Enis Batur, Nermi Uygur, Artun Ünsal,
Yıldırım Türker, Sören Kierkegaard, Balzac, Voltaire, Diderot, Paul Eluard ve
Stendhal’in kaleminden aşkın en güzel halleri.
En büyük heyecanların, en tutkulu aşkların,
en keyifli anların mevsimi geldi. En hızlı aşklar yazın yaşanır ama en büyük
aşklar da yazın başlar. 10 edebiyatçıdan Enis Batur, Nermi Uygur, Artun
Ünsal, Yıldırım Türker, Sören Kierkegaard, Honoré de
Balzac, Voltaire, Denis Diderot, Paul Eluard ve Stendhal‘den seçtiğimiz
yazılarla aşkı yeniden hatırlayın ve gülümseyin… Bakarsınız umduğunuzdan iyi
geçer yaz.
ENİS BATUR.
Aşk Üzerine Marazi Bir Deneme.
(…) Lacan, bir kadına yazdığı mektuptaki
yazımsal sürçme nedeniyle bıyık altından kendisine eşcinsel olduğunu ima
edenlere “İnsan sevdi mi seks söz konusu
değildir” der. Lacan’ın sözü aşkın cinsellikle kaynaştırıldığı
perspektiflere İskender kılıcı gibi iner. Şaşırtıcı bir yan yoktur oysa bu
önermede: Bütün klâsik ölçütler gelir söz konusu ayrımı doğrular. Yalnızca
kavuşamamamın, buluşamamanın yol açtığı bir kopuş değildir üstelik bu. Ters
kutupta kavuşmanın ve buluşmanın durmadan tekrarlandığı, keşfe vakit bırakmayan
fethin esas olduğu örneklerde de kopuş geçerlidir. Ne Casanova aşkı yaşama
hakkına sahip olabilmiştir, ne de Don Juan ya da Acquitaine dükü Guillaume.
Öteki’ni bulamamanın temel gerekçesi kendini gözden kaybetmektir.
Erotizm vakit, sabır, emek isteyen tutku
kültürü. Musil’in “Niteliksiz Adam”ın
merkezinde, Ulrich-Agatha çiftinin sıra dışı ilişkilerinde sınırlarına ışık
tuttuğu teğet mantığı. Orada egemen fiiller değişir: Dokunmak, değmek, bakmak
ince ayar ister. Bir başka denememde değinmiştim, Musil’in kediler konusundaki
gözlemine. Çiftleşme mevsimi gelip geçtiğinde birbirlerinden hepten
uzaklaşmazlar, göz mesafesinden uzaklaşmaksızın yeni konumlar seçerler. Sonra,
gene yakınlaşacaklardır.
Klasik ölçüler böyle de, çağdaşlarınki farklı
mı? Batı Avrupa’da yapılan bir araştırma günümüz insanının Aşk’ı hayvan ve
spor tutkusunun, meslek ve serüven tutkusunun hizasına koyduğunu gösteriyor.
Melâlden yorgun modernler Tutkuyu “coşku”
ve “neşe”yle özdeş sayıyorlar. Aşk,
artık kan ve gözyaşı ile yoğrulan bir imge olmaktan çıkıyor. İnsanlar onu
yaşamak istiyorlar. Onunla yaşamak. Hayatın bir olanaksızı saymaktan yana
değiller Aşk’ı.
Onun olabilirlik payı ne, peki?
Bu olabilirliğin ifade edilme payı var mı?
NERMİ UYGUR.
Sevgi, Sevgi, Sevgi
Az kişinin önem vermemesine, çok kişinin de
önem veriyormuş gibi yapmasına bakma. Herkesi kavrayan yaşama niteliğinin en
önemli göstergelerinden biri, hiç kuşku yok buna, sevgi. Sevgi olmasaydı neyle,
nasıl geçerdi yaşam? Akıl, sanat gibi bir-iki gerçeklikle birlikte sevgiyi de
çıkar, boş, bomboş yaşam.
