Onu görürsünüz... Gözlerine
baktığınızda, kokusunu duyduğunuzda, tenine dokunduğunuzda içiniz içinize
sığmaz. Kalp atışlarınız hızlanır, yüzünüz pembeleşir, göğüs kafesiniz üzerinde
bir yumru hissedersiniz, karnınızın burulduğunu, içerisinde "kelebeklerin uçuştuğunu"
hissedersiniz. Eğer etki yeterince güçlüyse dizleriniz zayıflar ve ağırlığınızı
taşıyamamaya başlar.
Sadece bu kadar değil!
Terlersiniz, gözbebekleriniz büyür. Koltukaltlarınızdan ve cinsel organından
etrafa, ter kokunuz ile karışmayacak şekilde düşük miktarda koku hormonları (feromonlar) saçmaya başlarsınız.
Bunların miktarı, etkilendiğiniz kişinin çevresinde kalmayı sürdürdüğünüz
müddetçe gidere artar. Bu sırada iştahınız kapanır ve mideniz ile
bağırsaklarınız daha yavaş çalışmaya başlar, ağzınız kurur. Çünkü vücut hayatta
kalmaya yönelik fonksiyonlardan, üremeye (sekse)
yönelik fonksiyonlara yönelir. Erkekseniz penisiniz sertleşir, dişiyseniz
vajinanız ıslanır ve kabarır. Beyninizin aktivitesi artar, vücut, var olma
amacını gerçekleştirmek üzere hazır hale getirilir.
Siz,
âşıksınızdır.
Evet, aşkı tanımlamak
konusunda edebiyatçılar ve filozoflar kadar başarılı değiliz, kabul ediyoruz.
Ne yazık ki size tozpembe bir tanımlama yapamıyoruz ve bugüne kadar öğretilen,
hayallerinizdeki aşkı anlatamıyoruz. Ancak bir konuda net bir şekilde
iddialıyız: aşkı size bugüne kadar yapılan her türlüsünden daha gerçekçi bir
şekilde anlatabiliriz, konuyla ilgili bilimsel gerçekleri ortaya koyabiliriz ve
size "gerçek aşk"tan öte, "aşkın gerçeklerini"
anlatabiliriz. Bu makalemizde de bunu hedefliyoruz. Umarız faydalı olacaktır.
Bildiğiniz gibi aşk
konusunda binlerce yıldır bin bir şiir yazılmış, methiyeler dürülmüş, şarkılar
söylenmiş, efsaneler uydurulmuş, masallar yaratılmış ve aşkın gücü, kulaktan
kulağa, "kalpten kalbe" tüm
Dünya'yı avuçları içerisine almıştır (şimdi
başlangıçtakine göre biraz daha edebi oldu, ne dersiniz). Peki, tüm bu
gerçeklikten uzak benzetmeler ve abartılı, neredeyse her zaman saçma olan, çoğu
zaman gerçeği yansıtmayan hikâyeler bir yana, sahiden, aşk nedir? Neden âşık
oluruz? Daha önemlisi, evrimsel süreçte aşk gibi bir duygu neden geliştirilmiş,
korunmuş ve desteklenmiştir? Bu bağlamda, sadece biz mi âşık oluruz? Diğer hayvanlar
da âşık olur mu? Aşkın sevgiden farkı var mıdır ve varsa nedir? Bu makalemizde,
olabildiğince anlaşılır ve yalın bir dille bu sorulara cevaplar vermeye
çalışacağız.
İlk olarak, az önce de
değindiğimiz gibi aşk, esasında hiç de edebi kitaplarda ele alındığı gibi “büyülü” bir mekanizmaya sahip değildir,
aksine, oldukça sıradan ve mekanik olarak gelişen bir duygudur. Bilimsel
açıdan, en temel duygu olan korkudan veya birçok hayvan türünde görülen
mutluluktan pek bir farkı yoktur. Elbette insanların bu duyguyu abartmaları ve
kültürel evrimleri dâhilinde harmanlamaları son derece doğaldır. Bu, türümüzü
ayrı kılan özelliklerden biridir ve bu tür şaşalı, gerçeği yansıtmayan; ancak
insan içerisindeki estetik duygulara hitap eden tanımları çok da küçük görmemek
gerekiyor, bunun farkındayız. Ancak iş bilim oldu mu, artık bu içi pek de dolu
olmayan tanımlamalardan sıyrılarak, gerçeği ele almak şart olmaktadır. Sonuçta
bir yere kadar şiirler ve derin felsefi düşünceler insanı mutlu etse de, bir
noktadan sonra her beyin, ister istemez “Tüm bunlar iyi hoş, ama gerçek
ne?” diye soracaktır. İşte bu sorunun cevabını yalnızca bilim bize
verebilir. Burada, bu gerçekler üzerinde duracağız.
Aşk Nedir?
Aşkın bilimsel arka
planını anlamak isteyen biri, ilk olarak şunu anlamalı ve
kabullenmelidir: aşk, diğer tüm
bedensel olaylar gibi, tamamen biyokimyasal bir süreçten ibarettir ve hiçbir
madde üstü ve mutlak olarak “soyut”
olan bir anlam taşımamaktadır! Çoğu zaman insanlar bunu kabul
etmekte zorlanır, muhtemelen bu satırların okurları olarak, bu gerçekle daha
önce yüzleştirilmediyseniz, sizler de bu gerçeği inatla, belki de bizlere
kızarak reddedeceksiniz. Çünkü birçok insan, duygular söz konusu olduğunda,
hele ki aşk gibi çoğu zaman olumlu; ancak yeri geldiğinde acı çektirebilen
“epik” duygular söz konusu olduğunda, konunun edebi ve felsefi boyutları
içerisinde kaybolmaktadırlar ve gerçeklikten bağlarını koparmış olmaktadırlar.
