Alıntı: Özge Samancı[1]
“Acem
helvacı geliyor
Ketenhelva
getiriyor
Herkesi
memnun ediyor
Parayı
cepten çekiyor
Nane
suyu nane şeker
Benim
canım seni çeker
Hem
kırmızı hem de beyaz
Teltel
olmuş ketenhelvam”
Kantocu
Şamram’ın Hüzzam Keten Helvacı kantosu.
19.
yüzyılda İstanbul gastronomi yönünden çok renkli ve zengindi. Bir yanda, yüzyıllar
boyunca şekillenerek zenginleşen Saray mutfağı ve onun bir uzantısı olan konaklarda
yaşayan yemek alışkanlıkları, öte yandan Avrupai tarzda yaşam modalarının İstanbul
seçkinleri arasında kabul görmesi ile 1850’lerden itibaren oluşan yeni “alafranga”
lezzet kalıpları. Bu zengin portrede Rum, Ermeni, Musevi, Müslüman halkın
esasen ortak olan, ama dini yasaklar çerçevesinde farklılaşan mutfak kültürü,
yüzyıl sonlarında İstanbul’a Balkanlardan göç eden halkın getirdiği yeni
yemekleri, Avrupa ile artan ticaretin etkisi ile İstanbul piyasasına giren yeni
yiyecekleri ve küçük esnafın, halkın beslenme alışkanlıkları da yer alıyordu.
Bizans ve Osmanlı imparatorluklarının başkenti İstanbul her zaman çok tüketen bir
şehir olmuştu. 19. yüzyılda da İstanbul sürekli tüketen bir şehir görünümündeydi.
Şehir halkının gıda alışverişlerini yaptıkları yerler çok çeşitli bir görünüm
sergilemekteydi. Çarşılar, pazarlar, her türlü yiyecek ve içecek üreten ve
satan esnaf dükkânları, kebapçılar, lokumcular, meyhaneler, aşhaneler aynı
zamanda Pera ve Galata semtlerinde 1850’lerden itibaren açılmaya başlayan
alafranga tarzda lokantalar, kafeler ve restoranlar kentte yiyeceğe duyulan talebin
bir yansımasını oluşturuyordu. İstanbul sokaklarında dolaşan seyyar yiyecek
satıcıları da İstanbul’un renkli gastronomi dünyasında önemli bir yer
tutuyordu. Sokakta yemek yemek, atıştırmak, sokaktan yiyecek alıp eve götürmek
veya kapı önünden meyve, sebze, boza, ciğer, ekmek almak İstanbul kültürünün
önemli bir parçasıydı.
19. yüzyıl,
İstanbul sokaklarında satılan yiyecek, içecek ve yemeklerin izini sürmek için
kaynak açısından zengin bir zaman dilimidir. Kadı sicilleri gibi arşiv
kaynaklarının yanı sıra yabancı gezginlerin anılarını içeren seyahatnameler,
gravürler, 1850 sonrası İstanbul’u betimleyen fotoğraf albümleri ve
kartpostallar, İstanbulluların kaleminden hatırat, gazete yazıları, Tanzimat
dönemi ve sonrasına ait romanlar seyyar yiyecek satıcıları hakkında bilgi edinebileceğimiz
başlıca kaynakları oluşturur. Başlangıç niteliğini taşıyan bu çalışma, yabancı gezginlerin
seyahatnameleri, İstanbul’u resmeden kartpostal ve fotoğraflar, yüzyıl
sonlarında kaleme alınmış olan hatıratları kullanılarak hazırlanmıştır. Reşat
Ekrem Koçu’nun 1944-1971 yılları arası kaleme aldığı İstanbul ansiklopedisinde
yer alan “Ayak esnafı” maddesi bu çalışmada yararlanılan en
önemli kaynaktır.
Reşat Ekrem
Koçu, “ayak esnafı” olarak adlandırılan seyyar satıcıları İstanbul’da günlük
hayatının tuzu biberi olarak betimleyerek sözlerine şöyle devam eder “
Ayak esnafı ve satıcılar İstanbul’un kendine has alametifarikalarıdır,
sokaklarının sesidir. Ve büyük İstanbul asırlar boyunca bin bir kılık ve
kıyafette tenha ve sapa semtlerinden gelip geçen çarşı boylarına dizilen
meydanlarına serpilen ayak esnafı ve satıcılarıyla cihan ölçüsünde bir şöhrettir.”[2] Koçu’ya
göre seyyar satıcılık Anadolu’dan veya imparatorluğun diğer vilayetlerinden
İstanbul’a para kazanmak için gelen bekâr erkeklerin ekmek kapısını oluşturmuştur.
