Aziz Nesin Hikâyesi.
"Petir Canavarı Zengo
yakalandı. Beş vilayet sınırı içinde sindirip sındırmadığı kimse kalmamıştı.
İnsanları titreten haydut, en sonunda kapana kısıldı."
Hükümet konağı
önündeki caddeden geçerken bütün yol boyu, onu görmek için gelenlerle dolmuştu.
İki eli bir zincire vurulmuştu. Sarkan zincirin ucu yerde sürünüp şakırdıyordu.
Sağında iki jandarma, solunda iki jandarma, arkasında beş jandarma vardı.
Jandarma komutanı astsubay da en önde gidiyordu.
Herkes onu merak
ediyor, görmek istiyordu da, yine de kimse yakınına sokulamıyordu. Arkadaki
meraklılar, Petir canavarını görmek için öndekileri ittikçe, öndekiler geri
direniyor, canavara sokulmaktan ürküyorlardı. Jandarmaların arasındaki Zengo
ilerledikçe, kalabalığı bıçak gibi yarıyor, önü açılıp boşalıyordu. Ama kaçışan
halk, uzaktan da olsa, Zengo'ya bir tükürük atmaktan geri durmuyordu. Zengo'ya
taş atanlar bile vardı. Yaşlı kadınlar yumruklarını sıkıyorlardı.
"Kahrol Zengooooo!"
"Geber Zengo!"
Her eşkıyanın az çok,
bir iki seveni bulunur. Hiç değilse yakın hısımları sever. Zengo'yu bir tek
kişi, öz kardeşi bile sevmiyordu. Onun için, bir an önce asılmasını en
isteyenler, kendi köylüleri, yakın hısımlarıydı.
En azgın, ez azılı eşkıyanın
bile, uydurma da olsa bir kaç iyiliği anlatılır, eşkıyanın en canavarı bile
masallaştırılır. "Zengini soyar,
yoksula verir" derler. "Öksüz
kızlara düğün dernek yapar," derler. Ne de olası bir iyiliğini
söylerler. Zengo için hiç kimse iyi bir şey söylemiyordu. Bu Zengo çocukluğundan
beri canavardı. Adam öldürmekten, ama hiç bir sebep yokken cana kıymaktan zevk
alıyordu. Öldüreceği adamın zeki ya da yoksul, kadın ya da erkek, yaşlı ya da
genç olması onun için önemli değildi. Yıllarca dağlarda bir başına gezmişti.
Yanına kimse sokulamazdı ki onunla arkadaş olsun.
Yakalandığı zaman
üstünde iki milyon liraya yakın bozuk para çıkmıştı. Oysa her öldürdüğü adamdan
beş milyon almış olsaydı, ceplerinin altınla dolması gerekirdi. Parası yoktu.
Çünkü para için adam öldürmüyordu. Belki de bütün insanları öldürüp, bu koca
yeryüzünde bir başına rahatça yaşamak istiyordu. Daha doğrusu niçin adam
öldürdüğü belli değildi, bunu belki kendisi de bilmiyordu.
Çocukluğunda
yakaladığı tavukların başını dişleriyle koparırmış. Sonra kedilerin gözlerini
oymaya, köpeklerin karnını deşmeye başlamış.
Dağa ilk çıkışı,
evliliğinin ilk gecesi olmuş. Zengo, köyünün en zengini.
Yalnız kendi köyünün değil, bütün çevre köylerin en zengini. Böyle
olduğu için de çok güzel bir kızla evlendi. Kızın babasına yüz koyunluk bir
sürüyle üç yüz de altın verdi. Kızı aldı. Kız, evlilik gecelerine kadar
Zengo'nun yüzünü hiç görmemişti. İlk o gece gördü. Görmesiyle de bir çığlık
atıp, iki elini yüzüne kapayarak kaçması bir oldu. Ama kaçacak yer yoktu. Zengo
kapıyı tutmuştu. Kız iki avucu yüzüne kapalı, çığlık çığlığa duvara sırtını
verip köşeye büzüldü. Parmaklarının arasından Zengo'ya bakıp çığlığı basıyordu.
Zengo'yu görüp de
korkmamak olanaksızdı. Boyu iki metreyi aşkındı. Elleri kürek kadar iriydi. Ya
hele yüzü... Doğduğu zaman, katır başlı bir çocuk doğdu diye bütün köylü
şaşırmıştı. Bu baş yalnız katır başına da benzemiyordu. Biraz katır, biraz
domuz, biraz manda... Şaşılası bir baş. Bütün hayvanlara benziyor, yalnız
insana benzemiyordu.
Anasının bu çocuğa,
bir ayıdan hamile kaldığını söyleyenler bile vardı. Zengo büyüdükçe daha
korkunçlaştı. Tepegözlü, fincan iriliğindeki iki gözünün biri alnında, biri de
yan aşağıdaydı. İri burnu, suratına saplanmış bir bıçağın sapı gibi duruyordu.
