İnsanoğlu,
zekâ pırıltılarını ilk göstermeye başladığı günden bu yana nereden geldiğini,
ne olduğunu ve nereye gideceğini sürekli düşünmüş, cevabı bulduğunu zannettiği anda,
bulduğu bu kutsal cevap için, başka bir kutsal cevaba inananlarla savaşmış,
onları öldürmekten çekinmemiştir. Kitleler bu kutsal cevaplara, diğer bir
deyişle dinlere, konulan kurallar çerçevesinde bağnazca bağlanırken, kutsal
cevabın gerçek anlamını kendilerine saklayan ilk Ezoterik öğretinin yaratıcısı rahipler,
sıradan insanların yetersiz bilgileri ile bu cevabı anlayamayacaklarını
düşünerek bir sırlar sistemi oluşturmuşlardır.
Bâtıni
sırların, sadece bu sırları elde etmeye hak kazanan belli bir zümreye verilmesi,
bu doktrinin hem zayıf yanını hem de, bugüne kadar ulaşıp günümüz uygarlığının
oluşmasında rol oynamış güçlü yanını aynı anda içinde barındırır. Öğretilerin
ancak belli bir eğitim ve bireysel gelişiminden sonra sırlarını ortaya koyması,
kitlelerden kopuk doktrinler olarak kalmasına neden olmuştur. Öte yandan,
sırların semboller dili bünyesinde son derece iyi saklanması ve sembollere her
çağda gelişen uygarlık doğrultusunda farklı anlamlar yüklenebilinmesi, tüm
insanlık tarihi boyunca bu sırları saklayarak günümüze kadar ulaştıran
kardeşlik örgütlerinin var olmasını mümkün kılmıştır.
Bu
sırlar nelerdir? Günümüz uygarlığının oluşumunda büyük etkisi olan ve çağımızın
laik bir akıl çağı olmasını sağlayan bu doktrinin içeriği nedir?
Ezoterik
- Bâtıni doktrinler felsefe alanında Panteizm
olarak ifade edilir. Tek tanrılı dinlerde, yaradan/yaratılan ikilemi varken
Panteizm'de bu ikilem yoktur. Var olan her şey Tanrı' dan südur etmiştir ve
onunla özdeştir.
Evren
ve Tanrı birdir. Tanrı yaradan değil, var olandır ve evrenin toplamıdır. Önsüz
ve sonsuz olan Tanrı, makro kozmos’ta da, mikro kozmos’ta da bulunur. Tanrısal
nur'un bir cüz'ü olan ruh hiçbir zaman ölmez ve yegâne amacı ayrıldığı ana kaynağa,
yani Tanrı'ya dönmektir. Bunun da tek yolu, evrensel bir yasa olan evrim yani tekâmüldür.
Aslolan
ruh ve ruhun tekâmülüdür. Madde, onun kullanıp attığı, bir üst düzeye geçme
aracı ve zaman içerisindeki var oluşunun ifadesidir. Tanrı’sal fışkırmanın
neticesinde başlayan ve ancak O'na dönüş ile son bulacak olan yaşamda insan,
Tanrı’sal varoluşun bilinen en üst düzeydeki ifadesidir. Ruh/can/beden üçlüsünü
barındıran insan mikro kozmos’udur. Mikro kozmos, baba/ana ve oğul veya
öz/cevher ve hayatı kapsayan mikro kozmos’un, yani Tanrı'nın özdeşidir.
Ruhun
tekâmülünü, yani çıktığı ana kaynağa dönmesini sağlayan evrensel yasa, yeniden doğuş yasasıdır. En alt
düzeydeki varoluşun ifadesi olan cansız varlıklardan, en üst düzeydeki Kamil
İnsan'a kadar ruhun ulaşmasını sağlayan yeniden doğuş zinciri ancak ruhun
mükemmelliğe ulaşması ve Tanrı'ya dönmesi ile kırılabilmektedir.
Evren,
Tanrı ile özdeş olduğu ve Tanrı'dan başka hiçbir var oluş bulunmadığı için,
iyilik ve kötülük kavramları da Tanrı'nın ifadeleridir. Ancak, aslolan SEVGİDİR,
İYİLİK’tir. Tanrısal fışkırmanın bilinen en üst düzey ifadesi olan insan, iyi
ve kötünün savaştığı alandır. Aslolan iyilik olduğu, evrenin tümü sevgi üzerine
kurulu bulunduğu için, ancak iyi bir insanın ruhu, kâmil insana dönüşebilir ve
Tanrı ile bütünleşebilir. Yaşamı boyunca iyi olmayanlar bulundukları düzeyde
yeniden doğarlar. Kötü davranan insan ise, yeniden doğuş yasası uyarınca
tekrar bu dünyada bedenlenecektir.
Tekâmül
yasası nedir ve nasıl işler? Tanrısal fışkırmanın veya bilimsel deyimi ile
büyük patlamanın (Big Bang) neticesinde cansızlar âlemi meydana gelmiştir.
