Türk
mitolojisinde Yer’in ve Toprağın ruhu Ötügen Ana.
Alıntı: Doç. Dr. Muharrem Kaya[1]
Anne, insanın hayatının başlangıcı olduğu
için pek çok kültürde, mitolojide çeşitli anlamlar, kutsallaştırmalar
kazanmıştır. Türk mitolojisinde de anne işlevi üstlenen çeşitli unsurlara
rastlamaktayız. Ama bunlara geçmeden önce ilkel sürü topluluğundan avcı
toplayıcı topluma geçildiğinde, kadının bitki, meyve toplayıcılığı yapması ve
ilkel tarımı başlatmasıyla kutsallaştırıldığını da belirtmemiz gerekir.[2] Türk
mitolojisinde ağaçtan türemenin sebebi de bu geçim tarzıyla bağlantılıdır.[3]
Şamanlık yapanların kadın oluşu, Şaman
erkeklerin kadınlıkla ilgili unsurları üzerinde taşımaları, toplumun kutsalla
bütünleşmelerini sağlamak içindir. Bu kutsallık da yine kadının doğurganlığıyla
ve bitki toplayıcılığından kaynaklanan geçim tarzına bağlı yüceltmeyle
ilgilidir.[4] Erkek
egemen yapının kökleştiği topluluklarda Şaman kadınlar büyük ayinlere
katılamamaktadır. Ayrıca dışarıdan alınan gelinin kabilenin büyük törenlerine
katılamamasının kabile tanrısına yabancı olmasından kaynaklandığı belirtilir.
Kazak, Kırgızlarda dış evlilikle eve alınan kadın, evin, çadırın ateş yakılan
yerinden yukarı geçemez. Bu da evdeki ata ruhuna saygısızlık etmemek şeklinde
yorumlanır.[5]
Türk mitolojisinde anne işlevini üstlenen
tanrı, kutsal ruh ve varlıkları antropogonik mitlerde görmekteyiz.
TÜRK
MİTOLOJİSİNDE ANTROPOGONİ
Antropogonik mitlerde, ilk insanın, soyların
yaratılışı, türeyişi anlatılır. İlk insanın yaratılışının anlatıldığı mitler,
kozmogonik mitlerin içinde yer alır. Evrenin, dünyanın, tabiatın yaratılması,
makro-kozmosu oluşturuyorsa, insanın yaratılması mikro-kozmosu oluşturmaktadır.
Evrenin yaratılmasında kullanılan toprak, kil, ağaç, kamış gibi unsurların
insanın yaratılmasında da kullanılması bu düşünceyi desteklemektedir.[6] Türk
mitolojisinde, dağda, dağın eteğindeki mağarada, ağaçta doğum motifleri de
kozmolojik inanışlarla birleşmektedir. Dağ, ağaç nasıl dünyanın ekseni,
dayanağı, merkezi ise insan da dolayısıyla bu kozmolojinin temelinde yer
almaktadır.
Bunun en önemli sebeplerinden biri de insanın
varoluşu ile evrendeki bütünlüğe, kutsal varlıkların dünyasına katılma
isteğidir. Böylelikle insanın varlığı ve hareketleri dinî bir anlam
kazanmaktadır. Ayrıca “tüm insan davranışları in illo tempore tanrılar veya
medenileştirici kahramanlar tarafından ihdas edilmişlerdir; bunlar yalnızca
çeşitli işleri, çeşitli beslenme biçimlerini, çeşitli aşk ve ifade şekillerin
vb. ortaya koymakla kalmamışlar, aynı zamanda görünüşte önemsiz olan
hareketleri de ortaya çıkartmışlardır.”[7] Hayat
ve insan bedeni de bu şekilde kutsallaştırılmış olur.
Kandaş, cinsel, yetişkin topluluklarına
katılmak, ölüm ve tekrar doğum simgeciliğiyle ilgili törenlerle
gerçekleşebilmektedir. Bu törenler sırasında evrenin, dünyanın, insanın
yaratılışıyla ilgili kutsal anlatıların dile getirildiği görülmektedir.[8]
Altaylar ve Yakutlardan derlenen yaratılış
mitlerinde, ilk insanın yaratılışı, kozmogonik bütünlük içinde anlatılır.
Verbitski’nin derlediği Altay yaratılış mitinde, Tanrı Ülgen, yeri, göğü ve
insanı yaratır. İlk yaratılan insanlar tanrı katı olan Altın Dağ’da
bulunmaktadırlar. Gökten kovulunca dünyaya inerler. Verbitski’nin yayınladığı
bu anlatının geniş özeti, insanın yaratılışıyla ilgili pek çok unsuru içerdiği
için yararlı olacaktır. “Ülgen bizim dünyamızda yedi erkek cins insan
ve o kadar da ağaç yarattı. İnsanın kemikleri kamıştan, vücudu ise balçıktan
yaratıldı. İnsanın bedeni yaratıldıktan sonra Ülgen insanın kulağına ve burnuna
üfürdü. İnsan canlı ve düşünen bir varlık haline geldi. Ülgen kulağa üfürünce
ruh, buruna üfürünce de akıl girdi. Yedi insanı yarattıktan sonra Ülgen Altın
Dağ’ın bulunduğu doğu yönüne yöneldi, bir erkek ve bir ağaç daha yaratarak
Altın Dağ’ın batı cephesine koydu.
Ülgen sekizinci adamın ruhuna ve aklına çok
üfürdü ve ona şöyle dedi: Ben iyi ve kötüyü yaratıyorum, sen de herkesi yönet,
kime açlıktan, kime tokluktan ölüm ver, kime de bolluk ver! Sen bil... Sekiz
adamı yarattıktan sonra Ülgen yedi yıl onları gözetimsiz bıraktı. Bu zaman
zarfından sonra bakınca gördü ki, sekiz adam olduğu gibi duruyor. Sekiz ağaç
ise yedi kol halinde büyümüş. Ülgen bunu görünce şöyle dedi: Niçin böyle
ağaçlar çoğalmışlar da insanlar yok? O zaman Altın Dağ’daki sekizinci adam
cevap verdi: Dişisi olmadan nasıl çoğalırlar? Ülgen ona şöyle dedi: Yaratma
anında ben sana sen bil, sen bil; kimin aç olduğunu, kimin yetişeceğini,
iyiliği ve kötülüğü sen bil, demiştim. Sen şimdi yedi kişiye gel, ben üç gün
sonra sana döneceğim. Sekizinci insan yedi kişiye geldi ve kendi kendine şöyle
dedi: Ülgen bana sen bil, sen bil demişti. Şimdi ne yapılacağını bileceğim.
Ülgen’in yarattığı gibi kadınları yaratmaya başladı. Kamıştan kemikler,
balçıktan beden yaptı. Fakat yapmış olduğu şeyler elinde kırıldı, dağıldı,
ellerinde buruşturdu. Avuç içinde tutarak ona üfürdü... Bu arada Ülgen
tarafından gönderilen bir köpek ağzında bir mektupla geldi. Bu mektupta
sekizinci adama Maytere isminin verildiği yazılıydı.
