Nazım Hikmet’in Annesiyle
Yahya Kemal’in İstanbul'u Sarsan Aşkı.
Bu olayın da üzerinden 60 yıl geçti...
1884’de Polonya
ihtilalinden kaçan Borjenski, Osmanlı’ya sığınır. Türk tebaasına geçer ve
Mustafa Celaleddin adını alır. Üst düzey bir Osmanlı paşası olan Mustafa
Celaleddin’in oğlu Enver; Alman asıllı Müşir Mehmet Ali Paşa’nın kızı Leyla ile evlenir. Celile bu evlilikten doğar.
“El bebek gül bebek” yetiştirilen, mürebbiyelerle büyütülen bir kızdır. Güzelliği dillere
destandır. Dikkat çeken tek özelliği bu değildir üstelik babası Enver Paşa’nın
saraydaki yaverlik döneminde saray ressamı sıfatıyla İstanbul’da bulunan Fausto
Zonaro’dan ders almış bir ressamdır.
Celile
1900’lerin başında, dönemin valilerinden Nazım Paşa’nın oğlu Hikmet ile
evlenir. İki de çocukları olur: Nazım ve Samiye...
Celile Hikmet resimleri ile olduğu kadar
güzelliği ile de tüm İstanbul’un diline destan bir kadındı... İstanbul
sosyetesinin en çok konuşulan kadınları arasındaydı...
1916’ya gelindiğinde Celile Hanım‘la eşi Hikmet
Bey arasında şiddetli bir geçimsizlik başlar...
Celile Hanım ve Eşi Hikmet Bey.
Celile
çocuklarını büyütürken, söz konusu aşkın diğer kahramanı Yahya Kemal de
Paris’tedir.
II.
Abdülhamid’in neredeyse herkesin peşine bir hafiye takıp saraya jurnallettiği
dönemde, kendini hiç düşünmeden Messagerie Maritime’in Memphis gemisine
atmıştır. Tek kelime Fransızca bilmeden hem de... Selanik limanında yolunu kesen
gizli polislere “Efendi, ben Avrupa’ya
kaçıyorum, orada Sultan Abdülhamid aleyhinde yazı yazacağım. Bu gemiden inmem,
indirmek elinizdeyse indiriniz” cevabını vermiştir.
16 yaşında
gittiği Paris’ten 28 yaşında döndü.
Paris’te Türk
edebiyat ve fikir adamlarını bulur; Meaux Koleji’ne yatılı olarak yazılır.
Fransızcayı iyice öğrendikten sonraki durağı ise Ecole Libre de Sciences
Politiques’in Dış Siyaset bölümü olur.
“Gerek tarihte gerekse şiirde zihnimin teşekkülünü bu
döneme borçluyum” dediği Paris serüveni,
Meşrutiyet’in ilanından dört yıl sonra, 1912’de sona erer. Henüz
16 yaşında, bir bilinmeyene doğru yol almak için terk ettiği ülkesine, 28 yaşında ve şiirde Türk kimliğine ulaşmayı şiar edinmiş olarak döner.
16 yaşında, bir bilinmeyene doğru yol almak için terk ettiği ülkesine, 28 yaşında ve şiirde Türk kimliğine ulaşmayı şiar edinmiş olarak döner.
Yahya Kemal, Bahriye’de hoca olarak çalışmaya
başlamıştır ve bu okulda okuyan genç Nazım Hikmet’in şiir hocası olarak eve
gelip gitmeye başlamıştı...
Celile Hanım’la,
ondan dört yaş küçük olan Yahya Kemal büyük bir aşka düşerler o günden sonra.
Tutkuyla, ateşle, kıskançlıklarla dolu tarihin
sayfalarının arasına gizlenen aşk, Nazım Hikmet’in çocukluğunu yaşadığı evde
gizlice başlıyordu...
O aşkın aktörleri sadece Celile Hanım ve ünlü
şair Yahya Kemal değildi...
Nazım Hikmet, Necip Fazıl hatta Celile’nin
yeğeni Oktay Rıfat’ın, yani Türk şiir dünyasının bütün ustalarının bir
tarafından dâhil oldukları bir aşktı o...
Heybeliada’da okuyan genç Bahriyeli Nazım, hafta
sonları okuldan çıkar annesinin yanına gelirdi...