Sis, tutku, karmaşa, dalga, deniz, durgun göl,
gezi, serüven, tatlı iş, tanrılık öğe, benzersiz gizem, özlem, bilmece, zor
varlık, erdem, safsata, gençlik ateşi, yaşlılık hüznü, erişilmez aşama,
görkemli başarı… Daha nice nice benzetmelerin çevresinde dönüyor da dönüyor
sevgiyi az çok kavramaya çalışanlar. Hiçten iyidir, ama hepsi, hepsi boşuna.
O sözcüğün, bir tek sevgi sözcüğünün gözümüze
kulağımıza çarpmasıyla hemen oracıkta oluşan bir duygu ve duyarlık ikileminde
buluyoruz kendimizi. İçimiz dışımız: hoşluk, ateş, uyanma, pay alma, çekiliş.
Sevgiyi sanki sözcüklerle derlenebilirmiş
gibi sözcüklerle toparlayamayız. Gerekmez de, istediğim yok zaten.
Sevgi, sevgi, sevgi…
Üstüne yok karmaşıklıkta. Yalına indirgenemez
bir tüm gerçeklik. Bazı tedirginlikleri dindirir gibi görünse de iler tutar
yol-yordam arama sakın yalına indirgemede. Düpedüz göz kamaştırır, giderek
uyutur. Gözler açılınca da olanca karmaşıklığıyla dolanık, açmaz karşımızda
gene sevgi.
Sevgi, sevgi, sevgi… Kendimi tutmasam üç
kezle bile yetinmeyeceğim. Şimdiye dek kitaplaşan yazılarımda “birden-çok-kez’ li” denemeler yaşadım.
Biri: “Doğa! Doğa!” ; öbürü: “Shakespeare, Shakespeare,
Shakespeare” Yaşama Felsefesi ile Güneşle çağlarımın
hep süregiden coşkularıydı bu “çok-kez”
ler. Kendi bilinçaltıma inmiş değilim, ama öyle sanıyorum ki doğanın da
Shakespeare’in de sevgiyle en içten içli dışlı olmasından kaynaklanıyor bu;
nitekim bundan itelenmiş oldum ben de o çok kezli yinelemelere.
Sevgi, sevgi, sevgi… Bol bol gerçeklik
ilintilerinin tadına doyum olmayan dilsel, bilgimsi, hayalci çağrışımların
üşüştüğü yerde bir tutamcık değinmeden öteye geçemez.
Sevgi bu, n’etsen toparlayamazsın.
ARTUN ÜNSAL.
Aşka Dair
Dünyevi aşk, heyhat! İnsanla sınırlı, ama aşk
pişirir insanı derler Yunus’unki gibi olmasa da. Pişmek için ille aşk mı gerek?
Bilemem. Kişisel anılara bir yolculuk, biraz nostalji biraz da itiraflar saati.
Mavi gözlü güzel annem genç kızlığında pek
sevdiği dizeleri arada yinelerdi, hangi ozanın bilemem:
“Bir bakış insanı aşkından emin eder,
Âşıklar gözleriyle yemin eder…”
Aşk, bir “bakış”,
hem de “manalısından” bir bakış mı
acep? Bir ezgi, ya da delilik, çılgınlık, kendini yitirmek mi yoksa? Seveni
göklere uçuran bir duygu mu? Ama aşkta tek kanatla uçulmaz ki ille de iki kişi
gerek sevdiğini yalnızca sevenin bildiği, sevilenin haberi olmadığı aşklar da
olsa…
Tango severdi annem. “Mikrofonda temsil” saati gibi radyoda çalınan tangoların
tiryakisiydi. Bazen annemle babamı yemek masasının yanı başında dansa kaldıran
nağmeler:
“Sevdim bir genç kadını,
ansam onun adını
Her şey beni ona bağlar,
kalbim durmadan ağlar
Gitti o dönmeyecek, aşkım
hiç sönmeyecek
Uzun yıllar geçse bile,
yaşarım hayaliyle…”
“Aşkım hiç sönmeyecek…” Acaba annemle,
babamın aşkları oldu mu birbirlerinin dışında? Olmuştur elbet, annemi genç
kızken sevip istemeye cesaret edemeyenler ya da onun gözlerini aradığı
erkekler. Babam da bin türlü serencam yaşamıştır şüphe yok. Doğuştan çapkındı
hınzır. Annesi onu 6 yaşındayken Kadıköy’deki Aziziye Hamamı’na götürdüğünde
öteki kadınlar “Bari babasını da
getireydin” diye sözüm ona cilve etmişlerdir. Evet, babamın da “Fahriye Ablaları” olmuştur, olmadıysa
ne yazık. Sonra Mekteb-i Tıbbiye, Yel değirmen ‘le Despinalar, Cihangir’de pencereden başlayan, sokakta süren
komşu flörtleri filan. Kesin annemle babam birbirlerini severek evlenmişler,
ama sevgi de uçuyor zamanla. Kıskançlık, geçimsizlik, endişe, kin, nefret,
ayrılık, intikam, boşanma ve perde! Biri Temmuz’ da, öbürü de aralıkta öldü
aynı yıl, ayrı evlerde. Annem tek başına, babam bir başka eşiyle… Hani annemle
babamın aşkı? Onlarınki aşk mıydı bilemem. Soramam da artık, çünkü toprağa
döndüler. Her neyse, onlarınki bitmişti önce yürekte, sonra vücutta. Oysa tek
tek her ikisi de sevgi doluydu. Tatlı benciller…
YILDIRIM TÜRKER.