Aynı tespiti 1855’te Türkiye adlı eserinde Ubicini de dile
getirmektedir.
Sermayesiz
veya küçük bir sermaye ile İstanbul’a gelen bu bekârlar saka, helvacı, şekerci,
ciğerci gibi seyyar satıcıların arasına katılırlar. Ubicini’ye göre İstanbul’da
sayıları 75.000 olan bu satıcıların beşte ikisi Türk kalanları Rum ve
Ermenidir.[3] 19.
yüzyılın sonlarında İstanbul’u ziyaret eden bir İngiliz seyyah Marie Adelaide
Walker “ Eastern Life and Scenery with Excursions in Asia Minor,
Mytilene, Crete and Romania” adlı kitabında İstanbul’un seyyar ticaretinin tamamına
yakın bölümünün vilayetlerden başkente para kazanmak için gelen köylüler
tarafından yapıldığı not eder. Yazara göre sokak satıcılarının sayısı 60-70.000
kadardır.[4] Ayak
esnafı ve satıcıları başkent İstanbul’un günlük ihtiyaçlarının doğurduğu
insanlardı. Seyyar satıcılar günlük hayatta kullanılan ufak tefek eşyaların
yanı sıra hemen hemen akla gelebilecek her türlü yiyecek maddeleri ve
içecekleri satardı. Halkın çarşıya pazara gitmeden gündelik ihtiyaçlarını
karşıladıkları veya sokakta ayaküstü karınlarını doyurdukları seyyar satıcı
tezgâhları İstanbul kent dokusunun önemli bir parçasını oluşturuyordu. Seyyar
satıcıların mallarını cazip kılmak için söyledikleri maniler, çıkardıkları sesler
İstanbul folklorunun bir parçasını oluşturarak günümüze kadar yaşamıştır.
19. yüzyıl
sonlarında İstanbul sokaklarında dolaşan seyyar yiyecek ve içecek satıcılarının
tüketiciye sundukları ürünler birkaç grup altında sınıflandırılabilinir.
Portakal, ayva, ciğer, sebze, meyve gibi işlenmemiş gıda maddeleri, muhallebi,
helva, simit, pilav, midye dolması gibi önceden hazırlanmış yiyecekler veya
köfte, ciğer, kebap gibi o anda pişirilen yemekler ve son olarak da su, boza,
şerbet, kahve gibi içecekler. Seyyar satıcıların şeker, leblebi, simit, kabak
çekirdeği, fındık, kos helva gibi sattıkları atıştırmalıklar halk arasında “eğlencelik” olarak
tabir edilirdi. 19. yüzyıl sonunda İstanbul’un ticaret hayatını birçok farklı
yönden resmeden Fransız ticaret odasının yayınladığı “Revue
Commerciale du Levant” dergisinde bahsedildiği gibi bu eğlencelik
atıştırmalıklar özellikle çocuklar için ağzı neşelendirerek vakit geçirmeye
yarayan önemli araçlardı.[5] İstanbul’da
seyyar satıcılar özellikle mahalle aralarında ve sokaklarda dolaşarak mal
satarlar aynı zamanda şehrin kalabalık köşelerinde geçici yerlerde sabit
durarak müşterilerini çekerlerdi. Eminönü Meydanı, Yeni Camii arkası, Karaköy,
Pera, Mahmutpaşa, Sultanahmet, İskele Önleri, Beyazıt cami gibi büyük camilerin
avluları, okul çıkışları, mesire yerleri satıcıların gezdikleri yerleri
oluştururdu. Sabahları meyve ve sebze satıcıları, sütçü, börekçi, simitçi,
poğaçacı mahalle araları ve sokaklarda bağırarak gezerlerdi. Öğleden sonra
macuncu, şekerci, helvacı özellikle okul önlerinde mallarını satmaya uğraşırdı.
