hâkimiyetimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım.
Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşüncelerini anlamak istiyorum. Millî emeller, millî irade yalnız bir şahsın düşünmesinden değil, millet fertlerinin tamamının arzularının, emellerinin birleşmesinden ibarettir. Bundan dolayı benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim.
Hutbeler
hakkında sorulan sorudan anlıyorum ki, bugünkü hutbelerin şekli, milletimizin
duygusal fikirleri ve lisanı ile medeni ihtiyaçlarıyla uygun görülmektedir.
Efendiler, hutbe demek topluma hitap etmek, yani söz söylemek demektir.
Hutbenin manası budur.
Hutbe denildiği zaman bundan birtakım kavram ve manalar çıkarılmamalıdır. Hutbeyi söyleyen hatiptir. Yani söz söyleyen demektir. Biliyoruz ki, Hazreti Peygamber'in hayatta olduğu mutlu dönemlerde hutbeyi kendisi söylerdi. Gerek Peygamber Efendimiz ve gerek, dört halifenin hutbelerini okuyacak olursanız görürsünüz ki, gerek Peygamberin, gerek dört halifenin söylediği şeyler o günün sorunlarıdır, o günün askeri, idari, mali ve siyasi, sosyal konularıdır.
Hutbe denildiği zaman bundan birtakım kavram ve manalar çıkarılmamalıdır. Hutbeyi söyleyen hatiptir. Yani söz söyleyen demektir. Biliyoruz ki, Hazreti Peygamber'in hayatta olduğu mutlu dönemlerde hutbeyi kendisi söylerdi. Gerek Peygamber Efendimiz ve gerek, dört halifenin hutbelerini okuyacak olursanız görürsünüz ki, gerek Peygamberin, gerek dört halifenin söylediği şeyler o günün sorunlarıdır, o günün askeri, idari, mali ve siyasi, sosyal konularıdır.
İslam toplumunun çoğalması ve İslam ülkeleri gerilemeye
başlayınca, Cenabı Peygamber'in ve dört halifenin hutbeyi her yerde bizzat
kendilerinin söylemelerine imkân kalmadığından halka söylemek istedikleri
şeyleri bildirmeye birtakım kişileri memur etmişlerdir. Bunlar herhalde en
büyük ve ileri gelen kişiler idi. Onlar camilerde ve meydanlarda ortaya çıkar,
halkı aydınlatmak ve doğru yolu göstermek için bir şart lâzımdı. O da milletin
lideri olan kişinin halka doğruyu söylemesi, halkı dinlemesi ve halkı
aldatmaması!
Halkı genel durumdan haberdar etmek son derece önemlidir. Çünkü
her şey açık söylendiği zaman halkın beyni faaliyet halinde bulunacak iyi
şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek şunun veya bunun
arkasından gitmeyecektir. Ancak millete ait olan işleri milletten gizli
yaptılar. Hutbelerin halkın anlayamayacağı bir lisanda olması ve onların da
bugünün gereklerine ve ihtiyaçlarımıza temas etmemesi, Halife ve Padişah
sıfatını taşıyan despotların arkasından köle gibi gitmeye mecbur etmek içindi.
Hutbeden amaç halkın aydınlatılması ve ona yol gösterilmesidir, başka şey
değildir. Yüz, iki yüz, hatta bin yıl önceki hutbeleri okumak, insanları
cahillik ve çağın gerisinde bırakmak demektir. Hatiplerin normal olarak halkın
günlük kullandığı dil ile konuşmaları gereklidir. Geçen yıl Millet Meclisi'nde
söylediğim bir nutukta demiştim ki \"Minberler halkın akılları, vicdanları
için bir ilim irfan kaynağı, ışık kaynağı olmuştur.\" Böyle olabilmek için
minberlerde söylenecek sözlerin bilinmesi ve anlaşılması, ilim ve fen
gerçeklerine uygun olması lazımdır. Hutbeyi verenlerin siyasi olayları, sosyal
ve medeni olayları her gün izlemeleri zorunludur. Bunlar bilinmediği takdirde
halka yanlış aşılamalar yapılmış olur. Bu nedenle, hutbeler tamamen Türkçe ve
günün gereklerine uygun olmalıdır. Ve olacaktır.