Umuyoruz ki bu makalemiz sayesinde, bu sis perdesinin arasından da olsa bir
miktar gerçeklerle yüzleşebilirsiniz. Gerçek, son derece yalın bir şekilde
gözümüzün önündedir: aşk, tüm diğer duygular gibi nöral (sinirsel) ve hormonal yolaklar aracılığıyla açıklanabilmektedir.
Bunu zaten bu makale boyunca göreceksiniz.
Aşkın bilimsel arka
planıyla ilgili anlamamız gereken ikinci önemli nokta, belki kimilerine aptalca
gelebilecek kadar sade bir diğer gerçektir. Bu gerçek, çok yalın olmasına
rağmen büyük bir inatla halen toplum içerisinde çarpıtılmakta ve “gerçekmiş gibi” sunulmaktadır: aşk, kesinlikle kalp ile ilgili bir duygu
değildir ve diğer bütün duygular gibi, aşk da, sadece ve sadece beyinde meydana
gelmektedir. Gerçekten de bunu söylemek ve savunmak zorunda olmak
bile benim için utanç vericidir; ancak eski Pagan geleneklerinden kalma
sayılabilecek sebeplerle, günümüzde birçok inanç sistemi ve inanç
sistemlerinden bağımsız olarak insan grupları, aşkın “kalpten kaynaklandığı” gibi çocukça bir yanılgıya saplanıp
kalmışlardır, üstelik aksini gösterenlere de büyük bir kin duyabilirler. Bilime
düşen ise gerçeği ortaya koymaktır. Aşk da dâhil olmak üzere istisnasız her
duygu beyinde üretilir, beyinde algılanır, beyinde sonlanır. Yani "aşk" dediğimiz şey, beyinde başlar ve beyinde
biter. Beyinde olan bu süreçler diğer organları
etkileyebilir; ancak yaşanan duyguların kendilerinin bu etkilenen organlarla (örneğin aşkın kalple, kaslarla,
bağırsaklarla) hiçbir alakası yoktur. Bunu açıkça ve son defa belirtelim.
Şimdi, tüm bu
netleştirmelerden sonra, gelelim aşkın tanımına... Dünyaca ünlü Merriam-Webster sözlüğünde
oldukça yalın bir şekilde tanımlanmaktadır:
"Aşk, güçlü bir bağlılık hissi ve kişisel bağlanma duygusudur". Türkçede biz bu duyguyu sevgi ve aşk
diye iki seviyede incelesek de, İngilizcede böyle bir ayrım bulunmamaktadır ve
her tür sevgi için "aşk"
sözcüğü kullanılmaktadır. Dolayısıyla, aşkın sadece cinsiyetler arası sevgi
olarak düşünülmesi kimi durumda hatalı olabilecektir. Ancak biz bu makale
dâhilinde Türkçe bir anlatımda bulunduğumuza göre, buradaki "aşk"tan kastımın “bireyin
kendi cinsel yönelimi dâhilinde, ilgi duyduğu cinsiyete karşı yoğun sevgi duyma
hali”, yani günlük hayatta kullandığımız "aşk" olduğunu belirtmek isteriz. Bu tanımımızdan da
anlayabileceğiniz gibi aşk, erkekle dişiler arasında olmak zorunda olan bir
duygu değildir. Ancak bu tamamen ayrı bir konu olduğundan, burada sadece genel
bir tanım yaparak devam etmek istiyoruz.
Aşkın Evrimsel Temelleri
Aşk, diğer tüm duygular
gibi sıradan ve yaygın bir duygu olduğuna göre, biyolojik olarak
incelenebilmesi gerekmektedir. Bilimsel olarak aşkın temellerine baktığımızda,
edebi ve felsefi eserlerdeki kulağa hoş gelen iddiaların aksine, aşkın son
derece sıradan bir olgu olduğunu görürüz.
Esasında aşkı sadece
tek bir bilim dalı incelememektedir ve farklı açılardan ele alınabilmektedir.
Örneğin aşkı inceleyen bilim dalları arasında evrimsel psikoloji, evrimsel
biyoloji, antropoloji ve sinirbilim bulunmaktadır (ki bunların her biri, devasa bilimsel çalışma sahalarıdır). Biz
burada yalnızca evrimsel biyoloji ve sinirbilim açısından ele alacağız; böylece
gözümüzde bu kadar büyütmekten hoşlandığımız bu duygunun bilimsel temellerini
de öğrenmiş olacağız.
İlk olarak, aşkın neden
evrimleştiğini, yani bilimsel kökenlerini anlatmakta fayda görüyoruz. Bu
sayede, âşık olduğumuzda vücudumuzda meydana gelen biyolojik ve fiziksel
değişimlerin nedenlerini daha kolay anlayabileceğiz.
