Rabindranath Tagore.
Tagore bir yazısında şöyle diyor:
"Ben 1861 yılında doğdum; tarih
açısından önem taşıyan bir yıl değil, ama Bengal'de büyük bir döneme rastlar,
çünkü ülkemizin yaşamında üç ayrı akımın kesiştiği bir dönemdir bu."
Tagore'un bu sözleri, onun zihninin işleyiş biçimini anlamakta bize yardımcı
olabilir. Sözü edilen üç akım şunlardır:
1. Hindistan'ın, biçimsel inançlar
ile içi boş uygulamalar sonucu gücünü yitirmiş bulunan manevi yaşamını yeniden
canlandırma çabaları,
2. Edebiyatı, canlılığım
engelleyen katı söz sanatları ile geleneksel kuralların boyunduruğundan
kurtarma çabaları,
3. "Kimliğini ortaya koymaya çalışan Hindistan halkının kendi
düşüncelerini dile getirmeye başlayan" bir milliyetçiliğin doğuşu.
Aynı zamanda hem devrimci, hem de
yaratıcı olan bu akımlar; yeni değerler, yeni manevi biçimler, yeni bir
edebiyat, yeni bir ulusal kültür yaratmak amacını taşıyordu. Bu özgürlük havası
ile yaratıcı güç, çocukluğundan başlayarak Tagore'a esin kaynağı oldu. Onun
yaşamında da, şiirlerinde de sık sık, sanki zihninden hiç uzaklaşmayan bir "sınır" simgesi görürüz; bu
sınırlılık duygusunu aşabilmek için Tagore, hem düş dünyasında, hem gerçek
dünyada uzak yolculuklara çıkmıştır.
Çocukluğunda, birkaç yıl devam
ettiği okulun sınırları içinde Tagore kendini sürgünde ve tutsak gibi
hissediyordu. Okul eğitimi kesintilerle geçmiştir. Yatılı okula gitmekteki
ısrarı, baba ocağının sınırlılığından kurtulmak içindi. Ancak onun "renklere, müziğe, hareketli bir yaşama
duyduğu derin özlem" yatılı okullarda karşılanabilecek gibi değildi.
Sonunda, şiiri, müziği, sanatı tanımak için gerekli fırsatı kendi evinde buldu.
Eve gelen özel öğretmenlerle, Bengal'de İngiliz romantiklerinin etkisi altında
gelişen yeni edebiyat yapıtlarını okudu. Aynı zamanda Sanskrit klasikleriyle
tanıştı; bu eski şiirlerin ritimleri, renkleri, zengin müziği ve derin hayat
görüşü büyüledi onu. İngilizce öğrenip Shakespeare'i, Milton'u, Shelley'yi ve
öteki yazarları okudu.
Tagore, Kalküta'nın en varlıklı
ve en ilerici ailelerinden birinin çocuğuydu. Kişiliğini biçimlendiren yılları
nasıl bir ortam içinde geçirdiğini anlatırken şöyle der: "Ailemin tüm bireyleri yetenekli kişilerdi kimi ressam, kimi şair,
kimi müzisyen. Evimizin tüm havası yaratıcılık ruhuyla doluydu. Neredeyse
bebekliğimden beri, doğanın güzelliğini ta içimin derinliklerinde duyuyor;
ağaçlara, bulutlara karşı yakın bir dostluk besliyor; kendimi mevsimlerin
havada titreşen müziğiyle uyum içinde hissediyordum."
İngiliz toplumunun, İngiliz
şiirinin bir çözümlemesini yaparken, Tagore şöyle yazıyordu: "İngiliz toplumsal yaşamında güçlü
tutkular sıkı bir denetim altındadır; işte belki de bu nedenle, İngiliz
edebiyatına bu tutkular çok egemendir. İngiliz edebiyatının özelliği,
bastırılan şiddetli duyguların, kaçınılmaz bir patlama noktasına gelmesidir.
Hiç değilse Bengal'de biz İngiliz edebiyatının özü budur diye
düşünüyorduk." Tagore'un kendi yapıtlarında güçlü tutkular,
Hindistan'ın eski bilge kişilerinin öğretileriyle dengelenmiştir. Bu bilgelere
göre, yaşamın kökeni ve kaynağı, yeryüzünde evrimin hedefi, tutku değil,
sevinçti. "Öteki adı aşk olan"
bu sevinç duygusu, Tagore'un romantik şiirine dingin bir derinlik kazandırır.
