3 Aralık 2016 Cumartesi

Hermes'in Vizyonu.

Bir gün maddenin kökenini derin derin düşündükten sonra Hermes uyuyakalmıştı bedenini ağır bir uyuşukluk kaplamıştı. Bedenindeki bu uyuşuklukla orantılı olarak, ruhu da uzaya doğru gitgide yükselmeye devam etmekteydi. Tam o sırada, tarif edilebilir bir şekle sahip olmayan muazzam bir varlığın kendisini adıyla çağırdığı izlenimine kapılmıştı. Korkuya kapılan Hermes: "Sen kimsin?" diye sormuş ve "Ben Osiris’im, en yüce zekâ’yım ve her sırrın örtüsünü kaldırabilirim." Cevabını almıştı. Osiris söze devam ederek; "Ne diyorsun?" diye sormuştu. "Ey ilahi Osiris, varlıkların kaynağını seyretmek ve Tanrı'yı tanımak istiyorum."  "Arzun yerine gelecek."
Hemen anında Hermes, kendini tadına doyum olmaz bir ışığın içine gömülmüş halde hissetmeye başlamıştı. Bu yarı saydam dalgaların içinden, hayranlık uyandırıcı güzellikte şekiller geçmişti. Derken, üzerine birdenbire yılankavi şekilli korkunç karanlıklar çöküvermiş ve böylece Hermes, duman ve iç karartıcı böğürmeler içeren nemli bir kaosun içine yuvarlanmıştı. O sırada uçurumdan bir ses yükselmişti. Bu ses ışığın haykırışıydı. Hemen ardından da nemli derinliklerden süptil bir ateş yükselip esiri yüksekliklere ulaşmıştı. Bu ateşle birlikte Hermes'de yükselmiş ve bir anda kendini uzayda bulmuştu. Çok geçmeden uçurumdaki kaos düzelmiş ve başının üzerinde sağa sola yıldız kümeleri saçılmıştı, sonsuzlukları ışığın sesi doldurmuştu.
Osiris.
Yer ile gök arasında boşlukta asılı durumda bulunan Osiris, Hermes’e şöyle demişti:
"Gördüklerinin anlamını kavradın mı?"
Hermes'in  "Hayır"  diye cevap vermesi üzerine sözlerine şöyle devam etmişti:
"Peki, öyleyse olanı biteni az sonra öğreneceksin. Demin gördüğün şeyler, ebediyetle ilgili şeylerdir. İlk önce gördüğün ışık, her şeyi fiilen içeren ve tüm varlıkların modellerini içinde barındıran ışıktır. Daha sonra içine daldığın karanlıklar da, içinde dünya insanlarının hayat sürdüğü maddi alemdir. Derinliklerden fışkırmış ateşe gelince, o ise, İlahi Kelam’dır. Tanrı, Baba’dır; Kelam da Oğul; her ikisinin oluşturduğu bütünlük ise Hayat'tır.
"Bende nasıl bir duygu gelişim gösterdi ki" demişti Hermes "artık beden gözleriyle değil de, gönül gözleriyle görmeye başladım? Bu nasıl oluyor?"
"Toprağın çocuğu" diye cevaplamıştı Osiris, "Kelam sendedir de ondan. Sende bulunup da işiten, gören ve hareket eden şey Kelam'ın ta kendisidir, Kutsal ateştir, Yaratıcı kelamdır!"
"Mademki durum böyle"  demişti Hermes,"öyleyse bana alemlerin hayatını ve üzerinde insanın önce gelip, sonra geri döndüğü yolu göster."
"Peki, istediğin gibi olsun."
Hermes daha sonra taş gibi ağırlaşmış ve uzayda göktaşı gibi uçmaya başlamıştı. Sonunda kendini bir dağın tepesinde bulmuştu. Vakit geceydi; yerküre karanlık ve çıplaktı. Kolları ve bacakları gülle gibi ağırlaşmıştı. O anda da Osiris'in sesi duyulmuştu:
"Gözlerini yukarı kaldır da bak!"