Eşcinsel Aşkın Çevresinde.
Eşcinsel bir aşk her aşk kadar özel, her aşk
kadar biricik. Dünyaya tutulduğunda her aşk kadar kimsesiz ve bu toplumsal
koşullarda biraz daha savaşçıdır. Her aşk göze aldıklarının toplamıdır.
Eşcinsel aşk, bu anlamda başlı başına bir göze alma, cüret etme hanesine
yazılabilir. Bunun dışında aşklarımızı yalınkat, toplu olarak gözetlenebilir,
birkaç sözcükle hemen anlaşılabilir kılmayı amaçlayan düz cinselliğin
hegemonyası zaten eşcinsel olalım, düz cinsel olalım hepimizi kurutmakta değil
mi?
Mitoloji ancak üretildiği dile ve
tüketicisinin hayatına tahvil edilebilir. Bizden uzağa itmeye çalıştığımız,
evcil bir “öteki”lik yüklediğimiz
eşcinsellik de mitlerin bereketli örgütlenme alanlarından biridir. Mitolojiyle
evcilleştirilen bütün hayat alanlarında olduğu gibi o mitler o hayatın
sakinlerince de kabul ve itibar görür. “Eşcinsel
Dâhiler” adında, popüler olmaya aday bir kitap ne kadar eşcinsellerin
toplum içindeki varoluşlarını meşrulaştırmaya katkıda bulunsa da eşcinseller
tarafından gururla kabul görse de uzun vadede onların hayatını ağır bir cendere
altına sokacak saldırgan bir yaklaşıma zemin hazırlar. Eşcinseller hayatlarını
meşrulaştırmak için dahi olacaklar, öyle mi? Yok öyle yağma! Eşcinseller
zekidir, duyarlıdır, ince ruhlu, becerikli, edepsiz, dengesiz, çok eşli, ağlak
vb.’ dir. Eşcinsellerin artılardan eksileri çıkararak ferahlamaları, düz
cinsellerin kendi dışlarındaki bir dünyayı açımlamanın tadını çıkarmalarına
koşut bir aymazlık. Görünürlük mücadelesi veren eşcinseller bu yüzyılların
ürünü mitolojinin bulutu yüzünden ciddi vakit kaybediyor. Dünyanın düz cinsel
sağlamasında “Cinselliğin Loş Köşeleri”,
“Aşkın Öteki Yüzü” vb. başlıklar altında söze sıvanan bu hayata giden bütün
yollar kesilmiş oluyor.
Aydınlığı kim görmüş? Beriki yüzü nereye
bakıyor? Öteki diyenler kim? Dünyanın dışına itilmekten neden bu denli
korkuyoruz? Korkuyorsak eşcinselleri neden rahat bırakmıyoruz? Hümanist
sosyalistlerin “insani olan hiçbir şey
bana yabancı değil” büyüklenmesiyle kendilerini en sevecen, en hoşgörülü
merci ilan etmelerinde canavarca bir şey görürken fazla mı ileri gidiyorum?
Görenin görülen karşısında iktidarı üstüne kurulu hiyerarşinin tecavüzü hangi
insanlığı aydınlatabilir?
