Küçük, kız deli doluydu. Sekiz, on yaşındaki
erkek çocukların Kahramanlar semtinde kurduğu Yıldırımspor'un futbol takımında
kaleye geçer, Tilkilik, Basmane, Yeşildereli çocuklarla maçlara çıkardı.
Erkekleri karşı cins olarak fark etmeye
başladığı yıllarda da deli doluluğunu sürdürdü. Gündüzleri İkiçeşmelik'teki bir
otelde kat görevlisi olarak çalışan annesinin, "Doğru dur. Kızlar, erkek çocuklarla öyle her yere gitmez.
Kızların yeri evidir" uyarısına rağmen İzmir'de gitmediği sokak, semt
kalmazdı.
Konak'ta, şimdi Konak Pier'in bulunduğu
yerdeki balık halinin yanında yüzmeyi öğrendi. Pina'da, İnciraltı'nda boy
gösterdi.
En çok da İnciraltı'ndaki mandalina
bahçelerinden portakal, mandalina aşırırken, bahçe sahipleri ve bekçilerle
koşuşturmaktan heyecan duyardı. Bu işi çok organize yaparlardı. Bahçelerin alt
kısmında çalıları tutuşturur, bekçiler ve mal sahipleri alevleri söndürmeye
çalışırken de onlar üst kısımdaki ağaçlara dalar, ceplerini, koyunlarını
mandalinayla doldururlardı.
Bir başka eğlenceleri de elektrikli troleybüslerde
biletçilerle uğraşmaktı. Hemen her otobüsün elektrik aldığı kol, güzergâhını
tamamlayıncaya kadar birkaç kez yukarıdaki tellerden çıkar, şoför ve biletçi o
kolları yerine takmak için uğraşırken de çocuklar otobüse süzülürdü.
Sokaklarda otobüsler dışında başka araca pek
rastlanmaz, Çankaya'daki tütün ihracatçılarının Mercedes’lerini, “Şimdi köşeden çıkan benim, istasyonun
yanından çıkan da senin” diye hayallerinde de olsa sahiplenirlerdi.
Küçük, deli dolu kız, en çok da şimdi
Büyükşehir Belediye binasının bulunduğu yerdeki seyyar balıkçıların ekmek arası
sardalyelerini severdi. Balık ekmeği sahile oturup püfür püfür esen Körfez
imbatının karşısında yerdi.
Deniz, yosun kokardı. "İzmir'in denizi kız, kızı deniz kokar" sözünü ilk kez
orada, kendisine laf atan, ardından da her yanı morarıncaya kadar
arkadaşlarından dayak yiyen bir gençten duymuştu.
Kendisi gerçekten deniz kokuyor muydu?
Basmane'deki garajda çıtır simit satan gencin, “Ne güzel kokuyorsun, deniz gibi” sözüyle deniz gibi, yosun gibi
koktuğunun farkına on yedi yaşında vardı. Fuarda bir grup erkekle haylazlık
yaparken Kadifekale yamaçlarında oturan, babası da Havra Sokağı'nın
Kemeraltı'na çıkışında işportacılık yapan, esmer simitçi genç, "Al bakalım yosun kokulu kız, bu da
senin" diyerek çıtır simiti uzattığında deniz koktuğunu fark etmişti.
Artık onun adı arkadaşlarının arasında Yosun Kız'dı.
İlkokuldan sonra ortaokulu, liseyi
bilmemişti. Zaten o zamanlar değil kızlar, erkekler bile yükseköğrenim kaygısı
taşımazdı.
Kadifekaleli simitçi genç ile arkadaşlıkları
evlilik muhabbetine varacak kadar uzun sürmedi. Daha doğrusu nerede
başladığını, nerede bittiğini fark etmeden yolları ayrıldı.
On dokuz yaşındaydı. Evlerine Isparta'dan
kalabalık bir grup geldi. Bunlar görücülerdi. Mahallelerindeki bir komşuları,
Yosun Kızı, tanıdıklarının gurbetçi oğluna layık görmüştü. Annesi de karşı
çıkmasına rağmen babasına engel olamadı, kendisini birden telli duvaklı gelin
buldu.