Üçüncü gün Ülgen Maytere’ye geldiğinde,
yapılan son kadın henüz cansızdı. Maytere Ülgen’i karşılamaya gitti. Kendi
yaratıkların gözetmesi için köpeği görevlendirdi. Erlik de özellikle bunu
bekliyordu. Henüz tamamlanmamış yaratıklara gelerek onlara kendi nefesiyle
üfürdü. Bu şekilde ruh ve aklı insana yerleştirdi. Fakat insan olması gerektiği
gibi değildi; ruhu yılan gibi kindar ve pis kokuyordu. Maytere bu olaydan
habersizdi. Ülgen’i karşıladığında ona şöyle dedi: Sen bana, sen bil, sen bil
demiştin. Ben de insan-kadını yarattım, fakat onların henüz ruhu (canı) yok,
sana sormaya geldim. Yaratmayı mı yoksa yaratmamayı mı emredersin? Ülgen birden
şöyle söyledi: Hemen gel öne koş! Maytere döndüğünde kendi yapmış olduğu
insanları canlı olarak görünce, [...] köpek niçin Erlik’i bıraktın, o seni
nasıl aldattı? Dedi. Köpek şöyle cevap verdi: Erlik bana kürk, ayakkabı ve
yediğim zaman ölmeyeceğim lezzetli yemekler vereceğini vadetti... Maytere
önceleri insanlar gibi hayat süren; yiyip içen, insanlarla konuşup anlaşan
köpeğe bu günkü nitelikleri ceza olarak yükledi.
Daha sonra Maytere yedi erkeği çağırdı ve
onlara Erlik’in yaratmış olduğu kadını göstererek, bu kadını içinizden kim
alır, dedi. Hiç biri Maytere’ye ses çıkarmadı. Maytere, yedi kişiden birinin
elinden tutarak kadına getirdi. Kadının yanına getirilen kişi şöyle dedi: Bu kişinin
sureti, ruhu başka ve kokusu dayanılmaz. Maytere diğerini getirdi. O da aynı
şeyleri söyledi. Üçüncü kişi ise süratle kaçtı ve saklandı. Bu arada Ülgen
geldi. Diğer dört erkekten birini Targın Nam diye isimlendirdi. Ülgen, Targın
Nam’ın iki tarafından kaburga kemiklerinden tutarak kadını yarattı.
Erlik tarafından canlandırılan kadın ve ondan
üreyenler, Maytere tarafından iki deniz arasında bulunan ve güneş ve ay
görmeyen bir yere hapsedildi...
İnsanlar Erlik tarafından kandırıldıktan
sonra, bu suçlarında dolayı Maytere onları “Aruun Sudun”dan dünyaya kovar. Bu
arada onlar artık Aruun Sudun’daki nitelikleri taşımazlar. Şun andaki
niteliklerle cezalandırılırlar; çeşitli hastalıklar, kadınların doğurması vs.”[9]
Radlof’un derlediği Altay yaratılış mitinde
de benzer unsurlar bulunur. Tanrı dünyayı yarattıktan sonra, bir ağaç görür. “Dalsız
budaksız bir ağaç bitmişti. Bu ağacı Tanrı gördü ve “dalları olmayan ağaca
bakmak hoş bir şey değil; buna dokuz tane dal bitsin!” dedi. Ağaçta dokuz dal
bitti. Tanrı yine şöyle dedi: “dokuz dalın kökünden dokuz kişi türesin ve
bunlardan dokuz ulus olsun!””[10]
Daha sonra Erlik, tanrının yarattığı
insanları, hayvanları, kuşları görür, onun gibi yaratmak ister. İnsanların bir
tarafındaki meyveyi yiyip diğer tarafındakilere dokunmadıkları bir ağacı
görünce, bunun sebebini sorar. O tarafı tanrının yasakladığını öğrenince, bekçi
yılanın ağzına girip Törüngey’i ve karısı Eje’yi meyveleri yemeleri konusunda
kandırır. Yedikleri anda tüyleri dökülür, utanırlar. Geri dönen tanrı, her şeyi
öğrenir. Eje’ye kendi yaratıcılık vasfını yükleyerek, onu insan doğurmak, doğum
sancıları çekmekle cezalandırır. Tanrı, Törüngey’i Erlik’e uyduğu için, kendi
aydınlık dünyasından mahrum edip yer altındaki karanlık dünyaya göndermekle
tehdit eder. Erlik’i üç kat yerin altında karanlık dünyaya göndermekle cezalandırır.
Maytere gelir, insanlara araba yapmayı, ot kökleri ve ısırgan otlarından yemek
yapmayı öğretir. Mangdaşire de insanlara oltayla balık avlamayı, tüfek barut
icat edip sincap vurmayı, hayvan beslemeyi öğretir.[11]
Bu anlatılarda insanın toprak, kil, ağaç veya
kamıştan, tanrı veya tanrının görevlendirdiği kutsal bir ruh tarafından,
burnuna, kulağına üflenerek yaratıldığı anlatılır. Evrenin temel unsurları olan
toprak, su ve ağaç insanın da özü olur. Bu mitlerde dikkati çeken en önemli
unsur da, insanların uygarlaştırıcı bir kutsal ruh tarafından geçinebilmeleri
ve beslenebilmeleri için eğitilmeleridir. Toplayıcılık ve avcılık en önemli
geçim faaliyetleri olarak karşımıza çıkar. Bu mitleri oluşturan toplumların
kökleriyle ilgili fikir sahibi oluruz. Hayvanların ve bitkilerin onların
hayatındaki rollerinin salt gerçek dünya bazında değil mitolojik düzeyde de
işlendiğini görürüz.
İlk insanın yaratılışıyla ilgili bir başka
metin de on beşinci yüzyılda Türk-Memluk kaynaklarında geçer. Aybek
ed-Devadarî’nin tarih kitabında, hicrî 211 yılında Ulu Han Ata Bitikçi adlı
Türkçe kitabın, Farsça tercümesinden alındığı belirtilmiştir. Efsaneye göre ilk
çağlarda yağmurdan oluşan seller Karadağcı denilen dağdaki mağaraya çamur
sürükler. Bu çamurlar mağaradaki insana benzeyen yarıklara dökülür. Su ve
toprak yarıkta dokuz ay kalır, rüzgâr eser, güneşin ısısı (ateş) pişirir.
Erkek, güneşin çok sıcak olduğu saratan (yengeç) burcunda, kadın ise yaz
sonunda güneşin sıcaklığını yitirdiği sünbüle (başak) burcunda meydana gelir.
Erkeğin adı Ay Atam, kadının ise Ay-va’dır. İkisi evlenirler, dünyaya kırk
çocuk gelir. Bunlar birbirleriyle evlenip çoğalırlar. Anne ve babaları ölünce
çıktıkları mağaraya gömüp ağzını altın kapıyla kapadılar, çiçekler koydular. Bu
metinde özellikle evrenin, dünyanın dört unsurdan oluşmasıyla bağlantılı olarak
insanın da bunlardan meydana geldiğ anlatılmıştır. İslâmî kültür çevresinde son
derece tabiatçı bir bakış açısıyla yaratılış açıklanmıştır. Ayrıca ataerkil
düşüncenin etkisiyle kadının eksik olduğu, çünkü onun tam yaratılabilmesi için
mevsimin, sıcaklığın yeterli olmadığı vurgulanır. Tek tanrılı dinlerde
karşımıza çıkan Âdem ve Havva’dan çoğalan insanlar motifi de burada yer
almıştır. Ayrıca Verbitski ve Radlof’un metinlerinde insana etik değerler
yüklenirken bu metinde böyle bir unsura rastlamıyoruz. Önceki metinlerde iyilik
ve kötülük ayrımı yapılmış, gökyüzü, tanrı ve kutsal ruhlar iyi, yer altı ve
Erlik kötülüğün temsilcisi olmuşlardır. Ayrıca insana iyi ve kötüyü tercih etme
hakkı verilmiştir.[12]
Radlof’un Altay’da Lebed Tatarlarından
derlediği yaratılış mitinde, kadının yaratılmasına şeytan sebep olmaktadır. “Tanrı
önce yeryüzünde tek başına yaşayan insan yarattı. Bu insan erkek idi. Bir gün
Tanrı’nın yarattığı erkek uyurken şeytan onun göğsüne bastı. Bunun üzerine
erkeğin kaburgalarından bir kemik ayrılarak yere düştü. Bu kemik biraz daha
uzayınca, bundan kadın meydana geldi.”[13] Ataerkil
düşüncenin hâkim olduğu bu anlatıda erkeği tanrı, kadını ise şeytan
yaratmıştır.
