16 Ekim 2013 Çarşamba

İzmir'in Denizi Kız, Kızı Deniz Kokardı.



Küçük, kız deli doluydu. Sekiz, on yaşındaki erkek çocukların Kahramanlar semtinde kurduğu Yıldırımspor'un futbol takımında kaleye geçer, Tilkilik, Basmane, Yeşildereli çocuklarla maçlara çıkardı. 

Erkekleri karşı cins olarak fark etmeye başladığı yıllarda da deli doluluğunu sürdürdü. Gündüzleri İkiçeşmelik'teki bir otelde kat görevlisi olarak çalışan annesinin, "Doğru dur. Kızlar, erkek çocuklarla öyle her yere gitmez. Kızların yeri evidir" uyarısına rağmen İzmir'de gitmediği sokak, semt kalmazdı. 

Konak'ta, şimdi Konak Pier'in bulunduğu yerdeki balık halinin yanında yüzmeyi öğrendi. Pina'da, İnciraltı'nda boy gösterdi.

En çok da İnciraltı'ndaki mandalina bahçelerinden portakal, mandalina aşırırken, bahçe sahipleri ve bekçilerle koşuşturmaktan heyecan duyardı. Bu işi çok organize yaparlardı. Bahçelerin alt kısmında çalıları tutuşturur, bekçiler ve mal sahipleri alevleri söndürmeye çalışırken de onlar üst kısımdaki ağaçlara dalar, ceplerini, koyunlarını mandalinayla doldururlardı.

Bir başka eğlenceleri de elektrikli troleybüslerde biletçilerle uğraşmaktı. Hemen her otobüsün elektrik aldığı kol, güzergâhını tamamlayıncaya kadar birkaç kez yukarıdaki tellerden çıkar, şoför ve biletçi o kolları yerine takmak için uğraşırken de çocuklar otobüse süzülürdü. 

Sokaklarda otobüsler dışında başka araca pek rastlanmaz, Çankaya'daki tütün ihracatçılarının Mercedes’lerini, “Şimdi köşeden çıkan benim, istasyonun yanından çıkan da senin” diye hayallerinde de olsa sahiplenirlerdi.

Küçük, deli dolu kız, en çok da şimdi Büyükşehir Belediye binasının bulunduğu yerdeki seyyar balıkçıların ekmek arası sardalyelerini severdi. Balık ekmeği sahile oturup püfür püfür esen Körfez imbatının karşısında yerdi.

Deniz, yosun kokardı. "İzmir'in denizi kız, kızı deniz kokar" sözünü ilk kez orada, kendisine laf atan, ardından da her yanı morarıncaya kadar arkadaşlarından dayak yiyen bir gençten duymuştu.

Kendisi gerçekten deniz kokuyor muydu? Basmane'deki garajda çıtır simit satan gencin, “Ne güzel kokuyorsun, deniz gibi” sözüyle deniz gibi, yosun gibi koktuğunun farkına on yedi yaşında vardı. Fuarda bir grup erkekle haylazlık yaparken Kadifekale yamaçlarında oturan, babası da Havra Sokağı'nın Kemeraltı'na çıkışında işportacılık yapan, esmer simitçi genç, "Al bakalım yosun kokulu kız, bu da senin" diyerek çıtır simiti uzattığında deniz koktuğunu fark etmişti. Artık onun adı arkadaşlarının arasında Yosun Kız'dı. 

İlkokuldan sonra ortaokulu, liseyi bilmemişti. Zaten o zamanlar değil kızlar, erkekler bile yükseköğrenim kaygısı taşımazdı.

Kadifekaleli simitçi genç ile arkadaşlıkları evlilik muhabbetine varacak kadar uzun sürmedi. Daha doğrusu nerede başladığını, nerede bittiğini fark etmeden yolları ayrıldı.

On dokuz yaşındaydı. Evlerine Isparta'dan kalabalık bir grup geldi. Bunlar görücülerdi. Mahallelerindeki bir komşuları, Yosun Kızı, tanıdıklarının gurbetçi oğluna layık görmüştü. Annesi de karşı çıkmasına rağmen babasına engel olamadı, kendisini birden telli duvaklı gelin buldu.

