Birinci
Dünya Savaşı'nın gidişatından haberleri yoktu. Harpten yenik çıkıldığını,
Mondros Mütarekesi ile vatanın parçalandığını bilmiyorlardı.
Milliyetçilik hareketleriyle Balkanlarda
başlayıp tüm Osmanlı'ya yayılan savaşlar, imparatorluğu da insanları da
yormuştu. Bir cepheden dönen, daha savaşın acısını yüreğinden silemeden yeniden
askere çağrılıyor, Yemen'de, Trablus'ta, Balkanlar'da vatan için, millet için,
din için göğsünü düşmana siper ediyordu. Ama isyanın biri bitmeden biri
başlıyordu. Daha o zamandan petrolün kokusunu alan İngilizler, Fransızlar,
Ruslar ayaklanmalara destek veriyordu.
“Eso” lakaplı Demircili Ahmet Onbaşı'nın ömrü de
savaşlarda geçti. Tam 22 yıl cephelerde
savaştı. İki kez gelebildiği hava değişimlerinden birisinde nişanlandı.
93 Harbi'nde Ruslara, Balkan Harbi'nde Sırp, Bulgar, Yunan ve Karadağlılara kafa tutan yiğitlerin arasında yer aldı.
Birinci Dünya Savaşı'nda kutsal şehirleri
korumak için Yemen'e gönderilen birlikte görevlendirildi. Osmanlı, savaştan
yenik çıkarken, onlar da İngilizlere esir düştü.
Elleri ve birbirlerine bağlı olarak günlerce yol yürütülüp Mısır'a
getirildiler. Çölün ortasındaki tel örgüyle çevrili açık hava mahpusuna
atıldılar. Tel örgülerin içinde birkaç tane de yaralı at vardı.
Günlerce aç kaldılar, değil yemek, katıksız
bir tayına bile razıydılar ama yoktu.
Çavuşdağlı Rıza'nın kuma gömüp çürüttüğü çarığı nöbetçilere göstermeden Gördesli Sarı Ali ve hemşerisi Hasan Hocaların Celal ile birlikte yediler. Beş gün sonra Sarı Ali'nin, bir hafta sonra Ahmet Onbaşı'nın çarığıydı sofralarındaki.
Dudaklarını atların teriyle ıslatıp
susuzluklarını gidermeye çalışıyorlardı.
Hepsi de dipçik, zincir darbeleriyle yara
bere içindeydi.
Çöl mahpushanesinde sıcağa dayanamayan Laz
Cemal, Sındırgılı Topal Vahit, Kırşehirli Yaşar Usta rahatsızlandılar. Bir
hafta can çekiştikten sonra Hakk'ın rahmetine kavuştular. Gördesli Sarı Ali de
susuzluktan böbreklerini yitirdi, kum fırtınalı bir günde kıvrana kıvrana can verdi.
Cenazelerini elleriyle kazdıkları kum çukuruna gömüyorlardı ama etrafta mezarların yerini belli edecek ne bir ağaç, ne bir taş, ne işaret olabilecek başka bir şey vardı.
Tel örgülerin arkasındaki İngiliz askerlerinin, yüzüne kürekle kum fırlatıp falakaya yatırdığı Afyonlu Kara Tahir kör olmuştu. Çerkez Emin'in ayağı kangrene dönmüştü. Kürt Sabri'nin artık kulakları işitmiyordu.
Esirliğin zulmü altında ezilenler, "Ne işimiz var bizim Yemen'de"
diye hayıflanırken, açlığa, susuzluğa, çaresizliğe rağmen metanetini hiç
kaybetmeyen Ahmet Onbaşı,"Ne demek,
ne işimiz var? Biz buraya dinimizi kâfirlere karşı korumak için gelmedik mi?
Burası Osmanlı değil mi? Vatan uğruna, Allah uğruna düşülen yoldan şikâyetçi
olunur mu" diye onları sustururdu.
Onun şikâyeti, teslim olmayı kabul eden
komutanlarınaydı. "İmam Yahya
haklıydı. Savaşmalıydık. Cephanemiz olmasa da düşmana parmaklarımız yeterdi.
