Eskiden İstanbul’da meyhaneler ve akşamcılar varmış. “Şimdi yok mu?” diyeceksiniz. Var tabii ama aynı değil. İçkili
lokantalar var, içkili restaurantlar var, barlar var ama eski anlamda kaç
meyhane var acaba? Meyhane kelimesi Farsçada şarap evi demek. İstanbul’un eski
meyhanelerinden bahsetmeden önce buraların müdavimleri olan akşamcı kelimesini
biraz açalım. İçki içenleri: Sosyal içiciler, akşamcılar ve alkolikler
diye ayırabiliriz.
Akşamcıların, alkoliklerden farkı, birincilerin güneş
batmadan içki almamaları ikincilerin ise sabah kalktıkları andan itibaren
içkiyi düşünüp günün her saatinde içebilmeleri. Tabi akşamın ucunu kaçırıp
sabaha kadar içip sonra da bütün gün uyuyana da akşamcı demek mümkün değil.
Eskiden meyhanelerde içki içilir, meze atıştırılır ama yemek yenmezmiş.
Zaten adı üstünde şarap evi, gidersin iki kadeh içkini içersin, sonra
gidip evinde yemeğini yersin. Kadeh deyince de likör kadehi. Ünlü yazar Reşat
Ekrem Koçu, rakı kadehi şöyle tarif eder: “O
canım rakımız, kuşgözünden şişhaneye, kadehle içilir efendim. Yudum, yudum,
süze, süze, koklaya koklaya.”*
Çocukluğumdan hatırlarım rahmetli annem, dayımı da karşısına alır rakıyı
yemekten önce küçük kristal kadehten içerlerdi. Yanında da bir avuç sakız
leblebisi ve kabuklarını itinayla soyduğu birkaç dilim elma, hepsi o kadar.
Annem, rakıyı hiç bir zaman şişeden servis yapmazdı. “Fahrettin Kerim”** adı verilen 25 cl. Tekel’in Yeni rakısı
bakkaldan alındıktan sonra, buzlu camdan olan şişesinden alınıp, kristal
sürahiye aktarılırdı. İnce uzun bardaklarla rakı içme âdeti zannederim 1960’lı
yıllardan sonra çıktı. O zamana kadar şimdi kullanılan rakı bardakları ile
yalnız düğünlerde limonata içilirdi. Su bardakları daha bodur, camı daha
kalınca ve üzeri dil, dil olurdu. Gene o yıllarda rakı üretimi İnhisarlar
İdaresi, sonraki adıyla bir devlet monopolü olan Tekel’in elinde idi ve
üretilen iki çeşit rakı vardı: Yeni ve Kulüp rakısı. Kulüp rakısının etiketinin
üstünde smokinli, sigar içen iki adamın resmi vardır. Dikkat ettiniz mi
bilmem, önlerinde bardak değil iki tane kadeh vardır.
Kadeh tokuşturma adabını da, eski büyüklerden öğrenmiştim. Yaşlı olan
kişi, kendinden genç olana kadehini uzatır : “Sıhhatinize” veya “şerefinize”
derdi, “yarasın” gibi deyimler
İstanbul’da kullanılmazdı. Genç olan kişi de kadehini, büyüğünün kadehinin
aşağısına doğru indirir, kadehinin ucunu diğer kadehin alt bölümüne hafifçe
dokundurur, bir nevi etek öper, saygı gösterirdi. Kadeh tokuşturma geleneğinin
ilk defa nasıl başladığını da gene böyle bir büyükler masasında dinlemiştim.
Eski devirlerde zehirleme olayları çok olduğundan, iki dost beraber içerken, ev
sahibi kadehini misafirinin kadehine doğru indirir ve üste ki bir bölümü
onun kadehine boşaltır, böylece şarabın güvenli olduğunu ima edermiş.
Kadeh tokuşturma âdeti de misafirin ev sahibine, “gerek yok ben sana güveniyorum” anlamına, kadehini onunkine
çarparak geri çekmesiyle başlamış. Kadeh tokuşturma, rakı içme adabı ve usulü
hakkında son zamanlarda o kadar çok yazı, kitap yazıldı ve sosyal medya da
paylaşıldı ki, biz bu konularda uzmanlık taslayıp konuyu uzatmayacağım.
1960’lı yıllarda İstanbul’da meyhane tarifine uyan birçok yer vardır, ama
genç birisi için bu tip yerlere gitmek çoğu kez olanaksızdı. İstanbul’da o
zamanlar genç insanların çekinmeden gidebileceği meyhane tipi yerlerin başında,
Çiçek Pasajında ki meyhaneler gelirdi. Bunlar içinde de “Kime ne, biz bize, diz dize” en popüler olanı idi. Giriş katı
akşamcıların mekânı, mahzen şeklindeki alt katı ise müdavim olmayan çoğu genç
insanların tercihi idi. Burada şarap fıçıları şeklinde küçük masalar ya da daha
alçak, bodur iskemleli üçer dörder kişilik arkası hasırla kaplı alçak masalar
vardı. İlk içkiye başlayanlar da burada genellikle rakı içmezler, ya bir şişe
ucuz Çubuk şarabı, ya da Arjantin denilen büyük bardak siyah tekel birasının
içine karıştırılmış duble votka yanına da iki üç meze alır (ben burada ilk “meyhane” deneyimimi yaşamıştım), sohbet ederlerdi.