Radlof’un Altay’da Kara Orman Tatarlarından
derlediği yaratılış mitinde de benzer bir anlayış hâkimdir. “Evvel zamanda
büyük Payana insan yaratmıştı. Fakat insana can (ruh) veremiyordu. O, can
istemek maksadıyla büyük Kuday’a gitti. Köpeğe de şöyle dedi: Sen burada dur,
havla ve dikkatli ol! Köpek orada kaldı. Bunun üzerine Erlik gelerek köpeği
kandırmak maksadıyla konuşmaya başladı: Senin kılların yok, ben sana onların
altın olanlarını vereceğim. Sen de bana bu cansız insanı ver, dedi. Köpek altın
kılları elde etmek için insanı ona verdi. Erlik ise insanı baştan aşağı tükürüğe
boyadı. Kuday can vermek için geldiğinde Erlik kaçtı. Kuday tükürüklü insana
baktı, fakat onu temizleyemedi ve ters çevirdi. Bu yüzden tükürük insanın
içinde kaldı. Sonra Kuday köpeği döverek şöyle dedi: Köpek, sen fena olacaksın!
İnsan sana ne isterse yapsın, seni dövsün, öldürsün, sen tamamıyla bir köpek
olacaksın, dedi.”[14]İnsan, tanrı tarafından yaratıldığında
temizdir, fakat Erlik insanın ruhunu kirletir. İnsanın iç dünyası kötüdür,
kirlidir şeklindeki düşüncenin temeli, yaratılışta, kökende, Erlik’e bağlanarak
izah edilmiştir. Bu mit, İstanbul’da ve Erzurum’da derlenen iki efsaneyle olay
örgüsü açısından benzer unsurlara sahiptir. Sadece Kuday ve Erlik yerine Allah
ve Şeytan diye adlandırılan şahıs kadrosuyla farklılık gösterir.[15]
Uno (Harva) Holmberg’in yayınladığı bir Yakut
efsanesinde, ilk insanın yaratılışı şöyle anlatılır: “Tanrı dünyayı
yarattıktan sonra, içinde yedi taş insan suretinin bulunduğu taştan büyük bir
ev yapar. Bu kez Adam insan suretlerine bekçilik için bırakılır. Şeytan çıplak
olan Adam’a yırtılması mümkün olmayan bir elbise vereceğini söyleyerek onu
kandırır ve suretlere yaklaşır. Bunun üzerine onlar kirlenir ve toprak haline
gelir. Daha sonra tanrı yaptığı suretlere bakmaya gelince durumu görür ve
bekçiyi azarlayıp bir köpeğe dönüştürür. Yarattığı suretlerin de içini dışına
çevirir ve onlara ruh üfler.”[16]
Yine Holmberg’in verdiği bir Altay anlatısında
ilk insanlar şöyle yaratılmıştır: “[T]anrı Ülgen, etleri için toprağı,
kemikleri için taşı kullanarak ilk olarak erkeği sonra da onun kaburga
kemiğinden kadını yaratır. Onlara ruh verebilecek birini aramak üzere bulunduğu
yeri terk eder ve söz konusu çifti beklemesi için tüysüz bir köpeği yoktan var
eder. Ancak Erlik’in dışkısını yiyen köpek tüylerle kaplanınca, Şeytan’ın
yaratılan ilk çifte yaklaşmasında mahzur görmez. Şeytan, bir kamış boruyu
anüsten sokarak uyumakta olan çiftin içine ruh üfler. Ülgen geri döndüğünde,
insanları yalnız görünce, yeni bir insan yaratıp yaratmadığından şüphelenir.
Böylece düşünürken bir kurbağa ortaya çıkar ve bu mahlûklar için (kötü ruha
sahip olmalarından dolayı) kendisini sorumlu hissetmemesini, onlara yaşamak ve ölmek
hususunda karar hakkı tanımasını söyler. Bunun üzerine Ülgen onlara yaşama izni
verir.”[17]
Buraya kadar özetlenen veya alıntı yapılarak
aktarılan metinlerde, insanın topraktan yaratılması, tanrının ona üfleyerek ruh
ve hayat vermesi, kadının erkeğin kemiğinden yaratılması, insanla ağacın tanrı
katında yer almaları, kötü ruh olan Erlik tarafından insanların aldatılması,
tanrının sözüne uymamaları, tanrının katından kovulmaları, Kitab-ı Mukaddes’le
benzerlikler taşımaktadır. Yine de Altaylılardan derlenen yaratılış
mitolojilerinde sadece insan türünün değil, insan soylarının çeşitli şekillerde
yaratılışları da anlatılmıştır.[18] On
dokuzuncu yüzyılda derlenen bu metinlerde, pek çok kültürden, inanıştan
etkilenen Şamanlığın içinde, tek tanrılı dinlerin olduğu kadar, Hint
inanışlarının etkisinin bulunması normaldir.
İlk insan Âdem’in yaratılışı, İslâmî
anlatılarda, Kur’an’ın çeşitli ayetlerinde, hadislerde yer alır. Bu unsurlarla
Altay ve Yakut anlatıları arasında benzerlikler bulunur. Özellikle Âdem’in
kaburga kemiğinden Havva’nın yaratılmasında olduğu gibi. Bu durum Hıristiyanlık
ve İslâmiyet’in Şamanlığa etkisi olarak yorumlanır. Fakat bu durum tersi de
olabilir. Hadislerde, Allah, Âdem’i yaratmak için gerekli olan toprağı almak
üzere dünyaya, önce Cebrail’i, sonra da Azrail’i gönderir. Azrail’in getirdiği
çeşitli renklerdeki toprak, su ile karıştırılıp kırk yıl bekletilir, sonra da
Allah ona başından ruh üfler.[19] Orta
Asya’daki çeşitli topluluklardan derlenen mitolojik anlatılarla Ebulgazi
Bahadır Han’ın Şecere-i Terƒkime adlı eserinde Âdem’in yaratılmasıyla ilgili
bölümde benzerlikler görülür.
“Yüce Tanrı meleklere, “topraktan insan yapıp
can vererek yeryüzünde kendi yerime halife bırakacağım” deyince melekler,
“Onlar yukarıdaki döşek ile aşağıdaki döşeği zabt edemezler (gökyüzünü ve
yeryüzünü tutamazlar). O yüzden sana asi olurlar, yoktan yaratman daha iyidir”
dediler. Yüce Tanrı “siz benim bildiğimi bilmezsiniz, gidin topraktan bir
kişinin suretini yapın” dedi. Azrail Aleyhisselam Tanrı’nın emriyle
yeryüzündeki her türlü topraktan alıp Mekke-i Muazzama ile Taif’in arasında
toprağı balçık haline getirip Adem’in şeklini yaptılar.