Erkek tarafı varlıklıydı. Boynuna beşibirlikler, koluna burma bilezikler takıldı. Önce Isparta'ya, oradan Münih'e götürüldü.

Almanya ona bir garip geldi. Münih'te ne İzmir'in yosun kokusu ne İnciraltı'nın mandalinaları ne de uğruna dövüşen erkek arkadaşları vardı.

Kocası, Türklükle Almanlık arasında bocalayıp duruyor, kimi zaman hemşeri derneklerinde, kimi zaman spor kulüplerinde kimliğini arıyordu. Kazancının bir kısmını da o derneklere, kulüplere kaptırıyordu.

Almanya'da evde koca beklemek olmazdı. O da bir kafeteryanın mutfağında bulaşıkçı olarak işe başladı. Derken garsonluğa, sonra mutfağa geçti.

Gurbetçilere, Almanlara İzmir'in ot yemeklerini tattırmak isterdi, ama orada turp otunu, ebegümecini, sarmaşığı, ısırganı, arapsaçını bulmak mümkün değildi. Aşçılığı, hamurla, çörekle, börekle geçiştirdi. 

İki erkek çocuk sahibi olmuş, yaşı da otuza yaklaşmıştı. Almanya'da ırkçı söylemler, Türklere düşmanca yaklaşımlar artmaya başlayınca kocasına "Türkiye'ye dönelim" diye ısrara başladı. Ama kocası memleket hasretinden habersizdi, kabul etmedi. 

İzmir'de büyümemişti. İmbatı, yosun kokusunu, denizi bilmezdi ki.

Yıllar geçti. Yaklaşık 20 yıl İzmir'den ayrı kaldı.

Geçtiğimiz yazdı.Ne kocasını dinledi ne çocuklarını gözü gördü. Yaz tatili için geldikleri Isparta'dan otobüsle İzmir'e ulaştı. Tek başına İnciraltı'na gitti, mandalina bahçeleri arasında dolaştı. Tilkilik'te, İkiçeşmelik'te, çocukluğunun geçtiği yerleri gezdi. Kadifekale'ye çıktı ama on yedi yaşında aklını başından alan, o esmer, simitçi çocuğun evlerinin yerinde yeller esiyordu. Oralar kentsel dönüşümle yeşil alana dönüşmüştü. 

Basmane'nin, Çankaya'nın otomobilleri artık sayılamayacak kadar çoğalmıştı.

Cıvıl cıvıl fuar gitmiş, yerine akşamları korkutucu bir karanlığa bürünen, kent içinde kocaman bir mezarlığı andıran sessiz bir hayalet kalmıştı.

Artık sahilde imbat da esmiyordu. Mavişehir'in, Bostanlı'nın, Kordonboyu'nun yüksek, koca binaları, o nefis deniz kokulu rüzgârı kesiyor olmalıydı.

Çocukluğunda iğne atılsa yere düşmeyecek kadar kalabalık olan Kemeraltı'na girdi. Caddede bağırıp çağıranlar, "Gel vatandaş, gel! İyi mallar burada... Bak bak bak... Şu mala bak" diyen çığırtkanlar ortada yoktu. Dükkânlar da boştu. İşyeri sahiplerinin işportadan şikâyetlerini çok duymuştu ama mağaza sahipleriyle aynı düşüncede değildi. "Ne diye yasaklattınız ki işportayı. Buraya müşteriyi çeken onlardı. İşte şimdi siz de sinek avlarsınız böyle" diye mırıldandı.

Metro'dan, İZBAN'dan zevk almadı.

Çocukluğunda kaçamak seyahat ettiği Konak- Karşıyaka vapuruna, bu kez bilet alarak bindi. Küçüklüğündeki gibi martıları simitle besledi ama mutlu olamadı.

Eski İzmir'i aradı, bulamadı.

Almanya'ya dönerken de artık içinde burukluk yoktu. "Ben çocukluğumuz İzmir'i için geldim, ama o İzmir yok olmuş" dedi.

Yüreği, gözleri, anıları arkada kalmadan İzmir'den ayrıldı.