Yoğurtçu, turşucu, ekmekçi, ciğerci hanelerin bulunduğu sokaklarda satış yapan
diğer ayak takımını oluştururdu.[6]
19. yüzyıl
sonlarına ait seyahatnameler ve anı kitaplarında yer alan bilgilere göre her seyyar
yiyecek satıcı grubu ağırlıklı olarak Karamanlı, Arnavut, Rum, Ermeni, Türk
gibi farklı cemaatlerden oluşurdu. Örneğin sokakta ciğer kebabı satanlar
Safranbolulu, Arnavut ve Karamanlılardan; uzun sırık üzerinde takım ciğer ve
paça satanlar, bozacılar, kebap kestaneciler, Koz helvacılar, muhallebiciler
Arnavutlardan; börekçiler ve kuşlokumcular Safranbolulu Türklerden; yine börek
ve poğaça satanlar Rumlardan; kadayıfçılar ve tahin helvacılar
Kastamonululardan; leblebiciler Çankırı Türklerinden; manavlar Alanyalı,
Konyalı, Aksekililerden; midye dolmacı ve midye tavacılar Rum ve Ermenilerden;
yoğurtçular Isparta’dan: zeytinyağlı yaprak dolması ve susam adı verilen
tatlıyı satan zenci kadınlardan oluşurdu. Yüzyıl sonlarında İstanbul’da ortaya
çıkan Giritli, Rumelili ve Tatar börekçi ve gözlemeciler Reşat Ekrem Koçu’ya
göre çok meşhurdu.
Seyyar
satıcılar arasında en ilginç örneklerden birini kalabalık yerlerde örneğin
Galata Limanı veya Mısır Çarşısı etrafında görülen seyyar aşçılardı. Seyyar
aşçılar başlarında taşıdıkları tablaların ortasına bir mangal ve onun üzerine
yemek tenceresini yerleştirerek taşırlardı. Bazen uygun bir yer bulunca
bulundukları yere bir tente kurarlar etrafına da masa ve tabureler koyarak
yoldan geçenlere yemek satarlardı. Kimileri de omuzlarında gezdirdikleri bir
camekânlı dolapta fasulye piyazı, ciğer kebabı, cızbız köfte satarlardı.[7]
Ahmet Rasim
1897-1899 yıllarında kaleme aldığı “Şehir Mektupları”nda seyyar
aşçılardan renkli bir dille şöyle bahseder: “ Sokaklar gürültü dolu. Kuzu
söğüşü, yumurta döğüşü, belediye çalışmalarından olduğu üzere ne kadar seyyar
esnafından aşçı varsa tahta bir tabla kapmış üzerine kutu mangalına bir tencere
oturtmuş yanına bir kâse koymuş içine biraz dereotu doğramış beş on sap soğan
ayıklamış eski yüz yastığına kuzuyu yatırmış, ciğerini kızartmış ufak bir
sehpaya kaşık, çatal tabak yerleştirmiş sokağa fırlamış bağırıyor.”[8]
Galata,
Perşembe Pazarı, Yeni cami ve Unkapanı çevresinde baş suyuyla pişmiş pilav satanlar
Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisinde yer alan bilgiye göre Karamanlılardan
oluşurdu. Özellikle geceleri satışa çıkarlardı. Pilavcılar sehpa üzerindeki
tablaya bir tencere oturturlar etrafını suyunu kullandıkları baş ve beyinlerle
süsleyerek kaşıkla tablanın kenarına vurup ses çıkararak müşteri çekerlerdi.[9]
Sermet Muhtar’a göre daha çok Anadolulu olan kuskusçular sabahları Eminönü,
Beyazıt, Fatih meydanlarında sehpalar üzerinde lengerlerde çerviş yani iç yağı
ile hazırlanan kuskus pilavını hamal ve ırgatlara satarlardı.[10] 1906–1922
yılları arasında İstanbul’u anlatan Haris Spataris günümüzde de halen sokakta
satılmaya devam eden nohut pilavı “Anadolu pilavı” adı altında anlatır.