Köprü altında da şimdiki kadar çok balıkçı lokantası yoktu. Eminönü
tarafında akşamcıların rağbet ettiği, daha çok patates kızartması ile bira
içilen fıçı masalı ve tabureli bir meyhaneyi hatırlarım. Bütün bunlar
1960’ların ilk yıllarından aklım da kalanlar. 1960’ların sonlarında, Bebekte “Nazmi” (Boğaza
nazır teraslar halinde, yamaçta yer alıyordu ve özellikle yaz akşamları
doyumsuz bir güzelliği vardı. Şimdi yerinde bir apartman var.) ve
Özdemir’in Yeri, Palet, Körfez, Kumkapı’da Balıkçı lokantaları, Üsküdar da Hacı
Baba gibi takıldığımız yerler de vardır ama bunların hemen hepsi içkili
lokantadır.
Gedikli denilen meyhaneler ruhsatı olan ve Meyhaneci Ustaları tarafından
işletilen meyhanelermiş. Gedikli sistemi bir nevi lonca sistemi, yani aynı iş
ve sanatla uğraşanların mesleki organizasyonu. Bu loncalara girecek meslek
sahiplerinin sayısı tahditli. Örneğin, İstanbul’da bin meyhane açılmasına izin
verilmişse bin birinci açılamıyor. Ancak bir meyhanecinin hakkını bir başkasına
devretmesi mümkün. O zamanlar Mısır Çarşısında olsun Kapalı Çarşıda olsun dükkânların
kapılarının üzerinde bir isim tabelası yok. Bunun yerine dükkânın kolayca
bulunması için deve yumurtası, deve kuşu tüyü, gemici feneri gibi işaretler
koyulurmuş. Gedikli meyhanelerinin işareti de, kapının hemen üstünde asılan
hasır eskisi imiş. Kapıdan girince de ya sağda ya da solda, şimdiki barların
benzeri içki tezgâhları bulunurmuş. Bu tezgâhların üzerinde şarap ve içki
bardakları ve tezgâhçı müşteriler için hazırlanmış içinde leblebi,
lahana turşusu, havuç dilimleri olan meze tabakları varmış.
Tezgâhçı müşterilerde
genellikle dükkânlarını kapatıp eve giderken iki tek atan esnaftan oluşurmuş.
Akşamcılar ise genellikle masalarda oturan ve çoğu yaşını başını almış devamlı
müşterilermiş. Akşam müşterilerinin çoğu ustalar ve dükkân sahibi esnaf olup,
kalfalar ve çıraklar ise ancak güneş batmadan ve ya ikindi üzeri uğrayıp iki
tek atabiliyorlar. Bıyıkları terlememiş genç delikanlılar ise, meyhanelerin
önünden bile geçmeye korkuyorlar. Ramazan da meyhaneler kapalı, ama meyhaneci
ustaları müşterilerine “unutma beni” denilen
dolma dağıtıyorlar ki Ramazan bitince meyhaneleri iş yapsın.
Çaylak Tevfik 1880’li yıllarda İstanbul’da isimlerini bulabildiği Gedikli
meyhaneleri şöyle sıralıyor***:
Balık Pazarında: Kafesli, Hançerli, Yahudi
Zindankapısı’nda: Salepçi
Asmaaltı’nda : Çavuşbaşı
Ketenciler’de : Sabuncu
Mahmutpaşa’da: Çorapçı Hanı, Kürkçü Hanı, Validehanı
Mercan’da: Ali Paşa Hanı
Tavukpazarı’nda: Saraç Hanı, Bakla Hanı, Yağlıkçı Hanı, Vezir Hanı
İskenderboğazı’nda: Taş Han
Gedikpaşa’da: Küçük Müslim, Büyük Müslim
Kumkapı’da: Düzoğlu, Yeni Meyhane, Karabıçak, Küçük Samsun,
Yenikapı’da: Kafesli
Langa‘da: Tandırlı, Mermerli, İki Kapılı
Kulluk Karşısında: Saray Odaları, Uzun Odalar
Samatya’da: Büyük Kuleli, Küçük Kuleli, Altınoluk, Gümüş Halkalı, Kel
Serkis, Zafiri, Ormanos, Gülbeçe, Hacı
Manol, Süngerli, Servili,
Yedikule’de: Mağaza
Altımermer’de: Sümbüllü
Karagümrük’te : Takyeci
Topkapı’da : Karagöz, Yeni Meyhane, Hacı Mardiros, Kaledibi, Safrafin
Tekfursarayı’nda: Karagöz, Ensarci Mişon, Kürekçi, Orak, Çubukçu Nesim
Balat’da: Karanlık, Koca Kalfa, Köroğlu, Bahçeli, Yarım Balat, Karanfil,
Yasef, Enserci Nesim, Balta Yasef
Lonca’da: Ayvalı, Yaveşko
Balat haricinde: Dülgeroğlu, Tümbet, Hacı Mişon, Hacı Avram, Gümüş
Endaze, Bayraktar, Çingene Müslim
