Bir kesimde hala yaygın olan bir inanca
göre “cahil halk” ın varlığı
Türkiye’nin değişmez gerçeği. Cumhuriyetin kuruluşundan beri, eğitimli ve
donanımlı olduğumuz, yani “cahil” olmadığımız
için ülkeyi yönetme hakkını sahiplenen ve kendimizi “cahil halkı” eğitmekle ve yönlendirmekle yükümlü sayan bizler,
seçimlerde uğradığımız yenilgileri yıllardan beri hep bu ezberle açıklıyoruz.
Erdoğan’ın giderek her alana hâkim olduğu, AKP’nin iktidarın rakipsiz sahibi
haline geldiği bir Türkiye’de yaşarken ve kaygılarımız giderek artarken çok
büyük bölümümüz, bu noktaya nasıl gelindiğini sorgulamaya bile gerek görmeden,
bu ezberi tekrarlayarak kendimizi avutmaya devam edebiliyoruz.
Dün güne başlarken İlhan Selçuk’u okurduk,
bugün Bekir Coşkun’u ya da Yılmaz Özdil’i okuyoruz. Duyduğumuz tepkilerin
ustaca ifade edilmiş olması iyi geliyor bizlere, yalnız olmadığımızı hissederek
bir nebze rahatlıyoruz. Bu bakımdan önemli bir işlevi var bu yazarların. Ancak
bu tepki ve duygu paylaşımının, ülkenin durumunu, tepki duyulan gidişatı
değiştirmeye hiçbir katkısı olmuyor.
Tam tersine, bu avutma ve avunma kültürü,
gidişattan memnun olmayan bizlerin, bu gidişatı değiştirmek için başka şeyler
yapmak gerektiğini idrak etmemizi önlüyor. Bizler kendimizi rahatlatan
yazarları okuyup rahatlıyor,, farklı tepki gösterme noktasına gelemiyoruz.
Bizlerin bu durumda olması, AKP’nin bugün
siyaset sahnesinde rakipsiz kalmasının ve Türkiye’nin yakın geleceğine damga
vuracak konuma gelmesinin, önemli nedenlerinden biridir. AKP iktidarından
rahatsız olan bizlerin büyük bölümü, günümüz gerçeklerini olduğu gibi görmeyi
değil, bir hayal dünyasında yaşamayı tercih ettiğimiz için bu kısırdöngüyü
kıramıyoruz. Bu kısırdöngüyü kıramadığımız için, toplumdaki etkimiz giderek
azalıyor. Her alanda güvendiğimiz mevzileri birer birer kaybediyoruz. Bu bile
farklı düşünmeye itemiyor bizleri. Bizler “aydın”
ve “aydınlatıcı”, halkı oluşturan
geniş kitle ise “cahil” ve “karanlıkta”. Buna o kadar inanmışız ki,
bu inancı sorgulayanları dinlemeye bile tahammülümüz yok. Bize, bir kısırdöngü
içinde bocaladığımız söylenecek olsa, hemen tepki gösteririz. Kendi içimizden
biri, bizleri gerçekle yüzleşmeye çağıracak olsa, onu hemen “dönek” likle suçluyoruz.
Bu tepkiyi gösteren seçkinler arasında,
kendi alanlarında öne çıkmış akademisyenler, bilim adamları, işadamları,
bürokratlar, sanatçı ve edebiyatçılar var. Türkiye dışında yaşayan, Amerika ve
Avrupa’da öğretim üyeliği yapanlar var. Bu konumdaki insanların, 1920’lerin
Türkiye’sinde halkın çoğunluğunu oluşturan, eğitim düzeyi düşük kitleyi
aydınlatma misyonunu üstlenen seçkinler tarafından kullanılan “cahil halk” tanımını 2016’ların
Türkiye’sine taşıyarak AKP’nin elde ettiği seçim zaferlerini “cahil halkın” oylarıyla açıklamaya
çalışmasını aklım almıyor benim. “Bir tür
akıl tutulması mı bu acaba?” diye düşünmeden edemiyorum.
Bizlerin gerçeklerle yüzleşmeyi reddederek
bu tavrı sürdürmemiz, AKP’ye karşı etkili bir siyasi seçeneğin doğmasını
geciktiriyor. AKP’nin hikâyesine ciddi rakip olabilecek bir hikâyenin ortaya
konmasını engelliyor. Bu anlayışın, bu zihniyetin hala etkili olması, AKP’nin
ve medyadaki yandaşlarının çok işine yarıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan hemen her
konuşmasında bu zihniyete gönderme yaparak, AKP muhaliflerinin dünyadan ve
halktan ne kadar kopuk olduklarını ve çağdışı kaldıklarını hatırlatıyor.
Medyadaki AKP kalemşorları da bu “çağdışı
kalmış seçkinleri” aşağılamak için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. AKP’ye
muhalif olan bir kesimin böylece aşağılanması ve etkisizleştirilmesi, AKP ve
yandaşlarının Türkiye’yi dikensiz gül bahçesi gibi yönetmesini hazırlamış
oluyor.
Bizler, AKP’nin dış destekli bir
operasyonla kurulduğuna, dini duyguları istismar ederek ve menfaatler dağıtarak
oyunu arttırdığına inanmak istiyoruz. AKP’nin iktidardan gitmesi için de
umutlarımızı bir sürprize, bir mucizeye, dıştan gelecek bir etkiye, ekonomik
krize ya da Kürt sorununun alevlenmesine, yani iktidarı zor duruma düşürecek
gelişmelere bağlamış durumdayız. Çoğunlukla oy verdiğimiz CHP’nin, ancak yeni
bir hikâyeyle ve yeni bir açılımla AKP’ye ciddi rakip olabileceği fikri,
aklımıza nedense gelmiyor.
Türkiye’de laik düzenin ve Atatürk’ün
kurduğu Cumhuriyet’in tehdit altında olduğunu düşünen bizler, yıllardan beri
seçim kazanamıyor, iktidara aday olamıyoruz, çünkü günümüz gerçekleriyle
yüzleşmeyi reddediyor, içine düştüğümüz çıkmazın nedenlerini araştırmıyor,
zamanın ruhunu yakalayan yeni bir hikâye ortaya koyarak siyasete damga
vuramıyoruz.
Korumaya çalıştığımız Cumhuriyet’in sonu
gelmek üzere. Tam bir fiyaskoyla karşı karşıyayız. Demek ki yanlış yoldayız. Bu
düşünce ve davranış biçimini sürdürmenin çıkış yolu olmadığı apaçık ortada. O
halde daha fazla geciktirmeden şu sorulara cevap aramamız lazım: Biz neden bu
duruma düştük? AKP nasıl ülkenin hâkim gücü haline geldi? Nerede yanlış yaptık?
Aynı yanlışta ısrar ederek bir yere varabilir miyiz? Yeni bir hikâye ortaya
koyarak, AKP’nin gücünü ve etkisini sınırlayacak bir varlık gösterebilecek
miyiz?
AKP’nin en önemli avantajı, 2000’li
yıllarda Türkiye’de, AKP’nin hikâyesine rakip olabilecek, başka bir hikâyenin
ortaya konamaması oldu. AKP’nin temsil ettiği kesimin dışında kalan ve laik
düzenin korunması konusunda duyarlı olan kesim,
dünyadaki ve Türkiye’deki değişimi doğru değerlendiremedi ve Türkiye'nin geleceğine yön verecek farklı bir hikâye ortaya koyamadı.
Kendisini ülkenin ve rejimin doğal sahibi
olarak gören ve AKP’nin temsil ettiği kesimi hep küçümsemiş olan laik kesim,
çözümü gelecekte değil de, geçmişte aramaya kalkışınca derin bir çıkmazın içine
sürüklendi. Laik kesimin, 2000’li yılların ihtiyaçlarına cevap verecek yeni bir
hikâye oluşturmaya çalışacağına, Cumhuriyet’in kuruluş döneminin muhteşem hikâyesine
ve Atatürk’ün mirasına sarılarak kendisine çıkış yolu araması AKP’nin işine
kolaylaştırdı.
Eski hikâyeye takılıp kalındığı için, hep o
eski hikâyeyi yeniden yaşamanın hayaliyle avunulduğu için, yeni bir hikâye
yaratmanın gerekliliğini göz ardı edildi.
Laik düzenin tehdit altında olduğunu
düşünen ve bu kaygıyla yaşayan bizler ise, AKP’nin her yaptığına muhalefet
ederek vakit kaybediyoruz. Dünyadaki ve Türkiye’deki değişimi algılayamadığımız
için, kendi hikâyemizi yaratamıyoruz. Bugünün dünyasında, bugünün Türkiye’sinde
yaşayan insanlara yeni ufuklar açacak, onlara AKP’nin vaat ettiğinden daha
çekici gelecek yaşam tarzı modeli, bir ütopya sunamadık. Türkiye’deki büyük
değişimi anlayıp bu değişimi yönlendirmenin yolunu arayacağımıza, “cahil halkı adam etme” özlemiyle
avunmaya devam ederek, toplumdaki etkimizi yitirmeye başladık.
Bu süreç bizi nereye götürür? Bundan sonra
AKP anlayışının yön vereceği bir Türkiye’de yaşamaya mecbur muyuz? Yoksa
AKP’nin hedeflerini benimsemeyen, AKP’nin tahayyülüne göre biçimlenecek bir
Türkiye’de yaşamak istemeyen insanlar, bir noktada silkinip bu kısırdöngüyü
kırabilecek bir hareketi başlatabilecek mi? Atatürk’ün “çağdaş uygarlık düzeyini yakalamış Türkiye” hedefini bugünün
gerçeklerine göre yeniden tanımlayabilecek mi? Dünyadaki ve Türkiye’deki
değişimi fırsata dönüştürme konusunda AKP’den daha başarılı olacağına,
Türkiye’deki insan ve sermaye kaynaklarını daha iyi kullanacağına insanları
inandırabilecek bir siyasi hareket ortaya çıkacak mı?
Bu sorulara cevap verebilmek için, her
şeyden önce AKP’ye muhalif olan bizlerin, neden bu duruma düştüğümüzü sorgulamamız
gerekiyor.
Bugünün Türkiye’sinde, AKP hükümeti ve yandaşlarının
hemen her alanda kendi hâkimiyetlerini kurdukları ve “Atatürk’ü bitirme” planlarının uygulamaya konduğu bir ortamda,
Atatürk’ün şu ya da bu şekilde kendilerini kurtaracağına inananların bu inancı
daha ne kadar koruyabileceğini doğrusu bilmiyorum, ama onların artık yıllarca
süren gaflet uykusundan uyanıp “Atatürk’ü
kurtarmak” için neler yapabileceklerini düşünme vaktinin çoktan gelmiş
olduğunu düşünüyorum.
Atatürk’ü bir kurtarıcı olarak görüp, onun
mirasını yaşatmak isteyen bizler, her şeyden önce neden bu duruma düştüğümüzü
iyi analiz etmek zorundayız. Dünyadaki ve Türkiye’deki değişimi doğru okuyup “çağdaş” olmanın 21. yüzyıldaki
gereklerini kavrayarak topluma yeni hedefler gösteremediğimiz için etkimizi
kaybettik. Değişimi yönetmeye talip olacağımıza, askeri müdahale dâhil her
yöntemi kullanarak değişimi durdurmaya ve statükoyu korumaya çalışmamız bizi bu
duruma düşürdü.
Bu hikâye böyle devam ederse Türkiye, Cumhuriyet’in
100. yılını, bugün ülkeyi yöneten anlayışın yönetiminde olan bir ülke olarak
kutlayabilir.