Yaşanan sevinç anları, bir bakıma, bu şiirlerin ana kaynağını oluşturur. Bir
sabah doğmakta olan güneşe bakmış Tagore; sonradan şöyle yazıyor: "Bakarken birdenbire sanki gözümden bir
perde kalkıverdi ve dünyanın şaşırtıcı bir aydınlıkla kaplandığını gördüm; her
yandan dalga dalga güzellikler, sevinç selleri yükseliyordu. Aydınlık, daha
önce yüreğime kümelenmiş keder ve umutsuzluğu delip geçti, içimi evrensel ışığa
boğdu. Aynı gün "Çeşmenin Uyanışı" adlı şiir, kalemimden coşkun bir
çağlayan gibi döküldü. Şiir bitti, ama sevincimin üzerine perde yeniden
inmedi."
Romantik şiirin iki büyük güç
kaynağı vardır: Doğa ve sevgi. Maurice Bowra, "Romantik imgelemin özü, görünmeyen bu güçlerin işleyişini
gösteren biçimler yaratmaktır," der. Tagore için doğa ve sevgi, ilk
yaratıcı sevincin ifadesiydi. Sonsuz ve sınırsız olan bu sevinci doğada,
sevgide ve yaşamda arıyordu o. Ancak, sevinç kendini her zaman yalnızca hoşa
giden deneyimlerde göstermez. Yaşadığımız üzücü ve korkunç şeylerde de ortaya
çıkabilir.
Tagore'un doğa şiirlerinde
sevincin bu iki yönünü de görürüz. Kalküta kentinin kalabalığından uzakta
Bengal'de, Padma ırmağının üstünde bir kayık evde yaşarken yazdığı bir mektupta
şöyle diyor: "Şimdi sanki öyle bir
yerdeyim ki, zaman durmuş akmıyor. Her bir atom zerresi sınırsız; her dakika,
sonsuz olmuş." Tagore, büyük bir sükûn içindeki görünümüyle doğayı
işte böyle algılıyor. Ama bir ay sonra bir gece, suların "şiddetli foşurtu"suyla uyanıyor; yıldız ışıkları altında
sular, "bıçak yaraları"
almış gibi çizgi çizgidir. Doğanın şefkatli yönünü, "Mutluluk" adlı şiirden alınan şu dizelerde görebiliriz:
“Bulutsuz bir gün, gök pırıl pırıl
Güleç yüzlü bir dost gibi, hafif bir meltem
Okşamakta göğüsleri, yüzleri ve gözleri
Ve sandal salınıyor
Sessiz, durgun sularında
Padma'nın ezgili dalgacıklar çıkararak.”
Şimdi, başka bir doğa şiirinden,
bir geminin batışını anlatan "Deniz Dalgaları"ndan alınan birkaç dizeye bakalım:
“Kıyısız denizin bağrında Yıkım kol geziyor
Korkunç bir bayram havası
içinde.
Azgın rüzgâr kükrüyor, tüm amansız gücüyle, çırparak binlerce kanadını
Gökle deniz büyük bir kargaşayla tek olmuş sarmaş dolaş
Karanlık inmiş evrenin
gözlerine.”
Yaratılan korkunç yıkımdan sonra, Fırtına
Cadısı insan kurban istemektedir:
Kaldırmış gemiyi Cadı Fırtına, bağırıyor
'Ver! Ver! Ver!'
Deniz köpük kesilmiş, gürlüyor, milyonlarca
kollarıyla havada,
'Ver! Ver! Ver!'
Gecikmeye öfkeli, köpüren, ıslıklar çalan
Mavi Ölüm hiddetten kireç kesilmiş bir yüz,
Ufacık tekne dayanamaz bu zorlu güce,
Patladı patlayacak demirden bağrı!
Gökle deniz bir olmuş, tutmuşlar bu minik
oyuncağı
Amaçları eğlenmek!”
