Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlarının dillerine doladıkları
tezlerin hiçbir bilimsel temeli yoktur.
Yeni Türk harflerinin kabul edildiği 1928’de Türkiye’de
okuma yazma oranı erkeklerde % 7 kadınlarda % 0,4’tür. Yuvarlak bir hesapla
toplumun % 92’si okuma yazma bilmemektedir. Yani, yeni Türk harflerinin
kabulünden önce (okuyup yazamadığı için)
toplum zaten köklerinden/ tarihinden kopuktur; zaten toptan bir “cehalet” durumu söz konusudur.
Ayrıca yeni Türk harflerinin kabulünden kısa bir süre sonra (1935’ de) okuma yazma oranı toplamda %
23’e yaklaşmıştır. Atatürk Cumhuriyeti, iddiaların aksine ”Osmanlı düşmanlığı” yapmamıştır. Ama bugün hanedan severlerin
yaptığı gibi tarih biliminden tamamen uzak şekilde bir “Osmanlı seviciliği” de yapmamıştır. Atatürk Cumhuriyeti, devrimci
bir mantıkla ve her şeyden önce bilimsel ilkelere uygun olarak Osmanlı tarihine
yaklaşmış; gerektiğinde eleştirmiş, gerektiğinde övmüştür.
Örneğin, Atatürk’ün 1930’da hazırlattığı dört ciltlik “Tarih” serisinin 3. cildi baştan sona
Osmanlı tarihine ayrılmıştır.
Ancak burada Osmanlı tarihi belgelere dayalı olarak objektif
bir şekilde anlatılmıştır:
Osmanlının fetihçiliği, halkı, özellikle Türkleri ve
Türkçeyi ihmal etmesi, son zamanlardaki siyasi ve ekonomik bağımlılığı, aklı ve
bilimi göz ardı edip geri kalması eleştirilmiş; ancak özellikle belli bir
döneme kadar bilim, sanat, kültür, siyasi akıl vb. konulardaki başarılarından
dolayı övülmüştür. Atatürk Cumhuriyeti, genelde tarihi, özelde Osmanlı tarihini
Türkiye Cumhuriyetinin bir laboratuvarı olarak görmüş ve tarihteki, özellikle
Osmanlı tarihindeki yanlışları çok sert bir şekilde eleştirerek, Cumhuriyet’in
genç kuşaklarının benzer yanlışlara düşmesini önlemek istemiştir.
Atatürk Cumhuriyetinin bizi köklerimizden/ tarihimizden
kopardığı iddiasının tam tersi, Atatürk Cumhuriyeti sayesinde (Tarih bilimine verilen önem, Tarih Kurumu,
Tarih Kurultayları, Üniversiteler, Enstitüler vb.) Türkiye’de gerçek
anlamda bilimsel bir tarih yazımı başlamış, bu süreçte objektif, eleştirel bir
Osmanlı tarihi yazımı da gelişmiştir. Çok daha önemlisi, Türk tarihi, Osmanlı
hanedan tarihinin darlığından kurtarılıp çok daha eskilere, Anadolu'nun ve Orta Asya'nın derinliklerine uzatılmıştır. Üstelik bu tarihsel derinlik, dünyaca ünlü bilim insanlarının da katıldığı tarih, dil ve antropoloji çalışmalarıyla
sağlanmıştır. Böylece Atatürk Cumhuriyeti bizi köklerimizden/ tarihimizden
koparmamış, tam tersine Osmanlı döneminde kopuk olduğumuz köklerimize/ tarihimize
bağlamıştır.
Atatürk genelde tarihe, özelde Türk tarihine ve onun içinde
de Osmanlı tarihine büyük bir önem vermiştir. Ülkemizin en önemli Osmanlı
tarihçileri (bilimsel tarihçilik yapan
tarihçiler) Cumhuriyet döneminde yetişmiştir. Atatürk, manevi kızı tarihçi
Afet İnan’a ünlü Osmanlı denizcisi Piri Reis’in hayatını araştırtıp
yazdırmıştır.
Çok daha önemlisi Atatürk, ülkenin dört bir yanına, yapıp
ettikleriyle çağını aşmayı başarmış Türk, Osmanlı büyüklerinin heykellerini
yaptırmak istemiştir.
Atatürk, 22 Ocak 1923’de Bursa’ da, “…Aydın ve dindar olan milletimiz ilerlemenin vasıtalarından biri olan
heykeltıraşlığı en son derecede ilerletecek ve memleketimizin her köşesi
ecdadımızın ve bundan sonra yetişecek evlatlarımızın hatıralarını güzel
heykellerle dünyaya ilan edecektir…” demiştir.