Erkek tarafı varlıklıydı. Boynuna
beşibirlikler, koluna burma bilezikler takıldı. Önce Isparta'ya, oradan Münih'e
götürüldü.
Almanya ona bir garip geldi. Münih'te ne
İzmir'in yosun kokusu ne İnciraltı'nın mandalinaları ne de uğruna dövüşen erkek
arkadaşları vardı.
Kocası, Türklükle Almanlık arasında bocalayıp
duruyor, kimi zaman hemşeri derneklerinde, kimi zaman spor kulüplerinde
kimliğini arıyordu. Kazancının bir kısmını da o derneklere, kulüplere
kaptırıyordu.
Almanya'da evde koca beklemek olmazdı. O da
bir kafeteryanın mutfağında bulaşıkçı olarak işe başladı. Derken garsonluğa,
sonra mutfağa geçti.
Gurbetçilere, Almanlara İzmir'in ot
yemeklerini tattırmak isterdi, ama orada turp otunu, ebegümecini, sarmaşığı,
ısırganı, arapsaçını bulmak mümkün değildi. Aşçılığı, hamurla, çörekle, börekle
geçiştirdi.
İki erkek çocuk sahibi olmuş, yaşı da otuza
yaklaşmıştı. Almanya'da ırkçı söylemler, Türklere düşmanca yaklaşımlar artmaya
başlayınca kocasına "Türkiye'ye
dönelim" diye ısrara başladı. Ama kocası memleket hasretinden
habersizdi, kabul etmedi.
İzmir'de büyümemişti. İmbatı, yosun kokusunu, denizi bilmezdi ki.
Yıllar geçti. Yaklaşık 20 yıl İzmir'den ayrı
kaldı.
Geçtiğimiz yazdı.Ne kocasını dinledi ne çocuklarını gözü
gördü. Yaz tatili için geldikleri Isparta'dan otobüsle İzmir'e ulaştı. Tek
başına İnciraltı'na gitti, mandalina bahçeleri arasında dolaştı. Tilkilik'te,
İkiçeşmelik'te, çocukluğunun geçtiği yerleri gezdi. Kadifekale'ye çıktı ama on
yedi yaşında aklını başından alan, o esmer, simitçi çocuğun evlerinin yerinde
yeller esiyordu. Oralar kentsel dönüşümle yeşil alana dönüşmüştü.
Basmane'nin, Çankaya'nın otomobilleri artık
sayılamayacak kadar çoğalmıştı.
Cıvıl cıvıl fuar gitmiş, yerine akşamları korkutucu bir karanlığa bürünen, kent içinde kocaman bir mezarlığı andıran sessiz bir hayalet kalmıştı.
Artık sahilde imbat da esmiyordu.
Mavişehir'in, Bostanlı'nın, Kordonboyu'nun yüksek, koca binaları, o nefis deniz
kokulu rüzgârı kesiyor olmalıydı.
Çocukluğunda iğne atılsa yere düşmeyecek
kadar kalabalık olan Kemeraltı'na girdi. Caddede bağırıp çağıranlar, "Gel vatandaş, gel! İyi mallar
burada... Bak bak bak... Şu mala bak" diyen çığırtkanlar ortada yoktu.
Dükkânlar da boştu. İşyeri sahiplerinin işportadan şikâyetlerini çok duymuştu
ama mağaza sahipleriyle aynı düşüncede değildi. "Ne diye yasaklattınız ki işportayı. Buraya müşteriyi çeken
onlardı. İşte şimdi siz de sinek avlarsınız böyle" diye mırıldandı.
Metro'dan, İZBAN'dan zevk almadı.
Çocukluğunda kaçamak seyahat ettiği Konak-
Karşıyaka vapuruna, bu kez bilet alarak bindi. Küçüklüğündeki gibi martıları
simitle besledi ama mutlu olamadı.
Eski İzmir'i aradı, bulamadı.
Almanya'ya dönerken de artık içinde burukluk
yoktu. "Ben çocukluğumuz İzmir'i
için geldim, ama o İzmir yok olmuş" dedi.
Yüreği, gözleri, anıları arkada kalmadan
İzmir'den ayrıldı.
