Bence; bir millette şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut
ve beka bulabilmesi, mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığa sahip, çağdaş
olmasıyla kaimdir. Ben şahsen bu saydığım vasıflara, çok ehemmiyet veririm. Bu
vasıfların kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları
taşımasını esas şart bilirim.”
Gazi Mustafa Kemal Atatürk.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran,
Türk Ulusu’nun çağdaş uygarlık seviyesine ulaşması için devrimler yapan ve
dolayısıyla ufuklar açan büyük devrimci önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün,
Türk Ulusu ve dünyanın birçok ezilmiş ve sömürülmüş mazlum ulusları için büyük
ve önemli işler başardığı tarihin tespitidir. Dünyanın, çağının lideri olarak
tartışmasız kabul ettiği Atatürk’ü tanımak, bilmek ve onun ifade ettiklerini öğrenmek
oldukça önemlidir. Büyük Önder’in de adeta altını kalın çizgilerle çizerek
belirtip tarihe kaydettiği, “Beni görmek
demek behemehâl yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı
anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir.” şeklindeki sözleri konunun
önemini bir kez daha vurgulamaktadır.
Mustafa Kemal’i anlamak, tanımak, bilmek
ve fikirleri ile yapmak istediklerini öğrenmek için elbette birçok kaynaktan
yararlanmak mümkündür. Ancak öyle bir kaynak var ki, orada Atatürk hakkında yazılanlar
ve anlatılmak istenilenler, başkaca hiçbir açıklama ve ayrıntıya gerek kalmaksızın,
tek başına sanki her şeyi bize vermektedir. Elbette Sabiha Gökçen’den
bahsediyorum. Manevi kızı Sabiha Gökçen, “Atatürk’ün
izinde Bir Ömür Böyle Geçti” adlı anılarının sunu kısmında şöyle söylüyor:
“Gün ışıdı ışıyacak. Ankara’da sabah oluyor handiyse. Bu ışınlar ilk
kez Anıtkabir’e vuruyor. Oradan yansıyıp yayılıyor dalga dalga görkemli şehrin
üstüne. Moru sarıya, sarıyı beyaz sarıya götüren bu hayat veren ışıkların ilk
düştüğü yerde, bir başka hayat veren yaşıyor. Tutsak, ezilmiş, sömürülmüş,
insanlıktan uzak yaşama terk edilmiş bir ulusu silkeleyen, şerefli mazisine yakışır
bir yaşam ortamına çeken, ona bağımsızlığın tadını tattıran, özgürlüğün kutsallığını
öğreten, insan olmanın en yüce onurunu veren bir başka hayat veren yaşıyor.”
Bu ikincisinin anlamı en az birincisi
kadar önemli bizim için. Güneş dediniz mi; ilikleriniz ısınır, ağaçlara su
yürür, dallar baharlaşır, cansızlar canlanır. Anıtkabir’de yatanın adını andınız
mı da öyle olur işte… Atatürk dediniz mi; silkinirsiniz, uyanırsınız, uygarlığa
doğru, kardeşliğe doğru, barışa sevgiye doğru, insanı insan eden ilkelere doğru,
aydınlık yarınlara doğru koşarak canlanırsınız. İkisi de can verendir. İkisi de
hayat verendir. Biri doğada, diğeri düşünde, sosyal yaşamda, ulus bilincinde,
yurt sevgisinde…
Ne zaman güneşten yoksun kalsanız önce
ürperir, sonra üşür, daha sonra sararıp solarsınız. Çarpıtır sizi güneşsiz