Kaldık şimdi bu çöl ortasında" derdi.
Birinci Dünya Savaşı'nın gidişatından
haberleri yoktu. Harpten yenik çıkıldığını, Mondros Mütarekesi ile vatanın
parçalandığını, mütareke gereğince düşman esirlerinin serbest bırakıldığını,
kendilerinin iadesinde ise ayak süründüğünü bilmiyorlardı.
Mondros Mütarekesi ile ilgili görüşmeler ve
uzun tartışmalar sonrasında sivil esirlerle, asker yaşını aşmış olanların
serbest bırakılması kabul edildi. Yine de Türk ordusunun tasfiyesini bekleyen
galip devletler esir iadesinde ağır davranıyordu. Yazışmalar, görüşmeler derken
Mısır'daki esirlerden hasta ve yaralılar öncelikli olmak üzere, iki yüz civarında
subay, iki bine yakın er, iki vapurla İzmir'e getirildi.
Kafilede Ahmet Onbaşı, hemşerisini Hasan Hocaların Celal de vardı ama bin üç yüz civarında esir hala Mısır'daydı.
Vapurdan indikleri İzmir'de ilk işleri vatan
toprağını öpmek ve ellerini kaldırıp Allah'a dua etmek oldu.
İskeleye kurulan masalardaki Türk görevliler,
Mondros gözlemcilerinin önünde gelenlerin kaydını alıyor, esaret günlerinde
maruz kaldıkları muameleler, zapta geçiriliyor, lime lime olmuş elbiseleri
aranıyordu. Görevlilere, askerlerin üzerinde bulunan fotoğraf, saat gibi
eşyaların alınması talimatı verilmişti ama onlara zaten İngiliz askerleri
Mısır'daki kampta el koymuştu.
Ahmet Onbaşı, haftada bir gün Demirci'den
İzmir'e halı, kilim getiren, burunlu, yeşil bir kamyonun kasasında Hasan
Hocaların Celal ile birlikte memleketine ulaştı.
Hayatının 22 yılı cephelerde geçen Ahmet Onbaşı'nın ne anası, babası kalmıştı hayatta. Ne de kendisini bekleyen nişanlısı.
Hayatının 22 yılı cephelerde geçen Ahmet Onbaşı'nın ne anası, babası kalmıştı hayatta. Ne de kendisini bekleyen nişanlısı.
Savaşların, esaretin yorgunuydu, ama İstiklal
Savaşı başlamıştı. "Ben artık
yokum" diyemezdi. Koca Celal ve binlerce vatanseverle birlikte yine
koştu cepheye. Günlerce süren çetin savaşların ardından düşman İzmir'de denize
döküldükten, canla, kanla İstiklal Savaşı destanı yazıldıktan sonra yeniden
memleketindeydi.
Konu, komşu, akrabalar araya girdi, onu bir
başka kızla everdiler. Bir oğlu, bir kızı oldu. Ama bedenen bitkindi. Kalbi
zayıf, böbrekleri sancılıydı.
Manisa'ya tedaviye gitti, gidiş o gidiş.
Memleketine öldüğü haberi ulaştı, ama çöldeki şehitler gibi onun da mezarının
nerede olduğunu bilen olmadı.
Aradan yıllar geçti. Oğlu, kızı büyüdü.
Savaşın ardından İstiklal Savaşı
kahramanlarına övgüler yazıldı, kitaplar, yazıtlar hazırlandı. Madalyalar
verildi. Şeref listelerinde gerçek kahramanlar vardı elbette. Ama hiçbir payeyi
hak etmeyenler de.
Ömrünün 22 yılını cephede, esarette geçiren
Ahmet Onbaşıların, Trablus cengâveri Koca Cemallerin, Gördesli Sarı Alilerin,
Çerkez Eminlerin, Kürt Sabrilerin, onlar gibi yüzlerce, binlerce yiğidin adı
ise anılmıyordu. Çünkü onların arkasında adlarını haykıracak hiç kimseleri
yoktu. Her biri, birer adsız kahramandı.
