"Liman, İstanbul ile Galatasaray’ı birbirine
bağlayan dubalı köprünün açığında... Burada muhtelif devletlerin bayraklarını
taşıyan yüzlerce büyük gemi birikiyor; layuat (pek çok) sandal kaynaşıyor; Sirkeci iskelesi ile Karaköy arasında,
kayıklar bila fasıla insan taşıyor.
Yemeği bekleyenleri sanki oyalamak için, durmadan kahve
taşınıyor. Hizmetkârlar, kahveyi öyle tazim ve hürmetle veriyorlar ki. Mercanlı
ve mücevherli zarflara oturtulmuş fincanları, sol elleri göğüslerinde, gözleri
önlerinde olarak yavaş yavaş uzatıyorlar ve geri geri çekiliyorlar; boşalmış
fincanları gene aynı tavırla alıyorlar.
Asya cihetine bakılınca, başka bir panorama göze
çarpmakta. Üsküdar; yanı başında, ucu bucağı bulunmayan servi ormanlarıyla,
bitip tükenmeyen yollarıyla, şarkın en büyük mezaristanı olan Karacaahmet.
Sarayburnu’na geldik. Mükellef arabalar, nadide binek
atları ve birçok kimse bizi bekliyor. Oldukça dik bir bayır çıktık. Eski
padişahlara, üçyüz sene ikametgâhlık etmiş olan burası, kale gibi mahfuz bir saraydır.
Şehrin en cenup noktasında, Marmara’ya, Adalar’a, Boğaz’a, Haliç’e harikulade
bir nezareti var. Bugünkü hali (boş)
ve metruk.
O esrarengiz duvarlar içinde ne vakalar, ne dedikodular,
ne çılgınlıklar, ne kanlı facialar geçmiş... Tarihte, unutulmaz izler bırakmış
olan bu yerlere yaklaşırken insan heyecanlar ve garip hisler duyuyor. Bugün, sükûn
içinde uyuyan bu kale, demir kapılarını, bazı meriyül (hatır sözü geçer) süfera ve ecnabine (yabancılara) ara sıra açıyor.
Buranın ve Hazine-i Hümayun’un muhafızı bulunan paşa,
meşhur Bağdat Kökü’ne bizi kabul etti ve önümüzde düşerek yürüdü. Oranın en
mergup (rağbet edilen) köşklerinden
birinin önüne iki çadır kurulmuş. Buradaki nezaretin emsalsizliğine de diyecek
yok. Bu doyum olmaz manzara karşısında insan gaşyoluyor (kendinden geçiyor).
Gene karşınızda Marmara, Anadolu sahilleri, Boğaz’ın
yeşil suları, Galata, dış ve iç liman... Ne muhteşem çadırlar. Yerlerde
erkekler; dairevi dizilmiş koltuklara oturmuşlar, uzun çubuklarının dumanlarını
savuruyorlar. Öteki çadır, kadınlara tahsis edilmiş, içinde rahatça yaslanacak
sedirler; üzerlerinde reçeller, yemişler duran küçük masalar.
Geniş bahçeler, ağaçların altına kadar serin, havadar ve
ferahlı. Enfes reçelleri boynu bükük bırakmadık. Bir taraftan bunları tatmakla
meşgulken öbür çadırda, kemal-i ciddiyetle ve vakar ile içilen çubukları
seyrediyorduk. Derin bir sükût (sessizlik).
Tütün dumanları arasında, başlarında geniş fesler, çenelerinden koca sakallar
bulunan, hayalet gibi adamlar. Zaman geçiyordu. Bu çubuk faslı ne zaman
nihayetine erecek diye bakınıyorduk.