Eşcinsel aşka edebiyatın hangi kapısından
girilir? Mann’ın Aschenbach’ıyla Forster’ın Maurice’i aynı tutkuya mı
yazıldılar? Proust’ la Rimbaud tanışır mıydı? Burroughs, Tennessee Williams’ın
dünyasına sığabilir miydi? Stein ile Woolf o mektupları birbirlerine yazarlar
mıydı? Gide ile Genet aslında aynı çağda yaşamadılar mı? Sait Faik’in aşkı
Nahid Sırrı’nın yazısında karşılığını bulabilir miydi? Bilge Karasu ile Selim
İleri aynı iklimin aşkını mı yazdılar? Murathan Mungan kimin akrabası? Küçük
İskender hangi eşcinselliği yazıyor? Yazısında eşcinsel aşka yer vermiş bütün
yazarların dökümü ve incelenmesi eşcinselliğin ne tür bir duyarlık olduğu
konusunda kesin bir sonuca ulaşmamızı sağlayacak mı? Hayır. Her aşkın dünyayla
ve nesnesiyle ilişkilenme biçimindeki biriciklik üstüne aydınlanırız olsa olsa.
Bir erkek, bir erkeği; bir kadın, bir kadını
sever. Kuracağımız ikinci cümle mutlaka politik olacaktır.
SÖREN KİERKEGAARD.
Regine’ye Mektuplar.
Regine’m,
Bu mektup tarih taşımıyor, taşıyamaz da,
çünkü içeriğinin özünü bende her an var olan bir duygunun bilinci oluşturuyor.
(…)
Saint-Martin akşamı saat sekizdeki yokluğum
sırasında Fredensborg’daydım. Dünmüydü ya da evvelki gün müydü
söyleyemeyeceğim, çünkü bugün diye bir kalkış noktam yok benim. Arabada beni
görenler şaşırıp kalmışlar. Biliyorsun eskiden hep yalnız başıma giderdim, ama
o zaman üzüntü, kaygı ve melankoli sadık dostlarımdı benim. Şimdiyse yolculuk
maiyetim daha da küçülmüş durumda. Gezintiye çıktığımda senin anınlayım, eve
dönünce de sana yönelik özlem dolu bir arzuyla birlikteyim. Fredensborg’taysa
şu yol arkadaşları birbirlerinin boyunlarına atılırlar ve öpüşürler. Ben işte en
çok bu anı seviyorum, çünkü bilirsin, ben Frendensborg’u sözle anlatılamaz bir
an için, yalnızca bir an, ama bana göre paha biçilmez bir an için severim.
Bu mektup tarih taşımadığına göre ve öyleyse,
herhangi bir zamanda yazılmış olabileceğine göre ne zaman olsa okunabilir ve
eğer gece herhangi bir kuşku içini kemirirse o zaman da okuyabilirsin onu,
çünkü aslında sana “benimsin”
diyebileceğimden bir an bile kuşku duymadım. Bu deyişin içine yerleştirdiğim
her şeyi biliyorsun. Eğer senden ayrılmak zorunda kalırsam yaşamının benimle
birlikte duracağını sen kendin yazmıştın, bunu biliyorsun. Ah! İzin ver de
yaşamına birlikteliğimiz kadar uzun süre bende saklı kalsın, çünkü biz yalnız
o zaman gerçekten birleşmiş oluruz, bir an bile kuşkulanmadım bundan. Hayır,
bunu ruhumun en derin inancıyla yazıyorum ve ben dünyanın en karanlık, en
gizli köşesinde bile sana ait olduğumdan kuşku duymayacağım.
HONORÉ DE BALZAC.
Honoré de Balzac’tan Madam de Berny’ye.
Mutsuzsunuz, biliyorum bunu. Oysa ruhunuzda
sizin bilmediğiniz ve sizi hâlâ yaşama bağlayabilecek zenginlikler var.