Hermes'in gözlerinin önüne harika bir manzara serilmişti. Bu manzarayı da yedi adet ışıklı küresiyle, sonsuz sınırsız uzay ve yıldızlı gökyüzü kuşatmaktaydı. Başının üzerinde şeffaf ve eşmerkezli yedi küre halinde kat kat yerleştirilmiş yedi göğü bir bakışta fark etmişti; kendisi de bu kürelerin ortak merkezinde bulunmaktaydı. Sonuncusunu, bir kemer gibi, Samanyolu sarmaktaydı. Her kürede, farklı şekil, işaret ve ışığa sahip bir meleğin refakatinde olmak üzere birer gezegen dolaşıp durmaktaydı. Hermes, gözleri kamaşmış bir halde bu gezegenlerin muhteşem hareketlerini seyrederken, ses ona şöyle demişti:
"Bak dinle ve anla. Her türlü hayata imkân veren şu yedi küreye bak. Ruhların aşağılara inip, sonra tekrar yukarıya tırmanışları bu kürelerde cereyan etmektedir. Şu yedi melek, Işık - Kelam'ın yedi ışınıdır. Her biri bir varlık küresine, yani ruhların hayatının bir fazına kumanda etmektedir. Sana en yakın olanı, yani endişeli endişeli tebessüm edeni ve başına gümüş orak şekilli taç giymiş olanı Ay Meleği’dir. O, doğum ve ölüm konularını yönetmektedir. Ruhları bedenlerden ayırıp kendi ışığının içine çekip almak onun görevidir. Onun üstünde yer alan, solgun Merkür' ün görevi de, Bilim yüklü sihirli asasıyla aşağılara inen veya yukarılara çıkan ruhlara yol göstermektir. Daha yukarıdaki parlak Venüs, elinde aşk aynasını tutmaktadır; o aynaya zaman zaman bakan ruhlar, her türlü çıkarı bir yana atmakta ve kendilerini tanımaktadırlar. Onun da üstünde yer alan, Güneş Meleği, ezeli - ebedi güzellik meşalesini tutmaktadır. Daha da yukarılardaki Mars, adalet kılıcını kullanmaktadır. Gök mavisi kürede taht kurmuş Jüpiter, İlahi Zekâ’nın sembolü olan yüce kudret asasını taşımaktadır. Dünyanın sınırlarında, yani Zodyak işaretlerinin altında bulunan Satürn ise evrensel bilgelik küresini taşımaktadır.
Hermes de şunları söylemişti:
"Evet, görünen ve görünmeyen alemleri içeren yedi bölgeyi görüyorum; bu yedi bölgenin hepsine de nüfuz eden ve hepsini de yöneten Işık-Kelam’ın, yani biricik Tanrı'nın yedi ışınını görüyorum. Ama ey benim yüce mürşidim, insanların bu alemlerdeki seyahatleri nasıl cereyan etmektedir?"
Osiris şöyle devam etmişti:
"Samanyolu bölgesinden yedinci küreye düşen şu ışıklı tohumu görüyor musun? Bunlar ruh tohumlarıdır. Bunlar, Satürn bölgesinde, kaygıdan ve tasadan uzak mutluluk içinde ve fakat mutluluklarının farkında olmadan yaşayan, hafif buhar gibi şeylerdir. Ama küreden küreye düşerken gitgide ağırlaşan bedenlere bürünmektedirler. Her bedenlenişte, ikamet ettikleri ortama uygun düşen yeni bir bedensel anlam kazanmaktadırlar. Hayati enerjileri artmaktadır; ama daha kaba bedenlere girdikçe, o semavi kökenlerinin anısını gitgide unutmaktadırlar. İlahi Esir'den (Ether) kopup gelen ruhların aşağılara inişleri böyle cereyan etmektedir. Gitgide maddeye daha da bağlanmaya, hayat özlemiyle daha da sarhoş olmaya başlayan ruhlar kendilerini, tıpkı bir ateş yağmuru gibi, şehvet ürperişleri içinde Istırap, Aşk ve Ölüm bölgelerinin içine atıp ta yerküre zindanına varıncaya kadar aşağılara düşmektedirler. Ateşsi merkezinin etkisine kapılıp sinesinde inlemekte olduğun ve yaşamaktayken, ilahi hayatı boş bir düş gibi hayal etmekten başka bir şey yapmadığın şu dünyan böyle bir dünyadır işte."