Kocaman pilav tepsilerinde koni şeklinde yığılmış dev pilav ve yanında
tencerede mangal ateşinde sıcak duran nohut Kapalıçarşı ve diğer çarşıların
kavşaklarında satılan bir yemektir.[11]
Sokakta
satılan yemeklerin içinde ciğer kebabı, palamut ve torik tavasını, kokoreç ve
köfteyi de saymak gerekir. Bugünkü gibi hafif una bulayarak tavada kızartılıp
soğan ve maydanoz ile sunulan ciğer kebabı ekmek arasında satılırdı. Özellikle
Haliç’in Galata iskelelerinde, Tahtakale’de satılan palamut ve torik tavası, balıklar
una bulanıp zeytinyağından ziyade ucuz olsun diye susam veya çiçek yağında kızartılarak
hazırlanır ve ekmek arasında satılırdı. Köfteciler Karaman koyunu, sığır hatta
bazı kaynaklara göre eşek ve at etini bol baharat ile karıştırarak bir lokma
büyüklüğünde küçük köfteler hazırlar ve bunları ızgarada pişirip ekmek arasında
kızarmış Arnavut biberi yani kırmızıbiber ve domatesle müşterilere satarlardı.[12]
19. yüzyıl
sonlarındaki İstanbul’un gündelik hayatı hakkında zengin bilgiler içeren “Osmanlı
Adet Merasim ve Tabirleri” adlı eserin yazarı Abdülaziz Bey erkeklerin
dünyasına ait seyyar satıcılık mesleğinde istisnai olarak yer alan seyyar kadın
satıcılardan da bahseder. Çalıştıkları konaklardan azat edilip evlendirildikten
sonra yoksul düşen ve geçimlerini susam adı verilen bir tatlı, zeytinyağlı
yaprak veya lahana dolması yapıp satarak kazanan bu seyyar kadın satıcılar
susamcı ve dolmacı zenci bacılar olarak bilinirdi. Ellerinde susam sepeti ve başlarında
dolma tenceresi olduğu halde evden çıkarlardı. Sattıkları dolma esnaf ve
bekârlara yakın olsun diye dolmacı kadınlar çoğunlukla çarşı kapılarında çok
defa da Beyazıt Caminin Kaşıkçılar tarafında çarşı kapısında durur, dolma
tenceresini beraberinde getirdiği ufak bir iskemle üzerine koyarak kapağını
tencere altına yerleştirir ve kendisi de yanına oturur müşteri beklerdi. Susam
adı verilen tatlıyı satıyorsa zenci kadınlar sokakları dolaşırdı. Susam tatlısı
susamın ağdalanmış şekerle bir kadayıf tepsisi içinde güzelce karıştırılması ve
baklava şeklinde kesilmesi ile hazırlanırdı. Adet üzere susamlar içi kâğıt
kaplı örme şeker sepetine konularak satılırdı. Susamcı kadınların bazıları ise
pirinç unu ve şeker veya yağ ve undan yapılmış kurabiyeleri satarak
geçinirlerdi[13]
Zeytinyağlı
yaprak dolması yapıp meyhanelere midye dolması ile birlikte satan bir diğer
ayak esnaf grubu ise Rum ve Ermenilerdi. Koçu’nun anlatımıyla “Yakın
zamanlara kadar zeytinyağlı asma yaprağı dolması ile midye ve uskumru balığı
dolmaları seyyar esnaf tarafından bilhassa akşam üstleri meyhanelerin
toplandığı Galata, Tophane, Eminönü Sirkeci, Kumkapı ve Balat gibi semtlerin
sokaklarında satılırdı. Hem yapıcısı hem de satıcısı kendileri olan bu esnaf bu
seyyar dolma aşçıları çoğunlukla Ermeni, Rum ve Musevi idi. Son satıcılardan
Yahudi Menteş, Rum Karakaş, Rum Barba Vasil muhitlerinin büyük şöhretleri idiler.
Bu esnafın ortadan çekilmesinin ve yerlerini yenilerinin almamasının sebebi
eski İstanbul meyhanelerinin yerini içkili lokantaların almasıdır.[14]
Camekânlı
bir tablada satılan tereyağlı peynirli ve kıymalı börek, kuru poğaça, puf böreği,
gözleme, tatar böreği, pide, çayır pidesi İstanbul’un diğer lezzetleri arasında
bulunurdu. Simitçiler başlarında tablaları veya sepet içinde veya bir değneğe
geçirerek simitleri bazen kaşar peyniri ile birlikte satarlardı. Simitler
beşlik, onluk, yirmilik olmak üzere üç kısım olduğu gibi yuvarlak ve uzun
yapılırdı. Beylerbeyi ve Hasanpaşa fırınlarının simitleri meşhur olduğu için
simitçiler “Misk kokulu Beylerbeyinin” veya “taze taze misk kokulu Hasanpaşa”
diye bağırırlardı. Günümüzde de olduğu gibi kandillerde yağlı simit, Ramazan ayında
da otuz gün boyunca fırınlardan pide ve simit çıkardı. 1840’larda İstanbul’u betimleyen
bir seyahatnameye göre simitçiler simidin yanında ayran ve şerbette satarlardı.[15]
Tatlı ve
şekerlemeler eski İstanbul mutfak kültüründe geniş bir yer tutardı. Bu sebepten
sokakta satılan yiyeceklerin bir kısmını da tatlı yiyecekler oluştururdu.
