17 Ekim 2013 Perşembe

Unutulan Kahramanlar.



Birinci Dünya Savaşı'nın gidişatından haberleri yoktu. Harpten yenik çıkıldığını, Mondros Mütarekesi ile vatanın parçalandığını bilmiyorlardı.

Milliyetçilik hareketleriyle Balkanlarda başlayıp tüm Osmanlı'ya yayılan savaşlar, imparatorluğu da insanları da yormuştu. Bir cepheden dönen, daha savaşın acısını yüreğinden silemeden yeniden askere çağrılıyor, Yemen'de, Trablus'ta, Balkanlar'da vatan için, millet için, din için göğsünü düşmana siper ediyordu. Ama isyanın biri bitmeden biri başlıyordu. Daha o zamandan petrolün kokusunu alan İngilizler, Fransızlar, Ruslar ayaklanmalara destek veriyordu.

“Eso” lakaplı Demircili Ahmet Onbaşı'nın ömrü de savaşlarda geçti.  Tam 22 yıl cephelerde savaştı. İki kez gelebildiği hava değişimlerinden birisinde nişanlandı. 

93 Harbi'nde Ruslara, Balkan Harbi'nde Sırp, Bulgar, Yunan ve Karadağlılara kafa tutan yiğitlerin arasında yer aldı.

Birinci Dünya Savaşı'nda kutsal şehirleri korumak için Yemen'e gönderilen birlikte görevlendirildi. Osmanlı, savaştan yenik çıkarken, onlar da İngilizlere esir düştü. Elleri ve birbirlerine bağlı olarak günlerce yol yürütülüp Mısır'a getirildiler. Çölün ortasındaki tel örgüyle çevrili açık hava mahpusuna atıldılar. Tel örgülerin içinde birkaç tane de yaralı at vardı. 

Günlerce aç kaldılar, değil yemek, katıksız bir tayına bile razıydılar ama yoktu.

Çavuşdağlı Rıza'nın kuma gömüp çürüttüğü çarığı nöbetçilere göstermeden Gördesli Sarı Ali ve hemşerisi Hasan Hocaların Celal ile birlikte yediler. Beş gün sonra Sarı Ali'nin, bir hafta sonra Ahmet Onbaşı'nın çarığıydı sofralarındaki.

Dudaklarını atların teriyle ıslatıp susuzluklarını gidermeye çalışıyorlardı.

Hepsi de dipçik, zincir darbeleriyle yara bere içindeydi.

Çöl mahpushanesinde sıcağa dayanamayan Laz Cemal, Sındırgılı Topal Vahit, Kırşehirli Yaşar Usta rahatsızlandılar. Bir hafta can çekiştikten sonra Hakk'ın rahmetine kavuştular. Gördesli Sarı Ali de susuzluktan böbreklerini yitirdi, kum fırtınalı bir günde kıvrana kıvrana can verdi.

Cenazelerini elleriyle kazdıkları kum çukuruna gömüyorlardı ama etrafta mezarların yerini belli edecek ne bir ağaç, ne bir taş, ne işaret olabilecek başka bir şey vardı.

Tel örgülerin arkasındaki İngiliz askerlerinin, yüzüne kürekle kum fırlatıp falakaya yatırdığı Afyonlu Kara Tahir kör olmuştu. Çerkez Emin'in ayağı kangrene dönmüştü. Kürt Sabri'nin artık kulakları işitmiyordu.

Esirliğin zulmü altında ezilenler, "Ne işimiz var bizim Yemen'de" diye hayıflanırken, açlığa, susuzluğa, çaresizliğe rağmen metanetini hiç kaybetmeyen Ahmet Onbaşı,"Ne demek, ne işimiz var? Biz buraya dinimizi kâfirlere karşı korumak için gelmedik mi? Burası Osmanlı değil mi? Vatan uğruna, Allah uğruna düşülen yoldan şikâyetçi olunur mu" diye onları sustururdu.

