Lotus
çiçeği şeklindeki platform saraya getirildiğinde, Güney Tang İmparatoru Li Yu,
dans etmesi için gönlünü kaptırdığı cariyeyi çağırır. ‘Tatlı Bakire’ adındaki
ince belli ve küçük ayaklı genç kızı dans ederken seyretmek, Li Yu’nun en mutlu
dakikalarıdır. İmparator öylesine âşıktır ki genç kıza, üstüne çıkıp dans
ettiği lotus çiçeği şeklindeki platformu saf altından yaptırmıştır.
Li
Yu, dansa başlamadan önce, hilale benzemesi için ayaklarını ipek bir bezle
sıkıca sarmasını ister genç kızdan. Çin İmparatoru öylesine beğenir ki dansı,
Tatlı Bakireye benzemeleri için ülkedeki tüm soylu kadınların ayaklarını
sarmalarını emreder. Böylelikle soylu kadınlar, imparatorunun gönlünü
kaptırdığı Tatlı Bakire’ninki gibi adımları küçük ve zarif olsun diye evde gün
boyu ayakları sarılı geziyor, bu durumda rahat yürüyemedikleri için de
sokaklarda tahtırevanla taşınıyorlardı. Zamanla, yürüyemeyen kadın, erkeğin
zenginliğinin göstergesine dönüşür.
Bir
dans pistinden doğan Çin’deki ayak bağlama geleneğinden bir buz dağına binerek,
bale pabuçlarına doğru yola çıkalım. Neden mi, bir buz dağı? Bu sorunun yanıtı
Sunay Akın’ın şu dizeleridir:
“Giderken bir
buz dağı gibiydin
Sıcak sulara
doğru yüzen
Ve doruğunda bir
çift
Bale pabucunun
Asıldığını
söylüyordu
Eteklerindeki
telaşlı penguen.”
Şiirimizde
bale pabucunun izine rastlayacağınız yegâne dizeler yukarıda okuduğunuzdur,
dersek abartmış oluruz, haklısınız. Ama bale pabucunun geçtiği ender şiirlerden
birini okuduğunuzu rahatlıkla söyleyebilirim. Bunun nedeni, bale sanatının
ülkemize Cumhuriyet dönemiyle gelmesidir. Kanuni Sultan Süleyman’ın tahtta
olduğu 1524’de, İtalyanların İstanbul’da düzenlediği bir bale gösterisinde
aralarında Türklerin de olduğu üç yüz kişinin dans etmesi, 1828’de İstanbul’a
davet edilen Donizetti’nin, saraya Batı müziğinin yanı sıra opera ve baleyi de
getirtmesi gibi, atılan ilk adımları biliyoruz. Ama kurumsal olarak bale
sanatının varlığından 1923 yılından sonra söz edebiliriz. Bale
pabuçlarının bu sanatta kullanımı da çok eski değildir. 19. yüzyıl
sanatçılarından Maria Taglioni’nin “point”
denilen bez bale pabuçlarını ilk kullanan olduğu bilinir.
Ülkemiz
havacılık tarihinde önemli bir yere sahip olan İstanbul’un Yeşilköy semti, bale
sanatı konusunda da öncüdür. İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, İngiliz
Kraliyet Balesi’nin kurucusu Dame Ninette de Valois, Türk balesini kurmak için çağrılır.
Hiçbir maddi karşılık talep etmeden gelen Valois, havaalanı yakınında bulunan
ve ilk bale okulu olarak ayrılan ‘Pansiyonlu
İlkokul’ binasında 6 Ocak 1948’de eğitime başlar. Yeşilköy Bale Okulu’nun
ilk öğrencilerinden Gülen Almışlar, şöyle anımsıyor o günleri: “Bizi bir gün Moria Sheaner’in oynadığı
‘Kırmızı Pabuçlar’ Şlmine götürdüler; baleyi biz o zaman gördük. Önümüzde hiç
örnek yoktu. O zaman balenin ne olduğunu anladık. Ve tabii kırmızı pabuç
istedik bale hocasından. O bir çift kırmızı point pabuç! İşte böyle başladı.”
Tüm zarafeti
ve estetiğiyle bale pabuçları ressamların da ilgisini çekmiştir ki, bunların
başında Degas gelmektedir. Sanatçı, resimlerini yapabilmek için balerinlerin
provalarını seyrettiği gibi, stüdyosunda modellere balerin kostümler giydirerek
de çalışmıştır. Ressam arkadaşı Georges Jeannoit, Degas ile ilgili bir anısını
şöyle anlatır: “Balerinlerin ayak
bileklerini ipek şeritlerle dimdik tutan özel yapım ayakkabıları anlatıyordu.
Aniden bir kalem aldı ve elimdeki kâğıdın kenarına birkaç çizgi ile modelin
ayak şeklini çizdi. Sonra parmağıyla birkaç gölge ve yarım renk tonu ekledi;
karşımda mükemmel bir şekilde biçimlendirilmiş, ağır ve kendine has tarzıyla
sıradanlıktan kurtulmuş formu ile canlı bir ayak vardı.”
Degas
için heykel sanatı, körlerin yapması gereken bir uğraştır. Ne gariptir ki,
sanatçı yaşamının son döneminde görme yeteneğini yitirecek ve “kör sanatı” dediği heykele
yönelecektir! 1878’de, kırmızı balmumuyla yaptığı balerin heykelinde Degas,
gerçek bale kıyafeti ve bale pabucu kullanmıştır.
Küçük
Ahmet, annesinin üstünün başının kirli, ayakkabılarının çamurlu olduğu, okula
böyle gidilemeyeceği uyarıların aldırmadan evden çıkar. İlkokul binasından
içeri girdiğinde, sınıfına giderek arkadaşlarıyla birlikte öğretmenin derse
girmesini bekler. Sınıfa giren öğretmen, öğrenciler ayaktayken Ahmet’e
seslenir: “Ahmet, çabuk eve git ve üstünü
başını düzeltip öyle gel!”
Ahmet,
çaresiz evin yolunu tutar. Öğretmen, Ahmet’in annesidir!
Öyküdeki
çocuğu siz, Ahmet Taner Kışlalı olarak tanıyacaksınız…
Kışlalı,
Kültür Bakanı olduğu yıllarda, birlikte büyüdüğü ve en yakın arkadaşı olan
kuzeni Hıncal Uluç’tan, Rusya’ya gitmeden önce büyük bir bavul ister. Uluç, en
büyük bavulunu verir seve seve…
Ahmet
Taner Kışlalı, bir Kültür bakanı olarak o bavula, ülkesinde zor bulunan bale
pabuçlarını dolduracak ve bizzat kendi taşıyacaktır…
Bir
Kültür Bakanı’nın kollarında, ülkesindeki sanatçılar için taşıdığı bir bavul
dolusu bale pabucunun
ağırlığı!
Kışlalı,
soğuk bir kış sabahı, eşi ve çocuğu üşümesin diye arabayı ısıtmak için önden
çıkacak ve patlayan bombayla can verecektir…Sayın Sunay Akın'dan alınmıştır.