Karşıma çıktığınızda, mutsuzluğu yüreğinden
kaynaklanan bütün insanlardaki o çekicilik vardı üstünüzde. Ben acı çekenleri
peşinen severim. Böylece melankoliniz benim için büyülü bir güzellik,
mutsuzluklarınız benim için bir çekicilik haline geldi ve bütün düşüncelerim
ruhunuzun hoşluklarını gösterdiğiniz andan başlayarak bendeki sizinle ilgili
tatlı anılara bağlanıverdi elimde olmadan.
Size yazsam mı yazmasam mı? İşte ayrıldığım
zamandan beri düşüncelerimin tek değişmez sorunu, bütün derin düşüncelerimin
konusu buydu. Size eğer uzun süredir sizi gözle görmediğimi söylersem,
genellikle kendini beğenmişlik duygularıyla dopdolu genç bir ruhun bir tutkuyu
umudun hazineleriyle güzelleştirmeye çalışmak yerine tasarlayabildiğine,
koruyabildiğine ve besleyebildiğine şaşırıp kalırsınız; ama ben böyleyim işte
ve her zaman da böyle kalacağım; aşırı derecede çekingen, taşkınlığa varan derecede
âşık ve seviyorum demeye cüret edemeyecek kadar bakir. Bu bekâret içine, bu
utanma içine, reddedilmeme yol açan bütün korku ve utangaçlık da girmektedir
elbette. Bu yüzden de hiç başıma böyle bir şey gelmedi, çünkü hiçbir zaman
kendimi böyle bir tehlikeye atmadım; ama bugün ilk kez hissettiklerimi dile
getirme tehlikesini göze alıyorum. Evet, Madam, cüret ediyorum buna, ama bunu
yaparken de bu mektubun bütün sonuçlarını hesaplamak için aklımın kendine
ayırmış olduğu en son bölgeye çekilmeyi de ihmal etmiyorum.
Siz bu mektubu okurken, tabii eğer okursanız,
aklınızdan geçecek olan en küçük düşünceyi bilmediğimi sanmayın sakın.(…)
Böylece Madam bilin ki bu mektup kesinlikle
bir oyun değildir, bu sizinle aynı durumda olan genç bir ruhun açık
ifadesidir. (…)
Üzgünsünüz ve çoğunlukla yalnızlık
içindesiniz. Bu mektubun sizi bir an için eğlendireceğini düşünüyorum. Sizin
yerinizde ben olsaydım bu mektuplaşmada orijinal bir şeyler bulurdum. (…)
Ama ben her şeyi hesapladım demiştim size,
çünkü eğer bana bir yanıt verme lütfunda bulunursanız bunun belki de beni
tanımaya çalışmanız ve benimle alay etmeniz; son olarak da bir yolcuyu
karanlıkta bir an umutlandıran, ardından da onu bir uçurumun dibine yuvarlayan
o hafif parıltıları taklit etmeniz için bir tuzak olabileceğini alıngan
karakterim bana çoktan telkin etmişti bile.
Yok, hayır… Bundan korkmama hiç gerek yok,
çünkü siz bana yanıt vermeyeceksiniz. Binlerce neden var bunda sizi
alıkoyacak(…) Ne olursa olsun ben sizi büyük zevkle düşünmekten hiç
bıkmayacağım. Düşünün ki Madam sizden uzakta biri var; ruhu hayran olunacak
bir ayrıcalıkla mesafeleri aşan, göklerde ideal bir yolu izleyen ve yanınızdan
hiç ayrılmamak için sarhoşlukla size koşan, yaşamınıza, duygularınıza tanık
olmaktan hoşlanan birinin(…), sizin bir dosttan, bir abladan daha ötede
olduğunuz, neredeyse bir anne olduğunuz bir insanın bulunduğunu düşünün. Bütün
bunlardan da ötede siz benim için bir tanrıçasınız(…), siz benim için gerçek
bir koruyucusunuz hiç farkında olmadan.(…) Her ne olursa olsun sizi her zaman
seveceğim.
Sizden ne aşk bekliyorum, ne şaşkınlık, ne
alay, ne küçümseme, ama ben her zaman bütün kadınların yüreğinde şefkat ve
dostluk sınırlarında bulunan bir duygunun var olduğundan kuşkulanmışımdır. (…)
Hoşça kalın Madam. Buraya mektupları bitiren
sıradan sözler yerine, bu yere ben ruhumu koyuyorum bütünüyle, lekesiz bir ruh,
kusursuz bir ruh, kabul edilebilecek en saf armağanlardan biri olarak size
sunmaya cüret ettiğim bir ruh. Hoşça kalın.