Yanpiri, kocaman ağzı vardı. Çiğ pirzola gibi alt dudağı sarkık, iri dişleri de
görünürdü. Bütün yüzü kıllarla kaplıydı.
Güzel gelin, Zengo'yu
böyle görünce korkudan titreyerek köşeye büzüldü. İki eliyle
yüzünü kapadı. Parmaklarının arasından Zengo'ya baktıkça
çığlığı basıyordu. Zengo gülümsemeye çalıştı. Ama beceremedi. Çünkü nasıl
gülündüğünü hiç bilmiyordu. Geline doğru, ellerini açarak yürüdü. Maksadı
geline gülümsemek, "Korkma, korkma
benden" diye ona yalvarmaktı.
Ona yalvaracak, insan
olduğunu söyleyecek, "Bağırma,
istersen vazgeçelim. Yarın sabah babanın evine git!.."
diyecekti. Ama gelin, bunu anlayamadı. Zengo'nun ellerini açıp üzerine
yürüdüğünü görünce bayıldı, boş bir çuval gibi oracığa yığılıp kaldı.
Zengo, hiç
soğukkanlılığını yitirmeden gelini okşaya okşaya boğdu. Sonra onu koynuna alıp
sabaha kadar beraber yattı. Gün ışımadan da başını alıp dağa çıktı. Aradan bir
hafta geçmeden Zengo, kızın babasını öldürdü. Ama bu, başka cinayetlere
benzemiyordu. Adamı lokma lokma doğramış, her lokmasını köy yoluna serpmişti.
Ertesi sabah yollarda parmaklar, kulaklar, burun gördüler.
Zengo, daha sonra,
kendi iki kardeşini öldürdü. Kardeşleri, kendisi gibi korkunç değillerdi. Kız
kardeşini, başından aşağı gaz dökerek geceleyin tutuşturmuştu. Kız, gecenin
karanlığında alevler içinde tutuşa tutuşa dağlara doğru koşarak yandı, kül
oldu.
Abisini de bir
gece baltayla parçalayıp başını, kollarını, gövdesini, ayaklarını
ayrı ayrı ağaçlara astı.
Bundan sonra
Zengo'nun cinayetlerinin ardı arkası kesilmedi. Önce kendi hısımlarını öldürdü.
Çocuk demiyor, kadın demiyor, yaşlı demiyor öldürüyordu. Öldürmekle de hırsını
alamazsa, cesedi yakıyordu.
Dağda yaşıyordu. Pek
sıkışır da yakalanacağını anlarsa, sınırdan kaçıyordu.
Bir kez yakalanmış,
hapishane duvarını delerek kaçmıştı. Jandarmaların arasında caddeden
geçen Petir canavarını halk taşlıyor, suratına tükürüyordu. Ama ona yaklaşmaya
da korkuyorlardı.
Göğsünde çaprazlama
fişeklik vardı. Bir dev gibi yürüyor, koskocaman ayakları, devetabanı gibi yere
löp löp basıyordu.
Silahı, fişekleri
alınan Zengo, hapishanenin bodrumundaki hücreye atıldı. Mahkemesi başladı.
Zengo avukat tutacaktı. Ama parası yoktu. Köyündeki geniş topraklarını, bütün
mallarını, ineklerini, evini sattı. Eline çok büyük para geçti. Bu kez de
kendisini savunacak avukat bulamadı. Zengo'dan herkes nefret ettiği için,
hiçbir avukat onun davasını almak istemiyordu. Alsalar neye yarardı! Hiç bir
avukat, Zengo'yu idamdan kurtaramayacağını biliyordu. Onun için de davasını
almıyorlardı. Ama en sonunda Zengo bir avukat buldu. Avukata çok para verdi.
Herkes, "İdamdan kurtaramazsa, Zengo avukatı
öldürür," diyordu. İdama gitmeden hapisten kaçar, belki de
mahkeme salonunda avukatı öldürürdü. O, bir kişiyi öldürmeyi kafasına koymuşsa
öldürür. On, on beş kişi, bu dev azmanıyla baş edemezdi.
Zengo, avukatının
kendisini yalnız idamdan değil, hapisten bile kurtaracağına inanıyordu. O kadar
çok para vermişti ki avukata, Zengo'yu kurtarmalıydı o.
Mahkeme uzun sürdü.
Sonunda sıra avukatın Zengo'yu savunmasına geldi. Ne olacaksa işte
bu oturumda olacaktı.
On süngülü
jandarmanın arasında mahkemeye gelen elleri kelepçeli Zengo'ya kalabalıktan çok
kişi bağırıyordu.
"Geber Zengo!.."
"İpe ipe Zengo!.."
Mahkeme salonuna
girerken, Zengo'nun bileklerindeki kelepçeyi çözdüler. Zengo, iki jandarmanın
arasında mahkeme salonuna girdi.