Doğanın tüm bu korkunçluğuna, tüm
öfkesine karşın, Tagore dünyayı sevmekte, onu güzel bulmaktadır:
“Dünya güzeldir, ölmek istemiyorum ben.”
Tagore, uzakların çağrısına
kapılmıştır, enginlere açılmak ister; özgürlüğe koşmaya can atar; ama gene de
çileci keşişler gibi dünyadan el etek çekmeyi düşünmez. Bir sonesinde şöyle
diyor:
“El etek çekmekten gelecek kurtuluş bana
göre değil
Çıkaracağım mutlu özgürlüğün tadını ben
Doğanın sınırsız tutsaklığında.”
Romantik şairler doğayı zaman ve mekânla
sınırlı olarak görmezler; onlar için doğa, tamamen dış görünüşünün kalıpları
içinde sıkışıp kalan bir şey değildir. Eski Hint bilgeleri de, yeryüzündeki her
şeyin, tanrının ölümsüz varlığı ile dopdolu olduğuna inanıyorlardı. Tagore,
doğada bitmez tükenmez bir yaşam akışı görür. Bu akış, kaynağını "burada ve şimdi" olan
şeylerden almakla birlikte, gene de bunların çok ötesine uzanır. Havada uçan
yabani kazlara bakarak şöyle yazıyordu:
Bu kanatların mesajı, taşıdı
sanki hız tutkusunu bir an için yalnızca, heyecandan duran yüreğe. Dağlar
dönüşmek istiyordu avare Yaz bulutlarına; ağaçlar istiyordu topraktan kopup
gitmek ve açılmış kanatlarla izlemek o sesi sonsuz sınırlarına dek uzayın.
Kayboldu gitti akşamın düşü özlem dolu bir acı kümelendi. Ey uzaklara yönelen
özgürleşmiş kanatlar. Ve çınladı bir mesaj evrenin yüreğinde, 'Burada değil, burada değil, başka, başka
bir yerde!'
Romantik şairler için ikinci
büyük güç kaynağı sevgidir, aşktır. Tagore aşkı türlü ortaya çıkış biçimleriyle
ele almıştır. İlk şiirlerinde aşk bedenseldir; bir duygu, bir heyecan işidir:
“Ah, sevgilim, Öpücük isteyince senden, yüzünü öte yana dönme dök
dudaklarıma o hayat veren kızıl parlak mutluluğu.”
Aşk bedenden ayrı bir şey
değildir; hem bedeni, hem ruhu sarar. Aşk yalnızca cinsel bir gereklilik,
fiziksel bir güdü olsaydı eğer, tüm güzelliğini, tüm sevincini yitirirdi.
Gerçek aşk, insan boyutunu tanrısal olanla birleştirir:
“Tanrım sevgilimdir, sevgilim tanrım.”
Tagore için kadın, ne bir zevk
aracı, ne sinsi bir baştan çıkarıcı, ne de bedensiz bir melektir. Çok
yüceltildiği zaman bile, hep bir bedene sahiptir. Yüceltme, kadın imajının bir
parçasıdır. Ortada hep etten kemikten bir kadın vardır, ama âşık-şair, onun
bedensel güzelliğine kendi düşgücünü katar ve aşk kadınını yaratır. Tagore
sevgiliye seslenerek,
“Yarı kadın, yarı düş gücüsün sen…”
Diyor. Belki de Tagore'un aşk
kavramını en güçlü biçimde dile getiren bir şiir, denizden doğan, Urvashi adlı
kutsal periye yazdığı bir kasidedir. Eski bir efsaneye göre peri, bir krala
gönül verir ve onunla yaşamak için yeryüzüne gelir. Tagore için Urvashi,
tanrısal güzellik simgesinin bedene bürünmüş halidir. Yalnızca bir düşünce ya
da hayal değildir o; aynı zamanda bir kadındır. Ancak, tanrısal olduğundan, toplumun
yasaları onu bağlamaz. Urvashi, tam bir özgürlük içinde güzelliktir, aşktır.
Şiirin ilk dizesinin söylediği gibi, ev kadının görevleriyle yükümlü değildir:
“Ne anasın, ne kız, ne de gelin sen, ey beden bulmuş güzellik!”