Hatırlatıcı Notlar:
Honoré de Balzac’ın ilk aşkına, asıl adı,
Laure Hinner olan 1821′de tanıştığı ve kendisinden 22 yaş büyük olan madam de
Berny’ye yazdığı mektuplar yanmıştır; ama araştırmacıların uzun çabaları sonucu
müsveddelerden hareketle birkaç mektup yeniden oluşturulabilmiştir.
Burada Balzac ın “la Dilecta” diye adlandırdığı Madam de Berny’ye göndermiş olduğu
bir mektuba yer veriyoruz. (Bkz.
]ean- Claude Carrière’ in hazırladığı Lettres d’Amour, Paris,
J’ai lu, 1962, s. 471-506.)
Balzac
ın ileride evleneceği Madam Hanska’ya (Yabancı
Kadın’a) yazdığı mektuplar içinse bkz. Mehmet Rifaf’ ın hazırladığı Balzac Kitabı,
İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 1994, s. 327-344. (Ç.N.)
VOLTAİRE.
Voltaire’ den Mektuplar.
Sevgili aşkım, Bay de M… ile birlikte yedi
sekiz gün içinde göreve gidebileceğimi öğrendim; ama aynı zamanda sizin
bulunduğunuz kentte kalma zevkinin bana gözyaşlarına mal olacağını da! Hareket
gününe kadar hiçbir yere çıkmamam ya da hemen gitmem gerektiğini bana zorla
kabul ettirdiler. Akşam sizi görmeye gelmek, size ihanet etmek olur. Size daha
iyi hizmet etmek için yanınızda olmak mutluluğundan kesinlikle yoksun kalmam
gerekiyor, ama yine de siz eğer mutsuzluklarımızı eğlenceye çevirmek isterseniz
bu yalnızca size kalmış bir şey. Lisbeth’ i saat üç sularında gönderin. İçinde
erkek giysileri bulunan bir paket vereceğim ona sizin için. Onun evinde
hazırlanırsınız. Eğer, sizi taparcasına seven zavallı bir tutsağı görmek
isteyecek kadar incelik gösterirseniz, akşama doğru otele gelmek zahmetinde
bulunursunuz. Sizin köleniz olma mutluluğu bana …’de tutsak olduğumu
unutturacaktır, ama alışkanlıklarımı bildikleri, dolayısıyla da sizi
tanıyabilecekleri için üstünüzdeki jüstokor‘u ve yüzünüzü örtecek bir pelerin
göndereceğim size.
Hatırlatıcı Notlar:
François Marie-Arouet ya da yazın ve düşünce
alanında tanındığı adıyla Voltaire 1713′te henüz on dokuz yaşındayken elçilik
ataşesi olarak gittiği Hollanda’da, Pimpette adıyla bilinen Olympe Dunoyer’e
âşık oldu ve ona pusulalar gönderdi. Ne var ki kızın annesi olanları öğrendi.
Doğruca Fransız elçiliğine gitti. Fransız elçisi de henüz François-Marie Arouet
olarak tanınan Voltaire‘i kentten ayrılıncaya kadar odasına hapsetmeye karar
verdi, ancak iki sevgili yine de gizlice buluşmayı başardılar. Genç adam
sevgilisine sürekli olarak düzyazı ve şiir karışımı mektuplar yazdı.
Voltaire Fransa’ya döndükten sonra bu ilk
aşkım kısa sürede unuttu. Hareketli bir yaşam içine daldı. Pek çok kadın tanıdı
ve sevdi; bu kadınlar arasında adı en belirgin olanlardan biri Châtelet
Markizi. Öbürü de kendi yeğeni kırk iki yaşındaki dul Madam Denis’tir. Altmış
yaşına gelmiş Voltaire’in sıkıntılı günlerinde kendisine destek olan Madam
Denis’e yazdığı mektuplardan en önemlileri 1753-1754 yılları arasına rastlar.
DENİS DİDEROT.
Diderot’ tan Mektuplar.
Paris 7 Haziran 1759
Merhaba sevgilim. Dün sizi hiç görmedim.
