8 Mart 2016… Yazmalı mı, Yazmamalı mı?
1975’te Tarihsel İlerici Kadınlar Derneği’nin öncülüğünde başlamış olan
“8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü”
kutlamalarının yazarak anlatmaya çalışanı ya da sıradan katılımcısı olarak altmış
küsur yıldır tanığıyım.
Bunca yıldır bir arpa boyu bile ileri gitmediğimizi, kim bilir kaç arpa
boyu geri gittiğimizi gördükçe günlerdir kıvrandıran “Yazmalı mıyım, yazmamalı mıyım? Yazsam ne olacak, yazmasam ne olacak?”
ikilemini yazmaktan yana, ancak çözebildim. Tam 8 Mart 2016’ya beş dakika kala
klavyenin başına oturdum.
Kadın sorununu, kadınlık durumunun sosyal, kültürel, politik,
psikolojik açılardan çözümlemelerini, sitelerdeki yazılarımda görebileceğiniz
gibi aklımın erdiğince anlatmaya çalıştım. Benim yazdıklarım kumsalda kum
tanesi. Yazılmadık söz, yapılmadık eylem kalmadı.
Geldik bugüne…
Şimdi zamanı altmış küsur yıl önceye alıp, bugüne doğru gelelim.
1980’lere kadar kadınlar başlarını isterse geleneklerine göre örter,
isterse açardı. Baş örtme biçimleri, ait oldukları tarikatların gücünü
gösterecek, propagandasını yapacak, örgüt elemanı devşirecek nitelikte değildi.
Son on beş yıl öncesine kadar, hiçbir kadın bir büyük devletlünün
çişini içmeye, bilmem neresinin kılı olmaya kalkışmaz, kocasının başka eşler
edinmesini dine uygun olduğu için makul görmez, bunları aklından bile
geçirmezdi.
Diyanet, devletin uygun gördüğü din anlayışını topluma dayatmakla
eleştirilirdi. Ama erkeğin cinsel ihtiyaçlarının, hayatın tek önemli meselesi
olarak sunulup, bu ihtiyaçların kadın ve küçücük çocuklarla nasıl giderileceği
konusu, diyanet ve din adamlarının gündemine bu kadar pervasız, aleni, sürekli,
hukuk ve devlet destekli oturmaz, oturamazdı.
Erkeğin annesinin dizinden tahrik olması doğal, babanın öz kızına
şehvet duyması helal sayılmaz, ölü eşe tecavüz (Dirisine zaten helal) mubah olmazdı, olamazdı. Oluyorsa da
dar gruplar içinde gizlenerek oluyordu, kamuya yansıtmaya cesaret edemiyorlardı
belki de.
Başlık parası için küçük yaşta evlendirme, ekonomik nedenlerle toplumda
var olsa da evlilik yaşını, erkeğin en doğal hakkıymış gibi, açıkça sekiz, on,
on üç yaşındaki kız çocuklarına kadar indirmeye de cesaret edilmezdi.
O zamanlar, kadına çocuğa yönelik şiddetin, cinayetlerin, tecavüzlerin
sayısı bu kadar hızla artmazdı. Çünkü katiller, tecavüzcüler, duruşmalarda uslu
durdu, kravat taktı, tecavüze uğrayan küçük kız ya da kadın tarafından tahrik
edildi diye hukuksal şefkatin kucağına böyle rahat oturamazdı, oturtulmazdı.
Çocuk yaşta kıza tecavüzden hüküm giymiş pek dinci gazetecilerin
cenazeleri, pek itibarlı zat muamelesi yapılarak, devlet erkânının katılımıyla
kaldırılmadı, kaldırılmazdı. Ayıp, utanç diye bir şeyler vardı.
Evet… Kadın, kadın olduğundan hele de emekçi kadınsa hem erkek, hem de
sistem tarafından hep daha çok ezildi, horlandı, aşağılandı, ayrımcılığa
uğradı. Ama şurada burnumuzun dibinde, bu coğrafyada verilen fetvaların gücü ve
itkisiyle bir de etnik ve dinsel aidiyetinden dolayı, Ezidi, Kürt, Alevi diye
böylesine zulme maruz kalmadı. Tarihin derinliklerinde kaldığını sandığımız
köle pazarları, gözlerimizin önünde kurulmadı.
Üç darbe gördük. Cinayetler, işkenceler gördük. Teröristti diyerek
öldürülen kadın bedeninin çırılçıplak yollara atılıp teşhir edildiğini hiç
görmedik.
Cumhuriyet tarihinde, bu boyutta vurgun, talan, yolsuzluk, doğa ve kent
katlini görmediğimiz gibi.
Her gün, ama her gün dizi dizi yoksul gecekondulara ya da mütevazi
evlere taşınan gencecik şehit cenazeleri… Evlat acıları… Yüreği yanık analar…
Kulaklarında patlayan seslerini, ölen ağabeylerini, babalarını asla
unutmayacak olan kömür gözlü çocuklar…
Bütün bunlara ek olarak binlerce gencimizin cihatçılara gönüllü
katılımı, ülkemizde her yüz kişiden sekizinin IŞİD sempatizanı olduğunu,
eğitimde dinselleşmenin vardığı boyutu, fetvaları, hutbeleri, arkalarını
dayadıkları gücü, seks ticaretinde göçmen çocukların, kadınların sayısının
artışını düşününce nereden nereye geldiğimizi, geldiğimiz yerden nereye
gideceğimizi göremiyor muyuz?
Görülmemiş boyutta vurgun, talan, yolsuzluk, doğa ve kentlerin katli…
Ege’nin beyaz köpüklerinin kıyılara savurduğu yüzlerce göçmen kadın,
erkek, çocuk…
Ülkenin üçte birini kapsayan, tümüne yayılma eğilimi gösteren, her
ölümün başka bir ölümü tetiklediği korkunç bir savaş…
Ve düşmanlaştırma virüsüyle yaygınlaşan savaş çığırtkanlığı ya da
lanetli bir suskunluk…
Ve din tacirlerinin kapanında, çırpınan kadınlık, kadınlar…
Yani bezlerle kapatıldıkça, evlere tıkıldıkça, erkeklik ve kadınlığın
doğal ilişkisinden uzaklaştırıldıkça kapana kıstırılan kadınlık, kadınlar…
Ve zavallı erkeklik, erkekler…
Zekânız, özgürlüğünüz, cins ayrımı yapmaksızın insan vücudundaki
girinti ve çıkıntılara yönlendiren fetvaların kapanına sıkıştıkça savaşlara,
ölüme sürüleceksiniz sürekli. Daha çok soyulup soğana çevrilecek, daha da
yoksullaşacaksınız.
Yaşarken girinti ve çıkıntılardan asla alamayacağınız gerçek hazzı
tattıracak huriler sizleri bekliyor(!) nasılsa.
İşte 8 Mart 2016
Dünya Emekçi Kadınlar Günü veya Dünya Kadınlar Günü.
Daha fazlasını yazmalı mı, yazmamalı mı?
Ne dersiniz?
