28 Nisan 2016 Perşembe

Laik Kesim ve Kısırdöngü.

Bir kesimde hala yaygın olan bir inanca göre “cahil halk” ın varlığı Türkiye’nin değişmez gerçeği. Cumhuriyetin kuruluşundan beri, eğitimli ve donanımlı olduğumuz, yani “cahil” olmadığımız için ülkeyi yönetme hakkını sahiplenen ve kendimizi “cahil halkı” eğitmekle ve yönlendirmekle yükümlü sayan bizler, seçimlerde uğradığımız yenilgileri yıllardan beri hep bu ezberle açıklıyoruz. Erdoğan’ın giderek her alana hâkim olduğu, AKP’nin iktidarın rakipsiz sahibi haline geldiği bir Türkiye’de yaşarken ve kaygılarımız giderek artarken çok büyük bölümümüz, bu noktaya nasıl gelindiğini sorgulamaya bile gerek görmeden, bu ezberi tekrarlayarak kendimizi avutmaya devam edebiliyoruz.
Dün güne başlarken İlhan Selçuk’u okurduk, bugün Bekir Coşkun’u ya da Yılmaz Özdil’i okuyoruz. Duyduğumuz tepkilerin ustaca ifade edilmiş olması iyi geliyor bizlere, yalnız olmadığımızı hissederek bir nebze rahatlıyoruz. Bu bakımdan önemli bir işlevi var bu yazarların. Ancak bu tepki ve duygu paylaşımının, ülkenin durumunu, tepki duyulan gidişatı değiştirmeye hiçbir katkısı olmuyor.
Tam tersine, bu avutma ve avunma kültürü, gidişattan memnun olmayan bizlerin, bu gidişatı değiştirmek için başka şeyler yapmak gerektiğini idrak etmemizi önlüyor. Bizler kendimizi rahatlatan yazarları okuyup rahatlıyor,, farklı tepki gösterme noktasına gelemiyoruz.
Bizlerin bu durumda olması, AKP’nin bugün siyaset sahnesinde rakipsiz kalmasının ve Türkiye’nin yakın geleceğine damga vuracak konuma gelmesinin, önemli nedenlerinden biridir. AKP iktidarından rahatsız olan bizlerin büyük bölümü, günümüz gerçeklerini olduğu gibi görmeyi değil, bir hayal dünyasında yaşamayı tercih ettiğimiz için bu kısırdöngüyü kıramıyoruz. Bu kısırdöngüyü kıramadığımız için, toplumdaki etkimiz giderek azalıyor. Her alanda güvendiğimiz mevzileri birer birer kaybediyoruz. Bu bile farklı düşünmeye itemiyor bizleri. Bizler “aydın” ve “aydınlatıcı”, halkı oluşturan geniş kitle ise “cahil” ve “karanlıkta”. Buna o kadar inanmışız ki, bu inancı sorgulayanları dinlemeye bile tahammülümüz yok. Bize, bir kısırdöngü içinde bocaladığımız söylenecek olsa, hemen tepki gösteririz. Kendi içimizden biri, bizleri gerçekle yüzleşmeye çağıracak olsa, onu hemen “dönek” likle suçluyoruz.
Bu tepkiyi gösteren seçkinler arasında, kendi alanlarında öne çıkmış akademisyenler, bilim adamları, işadamları, bürokratlar, sanatçı ve edebiyatçılar var. Türkiye dışında yaşayan, Amerika ve Avrupa’da öğretim üyeliği yapanlar var. Bu konumdaki insanların, 1920’lerin Türkiye’sinde halkın çoğunluğunu oluşturan, eğitim düzeyi düşük kitleyi aydınlatma misyonunu üstlenen seçkinler tarafından kullanılan “cahil halk” tanımını 2016’ların Türkiye’sine taşıyarak AKP’nin elde ettiği seçim zaferlerini “cahil halkın” oylarıyla açıklamaya çalışmasını aklım almıyor benim. “Bir tür akıl tutulması mı bu acaba?” diye düşünmeden edemiyorum.
Bizlerin gerçeklerle yüzleşmeyi reddederek bu tavrı sürdürmemiz, AKP’ye karşı etkili bir siyasi seçeneğin doğmasını geciktiriyor. AKP’nin hikâyesine ciddi rakip olabilecek bir hikâyenin ortaya konmasını engelliyor. Bu anlayışın, bu zihniyetin hala etkili olması, AKP’nin ve medyadaki yandaşlarının çok işine yarıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan hemen her konuşmasında bu zihniyete gönderme yaparak, AKP muhaliflerinin dünyadan ve halktan ne kadar kopuk olduklarını ve çağdışı kaldıklarını hatırlatıyor. Medyadaki AKP kalemşorları da bu “çağdışı kalmış seçkinleri” aşağılamak için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. AKP’ye muhalif olan bir kesimin böylece aşağılanması ve etkisizleştirilmesi, AKP ve yandaşlarının Türkiye’yi dikensiz gül bahçesi gibi yönetmesini hazırlamış oluyor.
Bizler, AKP’nin dış destekli bir operasyonla kurulduğuna, dini duyguları istismar ederek ve menfaatler dağıtarak oyunu arttırdığına inanmak istiyoruz. AKP’nin iktidardan gitmesi için de umutlarımızı bir sürprize, bir mucizeye, dıştan gelecek bir etkiye, ekonomik krize ya da Kürt sorununun alevlenmesine, yani iktidarı zor duruma düşürecek gelişmelere bağlamış durumdayız. Çoğunlukla oy verdiğimiz CHP’nin, ancak yeni bir hikâyeyle ve yeni bir açılımla AKP’ye ciddi rakip olabileceği fikri, aklımıza nedense gelmiyor.