Dondurma, kırmızı elma şekeri, kâğıt helva, keten helva, koz helva, kuşlokumu,
revani, macun, muhallebi, aşure, muhallebi, tahin pekmez, irmikten yapılan Şam
işi tatlı, Şam kurabiyesi, horoz şekeri, elvan akide, lokum, leblebi şekeri,
kişniş şekeri, şerbet, tahin helvası, pamuk helva, lokma sokakta da satılan
tatlı yiyecekler arasında bulunurdu. Sokakta satılan tatlı yiyecekler arasında
muhallebi ve aşure, günümüz alışkanlıkları açısından gerçekten ilginç örnekleri
oluşturur. Bu tatlıların porselen kaplar içinde zarif bir şekilde tüketiciye
sunulması bugün artık unutulmuş olan bir gelenektir. Koçu’nun İstanbul
Ansiklopedisinde yer alan bilgilere göre aşureciler evde pişirdikleri
tatlılarını akşamları satışa çıkarırlardı. Aşure evlere kâselerle bırakılır
ertesi akşam ise uğranılıp kâseler geri alınırdı. Kalabalık yerlerde de çok satış
yaparlardı.[16]
İstanbullu
muhallebi satıcıları bakır kaplarda sütlü muhallebi, su muhallebisi, ufak kâselerde
sütlaç yazın da dondurma satarlardı. Pirinç unuyla hazırladıkları su
muhallebisini keserek tabağa koyarlar üzerine pudra şekeri serpip, pekmez döküp
müşterilerine sunarlardı.
Seyyar
Arnavut muhallebi satıcıları gülsuyu, çiçek suyu ile tatlandırılmış veya
pekmezli, şekerli muhallebi ve dondurma satarlardı.[17] Dondurmacılar
omuzlarında sırığa bağlı iki kutu taşırlardı. Bir kutuda dondurma diğer nakışlı
çinko kutuda tabaklar bulunurdu. Altında da bulaşıkları yıkayacak suyun ibriği
bulunurdu.
İstanbul’a
has kâğıt helva Kadıköy yakasından Göksu’ya mesire yerlerinde satılırdı. Süslü
çinko kutularda farklı büyüklüklerde kâğıt helva satılırdı. Küçükleri çam
fıstıklı, fındıklı ve susamlı olurdu. Keten ve tahin helvası kışın Mart ayına
kadar satılırdı. Macuncular klarnet ile satışlarına müzik eşlik ederek
gezerlerdi. Marşlardan, türkülere, polkaya değişik ezgiler eşliğinde renkli
macun tablalarını başlarının üzerinde taşırlardı. Macunlar hep 7 çeşit olurdu:
sakızlı, bergamotlu, tarçınlı, güllü, naneli, erikli ve limonlu. Şekerciler
özellikle piknik ve mesire yerlerinde gezerlerdi. Bayramlar, hıdrellez
şekerciler için önemli günlerdi.
Şekerci
dükkânlarının çırakları veya şekercilerden şekeri kıyye ile alıp satan esnaf,
çocukların sevgilisiydi. Özellikle horoz şekeri çocukların gözdesiydi. Lokum,
akide, leblebi şekeri, kişniş şekeri, ibikli horoz şekeri şekerci tablasında
rengârenk sergilenirdi.