(Aradan) birkaç yıl geçtikten sonra Yüce
Tanrı ona can verdi ve bin yıl bu dünyada durdu. Âdem Arapçadır. Arap(lar)
deriye âdem der, her şeyin dışına deri derler. Melekler toprağı, yeri kazıp
içinden almadılar, dışında alıp Âdem’in şeklini yaptılar. Onun için Âdem
dediler. Onların cennete gidenleri, oradan çıkanları ve yeryüzündeki
yaşayanlarının hikâyeleri halk içinde meşhurdur (halk arasında bilinir). Onun
için anlatmadık.”[20]
Bu alıntıda yer alan, tanrının insan yaratıp
yeryüzüne kendisinin temsilcisi olarak bırakmak istemesi, insanın topraktan ve
sudan (balçıktan) yaratılması,
tanrının ona can vermesi, toprağın yüzüyle, insanın derisinin vurgulanması
Şaman inanışlarını yansıtan Altay ve Yakut anlatılarıyla benzeşir.
Hun, Göktürk ve Uygurların türeyişleriyle
ilgili anlatılarda ise özellikle hayvan, ağaç, dağ ve ışık unsurlarının önemli
bir yere sahip olduğu görülür.
HAYVAN ATA/ANA
Çin kaynaklarında, sonradan Göktürk ve Uygur
devletlerini kuracak olan Kao-çıların kurttan türeyişiyle ilgili efsane
şöyledir: “Kao-çı Kağan’ının çok akıllı iki kızı varmış. (Bazı kaynaklar üç
kızı vardı, diyorlar). Bu kızlar o kadar akıllı ve o kadar iyi imişler ki,
babaları şöyle bir karara varma zorunda kalmış. Kağan demiş ki: “Ben bu
kızları, nasıl insanlarla evlendirebilirim! Bunlar o kadar iyi ki, bu kızlar
ancak Tanrı ile evlenebilirler!” Bunu diyen Kağan, kızlarını alarak götürmüş ve
bir tepenin başına koymuş. Burada kızları, Tanrı ile evlensinler diye beklemiş.
Kızlar bu tepede Tanrıyı bekleye durmuşlar. Aradan epey zaman geçmiş. Ama ne
Tanrı gelmiş ve ne de onlarla evlenmiş, Kızlar böyle bekleşe dururlarken,
tepenin etrafında, ihtiyar ve erkek bir kurt görünmüş. Kurt, tepenin etrafında
dolaşmağa başlamış ve bir türlü de, orasını bırakıp gitmemiş. (Küçük) kız
kurdun bu durumunu görünce şüphelenmiş ve kardeşine: “İşte bu kurt Tanrının ta
kendisidir. Ben inip, onunla evleneceğim,” demiş. Kardeşi, gitme diye ısrar
etmiş, ama kız dinlememiş. Tepeden inerek kurtla evlenmiş ve bu suretle Kao-çı
halkı, bu hükümdarın kızı ile kurttan türemiş.” Ögel, bu metinde yer alan
kurdun erkek, diğer Göktürk efsanelerinde ise dişi olduğunu belirtir. Kutsal
bir dağda türeyişin gerçekleşmesi unsurunun da ortak motif olduğunu yazar.[21]
Göktürklerin türeyiş efsanelerinde kurdun
koruyucu ve doğurucu bir işlev üstlendiği, mağaranın ise türeme yeri olduğu anlaşılır.
Chou sülâlesinin resmî tarihinde yer alan, Göktürklerin birinci türeyiş
efsanesi şöyledir: “Göktürkler
(T’u-chüeh), eski Hun’ların (Hsiung-nu) soylarından gelirler ve onların bir
koludurlar. Kendileri ise, A-şi-na (A-shih-na) adlı bir aileden türemişlerdir.
(Sonradan çoğalarak), ayrı oymaklar halinde yaşamağa başladılar.
Daha sonra Lin adını taşıyan bir memleket
tarafından mağlup edildiler. (Mağlûbiyetten sonra Göktürkler), bu memleket
tarafından, soyca öldürüldüler.
(Tamamen öldürülen Göktürkler içinde),
yalnızca on yaşında bir çocuk kalmıştı. (Lin memleketinin) askerleri, çocuğun
çok küçük olduğunu görünce, (ona acımışlar ve) onu öldürmemişlerdi. Yalnızca
çocuğun ayaklarını kesmişler ve bir bataklık içindeki otlar arasına bırakarak
(gitmişlerdi).
(Bu sırada) çocuğun etrafında dişi bir kurt
peyda oldu ve ona et vererek (çocuğu) besledi. Çocuk, bu şekilde büyüdükten
sonra da, dişi kurtla karı-koca hayatı yaşamağa başladı. Kurt da çocuktan bu
yolla gebe kaldı.
(Göktürkleri mağlup eden ve hepsini kılıçtan
geçiren Lin memleketinin) kıralı, bu çocuğun hâlâ yaşadığını duydu ve onun da
öldürülmesi için askerlerini gönderdi. Çocuğu öldürmek için gelen askerler,
kurtla (çocuğu) yanyana gördüler. Askerler kurdu öldürmek istediler. Fakat kurt
(onları görünce) hemen kaçtı ve Kao-ch-ang (Turfan) memleketinin kuzeyindeki
dağa gitti. Bu dağda, derin bir mağara vardı. Mağaranın içinde de büyük bir ova
bulunuyordu. Ova, baştanbaşa ot ve çayırlarla kaplı idi. Çevresi de birkaç yüz
milden fazla değildi. Dört yanı, çok dik dağlarla çevrili idi. Kurt, kaçarak bu
mağaranın içine girdi ve orada on tane çocuk doğurdu.
Zamanla bu on çocuk büyüdüler ve dışarıdan
kızlar getirerek, onlarla evlendiler. Bu suretle evlendileri kızlar gebe kaldı
ve bunların her birinden de bir soy türedi. (İşte Göktürk devletinin
kurucularının geldikleri), A-şi-na ailesi de (bu On-boy’dan) biridir.
Onların oğulları ve torunları çoğaldılar ve
yavaş yavaş yüz-aile haline geldiler. Bir kaç nesil geçtikten sonra, hep
birlikte mağaradan çıktılar. Ju-ju’lara (yani Juan-juan devletine) tabi
oldular. Altay (Chin-shan) eteklerinde yerleştiler. Bundan sonra da Juan-juan
Devletinin demircileri oldular...”[22]
Çin kaynaklarında, Büyük Hun Devleti’nde
kutsal bir ata mağarasının bulunduğu yer alır. Göktürklerde de ata mağarasının
bulunduğu yine Çin kaynaklarında tespit edilmiştir. Ögel, Kırgızların,
kendilerini kurttan türeyen Türklerden ayırmak için ilk atalarının ata
mağarasında bir inekle yaşadığını ve Kırgızların bu ilk ata ile inekten
türediklerini anlatan efsaneden bahseder.[23]
Göktürklerin ikinci türeyiş efsanesinin
birincisinden farkı, düşmanların geldiğini önceden haber alan kutsal bir ruha
sahip olmasıdır.[24]
Chou sülâlesinin resmî tarihinde yer alan,
Göktürklerin üçüncü türeyiş efsanesi, Göktürklerin tarihi gibidir. Diğer
efsanelerde olduğu gibi Göktürklerin ataları olan on sekiz kardeşten İ-ci
Ni-su-tu adlı olanı kurttan doğmuştur. İ-ci Ni-su-tu, yağmuru yağdırmak, rüzgâr
estirmek gibi olağanüstü güçlere sahiptir.[25]
Bir Kırgız efsanesinde ise avcı doğan
kuşundan hamile kalma yer alır: “Kırgız kabilelerinden birinin bir atası ve
bu atanın da üç karısı varmış. Bu üç kadından en küçüğü, gece uyurken bir rüya
görmüş. Çadıra bir avcı doğan gelmiş ve yatağının etrafında uçarak dolaşmış.