Türkiye’de laik düzenin ve Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in tehdit altında olduğunu düşünen bizler, yıllardan beri seçim kazanamıyor, iktidara aday olamıyoruz, çünkü günümüz gerçekleriyle yüzleşmeyi reddediyor, içine düştüğümüz çıkmazın nedenlerini araştırmıyor, zamanın ruhunu yakalayan yeni bir hikâye ortaya koyarak siyasete damga vuramıyoruz.
Korumaya çalıştığımız Cumhuriyet’in sonu gelmek üzere. Tam bir fiyaskoyla karşı karşıyayız. Demek ki yanlış yoldayız. Bu düşünce ve davranış biçimini sürdürmenin çıkış yolu olmadığı apaçık ortada. O halde daha fazla geciktirmeden şu sorulara cevap aramamız lazım: Biz neden bu duruma düştük? AKP nasıl ülkenin hâkim gücü haline geldi? Nerede yanlış yaptık? Aynı yanlışta ısrar ederek bir yere varabilir miyiz? Yeni bir hikâye ortaya koyarak, AKP’nin gücünü ve etkisini sınırlayacak bir varlık gösterebilecek miyiz?
AKP’nin en önemli avantajı, 2000’li yıllarda Türkiye’de, AKP’nin hikâyesine rakip olabilecek, başka bir hikâyenin ortaya konamaması oldu. AKP’nin temsil ettiği kesimin dışında kalan ve laik düzenin korunması konusunda duyarlı olan kesim, dünyadaki ve Türkiye’deki değişimi doğru değerlendiremedi ve Türkiye'nin geleceğine yön verecek farklı bir hikâye ortaya koyamadı.
Kendisini ülkenin ve rejimin doğal sahibi olarak gören ve AKP’nin temsil ettiği kesimi hep küçümsemiş olan laik kesim, çözümü gelecekte değil de, geçmişte aramaya kalkışınca derin bir çıkmazın içine sürüklendi. Laik kesimin, 2000’li yılların ihtiyaçlarına cevap verecek yeni bir hikâye oluşturmaya çalışacağına, Cumhuriyet’in kuruluş döneminin muhteşem hikâyesine ve Atatürk’ün mirasına sarılarak kendisine çıkış yolu araması AKP’nin işine kolaylaştırdı.
Eski hikâyeye takılıp kalındığı için, hep o eski hikâyeyi yeniden yaşamanın hayaliyle avunulduğu için, yeni bir hikâye yaratmanın gerekliliğini göz ardı edildi.
Laik düzenin tehdit altında olduğunu düşünen ve bu kaygıyla yaşayan bizler ise, AKP’nin her yaptığına muhalefet ederek vakit kaybediyoruz. Dünyadaki ve Türkiye’deki değişimi algılayamadığımız için, kendi hikâyemizi yaratamıyoruz. Bugünün dünyasında, bugünün Türkiye’sinde yaşayan insanlara yeni ufuklar açacak, onlara AKP’nin vaat ettiğinden daha çekici gelecek yaşam tarzı modeli, bir ütopya sunamadık. Türkiye’deki büyük değişimi anlayıp bu değişimi yönlendirmenin yolunu arayacağımıza, “cahil halkı adam etme” özlemiyle avunmaya devam ederek, toplumdaki etkimizi yitirmeye başladık.
Bu süreç bizi nereye götürür? Bundan sonra AKP anlayışının yön vereceği bir Türkiye’de yaşamaya mecbur muyuz? Yoksa AKP’nin hedeflerini benimsemeyen, AKP’nin tahayyülüne göre biçimlenecek bir Türkiye’de yaşamak istemeyen insanlar, bir noktada silkinip bu kısırdöngüyü kırabilecek bir hareketi başlatabilecek mi? Atatürk’ün “çağdaş uygarlık düzeyini yakalamış Türkiye” hedefini bugünün gerçeklerine göre yeniden tanımlayabilecek mi? Dünyadaki ve Türkiye’deki değişimi fırsata dönüştürme konusunda AKP’den daha başarılı olacağına, Türkiye’deki insan ve sermaye kaynaklarını daha iyi kullanacağına insanları inandırabilecek bir siyasi hareket ortaya çıkacak mı?
Bu sorulara cevap verebilmek için, her şeyden önce AKP’ye muhalif olan bizlerin, neden bu duruma düştüğümüzü sorgulamamız gerekiyor.
Bugünün Türkiye’sinde, AKP hükümeti ve yandaşlarının hemen her alanda kendi hâkimiyetlerini kurdukları ve “Atatürk’ü bitirme” planlarının uygulamaya konduğu bir ortamda, Atatürk’ün şu ya da bu şekilde kendilerini kurtaracağına inananların bu inancı daha ne kadar koruyabileceğini doğrusu bilmiyorum, ama onların artık yıllarca süren gaflet uykusundan uyanıp “Atatürk’ü kurtarmak” için neler yapabileceklerini düşünme vaktinin çoktan gelmiş olduğunu düşünüyorum.
Atatürk’ü bir kurtarıcı olarak görüp, onun mirasını yaşatmak isteyen bizler, her şeyden önce neden bu duruma düştüğümüzü iyi analiz etmek zorundayız. Dünyadaki ve Türkiye’deki değişimi doğru okuyup “çağdaş” olmanın 21. yüzyıldaki gereklerini kavrayarak topluma yeni hedefler gösteremediğimiz için etkimizi kaybettik. Değişimi yönetmeye talip olacağımıza, askeri müdahale dâhil her yöntemi kullanarak değişimi durdurmaya ve statükoyu korumaya çalışmamız bizi bu duruma düşürdü.
Bu hikâye böyle devam ederse Türkiye, Cumhuriyet’in 100. yılını, bugün ülkeyi yöneten anlayışın yönetiminde olan bir ülke olarak kutlayabilir.