Ayak sesleri işitilmeye başladı. Bir köle kafilesi sökün
etti. Hepsinin ellerinde, kapaklarının üzerine kumaşlar örtülmüş sahanlar
vardı. Derhal ortaya iki sofra kuruldu. O kadar çabuk ve kolaycacık
hazırlanmıştı ki. Yerdeki halının üstüne, bir buçuk karış kadar yükseklikte bir
iskemle oturtulmuş, onun üzerine, muhtelif vazolar ve nakışlarla müzeyyen pek
zarif ve yuvarlak bir tepsi konmuştu. Tepside, çerezler, reçeller, yemişler
bulunuyordu. Sürahi, bardak, havlu yok. Yalnız çorba için boynuzdan kaşıklar...
O kadar.
Minderlerde bağdaş kurduk. Birinci sofraya, Mösyö
Thouvenel ile madamı, Muhafız Paşa, Kontes Zamoyska, ben ve Baron de Talleyrand
oturduk. Ötekine, rahip Pierre, baş terciman M. Outrey, katipler ve M. Susleau
sıralandılar. Hizmet gören köleler zenci ve beyaz olarak karışık. Hepsi pek
terbiyeli ve hürmetkâr vaziyette. Bir arşın kadar boyda, sırma işlemeli
havluları, sağ omuzlarımızdan göğsümüze doğru örttüler.
Biraz ilerimizde ahenk başladı. Bir ağacın altında on, on
iki kadar sazende halka olmuş, ismini bilmediğim birtakım sazlar çalıyorlar ve
yüksek sesle şarkılar okuyorlar. Yemek tabaklarının geçit resmine sıra
gelmişti. Bunlar, çabuk çabuk gelip gidiyorlar, bir türlü arkası kesilmiyordu.
Elle yemek yemek ne tuhaf oluyor. Ekmek parça parça koparılıp iki parmakla
tabağa uzatılıyor ve ekmek lokmasıyla beraber ağza sokuluyor. "Dolma" dedikleri asma
yaprağına sarılmış köfteler son derece leziz.
Bıçağa hiç lüzum yok. Ortaya gelen koca bir kuzu, öyle
güzel kızartılmış ki parmakla tutulunca hemen kopup ayrılıveriyor. Yemekte
teklif tekellüf, merasim de yok. İstediğin gibi serbestçe yemek, en büyük
nezaket imiş.
Bize bir cemile olmak üzere hepimize birer çatal
getirdiler, fakat ele almayı bile terbiyeye mugayir (aykırı) gördük ve parmaklarımızla yemeye devam ettik. Çatal
vaktiyle var mıymış? Cetlerimiz, eski zamanın bunca prensesleri ve prensleri
parmaklarıyla yemezler miymiş?
XIV. Lui devrine kadar Fransa’da dahi çatalın mevcut
olmadığı malumdur. Alaturka sofra pek hoşuma gitmişti. Mamafih, sahanların
tevalisi (birbiri ardınca gelmesi)
mecali tüketmeye başlamıştı.
Vaziyetimizi anlayan Muhafız Paşa bir işaretle, bir türlü
tükenmek bilmeyen bu biberli, baharlı yemeklere hatime (son) çektirdi. Tatlılara, gülsuyu damlatılmış memba sularına,
enfes şerbetlere sıra geldi. Sofrada herkese, ayrı bir köle hizmet ediyor;
emrine amade olmak için gözünün içine bakıyor. Bardak, daha dudaklarından
ayrılırken, gül kokulu suyu veya şerbeti tazeliyor.
İstanbullular, temizliğe son derece itinakâr. Bir şey
ağza dokundu mu onu kirlemiş farz ediyorlar. Bu hususta akıl erdiremediğim bir
nokta varsa o da, çubuk dağıtan hizmetkârların, çubukları ağızlarında çeke çeke
getirmeleri. Bura halkı, içtikleri suyun saflığına ve berraklığına da çok
dikkatli. İstanbul memba sularının nefaseti de uyar yok. Nihayet, yemek sona
erdi. Elleri yıkamak için gümüş leğen ibrikler sıralandı. Leğenlerin
ortasındaki altın yaldızlı sabunları konmuş. Kahve, çubuk faslı tekrar baş
gösteriyordu. Artık daha fazla durmadan vedalaşarak ayrıldık.
Akşam, 31 Temmuz 1932


