Geçmişte, hayvanlara millet
olarak ve ziyadesi ile düşkündük. Yüksek binaların duvarlarına “kuşevleri” inşa eder, hayvanlar için
vakıflar bile kurar, hatta bambaşka maksatlarla kurulmuş olan vakfiyelere de
özel maddeler ilâve ederdik.
Meselâ, Mimar Sinan,
Kayseri’deki vakfiyesinde “Ağırnas
köyünde yaptırdığım çeşme ile etrafındaki geniş arazi hayvanların su içmesi ve
dinlenmeleri içindir” demiş. Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan “Fakirlere her gün iki defa birer tas buğday
çorbasıyla ekmek dağıtılacak ve at başına yem sadakası verilecektir”
kaydını düşmüş. Mürselli Hacı İbrahim de Ödemiş’teki vakfiyesine “Yeni Cami’de kalan leyleklerin yiyecekleri
için her sene yüz kuruş verilecektir” maddesini koymuştu.
Sonra “batılılaşmaya” başladık ve ilk hayvan katliamının emrini 19. asrın
ilk çeyreğinde bizzat zamanın hükümdarı İkinci Mahmud verdi. İstanbul’daki
bütün köpeklerin Hayırsızada’ya gönderilmesini buyurdu! Birkaç gün sonra
şehirde neredeyse tek bir hayvan bile kalmadı, ama halktan tepkiler yükselip de
“Hayvanlara eziyet uğursuzluk getirir,
başımıza iş açılacak” diye homurdanmalar başlayınca sağ kalan köpekler geri
getirilip yeniden İstanbul sokaklarına salındı.
Ama beklenen uğursuzluk
gecikmedi: Yunanistan isyan etti, Avrupa donanması Türk donanmasını Navarin’de
ateşe verdi ve Türkiye'nin elinde tek bir savaş gemisi bile kalmadı!
Aradan seneler geçti,
1910’a gelindi ve bu defa da İstanbul “Şehremini”,
yani belediye başkanı “köpek meselesini”
çözmeye kalkıştı; Haziran başında İstanbul'daki bütün sokak köpekleri yeniden
Hayırsızada’ya yollandı. Birkaç gün içinde 80 bin civarında köpek çatanalara
yüklenip ölüm yolculuğuna çıkartıldı, adada hepsi açlıktan birbirini yedi ve
hemen ardından da Balkan ve dünya savaşları patladı.
Acaba Hangisi Hayvan?
Son senelerde ise daha da
bir tuhaflaştık.
Kedileri ve köpekleri
fırınlara atıp yaktık, bazı belediyeler üç kuruş uğruna hayvanları ölümüne
dövüştürür oldu, beceriksiz kasaplar kurban bayramlarında boğaların bacaklarını
kestikten sonra bıçağı hayvanın şahdamarına saplayıvermeye başladılar.
“Hayvan” dendiğinde, bir kesim her nedense sadece nefret duyar hâle
geldi.
Peki, İslam hayvanlar
konusunda neler diyor?
“Ya Resul Allah, hayvanlarda da bizim için sevap
var mıdır?” dediler.
“Her
canlıda bizim için sevap vardır.” buyurdu.
(Buhari,
Edeb, 27 / Müslim, Selam, 153)
Dinimiz sadece insanların değil, hayvanların hakkına da riayet
edilmesini, onlara şefkat ve merhamet gösterilmesini emreder. Hayvanlar,
insanların faydalanması için yaratılmıştır. Her hayvandan yaratılışının
gayesine uygun olarak yararlanmalı, onları bunun dışındaki işlerde
kullanmamalıdır. Ehil hayvanların vaktinde yedirilip içirilmesine dikkat
etmeli, onları aç, susuz bırakmamalıdır.
Hayvanları güçleri yetmeyen işlere koşarak yormak, dövmek,
yüzlerine vurmak, işkence etmek ve aç, susuz bırakmak merhamet ölçüleri ile
bağdaşmaz. Böyle bir davranış, derdini anlatamayan canlılara zulümdür.
Allah’tan başka koruyucusu olmayan bu canlılara karşı merhametsiz ve acımasız
davranmanın ise cezası çok ağırdır.
Peygamberimizin (sav) yolunu takip eden atalarımız
hayvanların hukukunu öyle gözetmişlerdir ki, onların yiyip içmeleri,
barınmaları hatta istirahat etmeleri için de mallarının bir bölümünü
vakfetmişlerdir. Bu konuda pek çok örnekten birisi de, yaptığı muhteşem
eserlerle tarihimizi altın sayfalarla süsleyen büyük mimar Koca Sinan’ın
Kayseri’ye bağlı Ağırnas kasabasında, Allah rızası için inşa edip vakfettiği
çeşmenin yakınında, boyu 260, eni 160 arşın genişliğindeki arazisini, çeşmeye
su içmek maksadıyla gelen hayvanların dinlenmesi için vakfetmiş olmasıdır.
(Mimarbaşı Koca Sinan
Yaşadığı Çağ Ve Eserleri, ed. Sadi Bayram, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Ankara
1988)