Balıkçı,
manav, zerzevatçı, ciğerci, yumurtacı, sütçü, yoğurtçu, kaymakçı, turşucu, meyveci,
seyyar portakal, ayva, dut, taze ceviz satıcıları daha çok sokak aralarında
evlere yakın yerlerde satış yaparlardı. Balıkçılar esnaf dükkânından satın
aldıkları balıkları mevsimine göre incir yaprakları veya yosun üzerine koyarak
tahta kefelere doldururlar ve bir askı ile omuzlarında taşırlardı. Dut
satıcıları ilkbahar başlarında bir dut bahçesi bulup kiralarlar mahsul
olgunlaşınca ballı dutları toplayarak satarlardı. Sütçüler sabah ve akşamüzeri satış
yapmak üzere devre çıkarlar, akşamüstü yoğurt da satarlardı.
19.
yüzyılda İstanbul sokaklarında yiyecek ve içecek satan seyyar satıcıları
anarken son olarak boza, şerbet, salep, su, kahve ve hatta içki satanlardan söz
etmek gerekir. Sermet Muhtar Alus İstanbul Ansiklopedisinde bozacılardan şöyle
söz eder: Meşrutiyete kadar bozayı Arnavut’tan başkaları yapmaz ve
satmazdı, bozacılar gündüzleri hiç ortada gözükmezlerdi. Yatsı ezanı okunduktan
sonra mahallelere çıkarlar, davudi sesleri gecenin sessizliğinde derinden
gürler “Bozaaa, bozaaa! Mırmırık boozaa!” diye bağırırlardı. Bozanın hem
şekerlisi, hem pekmezlisi, barut gibi de mırmırığı yani bekri harcı, yıllanmış
şaraba zort çıkarını...”[18] Bozanın
yanında patlamış mısır satma geleneği de vardı.
Kahveciler
Pazar yerlerinde, cami avlularında kalabalığın arasında omuzlarında bir sırık,
sırığın ucuna iple bağlı, içi mıcır dolu kahve ocağı öbür ucunda cezveler,
fincanlar, kahve ve şeker kutusu, bulaşıkları yıkayacak suyun paslı tenekeden
emzikli ibriği ile bir köşede kahve tiryakilerini beklerlerdi.[19] Saka
ve sucular İstanbul’da her zaman önemli yeri olan seyyar satıcılardı. Sucular
bir ellerinde sırlı kocaman testi öbür ellerinde iki kalın bardak bardakları
birbirine vurup şakırdatarak Kırkçeşme, Halkalı, Taksim, Kayışdağı, Çamlıca, Taşdelen,
Karakulak, Göztepe, Hamidiye, Terkos sularını satarlardı. Şerbetçiler halkın susuzluk
ihtiyacını gideren diğer önemli ayak esnafı takımıydı. İstanbul’un
yerlilerinden ve İzmirlilerden oluşan şerbetçiler demirhindi şerbeti, limonata,
gül şerbeti satarlardı.
Reşat Ekrem
Koçunun “ayaklı meyhaneler” adı altında “Meyhane ve Meyhane Köçekleri”
kitabında anlattığı seyyar içki satıcıları ayaklı esnaf takımı sokakta yaşayan yeme-içme
kültürünün en ilginç örneklerinden birisidir. Koçu’ya göre ekseriyetle Ermenilerden
oluşan seyyar içki satıcıları bellerine ucu musluklu içi rakı veya şarap ile doldurulmuş
gayet uzun bir koyun bağırsağı sararlar, sırtlarında bir cübbe cübbenin iç
cebinde bir kadeh omuzlarına da işarete olarak birer peşkir atarlardı. Ayaklı
meyhaneler en çok Bahçekapı ve Yemiş İskelesi Galata ve civarında dolaşırlardı.
Kadehi bir yudumda yuvarlayan müşteri bir üzüm tanesini yahut mevsimine göre
bir meyveyi meze yapardı. Çoğu da ağzını elinin tersi ile silip gider buna da “yumruk
mezesi” denilirdi.[20]
Sokak yemek
satıcıları Antik çağdan modern zamanlara kadar dünyanın farklı coğrafyalarında
kent kültürünün önemli bir parçasını oluşturmuştur. Örneğin Ortaçağ döneminde
Paris sokaklarında yemek satışı yapan birçok seyyar satıcı vardır. Bezelye,
bakla püresi, kızarmış balık veya et, pateler, tart ve tuzlu krepler 13.
yüzyıla ait bir kaynakta adı geçen sokak yemekleri arasındadır.[21] Sokakta
yemek yemek geçmişte olduğu günümüzde de Türkiye’de ve dünyada birçok kültürde
gündelik hayatın önemli bir parçasını oluşturmaktadır.