olmak. Hasta olursunuz. Benliğinizin usul usul yok olduğunu, kemirildiğini,
iskeletinizin çöktüğünü hissedersiniz. Atar damar atmaz, işleyen yürek çarpmaz,
gören gözler görmez olur. Yaşayamazsınız güneşsiz bir dünyada. Bu öteki için de
böyledir. Atatürk için de…
Onun ilkelerinden uzaklaştıkça aynı
toprakta yaşayan, aynı bayrağın kutsal sevincini taşıyanlar, bu binlerce, on
binlerce, yüz binlerce şehit kanıyla sulanmış olan bu toprakların gerçek değerini
bilmez olurlar. Ay yıldızlı al-beyaz bayrağın kutsallığındaki lezzete varamaz,
düşman kesilirler. Durur damarlarındaki asil kan, akmaz olur. Muhtaç olduğu
kudret, onu bu ihanetinden dolayı terk eder gider. Soluk alıp verişinde özgürlüğü
değil, sömürülmeye yönelişi, tutsaklığın zincirlenişini yaşar. Gören gözlerinde
alabildiğine uzanan kendi yurt toprakları değil, ona göz dikmiş olanların içeridekilerle
işbirliği yaparak yangın yerine çevirdikleri, işgal altında bir harabedir. İçmek
için uzandığı tertemiz suda gördüğü; kirli, alçak bir düşman çizmesinin
aksidir. Atatürk ilkelerinden uzaklaştıkça, bu gaflet ve dalalete düştükçe,
görebileceğiniz manzaralar, duyabileceğiniz şeyler bunlardır işte. Karınız, bacınız,
ananız ve sevdiceğiniz size ait değildir artık. Evim diyeceğiniz eviniz, malım
diyeceğiniz malınız, yurdum diyeceğiniz toprağınız, denizim diyeceğiniz
deniziniz, özgürlüğüm diyeceğiniz özgürlüğünüz, tarihim diyeceğiniz tarihiniz,
dinim diyeceğiniz dininiz, Tanrım diyeceğiniz Tanrınız ve bayrağım diyeceğiniz
bayrağınız yoktur artık. Bu nedenledir ki, nasıl güneşsiz bir dünyada yaşayamazsanız,
Türk Ulusu olarak, Atatürk ilkelerinden yoksun bir dünyada da yaşayamazsınız.
İnsan yaşadığı süreyi, iki tarih arasındaki
zamana sığdıracak olursa, çok yanlış bir harekette bulunmuş olur. Aslında
tarihler önemli değil, aradaki yaşamın size neler verip neler aldığı, dolaysıyla
size neler kazandırdığı önemlidir. Hele hele tarihleri tarih, toprakları vatan,
bayrakları bayrak ve aşiretleri ulus yapanların yanında ise yazgınız, işte o
zaman değer yargılarınız da, zamanın gel-gitleri de çok önem kazanır.
2015 yılı Mustafa Kemal’in doğumunun 134.
yılı. Bir asırdan 34 yıl fazla yani. Atatürk doğalı 134 yıl olmuş öyle mi? Ya
öleli?
Öleli mi? Atatürk ölür mü hiç! insanı,
toprağı, bayrağı, uygarlığı, özgürlüğü, bağımsızlığı ve onuru bir araya
getirenler ölür mü? Bunlardan yoksun yaşayanlara taze kan, yürek, bilek
kuvveti, akıl ve irade gücü verenler ölür mü? Mustafa Kemaller ölmez! Aksine
Atatürk olup ölümsüzleşirler! Türk’ü öldürmeden Atatürk’ü, Atatürk’ü öldürmeden
de Türk’ü öldüremez, yok edemezsiniz!
Bu söz manevi ya da mecazi bir anlam taşıyabilir.
Ama öyle ya da böyle, gerçeğin ta kendisidir! Bizim içerideki ve dışarıdaki düşmanlarımız
ne zaman başkaldıracak olsalar, önce Atatürk’e dil uzatırlar. Onu, küçük düşürmeye,
yeryüzünde bir başka benzeri olmayan başarısını ve devrimlerini kötülemeye çalışırlar.
