İngiltere’nin ilk kadın başbakanı Margaret Thatcher, başkanı
olduğu Muhafazakâr Parti’yi üst sınıfların temsilcisi olarak göstermeye
çalışanlara kendisinin bir dükkâncı kızı olduğunu hatırlatırdı. Cumhurbaşkanı
Erdoğan da sık sık “tezgâhtan yetişmiş
olma” nın önemini vurgular, siyasi rakiplerini “iş bilmemek” le suçluyor.
Dükkân sahipliği ya da tezgâhtarlık küçümsenecek işler
değil, ama dükkân işleten ya da tezgâhtarlık yapan birinin ufkuyla ülkeyi ya da
ekonomiyi yönetmeye kalkarsanız sonuç pek parlak olmayabilir.
1.
Ülkeyi ve ekonomiyi yönetecek ufka sahip
değilseniz, küresel krizleri göremezsiniz. Sonuçta kriz ekonominizi can evinden
vurur.
2.
Yarattığınız güvensizlik ekonomiyi küçültürken
binlerce işyeri kapanır, yüz binlerce kişi işini, aşını kaybeder.
3.
Yabancıların hâkim olduğu borsada kendi yarattığınız
gerilim nedeniyle düşüş yaşanınca da paniğe kapılıp suçlu köşe yazarı arasınız.
4.
IMF ile aklınız sıra koyun pazarlığı yapıp,
borcumuz bitti dersiniz, ama öte yandan IMF yetkilileri sizi yalanlarlar.
5.
Cari açık Cumhuriyet tarihinde görülmemiş
seviyelere çıkar.
6.
Ülkenin GMH (Gayri
Milli Hâsıla) ‘sı 10.000 Doları geçti dersiniz, ancak bu durum kâğıt
üzerinde kalır.
Dünya düzeni ve küresel ekonomi büyük bir çalkantının
içinden geçerken, Türkiye'nin bu anlayışla yönetilmesi insana hiç umut
vermiyor.
Daha da umut kırıcı olan ise, Türkiye’yi dükkân gibi
yönetenler ile kışla gibi yönetmek isteyenlerin dışında elle tutulur bir
seçeneğin ufukta görünmemesi.
Bu ortamda ister istemez şu soruyu sorma noktasına
geliyorsunuz. Seçeneksizlik ortamında yazı yazmaya devam etmenin, onu bunu
eleştirmenin bir anlamı var mı?
Cumhurbaşkanı haklı galiba, bu “dükkân” da bize yer yok. Cumhurbaşkanı’nın “sivil” ve “demokratik”
hışmına uğramadan bu durumu eleştirmek gittikçe zorlaşıyor.