Sokakta
özgürce atıştırılan birkaç lokma kent sakinleri için hem bir ihtiyaç hem de
gevşeme olanağı veren dinlenme keyif anlarıdır. Günümüz beslenme ve hijyen
normları açısından sokakta yapılan atıştırmalar çok sağlıklı olarak kabul
edilmez. Modern kentlerde sokakta satılan yiyeceklere kısıtlama getirilmiş ve
kurallara bağlanmıştır. Bu da satılan ürün çeşitliliğin azalmasına yol
açmıştır. Günümüzde büfeler ya da belediyeye bağlı olarak çalışan seyyar
yiyecek satıcıları hala İstanbul kent dokusunun özgün bir parçasını
oluşturmaktadır.
Bugün
seyyar kahveci, salepçi, seyyar aşçı, sütçü, yoğurtçu artık kalmamıştır. Ama
İstanbul mutfak kültürünün sokak lezzetleri yine de renkli bir şekilde yaşamaya
devam etmektedir.
Midye
dolma, midye tava, kokoreç, döner ekmek, balık ekmek, simit, tavuklu nohut
pilav, Şam halkası, poğaça, börek, kurabiye, kestane, mısır, buzlu badem, taze
ceviz gibi yiyecekler günümüze kadar devam eden geleneksel sokak lezzetleri
arasındadır.
[1] Yrd. Doç.
Dr. Yeditepe Üniversitesi, Gastronomi ve Mutfak Sanatları.
[2]
Koçu, Reşat Ekrem. “Ayak Esnafı”, İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul:
1960, s. 1387.
[3] Ubicini,
F.H.A. 1855’de Türkiye, (Çev.) Ayla Düz, İstanbul: 1977, 2.
cilt, s. 79-80.
[4]
Walker, Marie Adelaide. “Seyahatnamelerden Seçmeler 3:
Pera’da Sokak Satıcıları”, (çev). Aslı Kutay, Yemek
ve Kültür, İstanbul: 2008, sayı 11. s. 139
[5]
“Constantinople. La Rue”, Revue Commerciale du Levant. Temmuz 1900, s. 199
[6] “Seyyar
Satıcılar”. Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul: 1993,1994, cilt, 6,
s. 542.
[7] Koçu.
a.g.e., s. 1391
[8] Ahmet
Rasim, Şehir Mektupları, İstanbul: 2005, s. 175.
[9] Koçu,
a.g.e. s. 1414
[10] Koçu,
a.g.e. s. 1414
[11] Spataris,
Haris. Biz İstanbullular Böyleyiz! Fener’den Anılar 1906-1922, (çev) İro
Kaplangi, İstanbul: 2004, s. 200.
[12] Koçu,
ag.e.
[13] Abdülaziz
Efendi. Osmanlı Adet, Merasim ve Tabirleri, İnsanlar, İnanışlar, Eğlence, Dil,
(yayına haz.) Kazım Arısan. D. A. Günay, İstanbul: 1995, 2. cilt, s.321.
[14] Koçu,
a.g.e. s. 4670
[15] Choiseuil.-Gouffier.
Voyage Pittoresque dans l’Empire ottoman. cilt. 4. Paris, 1842, s. 181.
[16] Hiç,
Vasıf, ”Aşureciler”, İstanbul Ansiklopedisi, (haz. R. Koçu), s.1391
[17] Sparis,
a.g.e, s. 233. Koçu, Alus, S. M. “Muhallebiciler”, İstanbul Ansiklopedisi,
(haz). R. E. Koçu, s.1406-1407.
[18] Alus,
Sermet Muhtar. “Bozacılar” İstanbul Ansiklopedisi, s. 1394
[19] Garnett,
Lucy. The Turkish people : their social life, religious beliefs and
institutions, and domestic
life.,London : Methuen & co., 1909.The Turkish
People. s. 14.15. Alus, S. M.”Kahveciler”, İstanbul
Ansiklopedisi, (haz.) RE. Koçu., s. 1402.
[20] Koçu,
Reşat Ekrem. Eski İstanbul’da Meyhaneler ve Meyhane Köçekleri, İstanbul
Ansiklopedisi Bürosu Notları 1, s.3
[21] Rambourg,
Patrick. “Les fast-foods du Moyen Age”, L’histoire, no.237, Kasım 1999, s. 17.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder