16 Eylül 2015 Çarşamba

Eski İstanbul Meyhaneleri Üzerine Bir Fantezi.

Efendim!..
Eski İstanbul meyhaneleri küflü şarap ve anason kokardı buram buram… Bu küflü şarap kokusunda, kaymak gibi “torik” lakerdasının sihirli kokusunu, tuzunun ipeksi letafetini, tatlı (kırmızı) soğanın ihtişamlı kokusunu bulabilirdiniz. Kurutulmuş “uskumru çirozu”nun ekşimtırak yanık kokusu, sirkenin buruk, terenin yumuşacık kokusu da vardı bu küflü şarap kokusunda. 
Küflü şarap kokusunda, (saman ateşi dumanının isinde pişerek hazırlanmış balık pastırması) “Likorinoz”un, “tuzlu sardalye”nin, (genellikle hamsi bazen çaça ya da tirsi balığından yapılan, tuzlu yağlı) balık ezmesi “ançüez”in kokusu da vardı biraz. Biraz da orta yağlı beyaz peynirin kokusu…Çokça da anason kokusu!.. 
Midyenin tavası ayrı kokardı, cevizli taratoru ayrı. “Tarak”lar ayrı, istiridyeler ayrı. Midyenin salatası, dolması, pilâkisi, apayrı kokardı küflü şarap kokusunda. Kızarmış bir dilim francala üzerine sürülmüş Polonezköy tereyağıyla, gravyer peynirinin kokuları perde perde yükselirde bu özgün “Koku Armonisi”nde. 
Küflü şarap kokusunda, leziz favanın kokusunu alabilmek belki biraz zordu, ama favaya ilave edilen “Hasan Marka” zeytinyağının o güzelim kaygan kokusuyla, limonun esritici kokusunu hemen alırdınız. 
Yalancı dolma, barbunya pilâkisi, zeytinyağlı enginar, haşlanmış yumurtanın özenle kesilmiş dilimleriyle bezenmiş “fasulye piyazı”, domates soslu “patlıcan tavası”, mücver, Çerkez tavuğu, soğan piyazı garnili Arnavut ciğeri, tarama, humus, damardan işkembe söğüş ve kokoreç kokularıyla şarap kokusuna oldukça katkıda bulunmuştu. 
Kabuğu soyularak (buz üzerine yatırılmış) “taze badem”in düşsel kokusunun katkısını bayağı duyardınız. Taze ceviz içinin nadide kokusunu ise sadece bir katkı-koku olarak benimsemek her halde doğru olmaz… Sıradaki kokuya dikkatinizi çekmek durumundayım, çünkü önce tuzlanarak, sonra kum ocağında özenle kavrulmuş (kabuklu) beyaz sakız leblebisi “İstragalya”nın kokusu, bir abide gibi yükselirdi şarap kokusunun göbeğinde…
Efendim!.. İnsan şöyle durup düşünüyor da, şu meyhaneci barba’ya: “Sen maestro musun be adam, bırak şu sol anahtarını, do’dan da vazgeç, re’den de, sil ellerini önlüğüne doldur bir ince” diyesi geliyor. Ama diyemiyor… Çünkü barba rint adam, barba kalender meşrep…
Kılık kıyafeti de hiç fena sayılmaz hani… Ceketinin üst cebindeki sarkan süs mendili’nin rengi bayağı uygun düşmüş elbisesine. Kravatı da oldukça ilginç… Yalnız, şu sol kolunun üzerine oturtmuş olduğu peşkir yok mu, kafama hep o takılıyor. Pardon, ona peşkir demek pek doğru olmayacak, bez peçete… O peçeteyi kolundan aşağıya doğru öyle itinalı sarkıtıyor ki, görünümüne insan hayran oluyor. Peçeteyi sanki meddah gibi kullanıyor. Bir bakıyorsunuz onunla tabak kuruluyor, bir bakıyorsunuz bir kadeh, bir de bakıyorsunuz ki içki tevzi tezgâhının üzerini (bastıra bastıra) onunla siliyor. Daha sonra da onu katlayarak (büyük bir özenle) sol kolunun tam ortasına iki ucu müsavi olarak yatırıyor. Peçete pırıl pırıl, peçete ütüden yeni çıkmış neredeyse.
