Bir
seyahat dönüşü Adnan Menderes Havalimanı'ndan bindiğim banliyö treninde, yanımdaki
koltuklara biri kız, beş genç oturdu. Üniversiteli oldukları anlaşılan
gençlerle sürdürdüğüm kısa yolculuğun ardından, öğrencilik yıllarımı hatırladım.
Ters yönde gitmemek için trenin gidiş
istikametinde otururum her zaman. Karşımdaki iki koltuk ve koridorun sağ
tarafındaki beş koltuklu kısım boştu.
İkinci veya üçüncü istasyonda, bulunduğum vagona, biri kız dördü erkek, beş genç bindi. Hallerinden öğrenci oldukları anlaşılıyordu. Dördü, yan durumdaki koltuklara, birisi de benim karşıma oturdu. Aralarındaki okul ve hoca sohbetinden yüksekokul öğrencisi oldukları anlaşılıyordu.
Gençlerden uzun boylu, iki kulağı da küpeli
olanı, bana yarı ciddi, yarı alaylı bir tarzda selam verdi. Sağ elini sol göğsü
üzerine koyup, “Merhabayn amca bey”
dedi. Başımı soğuk bir şekilde sallamakla yetindim.
Esmer, gözlüklü olanı, kolunu kıvırcık, sarı
saçlı kız arkadaşının omzuna atmış, sol eliyle kızın çenesini okşuyor, kıvırcık
saçlı kız da kedi yavrusu gibi sırnaşıyordu. O sırnaştıkça, sevgilisinin
parmakları daha bir hareketleniyor, zaman zaman kızın saçlarını okşuyordu.
Cilveleşmeleri aleni hal aldığında, koltuğun en ucunda oturan yaşlı kadın,
yerinden kalktı, mırıldanarak dört beş sıra ön tarafa gitti.
İki kulağı da küpeli olan uzun boylu genç, "Aaaa. Hanımanne rahatsız oldu ayol...
Hişt, kızlar doğru dursanıza bakın şimdi amca bey da kızacak size benden
söylemesi..." dedi. Ya gerçek bir travestiydi ya da arkadaşları
arasında travesti tiplemesiyle kendine yer edinmek isteyen, kimlik bunalımlı bir
öğrenciydi.
İçlerinden en genci, elindeki kâğıt torbadan
çekirdek çitliyor, kabuklarını avucunda tutuyordu. Travesti tipli olanı ise
çitlediği çekirdeklerin kabuklarını ucundan tutarak yere atıyor, kimi zaman da
birbirlerine sarılmış sevgililerin üzerine üflüyor, kız, saçına yapışan
kabukları tutup attıkça, "Aaaa. Ne
alıyorsun ayol... Bak onlar ne de çok yakıştı sana... Zaten sana ne yakışmaz
ki, Barbi gibisin maşallah... Tüh tüh, aman nazar değmesin tüh tüh"
diye sulu espriler yapıyordu.
Bir ara bana, "Çitler misin amca bey... Tazecik bak... Tıpkı benim gibi..."
diye sataştı. Oralı olmadım. Onlarla ilgilenmiyor görünüyordum ama kafamdan bin
bir düşünce geçiyordu. Kızmıyor, öfkelenmiyor, sadece 18- 25 yaş arasında
olduklarını tahmin ettiğim öğrencilerin hareketlerini gözlemliyordum.
Karşımda oturan, diğerlerine göre yaşça
büyük, teni güneşten yanmış, muhtemelen de köy kökenli bir gençti. Metro
durağında, kendilerini çekirdek çitlerken gören ve yiyecek tüketmemeleri
konusunda uyarıda bulunan güvenlik görevlisine, "Tamam birader, ben ellerinden torbayı alıyorum, artık bir tane
bile yiyemezler" sözü üzerine onun daha aklı başında olduğunu düşündüm.
Ama çekirdek torbasını elinde tutan genç, tren hareket eder etmez, "Alın lan şunu. Durduk yerde laf
işittim sizin yüzünüzden" diye çekirdek torbasını diğerlerine uzattı.
Sonra da kıza sarılan gencin, dışarıdaki parti bayraklarını, afişleri gösterip,
"Şuna bak ya. Her yanı bayrağa
boyadılar. Ne olcak şimdi bu seçim" sözüne, "Yemişim seçimini... Bana ne ya. Ben bakıyom muhasebeden
yırtmaya... Memleketin ahvali beni ırgalamıyor. Bana ne kimin kazanacağı. Altta
kalanın canı çıksın" deyince, onun da yoz birisi olduğunu anlamış
oldum.
Sıcaktan terleyen genç kız, sevgilisinin
kollarından sıyrıldı, "Ya çocuklar,
boş verin seçimi, geçimi... Akşama Alsancak yapalım" dedi. Köy kökenli
olanı atıldı, "Valla bana uyar ama
bende cüzdan nanay... Sizde varsa hay hay... O zaman tadından yenmez
valla..." dedi.
Travesti tipli olanı kıvırttı, "Para nedir ki şekerim. Aslan gibi ben
varım burada. Sizi öyle boynu bükük bıraktırır mıyım hiç" dedi.
Gülüştüler. Travesti tipli, "İsterse
amca bey de gelsin" diyerek bana yine sataştı. Cevap vermedim.
Üniversiteli beş genç, Şirinyer'de trenden indiler.
Trenden Karşıyaka istasyonunda ayrılıp, evime
doğru yürürken gençlik yıllarımı düşünüyordum. İstanbul'da üniversitede okurken
herkesin bir fikri olurdu. Tam bağımsızlık sloganını benimsemiş devrimciler,
ülkenin ve emekçilerin ihtilal ile kurtulacağını savunurdu. Ülkücü kesimin
inancı, Türklük ve İslamiyet’in, ülkenin gelişmesini sağlamaya yeterli olacağı
yönündeydi. Milli görüşe gönül verenler, ülkedeki pek çok sorunun "Büyük İsrail" hayalinden
beslenen “Siyonizm” kaynaklı olduğunu
düşünürdü. O zaman da Kürt akımını savunanlar vardı, ama günümüzdeki boyutlarda
değildi. Uçlarda yer almak istemeyenlerin yeri ise merkez siyaset olurdu.
"Biz önce okulumuzu bitirelim. Siyaset yapmak isteyenler diplomasını aldıktan, mesleğe atıldıktan sonra istediği yolda gitsin" diyenler azınlıktaydı. Onlar, sabahları erkenden kalkar, kantinde, bahçede, okul civarındaki çay bahçelerinde kitap okur, kendilerine “ot” veya “inek” denilmesine aldırmazlardı.
Aynı bayrağın, aynı gökyüzünün altında, aynı
havayı soluyan, aynı kültürü paylaşan gençler, siyasi görüş ayrılıkları
nedeniyle birbirlerine düşürülmüş, birbirine düşmanlaştırılmış olsa da ülkenin “fikir fabrikaları” gibiydiler.
Görüşleri ne olursa olsun hepsinin içinde “vatan” ve “millet” için bir ateş yanıyordu. Zaten o yüzden farklı fikirleri
savunuyor, farklı düşündükleri için de karşı karşıya geliyor, çatışıyorlardı.
Evime yaklaşırken, "Hangisi makbul? Öyle bir gençlik mi, böyle soytarılar mı?"
diye kendi kendime soruyordum, cevabını bilerek.
