16 Ekim 2013 Çarşamba

Çiçek Pasajı ve Madam Anahit.



Bir Rum gencine, Yorgo’ya âşık olduktan sonra akordeon çalmaya başlayan Anahit, 42 yıl boyunca Çiçek Pasajı’ndaki misafirlerine “Yıldızların Altında” adlı şarkıyı çaldı, söyledi.

Çiçek Pasajı’nı mesken edinen İstanbul Beyefendileri’nin misafiri oldu. Ta ki, İstanbul çehresini değiştirene kadar. Kendine “Cebi Delik” ünlü diyecek kadar alçakgönüllü, son günlerindeki zor koşulların içinde makyajını yapıp, hanımefendiliğinden hiçbir şey kaybetmeyecek kadar güçlüydü. Çiçek Pasajı’nın masalarını tutanlar değiştikçe Anahit, Çiçek Pasajının yaşlı akordeoncusu muamelesini görmeye başladı. Kalabalığın arasına sıkışmış beyefendiler ise masalarında Anahit’i ağırlamak için gider olmuşlardı Çiçek Pasajı’na. Çiçek Pasajı’nda İstanbul’u yaşatan son çiçek olmuştu.

Şanslıyım biliyor musunuz? Şanslıyım, çünkü Yıldızların Altında’yı hem çocukluğumda, hem gençliğimde Anahit Kuyrig (abla)’in sesinden defalarca dinledim. İlk tanıştığımda yanımda dayım vardı. Sokağın başından dayımı tanımış, masamıza gelmiş, dayımın onu görür görmez doldurduğu kadehini tokuşturmuştu. O gün, şen şakraklığını aralara kata kata sohbet ederken, aşık olduğu Rum gencinin ismini fısıldadı masaya. Fısıldadı ve gözleri dolu dolu daha bir sarılarak dokundu akordeonuna. Sanki bir sır belledim o anı. Adı geçen, anılan dost sohbetlerinde bile kimselere söylemedim. Söylemeyeceğim de. O gün masada çiçekli bluzu, siyah eteği, gelen, elinde bir iki bilezik, kulaklarında küpeleriyle karşımda oturan Anahit ile bizim sırrımız. Kim bilir kaç kişi biliyordur ya bunu. Ne önemi var ki? Çocukluğumdan bir derin anı ve o gece tuvalete giderken, ayağına bastığımda gülümseyip, başımı okşayan, güzel olan her şeye âşık olan kadındı.

Yirmili yaşlarımda Çiçek Pasajı’na giderken ise karşımda başka bir Anahit Kuyrig vardı. Yan masalarda sofra adabını bilen birkaç sima arayıp bulamazken, muhabbet yerine gürültü içinde içerken Anahit, bir son umuda dönüşmüştü benim için. Ama o farklıydı artık. Gözleri bir hüzünlü bakar olmuştu. Yıllarca o sokakları izleyen gözler buğulu bakıyor, bıkkınlık, umutsuzluk yüzündeki derin çiziklere yansıyordu. Gülümseyişinde hala çocukluğumda tanık olduğum kadın yaşıyordu, bir anda da sönüp çok uzaklara gidiyordu. Son gününe kadar eksik etmediği ruju, makyajı ve gözlükleriyle. Çuvalla para verseler bile, hoşlaşmadığında çalmayan kadın, ikinci eşinin ölümünden sonra geçinebilmek için, düğünlerde bile üç beş kuruşa çalar olmuştu. İçki âlemindeki tek kavgamdı, Çiçek Pasajı’nda Anahit ile dalga geçenlerin masasına koşmam. Bilmiyorlardı bu kadının nasıl soylu bir aileden geldiğini, bir zamanlar boğazda yalıları olduğunu. Dayanamamış ve adamları masalarıyla birlikte dağıtmıştım. Hikâyeyi dinleyen polis müdürü işlem yapmamış, gitmeme izin vermişti.

Onu tanıyanlar azaldı. Sokaktaki çalgıcılarla, hatta dilencilerle karıştırılır, aynı muameleyi görür oldu. Binalar değişiyordu, kıyafetler değişiyordu, insanlar cep telefonlarından konuşuyordu, ama Beyoğlu ölüyordu. Anahit’in yaşamına tanıklık eden insanlar gibi, sokaklar da, binalar da yitiyordu. Mide kanserine yakalanan Anahit, hasta olduğu dönem de bile kaçtı gitti Çiçek Pasajı’na. Akordeonun nağmelerini armağan etti, her geçen gün uzaklaştığı yabancılara.

Çiçek Pasajı’nın kapı komşusu Üç Horan Kilisesi’nde sessizlik hâkimdi, dostlar ya gelmemişler ya da çoktan onun yeni yaşamında karşılamaya gitmişlerdi. Dostların nicesi çoktan göçüp gitmişti. Kilisenin sessizliğine rağmen, akordeonundan dökülenler kulaklarını dolduruyordu üç beş kalanın.

Anahit Kuyrig, ne zaman gitsem Çiçek Pasajı’na, bırak pasajı Balıkpazarına, aklımda gelmediğin bir gün olmuyor. Son günlerinde “Burada ölüp gideceksin, yaşlandın” diye kovaladılar seni. Nafile. Öyle bir yerleşmiş ki makyajın, rujun, hanımefendi duruşun; öyle bir sinmiş ki parmaklarından dökülen notalar silinmiyorsun, kaybolmuyorsun. Varsın tanımasın seni yeni âlemciler, varsın kadehler tokuşurken gözükme gözlerine sen ordasın.

Hem sadece ben hatırlamıyorum ki seni. Nice âşıklar sen Yıldızların Altında’yı söylerken sarılmadılar mı birbirlerine. Derdini dinlemedin mi yüzlerce müdavimin. Sen her birinin Beyoğlu hikâyesinde yaşıyorsun. Bak, o hınzır dediğin gülüşümle söylüyorum ki merak etme, seni anmadan anlatamazlar Pera’yı.

Sadece Çiçek Pasajı değil, Beyoğlu dolup taşıyor her bir sokağında. Masalarda yer kalmıyor, kadehler boş durmuyor. Muhabbet, muhabbet olmasa da, muhabbete benziyor. Ben de arasına karışıyorum sokakların. Bir, iki tek atıyorum. Biliyor musun artık Çiçek Pasajı’ndan çok doluyor Asmalı. Nevizade ise, bildiğin Nevizade. Son günlerinde Çiçek Pasajı’ndan çok geldiğin Nevizade’de müdavimler masalarını kaptırmıyor. Efe’ler, efeliklerini sürdürüyor.

Birazdan çıkacağım. Senin gibi, rakımı dolduracağım, senin gibi tadını çıkartarak içeceğim. Bugün canımı sıkan bir sürü şeye, senin duruşunla gülümseyeceğim. Yeni arkadaşlarını kıskanıyorum. Kimbilir onlara neler çalıyorsundur. Aramızda da hiç susmamalısın. Pera’yı, Pera yapan daha yüzlerce değerin yaşamak zorunda. Âşıklar için, yazarlar için, besteciler için, İstanbul’u yaşayanlar için. Kulaklarımda Kazancakis’in İparho’su. Tüylerim diken diken oluyor, siyah beyaz videosuyla dinleyince. 

Kızma. Yapamadım. Gözlerim dolmadan masamdan kalkamadım. Huzur içinde uyu ve gülümse...