Evrimsel açıdan
bakıldığında, aşkın evrimleşmesinin arkasındaki nedenleri tam olarak bilmek ne
yazık ki mümkün değil. Çünkü duygular, arkalarında fosiller bırakmıyorlar ve
doğrudan genlerle analiz edebileceğimiz unsurlar değiller: bireyden bireye,
zamandan zamana, mekândan mekana değişebiliyorlar ve çevreyle, kişinin kendi
geçmişiyle ve daha nice unsurla çok sıkı bir ilişki içerisindeler. Hele ki aşk
gibi bireyin bütün özelliklerinin toplamına bağlı olarak ortaya çıkan bir
duygunun, bundan yüz binlerce ve hatta milyonlarca yıl önceki versiyonlarını
görebilmemizin herhangi bir yolu yok. Ancak evrimsel biyolojide sıklıkla
başvurulan bir yöntem olarak, günümüzdeki (insan
da dâhil olmak üzere) hayvan türlerinin sevgi anlayışlarına/davranışlarına
bakarak ve bunlar arasındaki paralellikler ile zıtlıkları analiz ederek,
davranışsal bir evrim süreci belirlemek mümkün olabilmektedir. Üstelik bu
davranışların fizyolojik kökenlerini anladıkça, genler üzerinden giderek ne
gibi değişimler yaşandığını ve evrimsel süreçte aşkın ne gibi köşe taşları
bulunduğunu konusunda çıkarımlarda bulunabilir, bu çıkarımları farklı hayvan
gruplarında test ederek yanlışlayabiliriz.
İlk bakışta, aşkın
evrimleşmesinin en kritik nedenlerinden birinin seks olduğu açık bir biçimde görülecektir. Çünkü artık
net bir şekilde bilindiği üzere, bütün canlılar hayatta kalmak ve üremek üzerine kurulu bir genetik yapıya sahiptirler;
en karmaşık hayvan türlerinden, en basit yapılı bakterilere kadar... Bu,
yaşamın var olabilmesinin en temel kuralıdır. Bu yolda, hayatta kalma veya
üreme başarısını arttıracak her unsur ve yöntem, bir avantaj olacak, bu sebeple
doğal süreçler içerisine seçilecektir. İşte aşk da, cinselliği sağlaması ve
garanti altına alması açısından önemli bir unsurdur. Çünkü aşk, bireylerin
birbirini anlaması ve birbirine bağlanması için çok güçlü bir hormonal unsurdur
ve bu sayede, duygusal birliktelikten doğacak olan cinsel birleşme şansını kat
kat arttırır. Bir duygu olarak aşk bu süreci, empati ve bağ kurma gibi
ikincil duyguları içerisinde barındırarak yapar. Şimdi bunu örnekleyelim:
Hayali bir ortam
düşünelim: Bu ortamda A grubu ve B grubu bulunsun. İki grupta da 200'er birey
bulunsun. Bu 200'er bireyin 100'eri erkek, 100'eri dişi olsun. Anlatım
kolaylığı açısından bu grubun tamamının heteroseksüel olduğunu düşünelim, yani
erkekler dişilerden, dişiler de erkeklerden hoşlanıyor olsun. A grubunda,
empati, bağ kurma, sevgi ve nihayetinde aşk gibi duygular bulunsun. B grubunda
ise bu duyguların hiç bulunmadığını varsayalım. Bu durumda, iki grup serbest
bir şekilde bırakıldığında, üreme başarıları evrimsel açıdan aşkın neden
evrimleştiğine dair fikirler verecektir: Muhtemelen, birbirine karşı empati,
sevgi ve aşk duyan popülasyonlarda, kendisine uygun gördüğü bireye karşı
saplantı duyma, arzulama ve aşk duyma gibi hisler, nihayetinde cinsel başarıyı
da getirecektir. Diğer grupta ise, tamamıyla rastlantısal olacak olan
çiftleşme, çok büyük ihtimalle birbiriyle uyumsuz bireylerin çiftleşmesi
ihtimalini arttıracak, bu da popülasyonun geleceğini tehlike altına alacaktır.
Yani aşk, seksin önünü açan ve onu garantileyen bir mekanizma olarak
evrimleşmiş olabilir, bu çok muhtemeldir.
Burada anlaşılması
gereken kritik bir diğer nokta bulunmaktadır: Kişisel arka plan. Bir kişiye âşık olup olmayacağımızı
seçememekteyiz. Benzer şekilde, hangi bireye âşık olacağımızı da
seçememekteyiz. Bunun neden olduğunu hiç düşündünüz mü? Bir erkek olduğunuzu
düşünelim: Bir dişiye âşık olduğunuzda, öncesinde durup düşünür müsünüz? "Burnu
30 derece eğime sahip, gözleri birbirinden 5 santim ayrık ve mavi renkte,
saçları 56 santimetre uzunluğunda ve sarı, boyu 1.66 ve kilosu 55. Bu kız tam
bana göre!" diye? Elbette hayır. Tek bir bakış bile, beyninizin
anında tek bir bireye saplanıp kalmasına neden olabilmektedir. Zaten evrimsel
avantaj da buradan kaynaklanmaktadır: İmkân olan her ortamda cinsel başarıya
ulaşmaktansa, o cinsel başarıyı sağlayacak unsurları yaratmanıza neden olacak
bir duygunun evrimleşmesi son derece avantajlıdır.
