İnsan bazen etrafında kimse olmadığı için değil, etrafındaki hiç kimseye kendini anlatamadığı için yalnızdır.
Modern çağın en büyük çelişkilerinden biri, insanların
hiç olmadığı kadar birbirine yakın, ama hiç olmadığı kadar birbirinden uzak
yaşamasıdır. Sokaklar kalabalık, caddeler insan dolu, telefonlar susmuyor,
sosyal medya binlerce arkadaşla çevrili. Herkes birileriyle konuşuyor, bir
yerlere yetişiyor, bir şeyler paylaşıyor.
Peki, bütün bu kalabalığın içinde kaç kişi gerçekten
anlaşıldığını hissediyor?
Kaç kişi, başını yastığa koyduğunda içindeki
sessizliği susturabiliyor?
Kaç kişi, herkesin yanında olduğunu düşündüğü bir anda
aslında yapayalnız olduğunu fark ediyor?
Belki de çağımızın en büyük yalnızlığı, insanın tek
başına kalması değil; kalabalıkların içinde kendisine ait bir yer
bulamamasıdır.
Aynı masada oturup birbirine uzak
olmak
Bir zamanlar insanlar aynı sofranın etrafında
toplanır, birbirlerinin gözlerine bakarak konuşurdu. Dertler paylaşılır,
sevinçler çoğalır, sessizlik bile bir anlam taşırdı. Her şey kusursuz değildi
elbette. Ama insanın insana ayırdığı zamanın, bugünkünden daha kıymetli olduğu
anlar vardı.
Bugün ise aynı masada oturan insanlar, birbirleriyle
konuşmak yerine telefonlarının ekranlarına bakıyor. Birbirlerinin yüzünü görmek
yerine başkalarının hayatlarını seyrediyorlar.
Yanımızdakinin ne hissettiğini bilmeden, uzaktaki
insanların ne yaptığını öğreniyoruz.
Bir arkadaşımızın gözlerindeki hüznü fark etmiyoruz
ama sosyal medyada tanımadığımız birinin tatil fotoğrafına yorum yapıyoruz. Bir
yakınımızın içinden neler geçtiğini sormuyoruz ama yüzlerce kişiye günaydın
mesajı gönderiyoruz.
İletişim çoğaldı, fakat yakınlık azaldı.
Sesler çoğaldı, fakat dinleyenler azaldı.
İnsanlar birbirlerine ulaşabiliyor; ama birbirlerine
dokunamıyorlar.
Çünkü iletişim kurmak başka, bir insanın hayatında
gerçekten yer almak başkadır.
Anlaşılmamanın yalnızlığı
İnsan her zaman konuşacak birini aramaz. Bazen
yalnızca kendisini yargılamadan dinleyecek birini ister.
Bir derdini anlattığında hemen öğüt vermeyen, acısını
küçümsemeyen, yaşadıklarını başkalarının sorunlarıyla karşılaştırmayan
birini...
Bazen insanın ihtiyacı çözüm değildir. İhtiyacı,
yaşadığı acının bir başkası tarafından görülmesidir.
Ama günümüz dünyasında herkesin söyleyecek bir sözü,
verecek bir öğüdü, savunacak bir düşüncesi var. Dinlemek ise giderek unutulan
bir erdeme dönüşüyor.
İnsanlar birbirlerini anlamak için değil, çoğu zaman
cevap vermek için dinliyor. Karşısındakinin ne söylediğinden çok, kendisinin ne
söyleyeceğini düşünüyor.
Böyle bir ortamda insan zamanla susmayı öğreniyor.
Önce bazı düşüncelerini anlatmaktan vazgeçiyor. Sonra
üzüntülerini saklıyor. Ardından kimseye yük olmamak adına sıkıntılarını kendi
içinde yaşamaya başlıyor.
Bir süre sonra herkes onun ne kadar güçlü olduğunu
söylüyor.
Oysa belki de güçlü olduğu için değil,
anlatacaklarının duyulmayacağını düşündüğü için susuyordur.
Ve insan, anlaşılmayacağını düşündüğü yerde önce
kelimelerini, sonra kendisini saklamaya başlar.
Herkesin bir rolü var
Toplum bize nasıl görünmemiz gerektiğini öğretiyor.
Güçlü olmalıyız. Başarılı olmalıyız. Mutlu
görünmeliyiz. Sorunlarımızı kendimiz çözmeli, kimseye muhtaç olmamalıyız.
Üzgünsek bile gülümsemeli, yorulsak bile devam etmeli,
kırılmışsak bile belli etmemeliyiz.
Çünkü zayıflıklarımızı göstermekten korkuyoruz.
Bir insanın ekonomik durumu, mesleği, sahip oldukları
ve toplumsal konumu çoğu zaman onun kim olduğunun önüne geçiyor. İnsanlar
birbirlerini tanımadan değerlendiriyor; sahip olduklarına bakarak değer
biçiyor.