Orkestra şefinin elindeki çubuk (baget) gibi onu kullandığına göre: “Mutlaka bu peçetede bir keramet var” dedirtiyor insanı. Neyse… Fazlaca mütecessis olduk galiba, barba’yı düşünürken az daha sofradaki sohbeti kaçırıyorduk.
Küflü şarap kokusunda, “yeşil göbek salatası”nın, mantar, karaturp, havuç, karnabahar, kereviz, patlıcan ve çoban salatalarıyla, Rus ve beyin salatalarının kokuları da vardı, süzme “Manyas” yoğurdunun kokusu da vardı. “Yedikule Marulu”nun gevrek kokusu da… Hatta maydanoz kokusu, taze nane yaprağının kokusu, rokanın kokusu bile vardı. Kekik ve limon suyu ilaveli selezeytini’nin kokusunu unutmak, sanırım büyük vefasızlık olur. 
Cacık!.. İşte burada durarak saygı ile selamlamak gerekir bu esrarengiz kokuyu. Çünkü cacık, yetmiş derde deva olan sarımsağın azametli kokusu ve körpe salatalığın çarpıcı kokusuyla sinmişti küflü şarap kokusunun her yanına. Ayrı bir rayiha, ayrı bir heybet katmıştı bu kokuya. Unutmadan söyleyeyim. Çılbır’ın kokusunun “Cacıkgiller Familyası”ndan geldiği için ayrıcalıklı bir yeri vardı bu kokular topluluğunda. Ayrıcalıklı ve çekici… 
Çemberlitaş Turşucusunun leziz turşularına gelince. Bu baygın kokular âdeta senkronize dans ederdi şarap kokusuyla. Sarımsaklı “Çoban Sucuğu”yla, “Made in Kayseri” bandrollü kuşgömü ve kelle gömü pastırmaların kokuları ise kasım kasım kasılarak otururdu küflü şarap kokusunun bütününde. 
Küflü şarap kokusunda, “bumbar dolması”nın, “sebzeli işkembe yahnisi”nin ve “uskumru dolması”nın sıcacık kokularını zaman zaman duyardınız. Patates, soğan ve nohutla hazırlanmış, çam fıstığı ilaveli “topik”in kokusunu duyduğunuz gibi…
Efendim!.. Ayıptır söylemesi ama varsın ayıp olsun da söyleyeyim, söyleyeyim de kurtulayım. Şöyle bir güzel rahatlayıp: “Oh be! Dünya varmış” diyeyim. Laf aramızda, bizim sofradaki sohbet biraz yüklü geldi bana. O kadar yüklü geldi ki, ezildim, kan ter içinde kaldım. Sohbetin konusu hakkında uzaktan-yakından bir bilgim olmadığı için konuyu bir türlü kavrayamadım. Merak ettiniz değil mi?.. Sizi merakta bırakmayıp konuyu kısaca hemen anlatayım:
Konu kımız mıymış, mımız mıymış neymiş.
Onlar hararetli hararetli konuşurlarken de kımız devamlı olarak merakıma mucip oluyor. Esasen kımızı hatırlar gibiyim ama nereden… Kımız… Kımız… Nafile. Bir türlü hatırlayamıyorum. Bu sırada: “Hafıza kaybı mı var bende acaba?” diyerek düşünürken tedirgin oluyorum. Hafakanlar basıyor…
Sohbetin akıcılığı, seçilen anlamlı kelimeler ve kurulan güzel cümleler, konunun içine çekiyor beni. Gelgelelim sözü alan her dostum hemen bukalemun kesiliyor…
“Bir yudum aslan sütü,
Kısrak konusunda bir kelime…
Bir yudum aslan sütü,
Kımız konusunda bir cümle…”
Bizim sofradaki dostlar âlem adamlar vallahi… İki saat çeyrek dakikadır konuşuyorlar, gelebildikleri yer neresi dersiniz? Kısrak sütünden, aslan sütüne… Bir sütten diğer süte iki saat çeyrek dakika… “Zaman ne kadar ucuz, bir de ömür çok kısa diyorlar.”
Sizin sohbetiniz de ballı ve yararlı olsun efendim.