İşte bizim, "kişisel arka plan" olarak
tanımladığımız unsur, aşk dâhilinde bu yüzden önemlidir. Sizin kime âşık
olacağınızı, biyolojik ve kültürel arka planınız belirlemektedir. Biyolojik
yapınız, yani genetik ve gelişimsel özellikleriniz sizin ilk bakıştaki
tercihlerinizi belirlemede rol oynamaktadır. Kültürel özellikleriniz ise, âşık
olacağınız kişilerin sizin için sosyal anlamda ne kadar uygun olduğunuzu
belirlemenizi sağlayacaktır. Kimi zaman ilk bakışta çok güzel/yakışıklı
bulduğumuz kişilerden, onlarla konuştuktan ve sosyokültürel durumunu anladıktan
sonra soğuyabiliriz. Tam tersi şekilde, ilk bakışta beğenmediğimiz kimselerle
konuştukça, onlara aşk duyduğumuzu fark edebiliriz. İşte beyniniz, tüm bu
süreçler olurken, sizin sosyal-biyolojik arka planınız ile söz konusu şahsın
arka planı arasındaki uyumluluğa bağlı olarak aşk duygusunu, sizin kontrolünüzden
tamamen bağımsız olarak gerçekleştirebilmektedir. Kişisel zevklerimizin,
genetik ve çevresel birçok unsurdan ötürü birbirinden tamamen farklı olması,
aşkın hedeflerinin de tamamen farklı olmasına neden olmaktadır. Bu yüzden kimi
zaman çiftleri birbiriyle yakıştıramaz ve birbirlerine layık görmeyiz; ya da
tam tersi şekilde birbirlerine uyumlu buluruz.
Dolayısıyla, evrimsel
açıdan bakıldığında, A ve B grupları arasındaki başarılı çiftleşme oranı
kıyaslanacak olursa, A grubunun daha başarılı yavrular üretebilmesi çok daha
muhtemeldir. Belki B grubu da başarılı olabilecektir (sonuçta üremeyi başarmaktadırlar); ancak A grubunun yavruları,
nesiller geçtikçe, B grubundan daha üstün olabilecektir. Zaten evrimsel bir
analiz de ancak bu şekilde yapılabilir: Uzun vadede, nesiller boyunca iki
popülasyon içerisindeki uyum başarısı grafiklerinin nasıl değiştiği önemlidir.
Hele ki değişen çevre koşullarında, aşk ve bağlılık gibi duygular sayesinde
uygun bireylerin birbirleriyle çiftleşmesi, gelecek nesillerin daha uyumlu
olmasını garanti edebilir. Tüm bunların, evrimsel biyoloji dâhilinde çok basit
bir nedeni vardır: Cinsel seçilim.
Esasında beyninizin, ilk etapta tamamen içgüdüsel olarak
yaptığı seçimler, en güçlü evrim mekanizmalarından biri olan cinsel
seçilimin işleyişini yansıtmaktadır.
Dahası, her ne kadar bu
yazımızın konusu olmadığı için doğrudan, tüm detaylarını veremiyor olsak da,
cinsel seçilimin etki ettiği davranışsal özelliklerin de aşkla ilgili
yönelimlerimizde büyük rolü olduğunu söyleyebiliriz. Hayvan davranışlarının
evrimiyle ilgili bilgileri buradaki makalemizden alabilirsiniz.
Ancak çok kısaca ve çok basitçe özetleyecek olursak, bir türün içerisindeki
farklı cinsiyetten olan bireylerin, kendileriyle en uyumlu olacak bireyleri
gerek içgüdüsel, gerek algısal olarak seçmesi, doğanın en temel yasalarından
biri olan cinsel seçilimi yansıtmaktadır. Tüm canlıların özellikle içgüdüsel
davranışları, seçilim sonucunda başarılı olabilecek şekilde özelleşmiştir.
Elbette, her zaman olduğu gibi, popülasyon içerisinde geniş bir çeşitlilik (varyasyon) vardır: Bazı bireyler daha
isabetli seçimler yapabilecek dürtülere sahipken, bazıları bundan yoksundur.
Değişen çevre koşulları dâhilinde, bu çeşitlilik çerçevesinde en uyumluların
sürekli seçilimi evrime neden olacaktır. Bu evrimin içerisinde aşk gibi
duygular da, cinsel seçilim (dolayısıyla
evrim) tarafından desteklenmektedir.
Türümüzün (ve diğer birçok türün) dişileri ve
erkekleri, birbirlerini belli özelliklerine göre seçmektedirler ve kendilerine
uygun buldukları özelliktekilerle çiftleşmeyi tercih etmektedirler. İşte bu,
evrimin cinsel seçilim mekanizmasıdır. Beyin bakımından oldukça gelişmiş bir
hayvan türü olarak insanda, bu seçilim sadece fiziksel özelliklere göre değil,
daha önce de açıkladığımız gibi arka plan bilgilerimize bağlı olarak da
yapılmaktadır. Ancak ne olursa olsun, ortada bir seçim vardır ve bu seçim,
evrimsel süreçte gelecek nesillerdeki bireylerin (yavrularımızın) genetik yapısına doğrudan etki etmektedir.
Bu sebeple, cinsel
seçilimin etkili olmadığı, yani cinsiyetlerin birbirlerini herhangi bir öncül
koşula bağlı olarak seçmedikleri, rastgele çiftleşen türler bile günümüzde
hayatta kalabilmektedir; ancak birçok türde cinsel seçilim etkilidir. Bunun
sebebi, aşk, sevgi ve bağlılık duygularının popülasyonun cinsel başarısını
arttırıyor olması olabilir.
Öte yandan, aşkın
sadece cinsel başarı için evrimleşmediğini düşünen birçok bilim insanı da
bulunmaktadır. Zira hem insan, hem de diğer hayvan türleri incelenecek olursa,
her aşkın sonu, seks ile bitmemektedir (büyük
bir çoğunluğu sonunda buna ulaşıyor olsa da). Benzer şekilde her seks, aşka
dair duyguları da beraberinde taşımamaktadır. Örneğin çiftleşme sonrası
erkeğinin kafasını kopararak yiyen dişi mantisin veya benzer şekilde üreme
sonrasında erkeğini öldüren bir karadulun o sırada pek de aşk dolu duygular
beslemediği aşikârdır (eğer ki
mantislerin aşk anlayışı bizden çok farklı değilse tabii). Bu durumda,
aşkın evrimsel geçmişinde başka bir sebep daha yatıyor olabilir. İşte evrimsel
psikologlar, bu konunun detaylarını aydınlatmak için çaba sarf etmektedirler.
Şimdi bu konudaki bazı önemli bulgulara değinelim.
Evrimsel Psikolojinin Aşka Yaklaşımı
Bağ... Evrimsel süreçte, özellikle toplumsal bir yapıya sahip
olan sosyal türlerde, popülasyonu bir arada tutan en önemli özelliklerden biri,
bireyler arasında oluşan bağlardır. Ebeveyn ile yavru arasında, benzer dönemde
doğmuş bireyler (genelde kardeşler ve
yaşıtlar) arasında, erkekler ve dişiler arasında oluşan bağlar, sosyal
yapıyı güçlendirmekte ve evrimsel olarak avantajlı bir konuma geçilmesini
sağlamaktadır. Ayrıca bu bağ duygusu, empati duygusunu da beraberinde getirmekte, böylece bencil ve
bireysel davranan bireyler yerine, bir bütün olarak hareket edebilen türler
evrimleşebilmektedir. Dolayısıyla türün devamlılığı ve gücü açısından aşk
duygusu önem arz etmiş olabilir. Rastgele çiftleşen bireylerde, ebeveynleri ile
yavrular arasındaki sevginin farklı bir forma dönüşmesi, cinsiyetler arası
sevginin evrimleşmesine neden olmuş olabilir. Çünkü özellikle ebeveyn ile yavru
arasındaki sevgi, karşılıklı bir gizli çıkar ilişkisine dayanmaktadır.
Her ne kadar "anne sevgisi", kültürel
yapımız içerisinde "yüce"
olsa da, evrimsel ve bilimsel açıdan oldukça çıkarcı bir ilişkinin ürünü olarak
gelişmiştir: Anne, yavrusuna bakarak kendisinin daha ileriye götüremeyeceği
genlerinin, gelecek nesillere aktarılmasına katkı sağlamış olur. Yavruysa,
annesi tarafından bakılarak, diğer yavrulara göre avantajlı konuma geçebilir.
Böylece hem yavru, hem anne evrimsel açıdan kazanmış olur. Elbette bu bilinçli
veya art niyetli olarak yapılmaz; ancak organizmaların genetik donanımının bu
tür bir bencillikle yüklü olduğunu gösteren sayısız veri vardır. Ne var ki
özellikle kültürel evrimimiz sayesinde geliştirdiğimiz diğer sosyal özellikler,
bu tür bencillikleri çoğu zaman baskılayabilmektedir. Örneğin bir başkasının
çocuğuna ve hatta başka türlerin yavrularına, tamamen karşılıksız gibi gözüken
bir sevgi besleyebiliriz (her ne kadar bu
tür sevginin bile karşılıklı olduğunu iddia edebilecek sayısız bilim insanı
bulunsa da).
Dolayısıyla aşkın
evriminin temelleri, cinsel güdüler ve toplum bireyleri arasındaki bağın, türün
devamlılığına katkı sağlıyor olmasına dayanmaktadır diyebiliriz.
Bir diğer önemli nokta,
ebeveynler arasında kurulacak bağın yavrular için önem arz ediyor oluşudur.
Çoğu türde erkekler, çiftleşme sonrasında yuvayı terk ederek yeni potansiyel
eşler aramaya başlarlar. Bu, kimi tür için avantajlı bir strateji olsa da,
türümüz için pek de avantajlı olduğu söylenemez. Çünkü beyin yapımızın
evriminden ve kafalarımızın büyüklüğünden dolayı, iki ayak üzerinde yaşamaya
uyumlu türümüzün doğumu oldukça sancılı bir hal almış, evrimsel süreçte
bebeklerimizin ve dişilerimizin vücutları bu zor doğumu başarabilecek bazı
değişimler geçirmiştir: kafataslarımız yumuşak ve esnek olarak doğarız, anneler
doğuma yakın ağrı kesici etkisi olan hormonlar salgılarlar, vs. Ancak hepsinden
önemlisi, insan türünün bebekleri, gelişimlerinin daha çok başlarındayken
doğarlar ve gelişim evrelerinin büyük bir kısmını, ana karnının dışında, vahşi
yaşam içerisinde geçirirler (günümüzde bu
yaşam artık herkes için “vahşi” olmasa da). Dolayısıyla türümüzün
bebekleri, evrimsel açıdan oldukça dezavantajlı bir konumdadır, ancak böylesine
büyük bir beyin için, iki ayak üzerinde duran ve dolayısıyla doğum kanalı iki
bacağının arasına hapsolmuş ve dar kalmak zorunda olan bir tür dâhilinde, bu
şekilde bir evrim kaçınılmazdır. İşte bu sebeple, biyolojik evrimin
şekillendirdiği kültür, insan ebeveynlerinin arasındaki bağı güçlendirecek
şekilde gelişmiştir. Bunu başaramayan veya bu tür bir duruma daha uyumsuz
olanlar her nesilde elenmiştir.
Bunun nasıl olduğunu
anlamak oldukça basittir: Her insan bireyinin, evrimsel süreç içerisinde sahip
olduğu karakterler vardır, bunu yazı içerisinde “kişisel arka plan” olarak tanımlamıştık. İşte bu arka plan
dolayısıyla, bazı bireyler aile kavramına ve sevgiye daha eğilimli iken,
bazıları bundan daha uzaktır. Dolayısıyla vahşi yaşamda, eğer ki aile ve
bütünlük kavramlarını destekleyecek durumlar oluştuysa (ki az önce anlattığım sebeplerle türümüz üzerinde bu tür bir baskı
oluşmuştur), birbirine daha fazla bağlılık duyan ve dolayısıyla aile
kurmaya ve sürdürmeye daha meyilli olanlar avantajlı konumda olacaktırlar. Bu
avantajın evrim süreci içerisinde sürekli seçilimi, aşk gibi bağ duygularının
gelişmesini ve güçlenmesini sağlamış olabilir. Bir arada kalarak, yavrularını
daha uzun süre, daha güçlü bir şekilde koruyan bireyler, kaçınılmaz olarak daha
avantajlı olacaktırlar. Dolayısıyla, kendi genlerinin bir karışımı olan
yavrular arasından da, bu eğilime en yatkın olacak şekilde genlere sahip
olanlar ve bu duygulara en aşina olarak yetiştirilen bireyler, vahşi yaşamda
daha avantajlı olacaktırlar. Bu da aşk gibi duyguların her nesilde daha da
artması ve popülasyon içerisinde sabitlenmesi anlamına gelir.
Görülebileceği gibi
aşkın evrimini tek açıdan incelemek oldukça zordur. Doğum biçimimizden, iki
ayak üzerinde yürüyecek şekilde evrimleşmemize, beyin yapımıza ve büyüklüğüne
kadar sayısız unsur, aşk gibi bir duygunun evriminde rol oynamış olabilir.
Ancak ne olursa olsun, aşkın evrimsel açıdan uyum sağlıyor oluşu, bu özelliğin
türümüzde sabitlenmesini garantilemiştir.
Diğer Hayvanlar Âşık Oluyorlar mı?
Bu evrimsel bakış
açısını tamamlamadan önce, diğer hayvan türlerine kısaca bir bakış atmakta
fayda olduğunu düşünüyoruz. En nihayetinde evrim, var olmuş, var olan ve var
olacak tüm türlerin birbirleriyle akraba olduğu gerçeğini bizlere gösterdi. Bu
durumda, sahip olduğumuz özelliklerin aynılarını veya benzerlerini kuzen
türlerde görmeyi beklemek son derece doğaldır.
Açıkçası diğer türlerde
aşk kadar güçlü bir sevgi unsuruna doğrudan rastlanmamaktadır. Bu, evrimsel
biyolojide son derece aşina olduğumuz bir durumdur. Zira bir duygu olarak aşk,
beyinde olup biten bir olgudur ve bizim beynimiz kadar gelişmiş bir beyne sahip
hiçbir canlı evrimleşmemiştir. Bu durumda, beyinden kaynaklı bir unsurun bu
karmaşıklıkta, bir diğer türde olmasını beklemek hata olacaktır. Fakat buna
rağmen, birçok diğer hayvan türünde sevgi anlayışının olduğunu görüyoruz,
özellikle de duygusal açıdan son derece gelişmiş bir canlı grubu olan memeli
hayvanlarda…
Hayvanların sadece
içgüdüler ile hareket etmedikleri, bizler gibi bilinç, algı ve düşünce sahibi
oldukları bugün artık yaygın olarak bilinen ve kabul edilen bir gerçektir. Dolayısıyla
bu canlıları birer robot, programlanmış birer makine olarak görmek tamamen
hatalı olacaktır. Diğer hayvanlar da düşünerek kararlar alabilir, tercihlerde
bulunabilir. Ancak aşk gibi neredeyse tamamen içgüdüsel olan duygularda zaten
algısal zekâya pek de yer kalmamakta, bilinçli tercihler önemsiz sayılmaktadır.
Diğer hayvanların
keyif, empati, acı, keder, utanç, öfke duyduklarını gayet net bir şekilde
biliyoruz. Peki ya aşk? Tam olarak “aşk”
biçiminde tanımlanabilir mi, henüz kesin bir veri yok; ancak hayvanların sevgi
duydukları çok aşikâr. Bir köpeğin sahibine duyduğu hayranlık ve bağlılık bunun
en yaygın örneklerinden birisidir. Ayrıca en yakın kuzenlerimiz olan bonobo
maymunlarının bazı popülasyonlarında, tıpkı insanlarda aşkın evriminde olduğu
gibi, birbirine aşk duyan ve dolayısıyla bağlılıkları daha güçlü olan
bireylerin yavrularının daha avantajlı olduğunu gösteren veriler elde
edilmiştir. Yani onlarda da, bizimkisi gibi bir aşk duygusunun evrimleşmiş ve
evrimleşiyor olması çok muhtemeldir.
Türümüzü ayırt eden
özelliğimizin beynimiz olduğunu söylemiştik. Diğer hayvanlarda, benzer duygular
evrimleşmiş olmasına rağmen, bunların bizdeki kadar karmaşık olmamasının
sebeplerinden biri beynimizin evrimidir. Bir diğer sebep ise, bu evrime paralel
olarak gelişen sosyokültürel yapımızdır. Yani türümüz, çok karmaşık bir sosyal
ağa sahiptir ve bu, biyolojik evrim sonucunda ortaya çıkan birçok özelliğin,
kültür çerçevesinde yeniden tanımlanmasına neden olmuştur. Bu çok derin ve
apayrı bir konudur; ancak aşkın edebi ve felsefi yorumları, günümüzde
eşcinsellere yapılan baskılar, vb. aşk ile ilintili unsurlar incelenecek
olursa, bu konunun arkasında biyolojik evrimden daha fazlası olduğu
görülebilecektir. Ne var ki kültürel olan her şeyin temelinde, biyolojik bir
arka plan yattığını görebilmekteyiz. İşte bu sebeple, diğer hayvanlar
üzerindeki incelemeler çoğaldıkça, aşkın evrimsel kökenlerine de daha net bir
ışık tutulacağı ortadadır. Şimdilik, diğer hayvanların birçoğunun, bizler kadar
karmaşık olmasa da, net bir sevgi anlayışları olduğunu söylemek muhtemelen
hatalı olmayacaktır.
Aşkın Sinirbilimsel Temelleri
Aşkın sinirbilimsel temelleri, bize o
sırada neleri, neden hissettiğimize dair çok net veriler sunmaktadır. Öncelikle, aşkın diğer tüm duygular gibi tamamen
hormonal bir sürecin sonucunda vücudumuzda oluşan tepkilerin toplamında
hissedilen bir duygu olduğunu hatırlayalım. Yani aşkı anlamak
istiyorsak, arkasındaki nörokimyasal temelleri anlamamız gerekmektedir.
Bilimsel açıdan
baktığımızda, aşk duygusuna neden olan temel hormonlar ve kimyasallar olarak
karşımıza sinir büyüme faktörü,
testosteron, östrojen, dopamin, norepinefrin (noradrenalin), serotonin, oksitosin ve son olarak
vazopressin çıkmaktadır.
Görülebileceği gibi aşkın bize karmakarışık hisler yaşatmasının nedeni, oldukça
karmaşık bir hormonal dengeye dayalı olmasıdır.
Şimdi, evrimsel
biyoloji ile ilgili açıklamalarımızdan da yola çıkarak, kendimize uygun
gördüğümüz (biyolojik veya kültürel
olarak) bir bireyle karşılaştığımızda, bu sayılan hormonların vücudumuzda
ne gibi değişimler yarattığına bir göz atalım:
Testosteron: Özellikle ilk âşık
olma anında ve yakın çevresinde etkili bir cinsiyet hormonudur. İlgi duyduğunuz
cinsiyete karşı şehvet ve istek duymanıza, bu cinsiyeti arzulamanıza neden
olur. Dişilerde az miktarda bulunur ve bu görevleri vardır; ancak bunun
haricinde erkeklerde, aşkın ilk evrelerinde penisin ve testislerin muhtemel bir
cinsel birleşmeye hazırlanmasını sağlar. Cinsel dürtü uyandıran bireylere karşı
penisin dikleşmesine neden olur.
Östrojen: Özellikle
ilk âşık olma anında ve yakın çevresinde etkili bir cinsiyet hormonudur. İlgi
duyduğunuz cinsiyete karşı şehvet ve istek duymanıza, bu cinsiyeti arzulamanıza
neden olur. Erkeklerde az miktarda bulunur ve bu görevleri vardır; ancak bunun
haricinde dişilerde, vajinanın ve döl yatağının olası bir cinsel çiftleşmeye
hazırlanmasını sağlar. İlgi duyulan bireye karşı vajinanın ıslanmasına neden
olabilir.
Sinir Büyüme Faktörü: Aşk
hormonları arasına göreceli olarak yeni katılan bu kimyasal, özellikle ilk âşık
olduğumuz zamanlarda hızla artışa geçmekte, 1 seneden sonra ise kademeli olarak
azalmakta ve eski haline dönmektedir. Dolayısıyla bilim insanları, gerçekte
aşkın ömrünün 1-2 sene civarında olduğunu düşünmektedirler. Bu da esasen
mantıklıdır; zira insanın tek bir bireye takılı kalması, evrimsel çeşitlilik
önünde engel arz etmektedir. Ne var ki insanın kültürel yapısı, onu tekeşli bir
sosyal yaşantıya itmiştir; bu sebeple ilk zamanki gibi bir aşk duygusu olmasa
bile çiftler hem sosyal sorumluluklar nedeniyle, hem de birbirlerine duydukları
bağlılık ve sevgi/saygı ilişkilerinden ötürü onlarca yıl birlikte
kalabilmektedir. Ancak tekrar etmek gerekir ki, hem insan, hem de yakın
akrabaları, sosyal olarak tekeşli olsalar bile, cinsel olarak çokeşli olacak
şekilde evrimleşmiş türlerdir.
Dopamin: Sinirsel
bir iletim kimyasalı olan dopamin, salgılandığı zaman vücutta mutluluk ve huzur
hislerini uyandırır. Bireye ek bir enerji ve dikkat katar. Bu sayede, âşık
olunan birey üzerine odaklanılır ve ona ulaşılmak için gereken ek enerji ve
dikkat sağlanabilir. Bu da, evrimsel açıdan ileri sürülen argümanları
desteklemektedir. Ayrıca, aşık olmaktan hoşlanmamızın sebebi, bu güzel
duygulardır. Çeşitli uyuşturucu ve sakinleştirici ilaçların yarattığı etkiyle
aynı etkiye neden olur.
Noradrenalin: Âşık
olduğumuzda duyduğumuz strese karşı salgılanan bir hormondur. Stres, birey
üzerinde oluşturulan her türlü çevresel baskıdan kaynaklanabilir ve aşk, bu
baskılardan sadece biridir. Ancak noradrenalinin salgılanması sebebiyle kalp
atışları hızlanır, dudaklar ve ağız kurur, kaslara giden kan artar, mide ve
bağırsak kasları gevşer. Bu da yine, olası bir çiftleşmeye hazırlık evresi
olarak görülebilir. Ancak daha önemlisi, aşkın tarih boyunca hep kalp ile
eşleştirilmesi yanılgısının ana sebebi budur. Noradrenalin nedeniyle, âşık
olduğumuzda kalbimiz hızlandığından ve midemizdeki kaslar gevşediğinden, "kalp ile âşık olduğumuzu" ve "karnımızda kelebeklerin
uçuştuğunu" hissederiz. Bu, bilimsel olarak saçmalıktır. Âşık olan tek organ beyindir.
Serotonin: Başlıca
mutluluk hormonu olan serotonin, aşkın da temel hormonları arasında yer
almaktadır. Ancak serotonini aşk açısından özel kılan, bu mutluluk hissinden
çok, obsesif-kompulsif davranış bozukluğuna sahip, bir diğer deyişle "takıntılı" insanlarda bu
hormonun aktivitesindeki sorundan kaynaklanan bir açıklamanın bulunuyor
olmasıdır: Âşık olduğumuzda, tek bir kişiden başkasını düşünememe sebebimiz,
serotonin düzeylerindeki dalgalanmadır. Kısaca aşık olduğumuzda, tıpkı ciddi
bir hastalık olan obsesif-kompülsif davranış bozukluğunda olduğu gibi, takıntılı
bir hal alırız. Bu da yine, arzulanan hedefe ulaşmak için evrimsel avantaj
sağlayan bir hormonal düzenlemedir.
Oksitosin
Oksitosin: Sinir
Büyüme Faktörü'nde aşkın ömründen biraz bahsetmiştik ve teknik olarak aşkın
bitmesine rağmen çiftlerin genelde uzun yıllar bir arada kalabildiklerini
söylemiştik (esasen birçok ülkede
evliliğin ortalama süresi 7-10 yıl olarak verilmektedir). İşte bu uzun
süreler birlikte kalabilmemizi sağlayan, aşkın bir diğer unsuru olarak gösterdiğimiz
bağ duygusudur.
Oksitosin, bağlılık duygumuzu güçlendirerek eşimizden ayrılmamamızı
sağlamaktadır. Oksitosin seviyesinde anormallikler olan bireylerin
evliliklerinin de başarısız olduğu düşünülmektedir. Ayrıca oksitosinin
ebeveyn-yavru ilişkilerinde de üst düzeylerde salgılanıyor olması, aşkın
evrimsel kökenleriyle ilgili argümanlara destek olmaktadır. Bunun haricinde
oksitosin, yanı zamanda cinsel orgazm sırasında da doruk düzeyde
salgılanmaktadır. Bu da, aşk ile cinsellik arasındaki bağ hakkında fikirler
vermektedir.
Vazopressin: Tıpkı
oksitosin gibi vazopressin de uzun dönem bağlı kalmayı sağlayan hormonlardan
biridir. Ebeveyn-yavru arasında kurulan ve ömür boyu sürmesinin avantajlı
olduğu bu bağlar, cinsiyetler arasında da kurulduğunda, toplumsal bir başarı ve
istikrar sağlanabileceği düşünülmektedir. Bu sebeple evrimsel süreçte bu tip
bir bağlılık duygusunun evrimleştiği düşünülmektedir. Ayrıca vazopressin, seks sonrasında
salgılanmaktadır.
Dolayısıyla, aşkın
evrimsel ve biyolojik kökenlerine bakıldığında, son derece sıradan ve anlaşılır
bir duygu olduğunu görebiliriz.
Elbette kültürel
evrimimiz dâhilinde aşka ve diğer duygulara anlamlar yüklememiz son derece
olağandır. Ancak bunları abartarak, bilime dâhil etmeye çalışmak, akıl dışı
olacaktır.
Tüm bunları, aklınızın
bir köşesinde bulundurarak, ömrünüzü aşk dolu yaşamanızı dileriz.
Kaynaklar ve İleri Okuma:
- Journal
of Social and Evolutionary Systems
- NeuroReport
- Trends In Cognitive Science
- Biological Psychiatry
- Personality and Consciousness
- The American Physiological Society
- The Journal of Clinical Endocrinology &
Metabolism
- Psychoneuroendocrinology
- Journal of Endocrinology
- Psychology Today
- National Geographic
- LiveScience
- Discovery Health
- Economist
- EurekAlert
- Discover Magazine
- World Transformation