Söz savunmanın.
Avukat ayağa kalktı, öksürdü. Titrek, korkulu bir öksürüktü bu. Zengo'nun
savunulacak bir yanı yoktu. Bütün suçları, tanıklarıyla, kanıtlarıyla
ortadaydı. Yalnız bilineni yirmi cana kıymıştı. Daha bilinmeyeni kimbilir ne
kadardı? Avukat, bir kurtuluş umudu olarak Zengo'nun deli olduğunu ileri
sürmüş, ama tıbbi gözlem altına alınan Zengo'nun deli olmadığı doktor raporuyla
anlaşılmıştı. Avukatın, Zengo'yu savunacak gerçekten bir sözü yoktu. Cüppe
kolunun bol yeni içinde kaybolan elini önce yargıca, sonra Zengo'ya çevirdi.
Söze başladı.
"Pek muhterem hâkim bey ve
pek muhterem yüksek mahkeme heyeti. Müvekkilim masumdur. O'nun masumiyetini
anlamak için temiz yüzüne, şefkatle bakan gözlerine sadece bir kere bakmak
yeterlidir sanırım. Yüksek mahkemenizden rica ederim. Sanık sandalyesinde
bulunan müvekkilime dikkatle bakınız. Kendisine yüklenen bunca suç, bu masum,
bu temiz, bu açık çehreden beklenir mi? Hayır. Beklenemez!"
Avukat heyecanla konuşuyordu.
Bu konuşması bir saat sürdü. Konuşurken sesini bir alçaltıp bir yükselterek
harp telleri gibi titretiyor, bir hızlanıp bir yavaşlıyordu. Ama bütün çabası
boşa gitmişti. Sözlerinin hiçbiri, ne yargıçlarda, ne dinleyicilerde olumlu bir
etki yaptı. Nasıl olsa Zengo'yu kurtaramayacağını bilen avukat, hiç olmazsa
sanıktan aldığı parayı hak etmek için konuşmuştu. Yalnız bir kişi,
avukatın sözlerinden büyük bir üzüntü duymuştu. Ağlıyordu. Bu adam, Zengo'ydu.
Alnındaki fincan iriliğindeki gözü yaşarmıştı. Avukatına bakarken gülümsemeye
çalışıyordu. Mahkeme karar için bir ay ileriye atıldı.
Zengo, salondan
çıkınca avukatın elini öptü. Bütün hayatında, kendisine "iyi" diyen bir kişi bu avukattı. Hapishaneden avukatına
iki milyar lira daha gönderdi. Daha önce de çok para vermişti.
"Helal olsun, böyle avukata
helal olsun..." diyordu.
Yargıç kararını
bildirdi. İdam! Zengo, avukatına gülümsüyordu. Hapishaneden avukatına ikinci
kez iki milyar lira daha
gönderdi.
Karar Yargıtay'dan
geldi: İdam onaylanmıştı.
"Helal olsun, böyle avukata,
helal olsun..." diyordu Zengo.
İdam kararı Meclis’te
onaylandı. Zengo, gülüyordu, sevinçliydi. Zengo, bütün parasını avukatına
bıraktı.
İdam sehpasına doğru
götürülmek için hücresinden alınırken Zengo:
"Helal olsun, böyle avukata,
helal olsun..." diye söyleniyor, gülümsüyordu.
Sevgi eksikliği her
zaman bir Zengo yaratmaz, ama dünyaya küskün, kendini değersiz bulan, kendini
ve insanları sevmeyen kişiler ortaya çıkarır. Benlik bilinci, geçmişte kişiye
nasıl davranıldığı, neler söylenildiği ile oluşur. Benlik bilincini değiştirip,
kendini tanıma yoluyla yeniden biçimlendirmeye çalışılmazsa, gerçeğe uymayan
benlik bilinci, ömür boyu sürer.
Erkek çocuklar da
ağlar, içinizden geliyorsa katıla katıla ağlayın. Kendinizi sürekli başkaları
ile kıyasladığınızda bir süre sonra kendinizde iyi olanları fark etmez hale
gelirsiniz. Kendinizi başkaları ile kıyaslamayın, siz kendinizsiniz ve siz
özelsiniz. Anneniz babanız sizi hatalarınız olsa da sevecektir bunu unutmayın.
Küçükken hepimiz
bazen çevremizden bazen ailemizden olumsuz benlik bilincinin oluşmasına
yardımcı olacak şeyler işitmişizdir. Şu an sizin kafanızdaki benlik bilinci
küçükken size söylenen eleştirilerden etkileniyor mu? Hala bunun farkına varıp,
bu kabuktan sıyrılmak için bir çaba göstermediniz mi? Bu kabuğa sığınmak sizin
için daha kolay değil mi?
Gülmeyi bile bugüne kadar öğrenmediyseniz geç kalmış değilsiniz. Hiç bir
şey için bugün geç değildir.