Dostlarına bazen çok garip davranan Baron akşam yemeğinde evinde değildi.
Palais-Royal’e gittim ve dostumuzun kapıcısına benim için gelecek bir mektup
olursa onu almasını tembih ettim. Akşam oraya uğradım, mektup falan yoktu.
Akşama doğru da sizi göremezsem bugün de yine sizi görmemiş olacağım. Hava
eğer çok fırtınalı, çok yağmurlu, kapkara olsaydı bir faytona atlar gelirdim.
Böyle bir hava olabilir mi acaba? Sevgilimi görebilecek miyim acaba? Söyler
misiniz bana neden ben sizi günden güne daha sevimli buluyorum? Ya siz benden
niteliklerinizin bir bölümünü gizliyordunuz ya da ben onları fark etmiyordum.
Evvelki gün birlikte geçirdiğimiz kısacık süre boyunca üstümde bıraktığınız
etkiyi size anlatmayı beceremeyeceğim. Açıkçası sanırım siz beni daha çok
seviyorsunuz. İşte şu anda Baron’dan aldığım pusula ve dün Madam Le Gendre için
almış olduğum mektup. Kendisine saygılarımı iletin. Siz de Sophie’ciğim, benim
ne isem o olduğuma her zaman inanın.
Paris 10 Haziran 1759
Görmeden yazıyorum. Geldim. Elinizi öpüp geri
dönmek istiyordum. Eğer size sizi ne kadar sevdiğimi gösterdiysem bu ödülü
almadan dönerim. Saat dokuz. Sizi sevdiğimi yazıyorum size, en azından size
bunu yazmak istiyorum, ama bilmem, kalemim benim bu arzuma katılır mı? Bir
gelseniz de size bunu söyleyip savuşuversem, yoksa hiç gelmeyecek misiniz?
Hoşça kalın, Sophie’ciğim, iyi akşamlar. Demek ki yüreğiniz size hiç benim
burada olduğumu söylemiyor, öyle mi? İşte bakın, ilk kez karanlıkta yazıyorum.
Bu durumun bana tatlı şeyler esinlemesi gerekir. Oysa ben yalnız bir tek şey
hissediyorum, o da buradan çıkamayacak olmam. Sizi bir an için görme umudu
alıkoyuyor beni ve sizinle konuşmaya devam ediyorum. Harfleri yazıp yazmadığımı
bilmiyorum. Hiçbir şey olmayan her yerde sizi sevdiğimi okuyun.
Hatırlatıcı Notlar:
Fransız yazarı ve filozofu Deniş Diderot kırk
iki yaşındayken iyi öğrenim görmüş, felsefe sorunlarıyla ilgili otuz dokuz
yaşında bir kadın olan Sophie Volland’a rastladı. Kötü bir evlilik yapmış,
çalışmalar ve malî sıkıntılar içinde boğulmakta olan Enycyclopedie’nin
kurucusu, Sophie Volland’da hem bir sevgili hem de ideal bir mektup arkadaşı
buldu.
Yazarın mirasçıları onun mektuplarından büyük
bir bölümünü yok etmiş oldukları için, bu uzun sürmüş tutkunun (yaklaşık otuz yıl) başlangıcını
yansıtan ancak birkaç mektup bugüne kadar gelebilmiştir. Özellikle son altı
yıla ait mektuplar da kaybolmuştur.
STENDHAL.
Matilde’e Mektuplar.
4 Ekim 1818
…Çok mutsuzum, galiba gün geçtikçe sizi daha
çok seviyorum. Sizse artık bana eskiden gösterdiğiniz en basit dostluğu bile
göstermiyorsunuz. Aşkımın son derece çarpıcı bir kanıtı var. Bu da sizinle
birlikteyken içine düştüğüm, kendi kendime kızmama neden olan, ama bir türlü
üstesinden gelemediğim sakarlık. Salonunuza gelene kadar cesaretim yerinde,
ama sizi görür görmez titremeye başlıyorum. Sizi temin ederim ki başka hiçbir
kadın uzun süredir bu duyguyu uyandırmadı bende. Öylesine mutsuz ediyor ki beni,
neredeyse artık sizi görmemek zorunda kalmayı ister oldum ve aldığım kararlara
karşın her gün sizin evde bulunmamak için ihtiyatlı olmayı düşünmeye ihtiyacım
var (…)
Yarın gidiyorum. Sizi unutmaya çalışacağım
eğer elimden gelirse, ama pek başaramıyorum, çünkü yine bu akşam da sizi görme
isteğine karşı koyamadım.