Fener’de: Sukyas, Gümüş Halkalı, Kamburoğlu, Tanaşaki
Kiremit Mahallesinde (Fener’in üst
başı): Sakızlı, Kafesli
Cibali’de: Haleblioğlu, Laşko, Kasavet, Anastas, Yahudi Ayvede
Unkapını’nda: Yenidünya, Baklacıoğlu
Keresteciler’de: Kandilli
Koltuk Meyhanelerine gelince; bunlarda gedik dışı ruhsatsız, kaçak
meyhaneler. Örneğin adamın gedikli bir aktar dükkânı var. Dükkânın arkasına bir
şarap fıçısı ya da bir rakı testisi koyuyor ve akşam dükkânı kapattıktan sonra
tanıdığı ve güvendiği müşterilerine içki veriyor. Bu müşteriler genellikle geç
çalışıp meyhanelerde içmek istemeyen ve eve içki götürmek istemeyen gardırop
akşamcıları. Ama içtikleri de bir, bilemedin iki kadeh, fazla vakitleri yok,
iki kadehi içtikten sonra “yumruk mezesi”
denilen, ellerinin tersiyle ağızlarını silip evlerinin yolunu tutuyorlar. Tabii
Belediye Zaptiyelerinin bu kaçak koltuk meyhanelerinden haberi var. Ama onlar “görme beni” denilen rüşveti ceplerine
attıkları müddetçe seslerini çıkarmıyorlar.
“AYAKLI MEYHANE.”
Reşat Ekrem Koçu'nun İstanbul
Ansiklopedisi 1974
Bir de Ayaklı Meyhaneler var, bunlar çoğunlukla Eminönü’nde Yemiş
İskelesi civarında veya Balık Pazarında dolaşırlarmış. Zannetmeyin ki bunların
yürüyen bir tezgâhı yahut sucu ve şerbetçiler gibi görünürde bir damacana veya
ibriği var. Dükkânları, tezgâhları, depoları hepsi vücutlarının üstünde.
Çoğu Ermeni asıllı olan bu seyyar meyhanelerin üzerinde uzun bir cüppe,
cübbenin iç cebinde bir kadeh, başlarında bir takke, omuzlarında ne iş
yaptıklarının işareti bir peşkir varmış. Bellerindeki kuşak yerine kat kat
sarılmış, içi rakı veya şarapla doldurulmuş nargile marpucuna benzeyen
uzun bir koyun barsağı, barsağın ucunda da bir musluk. Müşterilerinin
çoğunluğu ise kalyoncular, hamallar, avareler, baldırı çıplak yurtsuz
barksızlardan oluşurmuş. Ayaklı meyhane kendisine doğru gelen müşteriyi görünce
hemen bir zerzevatçının dükkânına girer ve arkaya doğru yürürmüş. Usulü bilen
müşteri de yanına gelir bağırsaktan boşaltılan rakıyı bir nefeste yudumlar,
kırk parayı “Ayaklı”ya verir, sonrada
orada bulabildiği bir lahana yaprağı, havuç parçası gibi bir iki sebze artığını
ağzına atar dükkândan dışarı çıkarmış.
Bütün bunlar yüz küsur sene öncenin akşamcıları. Zamanımızda akşamcılar
evlerinde içiyorlar, boğazda açık hava lokantalarında da, teknelerin üstünde,
kapalı bar ve restoranlarda da. Bostancı’da, Bodrum’da Meyhaneler Sokağı adlı
sokaklar bile var, ama onlar da daha çok içkili lokanta tipi yerler. Çiçek
Pasajına gelince, “Kime Ne” hala
orada mı bilemiyorum, ama girişteki “Yes
please”cilerden insan ürküyor, orası da çok turistik bir görünüm
almış. İstanbul’u adım adım gezdiğimden, gittiğim tarihi yerlerde eski
ayaklı meyhanelerin müşterilerine de rastlıyorum. Topkapı surlarında, Haliç parklarında,
Dikilitaş tepelerinde ellerinde bir kesekâğıdı, içinde bir bira ya da şarap
şişesi kendi kendilerine “self service”
yapıyorlar. İçki içilmeyen tek yer artık İstanbul’da kalmayan meyhaneler.
Kaynakça
*Reşat Ekrem Koçu Eski İstanbul’da
Meyhaneler ve meyhane Köçekleri, Doğan Kitapçılık 2002
** O zamanki İstanbul valisi
Fahrettin Kerim sıkı bir Yeşilaycı idi ve içkiye savaş açmıştı. Akşamcılar da
onun kısa boyuna nazire bu küçük rakı şişesine Fahrettin Kerim derlerdi. Cem
Özmeral'in notu.
***Tarih Mecmuası 1974,
Meyhaneler Yahut İstanbul Akşamcıları, Şevket Rado, s.14