Sonra da nasıl olmuşsa gebe kalmış. Bu Kırgız kabilesini idare eden reislerin hepsi
de, bu küçük kadının soyundan gelirlermiş.”[26]
Seroşevski’nin Yakutlardan derlediği bir
efsanede kartaldan türeyiş anlatılmıştır. Efsanenin özeti şöyledir: “Yakut
Türklerinin inanışlarına göre şamanlar, yeryüzüne bir kartal tarafından
getirilirlerdi. Onlara göre, şaman olacak bir çocuğun ruhu, çocuk daha doğmadan
bir kartal tarafından yenirdi. Bu ruhu yiyen kartal, bundan sonra güneşli bir
bölgeye göç ederdi. Ortası büyük bir çayırlıkla kaplı olan bu bölgede, güneşin
ışıkları solmaz ve her zaman pırıl pırıl parlarmış. İneklerin ilk defa süte
geldiği yer de, yine bu çayırlık alan imiş. Tam bu çayırların ortasında ise,
kırmızı bir çam ile bir gürgen veya bir de kayın ağacı varmış. İşte bu kartal,
bu ağaçların üzerine gelir ve yumurtasını bıraktıktan sonra gidermiş. Yumurta,
bir süre ağaçların üzerinde kaldıktan sonra yarılır ve içinden bir çocuk
çıkarmış. Ağaçların altında da bir beşik bulunurmuş. Çocuk, yumurtadan çıkar
çıkmaz, hemen bu beşiğin üzerine düşer ve orada büyümeğe başlarmış.
Yakutların inanışına göre, iyi şamanlar
kırmızı çam üzerindeki yumurtadan; kötü şamanlar ise, gürgen ağacı üzerindeki
yumurtalardan çıkarmış. Yumurtadan çıkan bu şamanlar, tabii olarak hayatları
süresince, “Kartal-Ana”ları tarafından korunurlarmış. Bu kartal, onların her
işlerinde büyük yardımcı olurmuş.”[27] Burada
hayvan ana olarak görülen kartalın yanında, ağaçlar da önemli görev
üstlenirler. Çocukların yumurtadan çıktığı yer olduğu için ağaçlar, âdeta
ikinci annelik yaparlar.
Hayvanlarda türeme sadece Türklerde değil,
onlara yakın olan diğer topluluklarda da görülür. Meselâ proto-Moğolların,
köpek ve domuz ataları vardır. Cengiz Han’ın ataları, dişi beyaz geyikten
türerler. Macar kralı Almos’un annesinin Doğan’dan hamile kaldığı anlatılır.[28]
Türkler arasında hayvan türemeyle ilgili mit,
efsane ve inanışların tespit edilmesi, Türklerin totemizme inandıkları yolunda
yorumlara da yol açmıştır. Totemizm olabilmesi için, bir hayvandan, bitkiden
hatta buluttan türemenin yanında, o toplum için toplumsal organizasyonda model
olması, örnek alınması da gerekmektedir. Ayrıca, totemizmde bireyden bireye
değil, boylar ve türler arasında bir ilişki kurulur; totem koruyucu rol oynar.
Hayvana tapma görülür. İkinci derecede önemli noktalar ise aynı totemden
olanların evlenememesi, yani dış evliliğin ve totemi öldürmenin, yemenin yasak
olmasıdır. Bütün bu şartlar, Altaylarda belli oranlarda görülebilmektedir.
Fakat sonuçta Altaylıların totem inanışını bastırmaya çalıştığı da görülmüştür.[29]
AĞAÇ ATA/ANA
Ağaçlar, hem dünyanın eksenini oluşturmak hem
de türenilen ata/ana olmak açısından kutsallığa sahiptirler. Bir Çin kaynağında
yer alan, Uygurların türeyiş efsanesinde de bunu görürüz: “Barçuk-Art Tigin,
bir “Iduk-Kut”dur. Turfan’(daki Uygur devletinin Kağanlarına) “Iduk-Kut”
derlerdi. Onların ataları da, eski Uygurların yerlerinde otururlardı.
(Uygurların bu eski yurtlarında), Kara-Korum adlı bir dağ vardı. Bu dağdan iki nehir
çıkardı. Bu nehirlerden birine Selenge ve diğerine de tola adı verilirdi. Bir
gece, bu iki nehir arasındaki bir ağaç üzerine kutsal bir ışık inmişti. Halk bu
ışığı görünce (hemen toplanmış) ve bu ağacı beklemeğe başlamışlardı. (Bu ışık
indikten sonra) ağaçta bir şişkinlik peyda olmuş ve ağacın gövdesi, tıpkı gebe
bir kadının karnı gibi şişmişti. Gökten ışığın inmesi durmamış ve her akşam
devamlı olarak (ağacın üzerine) inmeğe başlamıştı. Dokuz ay ve on gün geçtikten
sonra, ağaçtaki bu şişkinlik çatladı ve (ağaçtan), tıpkı dünyadaki insanlar
gibi beş çocuk doğdu. Bu çocuklardan en küçüğünün adı Bögü-Han idi. Kendisinin
çok yüksek bir kişiliği vardı. Memleketini çok iyi idare edebiliyor ve ayrıca
ziraat işleri ile de meşgul oluyordu. Bu suretle kendisi Uygurların Kağanı
oldu. Kendisinden sonra gelen 30’dan fazla soyu da, Uygurların başında
kaldılar.”[30] Metinde
görülen gökten ışık inmesi, Uygurların Bögü-Kağan zamanında (M.S. 763) kabul
ettikleri Mani dini etkisiyle yer almaktadır. Şamanizm’de de gökten ışık
inmesiyle ilgili motiflere rastlanır. Cengiz Han’ın atalarından Alan-Koa’nın da
üzerine ışık inerek onu hamile bırakmıştır.[31] Fakat
burada önemli olan husus, ağacın tarımla birlikte önem kazanmasıdır. Metinde
ağaçtan doğan Bögü Kağan’ın tarımla uğraştığı belirtilmektedir. Burada ağacın
annelik görevi üstlenmesi, hem ağacın hem de doğuran kadının, tarım
toplumlarındaki yeriyle ilgili bir kutsallık söz konusudur.
Altay ve Yakut Türklerinde kayın ağacı kadar
karaçam da önemlidir. Yakutların Er Sogotoh destanında ağaçtan türeme motifi
görülür.
“İlk insan (herhalde Âdem), nereden
geldiğini düşünmüş ve bu konuda gün geçtikçe kafasını yormağa başlamış. Nasıl
doğdum, nasıl dünyaya geldim diye, hep düşünür gezermiş. Artık bir gün kendi
kendine şöyle söylenmeğe başlamış: “-Eğer gökten düşseydim, o zaman kar ve
buzla örtülü ve buzdan bir adam olurdum. Güney, kuzey, doğu veya batı
yönlerinden birinden gelseydim, o zaman ben de ağaç ve çayırların izleri ve
bunlar da rüzgârla uçuşurdu. Yok yerin en derinliklerinden gelseydim, elbette
ki o zaman çamur ve toz içinde kalırdım!” İlk insan işte böyle düşüne düşüne
kala kalmış. En sonunda şu karara varmış. Demiş ki, beni doğursa doğursa, yine
Büyük Ana Kübey Hatun doğurmuş olmalıdır. Çünkü onun içinde bulunduğu ağacın
göğsünden sütler akar. Bu sebeple ilk insan Hayat ağacının karşısına gitmiş ve
şöyle demiş: “Beni doğuran ana sen olmalısın! Beni yaratıp meydana getiren sen
olmalısın!” Ağaç ilk insana, ilk insan da ağaca bakmış ve sonunda adam, bu
ağacın kendi annesi olduğunu anlamış ve şöyle demiş: “Ben yetim bir çocuk iken,
sen beni büyüttün! Ben küçük bir çocuk iken, sen beni adam ettin!””[32]
Oğuz Kağan destanında da, Oğuz Kağan’ın
ikinci karısı bir ağaç kovuğunda onun karşısına çıkar. Ondan doğan çocuklara da
yerle ilgili isimler verilir.
DAĞ ATA/ANA
Türeyişle ilgili anlatılarda dağ ve mağara
unsurunun birleştiği görülür. Mağara, ana rahmi işlevi üstlendiği için dağ da
doğurganlık özelliği kazanmış olur.
Ayrıca Altay’da dağla akrabalık bağı
kurulduğuyla ilgili tespitler yapılmıştır. Altaylı Çabatların kendilerinin
dağdan çıktıklarına inanırlar, dağla soy arasında kan akrabalığı kurulur.
Potapov, bu şekilde yapılan dağ kültü açıklamalarının, totemizme
dayandırıldığını belirtir. Potapov’a göre, bu konuya soylardaki mülk
anlayışıyla bakmak gerekir: Soy dağı, hem soyun koruyucusu hem de soya bağlı
toprağın, memleketin yansımasıdır. Stenberg ise dağ kültünün oluşumunu yağmurun
oluşum sürecine bağlar. Çünkü göğe ulaşan dağın zirvesinde bulutlar toplanır,
şimşekler çakar. Böylelikle çiftçilikte üretim için gerekli olan yağmur yağar.
Dağ kültü, böylelikle totemik izler, üretim ve mülkiyet ilişkileriyle
açıklanmış olur.[33]
Türk Memluk türeyiş anlatısında Ay Atam ve
eşi Ay-va, Karadağ’daki bir mağarada insan hâline gelirler. Öldükleri zaman da
çocukları, onları bu dağdaki mağaraya yerleştirirler. Dırenkova’nın yayınladığı
bir Şor anlatısında, Alaş ve Palaş, Kobıy soyunun ataları olduğu, onların Ordo
Dağı’ndan çıktıkları anlatılır.[34]
Dağ, dünya ağacının değişik bir şeklidir.
Kozmik yapının da eksenidir. Bu yüzden yaratıcı bir enerjiyi de içinde
barındırır.
BABASIZ TÜREME
Türk ve Moğol mitolojisinde babasız türemeyle
ilgili anlatılar, Hristiyanlıkta bakire Meryem’den doğan İsa’nın tanrının oğlu
kabul edilmesiyle ilgili inanışlarla bağlantılıdır.[35] Aslında
babasız türemeyle vurgulanan olağanüstü kahramanın olağanüstü doğumudur.
Böylelikle bu kahramanın ruhu tanrısal bir kaynağa dayandırılmaktadır. Onun
yaptıkları da insanüstü bir güçle izah edilmiş olur.
Tölös, Mundus ve Koçkar-Mundus boylarının türeyişinin
anlatıldığı Altay efsanesinin özeti şöyledir: Büyük bir savaştan kaçan bir kız
canını kurtarmak için bir yurda sığınır. Burada birisiyle evlenir fakat gebe
olduğu anlaşılır. Kiminle evli olduğu, çocuklarının babasının kim olduğu
sorulunca da şunları söyler: “Savaştan
sonra, annem ve babamdan ayrı düşmüş ve bozkırlarda yürümeğe başlamıştım. Her
tarafı dolaşıp, yiyecek bir şey arıyordum. Ama hiç bir şey de bulamıyordum.
İşte tam bu sırada gökten büyük bir yağmur boşandı ve her taraf su içinde
kaldı. Bunu görünce, ben de kendimi korumak için hemen bir yere saklandım. Az
sonra yağmur durmuştu. Tam bu sırada yerde bir buz parçası gördüm. Bu buz da,
yağmur ile beraber yere düşmüştü. Buz yuvarlanıp da yanıma gelince, buzu aldım
ve elimle kırdım. Baktım ki, içinde iki tane buğday tanesi var. Karnım da zaten
iyice açıkmıştı. Bu buğday tanelerini ağzıma attım. Taneleri ağzıma atınca,
karnımda birden tuhaf bir şeyler hissettim. Sanki karnımda iki çocuk var
gibiydi.” Kadının yeni
kocasından da bir oğlu olmuş. Kadının buz parçasındaki tanelerden olan iki
çocuğunun adı, Koçkar-Mundus ve Mundus olmuş. Koçkar-Mundus adı, koçu başından
ikiye ayıracak derecede güçlü olduğu için ve Mundus adı da, Buz-Han’ın
neslinden sayıldığı için verilmiştir. Öbür çocuk ise deveyi güttüğü, deveye töö
dendiği için Tölös adını almıştır.[36]
YAKUT TANRILARI
Antropogonik anlatıların dışında teogonik (tanrılar sistemi) yapı içinde de annelik
işlevi üstlenen çeşitli tanrılar, kutsal ruhlar da bulunur. Yakutlara göre Uluu
Suorun Toyon, insana can verir. Şaman olacak insanları da tayin ettiğine
inanılır. Cılğa Haan Toyon ve Tanha Haan Toyon, insanın doğmasından itibaren
kaderine hükmederler ve yazarlar. Ayııhıt (Ayııhıt Hotun) ve İeyehsit,
çocukların doğmasını, hayatın devam etmesini, iyi davranmayı sağlarlar,
insanlara akrabalık bağı verirler.[37] Bunlar
Ana Maygıl, Ak Ene, Umay adlarıyla anılan ruhlar gibi, doğumu kolaylaştıran,
bebek ve anneyi Albıs, Al Karısı’ndan koruyan ruhlardır.
ANA MAYGIL, AKENE
Akene (Ak Ana) adlı tanrı, Verbitskiy’nin
derlediği Altay Yaratılış Miti’nde geçmektedir. O, tanrı Ülgen’e yaratma
ilhamını veren bir tanrıdır:
“Bir Ak-Ana
(Ak-Ene) var idi, yaşardı su içinde,
Ülgen’e şöyle
dedi, göründü su yüzünde:
-Yaratmak
istiyorsan, sen de bir şeyler Ülgen,
Yaratıcı olarak,
şu kutsal sözü öğren!
De ki hep,
“Yaptım oldu!” Başka bir şey söyleme!
Hele yaratır
iken, “Yaptım olmadı!” Deme!
Ak-Ana bunu dedi,
sonra kayboluverdi,
Denize dalıp
gitti, bilinmez noluverdi.”[38]
Ana Maygıl ise ulusu koruyan bir dişi ruhtur;
ulus anası da denir.[39]
UMAY
İnsanın doğumu ve büyümesiyle ilgili Umay
adlı bir ruhtan bahsedilir. Bunun ilk izlerine Orhun Abide’lerinde rastlarız.
Umay, Kül Tigin Abidesi’nin doğu cephesinde, doğum ve büyümeyle ilgili olarak
şu şekilde geçer: “Umay teg ögüm òatun òutıija inim Kül Tigin er at buldı.”[40] “Umay
gibi annem hatunun devletine, küçük kardeşim Kül Tigin er adını aldı.”[41] Burada
Kül Tigin’in, yararlı bir iş, yiğitlik yapıp erginlik adını alana kadar Umay
tarafından korunduğundan bahsedilmektedir.[42]
Divânü Lugâti’t-Türk’te ise bu kelimenin
anlamı şu şekilde verilmiştir: “Doğum yaptıktan sonra kadının rahminden
çıkan bir şey [plasenta]; bu bir keseye benzer ve “çocuğun rahimdeki eşi”
olarak adlandırılır. Şu atasözünde geçer.
Umƒyqa tapınsa ogul bulūr: umƒy’a tapan kimse
çocuk sahibi olur. Kadınlar bunu iyi bir alamet olarak kabul eder.”[43]
Türkler arasında, doğumda bebekle birlikte
gelen plasentaya, son, eş denir. Kazak, Kırgız kadınları da toplu bir şekilde
gidip plasentayı gömer ve etrafını tütsülerler. Yakutlar bu nesneye saygı
gösterirler. Yakutlarda Umay, “Imı” şeklinde, talih kuşunun adı olarak
kullanılır. Umay’ın doğum ve koruyuculukla ilgili işlevlerini ise “Ayısıt”
dedikleri ruhlar üstlenmişlerdir. Bu ruhlar, yaratıcı, bereket, refah sağlayan
dişi ruhlardır. Bazıları insan yavrusunu ve loğusa kadınları, bazıları ise
hayvan yavrularını ve dişi hayvanları korurlar. Yakutlar, Ayısıtların etraftaki
dağınık hayat unsurlarını “kut” haline getirip anne karnındaki çocuğa
üfleyerek can verdiğine inanırlar. Kuğu kuşlarını da Ayısıtların timsali
saydıkları için onlara dokunmazlar. Yakutlara göre Ayısıtlar, gökten, gümüş
tüylü beyaz kısrak şeklinde inerler. Kısır kadınlar, çocuklarının olması için
Ayısıtlara dua ederler; genç kızlar ise Ayısıt adına “tangara”, put
yapıp karyolalarının altında saklarlar. Hamile kadının doğumu yaklaştığında
evin temiz olmasına dikkat ederler, komşu çocukları ve yavru hayvanları sever,
onları doyururlar. Ayısıtların geldiğinde herkesin güler yüzlü, şen ve tok
olması gerektiğine inanırlar. Son, eş, plasenta, Yakut kadınlarına göre
Ayısıtları temsil eder ve çocuklarının olması için ona taparlar.[44]
Erzurum’da doğumdan sonra eş, son, insanın
ayağı basmayan, ıssız, temiz yerlere gömülür, suya atılır, kuyuya bırakılır,
eşik üzerine konur. Çocuğun ileride olması istenen karakter veya mesleğe göre
hem eş hem de göbek bağı ev, okul, cami bahçesine, ahır gibi yerlere gömülür.
Çocuğun ileride evine bağlı birisi olması isteniyorsa evin bahçesine, okuması
isteniyorsa okul bahçesine, dini bütün birisi olsun isteniyorsa cami bahçesine,
iyi bir çiftçi, hayvan yetiştiricisi olması isteniyorsa ahıra gömülür.[45]
Türkiye’de başa kuş konması veya pislemesi
uğurlu sayılır. Başa devlet kuşu, Huma kuşu kondu tabiri de yine Umay kültüyle
bağlantılıdır. Umay’ın bir kuş gibi düşünüldüğü Orta Asya’da da aynı inançlar
görülür. Doğumdan sonra yemek verilmesi, “doğum aşı dökülmesi” de Umay’a
verilen kanlı, kansız kurban törenlerinin bir kalıntısıdır.[46]
ALBIS, AL KARISI
Geniş bir coğrafyaya yayılmış Türkler
arasında Al, Al Karısı, Albastı, Albas, Albis, Almis, Albız, Almıs adlarıyla
tanınan bu kötü ruh, loğusa kadını ve bebeği öldürüp ciğerini suda yıkayıp
yemek ister.[47]
Kırgız, Kazak ve Başkurtlara göre Kara
Albastı ve Sarı Albastı vardır. Sarı Albastılar, hoca, baksı, şamanların
dualarıyla insanlardan uzaklaştırılır. Bunlar hoppa ve şarlatan diye
nitelendirilirler. İnsanlara dokunmayacağına söz vermesine rağmen ilk fırsatta
zarar verirler. Kara Albastılar ise daha ciddi ve ağırbaşlı kabul edilir. Onlar
ancak onu görebilen ocaklılardan korkarlar. Sarı Albastı, sarışın bir kadın,
keçi, tilki şeklinde insanlara görünebilir. Lohusaların ciğerini söküp suya
atar, ancak baksı veya ocaklılar, onlara ciğeri yerine koymaya zorlayabilirler.
Baksı elinde kopuzla albastıya şöyle büyülü sözler söyler:
“Ey, albastı
zalim,
Koy ciğeri
yerine,
Zavallının canın
iade et,
Sözümü tutmazsan,
Bana hürmet
etmezsen,
Gözlerini
çıkarırım...”[48]
Albastının tüfek sesinden, demirci ve ocaklı
adamlardan korktuğuna inanılır. Demirci ve ocaklıların mendili veya külâhının
bile Albastıyı korkuttuğu belirtilir.[49] Ayrıca
Doğu Anadolu’da, Alkarısı’nın erkek at, çelik ve mavi boncuktan da korkup
kaçtığına inanılır.[50]
Kazan Türkleri arasında, Albastıların
kullanılmayan ev ve çöllerde bulunduğuna, çeşitli şekillerde görünüp yolcuları
şaşırttığına, insanları uykuda bastığına inanılır. Şamanlık inancına bağlı Tuba
Urenha Türkleri, Albas adını verdikleri bu kötü ruhun, evlenmeyen bir kızdan
türediğine, bunların kumsalda ve kayalıklarda bulunduğuna, keçi gibi ses
çıkarttığına inanırlar. Altaylılar bu kötü ruha Almıs adını verirler. Onlara
göre Almıs, Erlik’in hizmetçilerindendir. Fergana Özbekleri, Albastının şeytan,
dev, cinler ve perilerden farklı olduğuna, pejmürde, dağınık saçlı bir yaşlı kadın
şeklinde insanlara göründüğüne inanırlar; loğusayı boğmaması için yalnız
bırakmazlar. Yakut Türlerinin inanışlarında Albastıyı andıran Abası denilen
ruhlar vardır. Bunlar İççi ve Ayı ruhlardan farklı olarak kötü ve obur
ruhlardır; insanın kutunu (ruhunu)
alıp götürürler.[51]
Abdülkadir İnan’a göre, Al ruhu, tarihten
önceki devirlerde, koruyucu Ateş kültü ile bağlantılıdır. Türkler eski
devirlerden beri al bayrak kullanırlar ki bu da Al, Ateş kültüyle ilgilidir.
Kazak ve Kırgızlar bayrak kelimesi yerine yalav kullanırlar, anlamı alevdir.
Abdülkadir İnan, Altay’ca, Kırgız’ca alkamak (takdis etmek), Yakutlarda al ot (aile ocağı ateşi), Altay kam ilahilerinde al ot (azametli ateş), bütün Türklerde alkış (tebcil, tebrik), alas, alazlama (ateşle arığlama ayini) kelimelerini, Al
tanrısının, koruyucu ruh olduğuna örnek gösterir. Aldanmak, aldatmak, aletmek,
allak bullak, alık gibi kelimeler de bu kutsal ruhun zayıflamasıyla ortaya
çıkmıştır.[52]
Al Karısının, erkeklerden ve erkeklikle
ilgili bıçak, kılıç, tüfek atma gibi unsurlardan korkmasından hareketle, bu
ruhun babaerkilliğe düşman olduğu da iddia edilmiştir. Al Karısı, erkeklerin
üstün olduğu babaerkil düzen içinde, erkeklerle uyumlu kadınlara ve onların
meyveleri olan çocuklara düşman bir yer altı savaşçısıdır. Bu sebeple o,
babaerkil düzenin yıprattığı bir doğaüstü varlığın günümüze gelmiş bir
kalıntısıdır.[53]
Albastının kadın olarak görülmesi, onun Ulu
Ana, İlâhe Ana inanışından gelmesinin bir kanıtı olarak öne sürülmüştür. O, hem
koruyucu hem de ölüm getiricidir.[54]
Azerbaycan’da Hal ve Al adıyla kötü bir kadın
ruhun, loğusa kadın ve bebeklere musallat olduğuna inanırlar.[55]
Türk dünyasında olduğu gibi Türkiye’de de
bilinen bu kötü ruhun, Alkarısı ve Karakura diye ayrıştığı belirtilir. Erzurum
ve Erzincan’da Alkarısı’nın loğusalara değil atlara musallat olduğuna inanılır.[56] Al
basmasın diye Hakkâri’de yorgana iğne batırılır, loğusa yatağı yanına süpürge
konur.