Bugün, bütün gün en büyük işim ihtiyatı elden
bırakmadan sizi görebilme yollarını aramak oldu.
Sizi, yanınızdayken değil de, sizden
uzaktayken daha çok seviyorum. Sizden uzaktayken bana karşı hoşgörülü ve iyi
olduğunuzu düşünüyorum. Oysa yanınızdayken varlığınız bu tatlı hayalleri yok
ediyor.(…)
PAUL ELUARD.
Gala’ya Mektuplar.
(Eaubonne?) 29 Mayıs (sonunda) (1927)
Güzelim, taparcasına sevdiğim, özlüyorum seni
ölesiye. Her şey bomboş, elbiselerin var yalnız sarılabileceğim. Bedenini,
gözlerini, ağzını, bütün varlığını özlüyorum senin. Biriciksin sen, çok eskilerden
beri seviyorum seni. Çektiğim tüm sıkıntıların hiçbir önemi yok. Aşkım, aşkımız
onları yakıyor. Geri geldiğinde seni öyle bir süsleyeceğim ki. pijamalarının
ölçüsünü ver bana (!!!). Edinilebilecek her şeyi, var olan en güzel şeyleri istiyorum
senin için. Olabildiğince kısa sürsün yokluğun. Çabuk dön. Sensiz bir hiçim
ben. Bütün öbür arzuları düşümde yaşama geçiriyorum. Sana karşı duyduğum isteği
gerçekliğin içinde yaşama geçiriyorum.(…)
Gala, dorogoyum(*), hep sevdiğim hep
seveceğim bir tanem benim olabildiğince çabuk dön. Hiçbir şey bizim böyle
birbirimizden ayrı düşmemize değmez. Burada her şey yolunda, üzüntülü olmama
karşın. (IC)
Hatırlatıcı Notlar:
Bu mektup, Paul Eluard’ın Gala’ya 1924-1948
yılları arasında gönderdiği mektupları içeren Lettres à Gala (Galaya
Mektuplar, Gallimard, 1984) adlı kitaptan seçilerek dilimize
aktarılmıştır. Paul-Eugène Grindel ya da öbür adıyla Paul
Eluard, 1912′de henüz 17 yaşındayken Davos yakınlarındaki
Clavadel sanatoryumunda 17 yaşındaki Helena Dmitrievna Diakonova’ya rastladı ve
ona âşık oldu. 1917′de evlendiği bu Rus kızına Fransız şairi, Gala adını verdi.
1918′de kızları Cécile doğdu. 1929′da Gala ile Salvador Dali’nin
karşılaşması birlikteliklerinin sona ermesine yol açtı. 1932′de de
birbirlerinden kesin olarak ayrıldılar, ancak aşkları yıllarca sürdü
yaşamlarını başkalarıyla paylaşmış olsalar bile. Gala her
zaman Eluard için bir esin kaynağı oldu. Birbirlerini sık sık
gördüler ve yazıştılar. Gala, Eluard’ın ardından otuz yıl yaşadı. Onun
kendisine yazmış olduğu mektupları, çektiği telgrafları, gönderdiği
kartpostalları özenle sakladı. Sonra da bunları kızı Cécile’
e aktardı. (Bkz. Jean-Claude
Carrière’ in Önsözü, a.g.y., s. 3-9)
(*) Moy dorogoy: “Azizim”, “Sevgilim” anlamında Rusça deyiş. Eluard mektuplarında
Gala’ya kimi kez dorogaya, maya daragaya kimi kez de eril biçim olan moy
dorogoy diye hitap eder. (bkz. a.g.y., s.
405, Mektup 3, not 1)
Kaynak: bianet.org (26 Haziran
2012) Yazılar üç aylık düşünce dergisi cogito’nun bahar 1995′te
yayınladığı 4. sayısından derlenmiştir.