Urvashi bedene bürünmüş güzellik
olduğu kadar, sonsuza dek gençtir de:
“Gençlik kalıbını alıp da uyanınca, çıktın karşısına dünyanın tazeliğin
doruk noktasındaydın artık sen.”
Tüm "dünyanın sevgilisidir" o. Bilge kişiler de dâhil bütün
erkekler bağlılıklarını bildirirler ona; çileciler derin düşüncelerini bir yana
bırakır, önünde diz çöker, ona manevi değerlerini sunarlar. Onun kendisi
herhangi bir şey istemez; özgürdür. Erkekler âşık olmuşlarsa, sevgileri kendi
arzularının doğal bir biçimde ortaya çıkışıdır. Urvashi'yi belki de en iyi
anlamanın yolu, onu bir dansçı olarak düşünmektir seyredenlerde sevinç ve keder
duyguları yaratan, ama kendisi bu duygulara kapılmayan bir dansçı. Ritim
doludur Urvashi. Bir yandan bedeninin tazeliği baştan sona evrene yayılırken,
beden ritimleri de tüm doğayı dansa boğar. Deniz dalgalan gibi gidip gelir.
Yeryüzüyle, gökyüzüyle kaynaşır.
“Sen dans edince denizin dalgalan dans ritimlerine uyup senin, dans
eder,
Kanat çırpar yeryüzünün giysileri, dalgalanan buğday başakları üstünde.
Boynundaki gerdanlıktan yıldızlar düşer gökyüzünün tabanına.”
Deniz, yer, gök evrensel bir
ritmin girdabına kapılmıştır. Güzel olan ne varsa, hepsi Urvashi'nin
güzelliğinin yansımasıdır. Tüm devinim, onun adımlarının ritminden doğmaktadır;
yıldızlar onun gerdanlığının parıltısından başka bir şey değildir. Güzellikler
dünyası olan doğa, onun görkemli varlığıyla dopdoludur. Urvashi doğanın ta
kendisidir. Ama aynı zamanda bedeni olan gerçek bir kadındır, son derece
arzulanan, ama görenlerce ulaşılması olanaksız bir kadın. O gözucuyla şöyle bir
baksa, diyor şair, tüm dünya çarpılıp, gençler gibi aşk özlemiyle yerinde
duramaz olur.
“Kör rüzgârlar taşırlar her yere bedeninin baş döndürücü kokusunu ve
büyülenmiş şair, bal sarhoşu bir kara arı gibi, dolaşır durur özlemle, sevinç
türküleri söyleyerek.”
Urvashi kusursuz, arınmış bir
güzellik; yeryüzünde çektiğimiz tüm acıların yüceltilmiş biçimidir; acının
ölümsüz bir sanat yapıtına dönüşümüdür. Arzu onun ayaklarına kapanmıştır;
dünyanın arzulan, lotus çiçeğinden bir ayak iskemlesi olmuştur ona:
“İnce bedenin yıkanır dünyanın
gözyaşlarıyla,
Yüreklerden akan kanlar boyamış ayaklarına
kızıla.
Ey çıplak güzellik, çözmüş saçlarının
örgüsünü,
Koymuşsun ayaklarını hafifçe üstüne,
Tüm
arzunun açılmış lotus çiçeklerine.”
Aşk arzunun kollarının
erişebileceği uzaklığın ötesindedir. Gerçek aşkı kucaklamak olanağı yoktur;
yakındadır, bedenleşmiş güzelliğin karşısında çarpıp duran yürektir, ama elde
edilmesi olanaksızdır. Tagore, Hindistan dışında, hatta diyebiliriz ki Bengal
dışında, genellikle mistik bir şair olarak görülür. Bunun nedeni, onun çoğu
Bengal dilinde yazılmış olan şiirlerinin yalnızca bir bölümünün başka dillere
çevrilmiş olmasıdır. 1913 yılında Togore Nobel edebiyat ödülünü aldı. Bu ödülü
kazanan ilk Asyalıydı. Şiirlerinden bazılarını kendisi İngilizceye çevirmişti. Bunları
kendisine ödülü kazandıran "Gitanjali"
adlı İngilizce kitapta yayımladı. Bu şiirlerin gerisindeki deneyimler mistik
deneyimlerdi. Tagore'un mistik bir şair diye tanınması işte bundandı. Tagore'un
şiirindeki mistik nitelik, onun romantikliğinden çıkmıştır. Romantik düşgücünün
temelinde gizem ve hayret duyguları yatar. Ne zaman bu duygular derinleşir,
insan ruhunu sararsa; ne zaman doğanın güzelliğinde sonsuzluğu ve tanrısal
kutsallığı görürsek, işte o zaman mistiklikten söz edebiliriz.
“Gökyüzüsün sen ve kuş yuvasısın
Ey Güzel!
Aşkın nasıl da kucaklıyor ruhu bu yuvada,
tatlı ezgilerle, renklerle, mis kokularla! Yaklaşıyor
Sabah, kolunda altın sepet, içinde güzellik
tacı giydirecek sessizce yeryüzüne.
İşte sürülerin terk ettiği çayırlara iniyor
akşam,
Ayak basmamış yollardan geliyor,
Altın testisinde serin esintilerini
getiriyor barışın,
Dingin Batı denizlerinden.
Ama ruhlar uçup erişsin diye serdiğin o
sonsuz gökte,
Lekesiz bir beyazlık dolu; işte orda ne
gündüz var,
Ne gece,
Ne biçim,
Ne renk,
Ne de bir söz.”
Bu dizeler onun mistik yanının
iyi bir örneği. Ancak Tagore bu noktada durmadı. Zaman değiştikçe değişmesini
sağlayan bir canlılığa sahipti o. Batı, Tagore'u 1913'te tanıdı; 1914'te
Birinci Dünya Savaşı çıktı. Eski düzen yıkıldı. Ve denebilir ki, güzel
sanatlarda modernist bakış açısı egemen oldu. Yeni bir kuşağın şair ve
ressamları, geçmişten tümüyle kopmaya çalıştılar. Modernizmi tanımlamak kolay
değildir. Yalnız belki onun yeni bir zihinsel tutum olduğu söylenebilir: Çağdaş
yaşamdaki gerçek kopuklukların farkına varmaktan kaynaklanan yeni bir tutum. Bu
düşünce biçimine göre, dünyadaki her şey sanki parça parça oluyordu. Eski
idealler yok olmuş, romantik güzellik ve aşk kavramları uçup gitmişti. Sonlu
ile sonsuzu, beden ile ruhu bir arada tuttuğu düşünülen büyük ilişkiler zinciri
kopmuştu.
İnsan yaşamı, yalnızca güncel,
elle tutulabilen, sınırlı bir şeydi. Tek gerçeklik geçici olandı. Çağdaş insan
hiçbir şeye, hiçbir değere inanmıyordu artık. Tagore gelişti. Geçmişle
bağlarını koparmadı; ama içinde yaşadığı zamanın, sıradan şeylerin,
parçalanmışlığın neler gerektirdiğini anlıyordu. Yeni biçimler denedi, romantik
olmayan konularda "düzyazı
şiirler" yazdı. Orta sınıfın saygınlık kavramına boyun eğmeyen bir
çocuk için "sokak köpeğinin
trajedisi"ni yazmak isteyen Tagore, sıradan insanların konuşma
biçimini, bu çocuğun yürek tellerine dokunabilecek bir dili, kullanmayı her
zaman başaramadığını itiraf eder:
“Ambika öğretmen yakındı bana,
Vermiyor aklını okumaya
Kitabındaki şiirlerinizi, aslında biraz
budala!
İşe yaramazın teki, yırtıyor sayfaları,
Neymiş, fareler yemiş,
Nasıl da haşarı!"
Dedim ki, "Suç bende,
Onun kendi dünyasından bir ozan
Öyle bir şiirleştirir ki gübre böceğini
Çocuk şıp diye tanır.
Ben ne zaman gerçek kurbağayı,
Ya da sokak köpeğinin trajedisini
Anlatabildim ki?”
Tagore, "sıradan bir kız"ı, bir "adam"ı, romantik şiirin dünyasında yeri olmayan başka
insanları konu alan şiirler yazdı. Miçolar, borsa simsarları, kâtipler, hatta
böcekler ve solucanlar bile artık onun şiir dünyasından dışlanmıyordu. Ama gene
de, bunları gerçekten anlayıp anlamadığı konusunda kuşkusu vardı. (Kuşku çağdaş düşüncenin önemli bir
öğesidir.)
“Ancak, örümceğin dünyası bana
Sonsuza dek kapalı
Gözlerimin önünde sürekli,
Karınca yüreğini benden
Saklayan bir perde var.”
Tagore artık sonsuzluğun farkında
olduğu gibi, tarih içinde değişikliğin de farkındadır.
“Bir sabun köpüğü gibi yükseldi
Mohenjo-daro ve sonra sessizce yitip gitti
çöl kumları altında.
Sümerler, Asurlular, Babil, Mısır hep güçlü
göründüler,
Zamanın alçak çitlerle çevirdiği geçmişin
arenasında.
Silinip gittiler sonra, silinir mürekkeple
yazılmış yazılar gibi.
Birkaç soluk iz geride kalan.”
Tagore'un kendi ülkesi,
Hindistan, kargaşa içindeydi. İngiliz egemenliğinden kurtulmaya çalışıyordu.
Halkın umutları, devletin güvenlik güçlerince şiddetle bastırılıyordu. Ozan bir
kenara çekilip düşgücü dünyasında yaşayamazdı. Kendi yaşamını gözden geçirdiği
bir şiirinde, romantik düşgücünü tek telli bir saz olan ektara'ya benzetir. Ve
artık eline, sömürgeci baskısına karşı savaşıma bağlılığı simgeleyen savaş
davulunu almak zorunda bulunduğunu söyler. Bu da Tagore'un modernizminin bir
örneğidir: Çünkü ozanın zihninde romantik geçmişin yerini, güncel tarihin gerçek
toplumsal-siyasal sorunları almıştır artık. O savaşım günlerini anımsayarak
şöyle yazıyordu:
“Yaşamının savaş alanında o gün
Çarpışma sesleri dalga dalga yayıldı, yağmur
bulutlarından kopan gümbürtüler gibi.
Gün oldu bırakıp elimden ektara'rru savaş
davulunu yüklenmem gerekti.
Koşmam gerekti korkunç öğlen sıcaklarında
zafer ve yenilgi kasırgaları arasında Ayağım dikenlerle delik deşik, yaralı
göğsümden kanlar akarak.”
Tagore'un davaya olan bağlılığını
en açık biçimde, iki siyasal tutuklunun polis kurşunlarıyla ölmesi ve yirmi
kişinin yaralanması üstüne yazdığı "Soru"
adlı bir şiirle gösterebiliriz. Tagore bu olaydan "katilce bir acımasızlık" diye söz ediyor.
“Tanrım, kaç kez gönderdin peygamberlerini
bu acımasız dünyaya:
"Bağışlayın!" dedi onlar bize.
Sevin!" dediler.
"Kovun kötülüğü yüreklerinizden!"
Saygımız var, unutmuyoruz dediklerini, ama
bu karanlık günlerde
Yanlış övgülerle uzaklaştırdık kendimizden
onları.
Güçlünün suç işlemesini önlemeye gücü
yetmeyen adaletin tek başına için için ağladığını gördüm,
Genç çocuklar gördüm, koşup kederli
başlarını.
Acı içinde amansız taşlara vuran.
Şimdi sesim kısıldı, kalmadı flütümde ahenk
Aysız gecenin tutsaklığı
Derin, karanlık kâbuslara boğdu dünyamı.
İşte bunun için yaşlı gözlerle soruyorum
sana "Havanı zehirleyenler, ışığını söndürenler, bağışlıyor musun onları
gerçekten?
Gerçekten seviyor musun onları?"