Yani Atatürk sadece kendi heykellerini değil “ecdadımızın heykellerini” de yaptırmak
istemiştir. Ankara’da, İstanbul’da ve Edirne’de Türk büyüklerinin heykellerinin
dikilmesini istemiştir. Afet İnan’ın naklettiğine göre Atatürk, “Mimar Koca Sinan’ın eserlerinin en yoğun
bulunduğu İstanbul’da ve son şaheserinin yapıldığı Edirne’de ona bir anıt
dikilmelidir. Ancak Cumhuriyetimizin başkenti Ankara’da da (Gençlik Parkı’nın
geniş parkının iki tarafına) bütün Türk büyüklerinin heykelleri ve anıtlarının
dikilmesi gelecek nesillere örnek olmaları bakımından lazımdır.” demiştir.1
Atatürk, Türk Tarih Kurumu’na gönderdiği 2 Ağustos 1935
tarihli bir telgrafla “Sinan’ın heykelini
yapınız” emrini vermiştir.2 Atatürk, “Mimar Sinan’ın heykelini uydurup yapmak caiz değildir. Şevket Aziz ile
işbirliği yapınız!” diyerek bu konuda özenli çalışılmasını istemiştir.
Bunun üzerine Şevket Aziz Kansu İstanbul’a gelmiş, Mimar Sinan’ın mezarını açıp
kemikleri ve kafatasını incelemiştir. İncelemelerinde Sinan’ın orta boylu,
gayet narin yapılı bir insan olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca Kayseri’de Mimar
Sinan’ın köyüne gidilmiş, fotoğraflar çekilmiş, bir heyet Mimar Sinan’ın
özelliklerine ilişkin bilgiler toplamış ve bu verilere dayalı olarak Tarih
Kurumu, Mimar Sinan’ın ilk heykelini yapmıştır. Tarih Kurumu Sekreteri Uluğ İğdemir
heykeli Atatürk’e sunmuştur. Atatürk heykeli görür görmez başını kaldırıp, “Tamam olmuş… İşte Mimar Sinan böyledir!”
demiştir.3
Atatürk’ün emrine rağmen Mimar Sinan’ın heykel anıtının yapımı
gecikmiş, anıt ancak 1956 yılında Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin
önüne dikilmiştir.4 Atatürk, ayrıca Süleymaniye’de bir de Sinan
Sitesi yaptırmak ve Sinan’ın bütün eserlerini restore ettirmek istemiştir.5
Atatürk, Mimar Sinan’ın yanı sıra, Barbaros Hayrettin Paşa’nın, Timur’un, İbn-i
Sina’nın, Kanuni Sultan Süleyman’ın ve Fatih Sultan Mehmet’in heykellerinin
yapılmasını istemiştir.6 Afet İnan’ın aktardığına göre Atatürk, “İstanbul’da Fatih’in, Kanuni Süleyman’ın ve
Türklüğünden şeref duyulan diğer Osmanlı devlet adamlarının heykellerini ve
abidelerini görmeyi arzulamıştır. Nitekim kendi zamanında büyük denizci
Barbaros Hayrettin’in İstanbul’a dikilecek heykeline özel ilgi göstermiştir.”7
Atatürk, Fatih Sultan Mehmet’in heykelini İstanbul’da Kızkulesi’ne yaptırmak
istemiştir. İnan’ın aktardığına göre, “Atatürk,
Fatih için onun şanına layık bir abide eser düşünmüş ve özellikle
Kızkulesi’nden her geçtiği zaman burada böyle bir anıtı görmeyi çok arzu
ettiğini belirtmiştir.” Eğer orası uygun olmazsa Sultanahmet Meydanı,
Rumeli Hisarı veya Fatih’in gemilerini karadan yürüttüğü yerlerden birini
önermiştir.9
Atatürk’ün isteğiyle yapımına başlanan Beşiktaş
Barbaros Hayrettin Paşa Anıtı 25 Mart 1944’de İsmet İnönü tarafından
açılmıştır.10 Atatürk bir taraftan heykel sanatının gelişmesini
amaçlamış, diğer taraftan adını tarihe altın harflerle yazdırmış Türk
büyüklerinin bu sanatla yaşatılmasını istemiştir. Görüldüğü gibi Atatürk, bu
topraklarda öncelikle Yunan tanrılarının, tanrıçalarının heykellerini değil,
Türk tarihinin/ Osmanlı tarihinin abide isimlerinin heykellerini diktirmeye
çalışmıştır. Bu, çağdaş bir sanatla/ heykel sanatıyla ulusal kültürü
canlandırma, tanıtma ve yaşatma çabasıdır.
Atatürk’ü anlayamadık!
•
sinanmeydan@butundunya.com.tr BD OCAK 2015
Kaynakça: 1 Afet inan,
Mimar Koca Sinan, s.67’den Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri,
Ankara, 1999, s. 161- 162. Afet inan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler,
Haz, Arı inan, 5. Bas. İstanbul, 2007,s. 245. 2 inan, Atatürk Hakkında
Hatıralar ve Belgeler, s.244,248. 3 Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte, Fıkra,
Çizgilerle Atatürk, ikinci Kitap, İstanbul, 1954, s. 314,315. 4 inan, age,
s.244, dipnot 80. 5 age, s. 248. 6 Feridun Akozan, “Atatürk Sanat ve Sanatkâr”,
Atatürkçülük, II. Kitap, İstanbul, 1988, s.148. 7 inan, Atatürk Hakkında
Hatıralar ve Belgeler, s. 243. 8 age, s. 250 9 age, s. 249,250, 10 inan, age,
s.250.