Böylece herkes kendisine bir maske seçiyor.
Kimi başarılı görünmek için çabalıyor, kimi
zenginliğini sergiliyor, kimi her şey yolundaymış gibi davranıyor.
Maskeler çoğaldıkça gerçek yüzlerimizi
gösterebileceğimiz insanlar azalıyor.
Sonunda başkalarının beğendiği kişi olmayı başarıyoruz
ama kendimiz olabildiğimiz insanları kaybediyoruz.
İşte kalabalıklar içindeki yalnızlığın en acı biçimi
budur: Herkes tarafından tanındığını düşünürken hiç kimse tarafından gerçekten
bilinmediğini hissetmek.
Yalnızlık her zaman kötü müdür?
Hayır.
İnsan bazen kalabalıklardan uzaklaşmaya, kendi sesini
duymaya, geçmişiyle hesaplaşmaya ve geleceğini düşünmeye ihtiyaç duyar.
Yalnız kalmak, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin
bir parçasıdır. Sessizlik bazen iyileştirir, yalnızlık bazen özgürleştirir.
Ancak insanın kendi isteğiyle seçtiği yalnızlıkla,
başkaları tarafından yalnız bırakılması aynı şey değildir.
Birincisinde insan kendisine döner. İkincisinde ise
kendisinden uzaklaşmaya başlar.
Bir kahvenin köşesinde tek başına oturup düşüncelerine
dalan insan huzurlu olabilir. Buna karşılık doğum gününde onlarca kişinin
arasında oturup kimsenin kendisini gerçekten hatırlamadığını hisseden biri,
derin bir yalnızlık yaşayabilir.
Demek ki yalnızlığın ölçüsü etrafımızdaki insanların
sayısı değildir.
Asıl mesele, hayatımızda kaç kişinin bulunduğu değil,
kaçının bizi gerçekten gördüğüdür.
Peki, ne yapmalı?
Belki de önce birbirimize ayırdığımız zamanı yeniden
anlamlı kılmalıyız.
Bir yakınımıza yalnızca nasılsın diye sormakla
yetinmeyip cevabını gerçekten dinlemeliyiz. Bir arkadaşımızın uzun süredir
aramadığını fark ettiğimizde onun da bizi aramasını beklemek yerine telefonu
biz açmalıyız.
İnsanları yalnızca başarılı olduklarında kutlamamalı,
başarısız olduklarında da yanlarında olmalıyız.
Üzüntülerini anlatanlara hemen güçlü olmalarını
söylemek yerine, bazen yalnızca yanlarında oturmalıyız.
Çünkü insanın hayatında bazı boşluklar vardır ki
onları para, başarı, şöhret veya kalabalıklar dolduramaz.
O boşlukları samimiyet, güven, sevgi ve karşılıksız
ilgi doldurur.
Ve belki de en önemlisi, başkalarından beklediğimiz
anlayışı kendimiz de göstermeliyiz.
Çünkü herkesin görünmeyen bir mücadelesi var. Her
gülümsemenin arkasında mutluluk, her sessizliğin arkasında huzur bulunmuyor.
Bazen en neşeli görünen insan, eve döndüğünde en derin
sessizliğe gömülüyor.
Bazen herkese destek olan insanın kendisi desteğe
ihtiyaç duyuyor.
Bazen de kimsenin fark etmediği bir cümle, bir telefon
veya içten bir sarılma, bir insanın kendisini yeniden hayata bağlı hissetmesini
sağlayabiliyor.
Kalabalık olmak, birlikte olmak
değildir
Dünya nüfusu artıyor, şehirler büyüyor, iletişim
araçları gelişiyor. Fakat bütün bunlar, insanların birbirlerine daha yakın
yaşadıkları anlamına gelmiyor.
Çünkü yakınlık kilometrelerle ölçülmez.
Aynı evde yaşayıp birbirine yabancılaşan insanlar
vardır. Aynı şehirde yaşayıp yıllarca görüşmeyen dostlar vardır. Birbirlerinin
hayatında küçük bir yer tutmasına rağmen insanın dünyasını güzelleştiren
insanlar da vardır.
Hayat, kaç kişinin bizi tanıdığıyla değil, kaç kişinin
bizi gerçekten anladığıyla güzelleşir.
Belki de bu yüzden artık kendimize şu soruyu
sormalıyız:
Çevremizdeki kalabalıkları mı çoğaltıyoruz, yoksa
hayatımızdaki gerçek insanları mı?
Unutmayalım; insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey, her
zaman yanında birilerinin bulunması değildir. Bazen ihtiyacı, yanında bulunan
birinin gerçekten orada olduğunu hissetmektir.
Ve bazen bir insanın bütün yalnızlığını gidermek için
dünyayı değiştirmek gerekmez.
Yalnızca onun karşısına oturmak, gözlerinin içine
bakmak ve içtenlikle şunu söylemek yeterlidir:
“Anlat, seni dinliyorum.”

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder