18 Ekim 2013 Cuma

Eski İstanbul Akşamcı Meyhaneleri.


Eskiden İstanbul’da meyhaneler ve akşamcılar varmış. “Şimdi yok mu?” diyeceksiniz. Var tabii ama aynı değil. İçkili lokantalar var, içkili restaurantlar var, barlar var ama eski anlamda kaç meyhane var acaba? Meyhane kelimesi Farsçada şarap evi demek. İstanbul’un eski meyhanelerinden bahsetmeden önce buraların müdavimleri olan akşamcı kelimesini biraz açalım. İçki içenleri: Sosyal içiciler, akşamcılar ve alkolikler diye ayırabiliriz.

Akşamcıların, alkoliklerden farkı, birincilerin güneş batmadan içki almamaları ikincilerin ise sabah kalktıkları andan itibaren içkiyi düşünüp günün her saatinde içebilmeleri. Tabi akşamın ucunu kaçırıp sabaha kadar içip sonra da bütün gün uyuyana da akşamcı demek mümkün değil.
 
Eskiden meyhanelerde içki içilir, meze atıştırılır ama yemek yenmezmiş. Zaten adı üstünde şarap evi,  gidersin iki kadeh içkini içersin, sonra gidip evinde yemeğini yersin. Kadeh deyince de likör kadehi. Ünlü yazar Reşat Ekrem Koçu, rakı kadehi şöyle tarif eder: “O canım rakımız, kuşgözünden şişhaneye, kadehle içilir efendim. Yudum, yudum, süze, süze, koklaya koklaya.”*

Çocukluğumdan hatırlarım rahmetli annem, dayımı da karşısına alır rakıyı yemekten önce küçük kristal kadehten içerlerdi. Yanında da bir avuç sakız leblebisi ve kabuklarını itinayla soyduğu birkaç dilim elma, hepsi o kadar.  Annem, rakıyı hiç bir zaman şişeden servis yapmazdı. “Fahrettin Kerim”** adı verilen 25 cl. Tekel’in Yeni rakısı bakkaldan alındıktan sonra, buzlu camdan olan şişesinden alınıp, kristal sürahiye aktarılırdı. İnce uzun bardaklarla rakı içme âdeti zannederim 1960’lı yıllardan sonra çıktı. O zamana kadar şimdi kullanılan rakı bardakları ile yalnız düğünlerde limonata içilirdi. Su bardakları daha bodur, camı daha kalınca ve üzeri dil, dil olurdu. Gene o yıllarda rakı üretimi İnhisarlar İdaresi, sonraki adıyla bir devlet monopolü olan Tekel’in elinde idi ve üretilen iki çeşit rakı vardı: Yeni ve Kulüp rakısı. Kulüp rakısının etiketinin üstünde smokinli, sigar içen iki adamın resmi vardır.  Dikkat ettiniz mi bilmem, önlerinde bardak değil iki tane kadeh vardır.
Kadeh tokuşturma adabını da, eski büyüklerden öğrenmiştim. Yaşlı olan kişi, kendinden genç olana kadehini uzatır : “Sıhhatinize” veya “şerefinize” derdi, “yarasın” gibi deyimler İstanbul’da kullanılmazdı. Genç olan kişi de kadehini, büyüğünün kadehinin aşağısına doğru indirir, kadehinin ucunu diğer kadehin alt bölümüne hafifçe dokundurur, bir nevi etek öper, saygı gösterirdi. Kadeh tokuşturma geleneğinin ilk defa nasıl başladığını da gene böyle bir büyükler masasında dinlemiştim. Eski devirlerde zehirleme olayları çok olduğundan, iki dost beraber içerken, ev sahibi kadehini misafirinin kadehine doğru indirir ve üste ki  bir bölümü onun kadehine  boşaltır, böylece şarabın güvenli olduğunu ima edermiş. Kadeh tokuşturma âdeti de misafirin ev sahibine, “gerek yok ben sana güveniyorum” anlamına,  kadehini onunkine çarparak geri çekmesiyle başlamış. Kadeh tokuşturma, rakı içme adabı ve usulü hakkında son zamanlarda o kadar çok yazı, kitap yazıldı ve sosyal medya da paylaşıldı ki, biz bu konularda  uzmanlık taslayıp konuyu uzatmayacağım.

1960’lı yıllarda İstanbul’da meyhane tarifine uyan birçok yer vardır, ama genç birisi için bu tip yerlere gitmek çoğu kez olanaksızdı. İstanbul’da o zamanlar genç insanların çekinmeden gidebileceği meyhane tipi yerlerin başında, Çiçek Pasajında ki meyhaneler gelirdi. Bunlar içinde de “Kime ne, biz bize, diz dize” en popüler olanı idi. Giriş katı akşamcıların mekânı, mahzen şeklindeki alt katı ise müdavim olmayan çoğu genç insanların tercihi idi. Burada şarap fıçıları şeklinde küçük masalar ya da daha alçak, bodur iskemleli üçer dörder kişilik arkası hasırla kaplı alçak masalar vardı. İlk içkiye başlayanlar da burada genellikle rakı içmezler, ya bir şişe ucuz Çubuk şarabı, ya da Arjantin denilen büyük bardak siyah tekel birasının içine karıştırılmış duble votka yanına da iki üç meze alır (ben burada ilk “meyhane” deneyimimi yaşamıştım), sohbet ederlerdi.

Köprü altında da şimdiki kadar çok balıkçı lokantası yoktu. Eminönü tarafında akşamcıların rağbet ettiği, daha çok patates kızartması ile bira içilen fıçı masalı ve tabureli bir meyhaneyi hatırlarım.  Bütün bunlar 1960’ların ilk yıllarından aklım da kalanlar. 1960’ların sonlarında, Bebekte “Nazmi”  (Boğaza nazır teraslar halinde, yamaçta yer alıyordu ve özellikle yaz akşamları doyumsuz bir güzelliği vardı. Şimdi yerinde bir apartman var.) ve Özdemir’in Yeri, Palet, Körfez, Kumkapı’da Balıkçı lokantaları, Üsküdar da Hacı Baba gibi takıldığımız yerler de vardır ama bunların hemen hepsi içkili lokantadır.
Şimdi isterseniz daha da eskilere, on dokuzuncu yüzyıl sonlarında İstanbul meyhanelerinin en bol olduğu devirlere gidelim. Şevket Rado 1974 yılında Tarih Mecmuasında yayımladığı yazısında “Çaylak Tevfik”  adlı muharririn, 1880’de yayımladığı “İstanbul Akşamcıları” adlı  kitapçığında İstanbul’da o zaman olan meyhanelerin listesini, meyhane çeşitlerini ve buralara devam eden akşamcıları anlatıyor. Çaylak gazetesinin yazarı Çaylak Tevfik’in anlattığına göre o zamanlar akşamcıların devam ettiği üç çeşit meyhane varmış.

Gedikli denilen meyhaneler ruhsatı olan ve Meyhaneci Ustaları tarafından işletilen meyhanelermiş. Gedikli sistemi bir nevi lonca sistemi, yani aynı iş ve sanatla uğraşanların mesleki organizasyonu. Bu loncalara girecek meslek sahiplerinin sayısı tahditli. Örneğin, İstanbul’da bin meyhane açılmasına izin verilmişse bin birinci açılamıyor. Ancak bir meyhanecinin hakkını bir başkasına devretmesi mümkün. O zamanlar Mısır Çarşısında olsun Kapalı Çarşıda olsun dükkânların kapılarının üzerinde bir isim tabelası yok. Bunun yerine dükkânın kolayca bulunması için deve yumurtası, deve kuşu tüyü, gemici feneri gibi işaretler koyulurmuş. Gedikli meyhanelerinin işareti de, kapının hemen üstünde asılan hasır eskisi imiş. Kapıdan girince de ya sağda ya da solda, şimdiki barların benzeri  içki tezgâhları bulunurmuş. Bu tezgâhların üzerinde şarap ve içki  bardakları ve tezgâhçı müşteriler için hazırlanmış içinde  leblebi, lahana turşusu, havuç dilimleri olan meze tabakları varmış. 

Tezgâhçı müşterilerde genellikle dükkânlarını kapatıp eve giderken iki tek atan esnaftan oluşurmuş. Akşamcılar ise genellikle masalarda oturan ve çoğu yaşını başını almış devamlı müşterilermiş. Akşam müşterilerinin çoğu ustalar ve dükkân sahibi esnaf olup, kalfalar ve çıraklar ise ancak güneş batmadan ve ya ikindi üzeri uğrayıp iki tek atabiliyorlar. Bıyıkları terlememiş genç delikanlılar ise, meyhanelerin önünden bile geçmeye korkuyorlar. Ramazan da meyhaneler kapalı, ama meyhaneci ustaları müşterilerine “unutma beni” denilen dolma dağıtıyorlar ki Ramazan bitince meyhaneleri iş yapsın.
Çaylak Tevfik 1880’li yıllarda İstanbul’da isimlerini bulabildiği Gedikli  meyhaneleri şöyle sıralıyor***:

Balık Pazarında: Kafesli, Hançerli, Yahudi
Zindankapısı’nda: Salepçi
Asmaaltı’nda : Çavuşbaşı
Ketenciler’de : Sabuncu
Mahmutpaşa’da: Çorapçı Hanı, Kürkçü Hanı, Validehanı
Mercan’da: Ali Paşa Hanı
Tavukpazarı’nda: Saraç Hanı, Bakla Hanı, Yağlıkçı Hanı, Vezir Hanı
İskenderboğazı’nda: Taş Han
Gedikpaşa’da: Küçük Müslim, Büyük Müslim
Kumkapı’da: Düzoğlu, Yeni Meyhane, Karabıçak, Küçük Samsun,
Yenikapı’da: Kafesli
Langa‘da: Tandırlı, Mermerli, İki Kapılı
Kulluk Karşısında: Saray Odaları, Uzun Odalar
Samatya’da: Büyük Kuleli, Küçük Kuleli, Altınoluk, Gümüş Halkalı, Kel Serkis,  Zafiri, Ormanos, Gülbeçe, Hacı Manol, Süngerli, Servili,
Yedikule’de: Mağaza
Altımermer’de: Sümbüllü
Karagümrük’te : Takyeci
Topkapı’da : Karagöz, Yeni Meyhane, Hacı Mardiros, Kaledibi, Safrafin
Tekfursarayı’nda: Karagöz, Ensarci Mişon, Kürekçi, Orak, Çubukçu Nesim
Balat’da: Karanlık, Koca Kalfa, Köroğlu, Bahçeli, Yarım Balat, Karanfil, Yasef, Enserci Nesim, Balta Yasef
Lonca’da: Ayvalı, Yaveşko
Balat haricinde: Dülgeroğlu, Tümbet, Hacı Mişon, Hacı Avram, Gümüş Endaze, Bayraktar, Çingene Müslim
Fener’de: Sukyas, Gümüş Halkalı, Kamburoğlu, Tanaşaki
Kiremit Mahallesinde (Fener’in üst başı): Sakızlı, Kafesli
Cibali’de: Haleblioğlu, Laşko, Kasavet, Anastas, Yahudi Ayvede
Unkapını’nda: Yenidünya, Baklacıoğlu
Keresteciler’de: Kandilli