Tagore romantik zihnin sade ve
sarsılmaz inancının yitirmişti. Yukarıda elinden bıraktığını söylediğimiz ektara
gibi, bu şiirdeki susan flüt de, tatlı romantik ezgilerin simgesidir. Şimdi
Tagore'un zihni kuşku ve sorularla doludur. Daha önce evrenselliğe ve Batının
uygarlaştırma gücüne inanıyordu. Yaşamının sonuna doğru, 1941'de seksen
yaşındayken, bir yazısında şöyle der: "Bir
zamanlar, uygarlığın kaynağının Avrupa'nın yüreğinden fışkırdığına inanırdım,
ama dünyayı terk etmek üzere olduğum şu günlerde bu inancım tümüyle iflas
etti." İngiliz emperyalizminin kibrine ve elindeki gücü kötüye
kullanışına tanık olmuştu Tagore; Almanya'da Nazizmin, İtalya'da faşizmin
ortaya çıkışını görmüştü. 1935'te Mussolini Habeşistan'ı işgal ettiğinde "Afrika" başlığını taşıyan bir
şiir yazdı. Bu şiirde çağdaş uygarlığın bir çeşit vahşet olduğunu söyler.
“Demir zincirlerle geldiler,
Tırnakları kurt pençelerinden keskin...
Geldiler, insan avcıları,
Gözleri karanlık ormanlardan daha kör.
Uygarlığın vahşi açgözlülüğü gösterdi
utanmaz acımasızlığını...
Ve denizlerin ötesinde, kendi kentlerinde,
köylerinde o sırada çanlar çalıyordu kiliselerde, sabah dualarında, akşam
dualarında
Bağışlayan tanrının yüceliğini ilan eden
çanlar;
Çocuklar analarının kucağında oynuyor,
güzelliğe övgüler düzüyordu ozanlar.”
İkinci Dünya Savaşı Tagore'u
sarsmıştı. Dünyanın paramparça olduğunu görüyordu. Savaş Avrupa'yı yakıp
yıkıyordu, ama Tagore ne Hindistan'ın ne de dünyanın başka yerlerinin artık
barış içinde kalamayacağını biliyordu. Gençliğinden anımsadığı, sade bir
mutluluk, barış ve sükûnla dolu yaşamın da paramparça olacağını sezinliyordu.
Bu duygu, son dizelerini okuyacağım aşağıdaki şiirinde şöyle dile
getirilmektedir:
“Şeker kamışları kesildi, köklerin
yanıbaşında iki arkadaş tembelce dolaşmakta,
Yağmurun yıkadığı ormanın, otların, kokusunu
soluyarak,
Tatile çıkmışlardı:
Bir köy yolunda rastladılar birbirlerine.
Biri yeni evli.
Sohbetin tadı sanki sonsuz.
Çevrede Bhati çiçekleri taze bir güzellik
içinde;
Ormanın girift yollarında uçuşuyor baygın
kanatlı kokuları,
İlerlemiş bir baharın sevincini ortalığa
saçarak.
O sırada yakındaki bir jarul ağacında bir
guguk kuşu çılgın gibi ötmekte
Bir telgraf gelir; "Finlandiya yerle
bir Sovyet bombalarıyla."
Tagore insanlara olan inancını
tümüyle yitirmedi. Uygarlığın yıkıntılarına bakarken, "Gene de insana olan inancımı yitirmek gibi ağır bir günah işlemeyeceğim
ben," diyordu. Sonuçta kendini modernsitlerin nihilizm duygusuna
kaptırmamıştı. İnsanların yeryüzündeki sorunlara henüz çözümler
bulamadıklarını, yaşamın anlamını keşfedemediklerini biliyordu. Ölümünden
birkaç gün önce, şu kısa şiiri yazdı:
“İlk günün güneşi
Soruyu sordu
Yaşam ilk belirdiğinde
Kimsin sen?
Yanıt yok.
Yıllar, yıllar geçti
Günün son güneşi
Sordu son soruyu
Batı denizinin kıyısında
Sessizliğinde gecenin:
Kimsin sen? Yanıt alamadı.”
Yanıtı Tagore da bilmiyordu. Ama
bu, insanlık sorunun yanıtını bulamayacak demek değildi. Eski kâhinlerin,
bilgelerin sözlerini hiç unutmadı Tagore. Son şiirlerinden birinde, bu sözlerin
yankılandığını görürüz.
“Gökyüzü balla dolu, balla dolu kara toprak.”