Bunda başarıya ulaşsalar; emin olun Türk Ulus’unu da silerler haritadan. Ama
böyle davranan dilleri koparacak, böyle düşünen talihsiz kafalara hak ettikleri
dersi verecek olan nesiller yetişmiştir çok şükür!
Onun, ebedi istirahatgâhında rahat
uyumasını sağlayan, hiç kuşku yok ki, Cumhuriyet’i emanet ettiği gençlerdir. Bu
gençler bazen onsekizinde çıkar karşımıza, bazen de altmışında, yetmişinde ve
hatta sekseninde, doksanında. Onlar, yaşları ne olursa olsun, yüreklerinde ve
kafalarında Atatürk meşalesi yandığı için gençtirler!
İnanıyorum ki, Atatürkçü Düşünceyi
benimseyen ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve devrimlerini yaşam şekli
olarak kabul edip, benimseyenlerin sayısı arttıkça; Atatürk’ün ruhu şad oluyor,
mekânı ışıklarla doluyor ve bu ortamda ebedi istirahatgâhında uyuyordur. Aslında
biliyor musunuz Atatürk uyumaz! Su uyur, düşman uyur, ama Atatürk asla uyumaz!
Nitekim bunu son yıllarda yaşadığımız acı
olaylar da göstermiştir ki; gerçekten de Atatürk uyumamaktadır. Türk Ulus’una
ve onun vatan bellediği Anadolu topraklarına göz dikmiş, hain emeller peşinde
koşan ve çeşitli çirkin oyunlar sergileyen dışarıdaki düşmanlar ile içerdeki düşman
ve işbirlikçilere karşı tek başına bir düşünce, ideal ve aynı zamanda bir yaşam
felsefesi olarak, Türk Ulus’unu ve Atatürkçülüğü benimsemiş diğer mazlum
milletleri kucaklamış, bağrına basmış bir durumda bekliyor.
Güneşten uzaklaşmayınız! Dayanamazsınız
ölürsünüz! Atatürkçü Düşünceden, onun ilkeleri ve devrimlerinden uzaklaşmayınız
çökersiniz, tutsak olursunuz, benliğinizi yitirirsiniz, adeta susuz, havasız
kalır nefes alamaz, boğulursunuz. Atar damarınız atmaz, işleyen yüreğiniz artık
çarpmaz olur. Ananız, Bacınız, kardeşiniz, yavuklunuz, toprağınız ve bayrağınız
olmaz. Bunların hiç biri kalmaz elinizde. Bırakmazlar size namusunuzu ve
inançlarınızı yaşamak için gerek duyduğunuz şeyleri. Hiç birini bırakmazlar!
Biliniz ki; Türk’ün en büyük ve tek dostu yine Türk’tür. Türk’ü Atatürk’le ve
Atatürk’ü de Türk’le yaşatınız! Bu en büyük görevdir!
Bu anlatımlara söylenebilecek başkaca
söz olabilir mi? Böylesine ifadelerle anlatılan dünyada başka lider ya da
liderler var mı? İşte bu gerçekler ışığında, çağının tartışmasız lideri, Türk Ulus’unun
bağımsızlık önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, bugüne değin yaptıkları ile
bundan böyle gelecek kuşakların ufkunu aydınlatacak, ışığı olabilecek
uygulamalarının gerektiği şekilde anlaşılabilmesi için farklı tarihlerde ve
ülkenin çeşitli yerlerinde yaptığı konuşmalarından bir kısmını sizlere aktarmayı
kendime görev edindim.
Konuşmaların tamamı, takdir edilebileceği
üzere, elbette buraya sığmayacak kadar çok ve geniş kapsamlıdır. O nedenle bazı
konuşmaları buraya almaya çalıştım ve konuşmalarda, sizlerin hoş görüsüne sığınarak,
özü etkilemeyecek bir kısım kısaltmalar yaptım. İşte o konuşmaları, tarihsel sırasına
uygun olarak, sizlere sunuyorum...
• cengizonal@butundunya.com.tr