"Ruhlar ölebilirler mi?"
"Evet"  diye cevap vermişti Osiris. "İniş sırasında çoğu telef olmaktadır. Ruh göğün evladıdır ve seyahati de bir sınavdır. Maddeye karşı olan aşkının fren tanımaz bir hale gelmesi sonucunda ruh, kökeninin anısını kaybederse, o takdirde, onda mevcut bulunan ve bir gün bir yıldız gibi parlaklaşabilme şansına sahip olan ilahi kıvılcım, içinden çıkıp geldiği ilahi aleme hayatsız bir atom halinde dönmektedir ve ruh, kaba unsurlar girdabının içinde dağılıp parçalar haline gelmektedir."
Osiris'in bu sözlerini işitince Hermes ürpermişti. Zira kendini, feci bir fırtınanın ardından hasıl olan siyah bir bulutun içinde buluvermişti. O yedi küre de kalın buhar tabakalarının gerisinde kayboluvermişti. Orada, acayip yaratık ve hayvan fantomları tarafından parçalanıp götürülen ve o sırada da acıklı çığlıklar atan, inleyen ve küfreden insan şekilli fantomlar takılmıştı gözüne.
"Şifa bulmaz derecede geri ve kötü ruhların kaderi budur işte."  Demişti Osiris. "Onların ıstırapları ancak, tam bir şuur kaybı demek olan tahrip oluşlarıyla birlikte sona ermektedir. Şuraya bak, buharlar dağılıyor ve gökkubbede yedi küre tekrar gözler önüne seriliyor. Ay bölgesine doğru tırmanmaya çalışan şu ruh topluluğunu görüyor musun? Bir kısmı dünyaya doğru, tıpkı fırtınaya tutulmuş kuşlar gibi düşmekte. Diğer bir kısmı da, var güçleriyle peşinden uçtukları bir üst küreye ulaşmak üzereler. Oraya bir vardılarmıydı, hemen ilahi eşya görünümüne bürünüvermektedirler. Ama bu defa da, yetersiz derecede bir mutluluk içinde bulundukları zehabına kapılıp bu ilahi şeyleri yansıtmakla da yetinmeyip, ıstırabın sağladığı şuur açıklığından ve mücadelenin kazandırdığı irade gücünden de istifade ederek bu ilahi şeyleri içlerine sindirmektedirler. Böylece ışıl ışıl bir görünüm kazanmaktadırlar, çünkü uluhiyet onların içlerinde ve ışık da hal ve davranışlarında ışıldar halde bulunmaktadır artık. Ey Hermes, öyleyse sen de ruhunu kavileştirmeye bak ve de yedi küreye tırman ve oralara kıvılcımlar gibi saçılıp dağılan şu uzaklardaki ruhların uçuşlarını seyrederek kararmış olan manevi varlığını günlük güneşlik hale getirmeye çalış. Zira sende onları takip edebilirsin; yücelmek için istemek yeterlidir. Etrafa nasıl dağıldıklarına ve nasıl ilahi gruplar oluşturduklarına bir bak. Her biri kendine yeğ tuttuğu sevgili meleğinin kanadı altına toplaşmaktadır. En güçlüleri Satürn'e kadar yükselmektedir. Bazıları da, kudretlerin ortasında yer alan ve bizzat kudretlerin ta kendisi olan Baba'ya kadar ulaşmaktadır. Her şey orada başlayıp yine orada sona ermektedir. Ve bu hep bir ağızdan şunu söylemektedirler: "Bilgelik! Aşk! Adalet! Güzellik! Görkem! Bilim! Ölümsüzlük!"