Evrenin fiziki kuralları içerisinde, zaman içinde güneş sistemleri oluşmuş ve
en azından bir gezegende, bizim dünyamızda, yaşamın ortaya çıkması için gerekli
koşullar bir araya gelmiştir. Bu başka sistemlerde, başka yaşam tarzlarının
olmadığı anlamına gelmez. Zaten tanrısal püskürmenin yegâne hedefinin sadece insanoğlunu
meydana getirmek olduğunu iddia etmek, sadece insana has bir bencilliğin
göstergesi olur. Bilim adamları da bugün, milyonlarca başka gezegende daha,
canlıların bulunabileceklerini en azından teorik olarak kabul etmektedirler.
Ancak bugünkü teknolojimiz bu teoriyi doğrulamaya henüz yeterli değildir. Bu nedenle,
ruhun tanrısal nura ulaşmasındaki son durağı kâmil insan mıdır, yoksa başka bir
yerde daha üstün nitelikli ve tanrıya daha yakın başka varlıklar bulunmakta
mıdır, bilemiyoruz. Zaten böyle varlıklar var ise, kâmil insanın bunlardan biri
halinde yeniden doğması doğaldır. Artık bundan sonrası da, o varlığı
ilgilendiren bir meseledir.
Yapılan
bilimsel araştırmalar, cansız varlıklar olarak kabul edilen kimyasal elemanların,
uygun ortam bulduklarında hayatın yapı taşları olan "RNA" ve
"DNA" moleküllerine dönüştüklerini göstermiştir. Bu moleküller ilk
canlılar olan tek hücrelileri, bu canlılar da, zaman içerisinde, daha karmaşık
yapılı diğer canlıları meydana getirmiştir.
Peki,
tanrının bu tekâmül yasasını harekete geçirmekteki amacı nedir? Bu soruya tek
tanrılı dinler ile gizlemli doktrinler farklı cevap vermektedirler. Tek tanrılı
dinler; her şeyi bilen ve tek yaratıcı olan tanrının, kendisine tapınılması
ihtiyacı içinde olduğu için evreni yarattığını iddia etmektedirler. Ancak,
hiçbir şeye muhtaç olmayan tanrının, niçin tapınılma ihtiyacı duyduğuna ve
böyle bir ihtiyaç içinde olsa dahi, niçin sadece kendisine tapacak kulları
değil de, tüm evreni yaratmış olduğuna mantıklı bir cevap getirememektedirler.
Ezoterik
doktrinler ise, tanrının tek amacının kendisini daha iyi tanımak olduğunu öne sürmektedir.
Tanrı, kendi bünyesindeki sonsuz varlıkların var oluş ve yaşayış deneyimleri
ile kendi niteliklerinin bilincine daha çok varmakta ve daha yüksek bir bilince
ulaşmaktadır. Tanrının kendini tanıma süreci içindeki birincil kaynağı, engin
tecrübesi ve düşünce kapasitesi ile insanın en üst düzeydeki temsilcisi olan kâmil insandır. Bu aşamada şunu da
belirtmekte fayda vardır; Tanrısal bir südur olan insan, dolayısı ile tanrının
bir ifadesidir. Bu nedenle, insan tanrıdır ya da "ben tanrıyım" demek
doğrudur. Ancak, tanrı insan değildir. Tanrı, tüm varlıkların, evrenin tümü
olduğu için, insan tanrıdır demek ne denli doğru ise, tanrı insandır demek o denli
yanlıştır.
Ezoterik
doktrinlere göre, tanrısal bilincin artmasının en önemli aracı kâmil insan
olduğu için, yegâne hedef kâmil insanlar yetiştirmek olmalıdır. Kamil insanları
yetiştirmek ise, ancak üst düzeyde bir öğretiyi algılayabilecek, seçilmiş insanların
eğitilmesi ile mümkündür. İşte bu kâmil insanları yetiştirmek için, binlerce
yıldan bu yana çeşitli örgütler kurulmuş ve bir sırlar sistemi oluşturulmuştur.
Bu
öğretinin kullandığı dil "semboller dili" olagelmiş ve bu sembollerin,
simgesel anlatımlarının imkânlarından yararlanılarak hemen her kavimde, her
millette, binlerce sene korunarak, uygarlıktan uygarlığa aktarılması mümkün
olmuştur.
Sembollerin
dili ile öğretisini inisiyelerine(*) kuşaktan kuşağa aktaran,
hakkında bilgi bulabildiğimiz ilk kardeşlik örgütü "Naacal Kardeşliği”dir.
Bu örgüt, insanlığın ilk bilinen büyük uygarlığının beşiği olan ve günümüzden
12.000 yıl önce sulara gömülen Pasifik’teki "MU" kıtasında kurulmuş
bulunan yönetici rahipler örgütüdür.
(*)
İnisiasyon: Ezoterik-Bâtıni Doktrini, önceden belirlenmiş dereceler sistem
içinde aşama aşama vermek için seçilmiş kişilere, örgüte kabul için uygulanan
tören.