Bal, tatlılık ve sevincin
simgesiydi. Tagore, ölüm anı gelip çattığında, dünyayı şöyle mırıldanarak terk
edeceğini söylüyordu:
“Alnımı senin kara toprağınla süsledim;
Ardında havanın karanlık perdesinin, gördüm
sonsuz ışığı,
İşte bu toprakta gerçek, sevince dönüşüyor
Bu bilinçle başımı toprağa eğiyorum.”
Bu yüzden diyebiliriz ki, tüm
dünyadaki çöküntü, romantik dünya görüşünü yitirmek, Tagore'u tam bir
umutsuzluğa düşürmemiştir. Yaşamdaki çirkinliği, haksızlığı, adaletsizliği,
savaşın korkunçluğunu görmüş, ama ne insanlara ne de doğaya olan inancını
yitirmişti. Doğa, çoğu zaman aldatıcıydı, ama aynı zamanda yıldızların
aydınlattığı bir yol vardı ve bu yol kalbe giden yoldu. İşte Tagore, bu inancı
yitirmedi.
“Senin yıldızının insana gösterdiği yol
Onun yüreğinin gideceği yoldur,
Hep açıktır
Ve aydınlatır insanı kendi yüreğindeki
doğuştan inancın ışığıyla.”
Sözlerimi bitirirken, bu pek çok
yönlü insanı bugün yalnız bir kaç yönüyle gördüğümüzü söylemek istiyorum.
Tagore yalnızca şair değil, aynı zamanda bir romancı ve öykü yazarıydı.
Hindistan'da ve başka ülkelerde sahnelenen tiyatro oyunları da yazdı. Yetenekli
bir şarkıcıydı; pek çok şarkı besteledi ve yeni bir müzik türü yarattı.
Ressamlık eğitimi görmemişti, ama yaşamının son on iki yılında iki binden fazla
resim yaptı. Bu resimler onun iç dünyasındaki gerilimleri gösterir. Bunlar,
romantizmin düşgücüyle yarattığı şiirlerden çok ayrıdır.
Resimleri incelenirse, Tagore'un modernizminin karanlık yönü, iç çatışmaları, ruhundaki bilinç dışı çalkantılar, kişiliğinin takındığı değişik çehreler ortaya çıkacaktır. Bunlar, Batı modernizmine daha yakın anlatımlardır. Tagore'un kendisi, "Şiirlerim kendi ülkemin insanları içindir. Resimlerimse, Batıya armağanımdır," demiştir.
Aslında insan, dilini bilmediği bir şiiri tam olarak değerlendiremez. Resmin dili daha evrenseldir. Ama bence resimleri Tagore'un yaratıcı dehasının zenginliğini ve çeşitliliğini göstermiyor. Oysa şiirlerinde, insan yaşamını, tutarsızlıklarıyla bölük pörçüklüğüyle, ama aynı zamanda geniş manevi yönüyle de kucaklayabilen bir düşgücünün evrimini buluyoruz. Ancak, ne yazık ki, Bengal dilinden başka bir dile çevrildiklerinde, bu şiirlerdeki gücün de, derin yaşam görüşünün de, büyük ölçüde kaybolduğu görülür.
Resimleri incelenirse, Tagore'un modernizminin karanlık yönü, iç çatışmaları, ruhundaki bilinç dışı çalkantılar, kişiliğinin takındığı değişik çehreler ortaya çıkacaktır. Bunlar, Batı modernizmine daha yakın anlatımlardır. Tagore'un kendisi, "Şiirlerim kendi ülkemin insanları içindir. Resimlerimse, Batıya armağanımdır," demiştir.
Aslında insan, dilini bilmediği bir şiiri tam olarak değerlendiremez. Resmin dili daha evrenseldir. Ama bence resimleri Tagore'un yaratıcı dehasının zenginliğini ve çeşitliliğini göstermiyor. Oysa şiirlerinde, insan yaşamını, tutarsızlıklarıyla bölük pörçüklüğüyle, ama aynı zamanda geniş manevi yönüyle de kucaklayabilen bir düşgücünün evrimini buluyoruz. Ancak, ne yazık ki, Bengal dilinden başka bir dile çevrildiklerinde, bu şiirlerdeki gücün de, derin yaşam görüşünün de, büyük ölçüde kaybolduğu görülür.
Rahajit Sarkar
Çeviren: Ünal Aytür