Onun şikâyeti, teslim olmayı kabul eden komutanlarınaydı. "İmam Yahya haklıydı. Savaşmalıydık. Cephanemiz olmasa da düşmana parmaklarımız yeterdi. Kaldık şimdi bu çöl ortasında" derdi. 

Birinci Dünya Savaşı'nın gidişatından haberleri yoktu. Harpten yenik çıkıldığını, Mondros Mütarekesi ile vatanın parçalandığını, mütareke gereğince düşman esirlerinin serbest bırakıldığını, kendilerinin iadesinde ise ayak süründüğünü bilmiyorlardı.

Mondros Mütarekesi ile ilgili görüşmeler ve uzun tartışmalar sonrasında sivil esirlerle, asker yaşını aşmış olanların serbest bırakılması kabul edildi. Yine de Türk ordusunun tasfiyesini bekleyen galip devletler esir iadesinde ağır davranıyordu. Yazışmalar, görüşmeler derken Mısır'daki esirlerden hasta ve yaralılar öncelikli olmak üzere, iki yüz civarında subay, iki bine yakın er, iki vapurla İzmir'e getirildi. 

Kafilede Ahmet Onbaşı, hemşerisini Hasan Hocaların Celal de vardı ama bin üç yüz civarında esir hala Mısır'daydı.

Vapurdan indikleri İzmir'de ilk işleri vatan toprağını öpmek ve ellerini kaldırıp Allah'a dua etmek oldu.

İskeleye kurulan masalardaki Türk görevliler, Mondros gözlemcilerinin önünde gelenlerin kaydını alıyor, esaret günlerinde maruz kaldıkları muameleler, zapta geçiriliyor, lime lime olmuş elbiseleri aranıyordu. Görevlilere, askerlerin üzerinde bulunan fotoğraf, saat gibi eşyaların alınması talimatı verilmişti ama onlara zaten İngiliz askerleri Mısır'daki kampta el koymuştu. 

Ahmet Onbaşı, haftada bir gün Demirci'den İzmir'e halı, kilim getiren, burunlu, yeşil bir kamyonun kasasında Hasan Hocaların Celal ile birlikte memleketine ulaştı.
Hayatının 22 yılı cephelerde geçen Ahmet Onbaşı'nın ne anası, babası kalmıştı hayatta. Ne de kendisini bekleyen nişanlısı.

Savaşların, esaretin yorgunuydu, ama İstiklal Savaşı başlamıştı. "Ben artık yokum" diyemezdi. Koca Celal ve binlerce vatanseverle birlikte yine koştu cepheye. Günlerce süren çetin savaşların ardından düşman İzmir'de denize döküldükten, canla, kanla İstiklal Savaşı destanı yazıldıktan sonra yeniden memleketindeydi.
 
Konu, komşu, akrabalar araya girdi, onu bir başka kızla everdiler. Bir oğlu, bir kızı oldu. Ama bedenen bitkindi. Kalbi zayıf, böbrekleri sancılıydı.

Manisa'ya tedaviye gitti, gidiş o gidiş. Memleketine öldüğü haberi ulaştı, ama çöldeki şehitler gibi onun da mezarının nerede olduğunu bilen olmadı.

Aradan yıllar geçti. Oğlu, kızı büyüdü.

Savaşın ardından İstiklal Savaşı kahramanlarına övgüler yazıldı, kitaplar, yazıtlar hazırlandı. Madalyalar verildi. Şeref listelerinde gerçek kahramanlar vardı elbette. Ama hiçbir payeyi hak etmeyenler de.

Ömrünün 22 yılını cephede, esarette geçiren Ahmet Onbaşıların, Trablus cengâveri Koca Cemallerin, Gördesli Sarı Alilerin, Çerkez Eminlerin, Kürt Sabrilerin, onlar gibi yüzlerce, binlerce yiğidin adı ise anılmıyordu. Çünkü onların arkasında adlarını haykıracak hiç kimseleri yoktu. Her biri, birer adsız kahramandı.