Koltuk Meyhanelerine gelince; bunlarda gedik dışı ruhsatsız, kaçak meyhaneler. Örneğin adamın gedikli bir aktar dükkânı var. Dükkânın arkasına bir şarap fıçısı ya da bir rakı testisi koyuyor ve akşam dükkânı kapattıktan sonra tanıdığı ve güvendiği müşterilerine içki veriyor. Bu müşteriler genellikle geç çalışıp meyhanelerde içmek istemeyen ve eve içki götürmek istemeyen gardırop akşamcıları. Ama içtikleri de bir, bilemedin iki kadeh, fazla vakitleri yok, iki kadehi içtikten sonra “yumruk mezesi” denilen, ellerinin tersiyle ağızlarını silip evlerinin yolunu tutuyorlar. Tabii Belediye Zaptiyelerinin bu kaçak koltuk meyhanelerinden haberi var. Ama onlar “görme beni” denilen rüşveti ceplerine attıkları müddetçe seslerini çıkarmıyorlar.


“AYAKLI MEYHANE.”
Reşat Ekrem Koçu'nun İstanbul Ansiklopedisi 1974

Bir de Ayaklı Meyhaneler var, bunlar çoğunlukla Eminönü’nde Yemiş İskelesi civarında veya Balık Pazarında dolaşırlarmış. Zannetmeyin ki bunların yürüyen bir tezgâhı yahut sucu ve şerbetçiler gibi görünürde bir damacana veya ibriği var. Dükkânları, tezgâhları, depoları hepsi  vücutlarının üstünde. Çoğu Ermeni asıllı olan bu seyyar meyhanelerin üzerinde uzun bir cüppe, cübbenin iç cebinde bir kadeh, başlarında bir takke, omuzlarında ne iş yaptıklarının işareti bir peşkir varmış. Bellerindeki kuşak yerine kat kat sarılmış, içi rakı veya şarapla doldurulmuş nargile marpucuna benzeyen  uzun bir koyun barsağı, barsağın ucunda da bir musluk. Müşterilerinin çoğunluğu ise kalyoncular, hamallar, avareler, baldırı çıplak  yurtsuz barksızlardan oluşurmuş. Ayaklı meyhane kendisine doğru gelen müşteriyi görünce hemen bir zerzevatçının dükkânına girer ve arkaya doğru yürürmüş. Usulü bilen müşteri de yanına gelir bağırsaktan boşaltılan rakıyı bir nefeste yudumlar, kırk parayı “Ayaklı”ya verir, sonrada orada bulabildiği bir lahana yaprağı, havuç parçası gibi bir iki sebze artığını ağzına atar dükkândan dışarı çıkarmış.
Bütün bunlar yüz küsur sene öncenin akşamcıları. Zamanımızda akşamcılar evlerinde içiyorlar, boğazda açık hava lokantalarında da, teknelerin üstünde, kapalı bar ve restoranlarda da. Bostancı’da, Bodrum’da Meyhaneler Sokağı adlı sokaklar bile var, ama onlar da daha çok içkili lokanta tipi yerler. Çiçek Pasajına gelince, “Kime Ne” hala orada mı bilemiyorum, ama girişteki “Yes please”cilerden insan ürküyor, orası da  çok turistik bir görünüm almış. İstanbul’u adım adım gezdiğimden, gittiğim tarihi yerlerde  eski ayaklı meyhanelerin müşterilerine de rastlıyorum. Topkapı surlarında, Haliç parklarında, Dikilitaş tepelerinde ellerinde bir kesekâğıdı, içinde bir bira ya da şarap şişesi kendi kendilerine “self service” yapıyorlar. İçki içilmeyen tek yer artık İstanbul’da kalmayan meyhaneler.

Kaynakça

*Reşat Ekrem Koçu Eski İstanbul’da Meyhaneler ve meyhane Köçekleri, Doğan Kitapçılık 2002

** O zamanki İstanbul valisi Fahrettin Kerim sıkı bir Yeşilaycı idi ve içkiye savaş açmıştı. Akşamcılar da onun kısa boyuna nazire bu küçük rakı şişesine Fahrettin Kerim derlerdi. Cem Özmeral'in notu.

***Tarih Mecmuası 1974, Meyhaneler Yahut İstanbul Akşamcıları, Şevket Rado, s.14