Bitlis’te Alkarısı’nın elinin bereketli
olduğuna, yakasına iğne takılarak insanın yanında tutulup çalıştırılacağına
inanılır. Eğer iğne çıkartılırsa Alkarısı kurtulur. Onun, bir su perisi
olduğuna ve akarsu kenarlarında yaşadığına inanılır.[57] Alkarısı,
insanlara hizmet etmekten kurtulunca bir göle, akarsuya, kuyuya atlar, eğer
arkasından kırmızı bir renk suyun üstüne çıkmazsa tekrar yer altındaki ruhlar tarafından
kabul edildiğine, eğer tersi olursa onun diğerleri tarafından insanlara hizmet
ettiği, üstüne insan kokusu sindiği için öldürüldüğüne yorumlanır.[58]
Iğdır’ın Tuzluca ilçesinde yapılan bir
derlemede, Al’ın dişi olduğu, erkeğine de Kaus dendiği tespit edilmiştir.
Ayrıca Al, Gâvur ve Müslüman diye ikiye ayrılır; Gâvur Al, çocukları ıssız yere
götürüp ya bir kayadan atıp öldürür ya da bırakı gider; Müslüman Al ise
yakalanabilir ve sıkıntıya düşen insana yardımcı olur.[59]
Ağrı, Van, Hakkâri, Muş ve Malatya çevresinde
Alkızı, Alkarısı’nın ağıl, samanlık, su kenarları ve ıssız yerlerde bulunduğuna
ve destursuz buralara girilmemesi gerektiğine inanılır.[60]
Manisa’nın Karacaoğlanlı köyünde, kapının
ağzına kazma kürek konur, bir şişin üzerine elma, portakal, üzerlik, çörek otu
ve mavi boncuk, kırmızı kurdeleyle bağlanır, loğusanın başına asılır.[61]
Çukurova’da loğusanın yatağının altına soğan,
ayna, tarak, ekmek, bıçak, hamayli koyarlar, loğusanın yüzünü kırmızı bir
örtüyle kapatıp yatağına iğne takarlar. Loğusanın bulunduğu yerdeki suların, su
kaplarının ağzı kapatılır. Alkarısı’nın kuş şeklinde gelip, suya boncuk
atacağına, o sırada çocuğun öleceğine inanırlar.[62]
Çukurova’daki Varsaklar arasında Al basarsa
çocuğun ayyaş halini aldığına, kendinden geçtiğine inanılır. Bunu önlemek için
de herkesin bir odun getirip atmasıyla ateş yakılır ve ayyaş aşı pişirilir.
Ayrıca Al basan çocuğun ardıç ağacının kovuğundan geçirilirse bu durumdan
kurtulacağına inanılır.[63]
Alkarısı inanmalarına tıp ve psikoloji
açısından bakıldığında ise doğum sonrası depresyonuyla ilgili olduğu
görülmektedir. Loğusa kadının doğumda kan ve sıvı kaybı, mikrop kapması, doğum
sonrasında çeşitli hastalıklara davetiye çıkarmaktadır. Buna sevgi, ilgi,
destek görememe de eklenince doğum sonrası depresyonu oluşmakta, çeşitli
sanrılar görülebilmektedir.[64]
Loğusalık döneminde Alkarısı’yla kurulan
iletişim ve yaşandığına inanılan olaylarla ilgili pek çok örnek de
yayınlanmıştır.[65]
ATEŞ, OCAK RUHU
Annenin doğum yapmasıyla ailenin temelini
oluşturduğu düşünülürse, bazı Türk topluluklarında ailenin sürekliliğini temsil
eden evin ocağının ruhunun, ateşin ruhunun dişil bir unsur olarak görüldüğü
anlaşılabilir. Bazı topluluklarda ocak iyesi, erkek kabul edilir, hatta lohusa
kadınların evin ocağına yaklaşması yasaklanır[66] ama
Altaylılarda ise ateş dişi bir ruh olarak kabul edilir.
Burada ateşin ruhunun önemini ve kutsallığını
belirtmek için ateş ruhuna hitaben bir Şaman ilahisinden bir bölüm vermek uygun
olacaktır: “Otuz dişli ateş anam, kırk dişli kayın anam, gündüzleri bizim
için çalışıp çabalıyorsun, karanlık gecelerde bizi (kötü ruhlardan) koruyorsun;
gelenlerin başındasın; gidenlerin arkasındasın!... Orağa benziyen hilâl
değişiyor, eski yıl gidiyor, yeni yıl geliyor. Ben de senin kurumuş ağzını
(saçılarla) ıslatmağa geldim. Sen karanlık gecelerde genç kızlar gibi saçlarını
dalgalandırarak oynayorsun, kırmızı ipekli kumaşlar sallayarak genç al kısrak
üzerinde geziyorsun, aydın gecelerde masum çocuk suretine giriyorsun! Ulusun
koruyucusu, sürülerimizin bekçisisin! Altın yapraklı mukaddes kayın ağacının
[yahut huş ağacının] gölgesinde dinleniyorsun! Siyah yanaklı beyaz koç sana
kurban olsun! Kuyruk yağının sağ yanından kesilip dokuz tane şişte kızartılmış
yağlarla ağzını yağlıyorsun. Dokuz parça kırmızı ve beyaz şeritler, paçavralar
seni süslüyor. Koyunun göğsü sana kurban olsun!”[67]
Teleüt Türkleri, ateş ruhuna Ot Ene (Ateş Ana) derler. Çuvaşlara göre ateş
ruhu, erkek ve dişi olarak iki tanedir, birine Ateş Baba, diğerine Ateş Ana
denir.[68]
SONUÇ
Buraya kadar verilen örneklerde insanın
yaratılmasının, çeşitli boyların türemesinin kökeniyle ilgili üzerinde
durulmuştur. Bu anlatılarda toplayıcılık yapan kadının, doğurgan olmasıyla
kutsallaştırıldığı görülür. Bu sebeple ağaçtan türemeler, toprak ve sudan
oluşan balçıktan yaratılmalar, toplayıcılık ve tarım döneminin mitolojisini
oluşturur. Ayrıca Ak Ene, Ana Maygıl, Umay, Ayııhıt (Ayııhıt Hotun) ve
İeyehsit, Uluu Suorun Toyon, Altay ve Yakut mitolojisinde doğumla, annelikle
ilgili kutsal ruhlardır. Albıs, Al Karısı ise erkek egemen yapının denetimine
giren kadından öç alan dişil bir ruh olarak yorumlanabilir.
Çeşitli hayvanlardan türemeyle ilgili unsurlarda
bir dişi kurt motifi dışında genelde bunların eril unsur olduğu dikkati çeker.
Bu da insan topluluklarının avcılıktan çobanlığa geçtiği dönemde erkek egemen
unsurların başat olmasıyla açıklanabilir.