Yahya Kemal o günlerde genç birer Bahriyeli olan
Nazım Hikmet ve Necip Fazıl’ın bulunduğu öğrenci grubuna şiir dersleri
verirdi...
Necip Fâzıl ve Nâzım Hikmet Bahriye Mektebi’nde.
Yahya Kemal hafta sonları “Genç Nazım Hikmet’e Türkçe ile şiir dersleri” verirken,
İstanbul’un en güzel kadınlarından olan, ressam Celile Hanım’la yakınlaştı...
Nazım’a verdiği derslerden arta kalan zamanlarda Celile Hanım ile Yahya Kemal
sanat ve edebiyat ile süren uzun sohbetlere başlamışlardı...
Bir süre sonra bu ilişkinin kokusu Nazım’ın ve
Necip Fazıl’ın öğrencisi olduğu Bahriye mektebinde duyuldu...
Dedikoduların ayyuka çıkması üzerine Yahya Kemal
bir süre okula gelmedi...
Geldiğinde karşısında öğrencisi Necip Fazıl’ı
buldu... Hocası olan Yahya Kemal’e şöyle dedi; Necip Fazıl:
“Hocam,
kibrit suyu içerek intihara kalkıştığınızı duyduk... Sınıfın bu durumdan
duyduğu derin üzüntüyü size aktarmak isterim...”
Hocasına yönelik bu ironi dolu alaycı ve dalga
geçen üslup; bir Deniz Harp Okulu öğrencisi Bahriyeli için kabul edilmez bir
davranıştı... Necip Fazıl “Aşk ilişkisini
alaycı bir şekilde ima eden” sözleri nedeniyle, okulda “Kodes” adı verilen tahta dolabın içinde cezaya gönderildi...
Ne ki bu Fransızcayı ana dili gibi konuşan,
piyano çalan, natürmort resimler yapan dünya güzeli, sanatçı genç kadın Celile
ile Yahya Kemal’in aşkı ateşinden bir şey kaybetmiyordu...
“Hocam Olarak Girdiğiniz Bu Eve Babam
Olarak...”
Olayı genç Nazım Hikmet de fark etmişti...
Necip Fazıl’dan sonra bir gün Yahya Kemal’in
siyah pardösüsünün cebine bir not bıraktı... Kâğıtta Yahya Kemal’e hitaben
şöyle yazıyordu:
“Hocam
olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz...”
Bu not üzerine ünlü şair, tedirgin oldu. Bir
süre Celile Hanım’ın evine gelmedi. Genç Nazım’la karşılaşmaktan çekindi...
Celile Hanım ise Yahya Kemal yüzünden kocasından
boşanmış, bütün İstanbul’un kulaktan kulağa dedikodusunu yaptığı bir aşka “evet” demişti... Artık evlenmek
istiyordu...
Yahya Kemal bir taraftan kadını deliler gibi
kıskanıyor, diğer yandan bu evliliğe yanaşmıyordu...
Aşkını dile getirdiği olay inanılmazdı:
“1916
yılından 1919 yılına kadar bir kadına deli gibi âşık oldum... Bu kadın
yazın adada otururdu... Ben de orada idim... Deli divane olmuştum... Sonbahar’da
Nişantaşı’ndaki evini düzenlemek için İstanbul’a inerdi... 1916 Sonbaharında yine İstanbul’a iniyordu... Ben müthiş muzdariptim... Artık vapur giderken
iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar... O gidinceye kadar Ada dopdolu idi... Gider
gitmez benim için boşalıverirdi...
Tam o
günlerde Berlin Büyükelçisi Hakkı Paşa İstanbul’a dönecek lafı çıktı...
Hakkı
Paşa, benimkinin uzaktan akrabası oluyordu ve İstanbul’a geldiğinde geceler
düzenler, İstanbul’un bütün güzel kadınlarını çağırırdı... Benimki de oralara
gidecek diye içim burkuluyordu... Hatta kendisine bu endişemi söylemiştim... Gitmeyeceğine
yemin etmişti...
Bir gece
Ada Oteli’nde otururken, yandaki iki kişinin ‘Berlin Büyükelçisi bu gece davet veriyor...
İstanbul’daki bütün güzel kadınlar davetli’ lafını ettiklerini duydum... Müthiş
bir acıyla yerimden kalktım...
İskeleye
doğru gittim... Son vapur çoktan kalkmıştı... Sert bir lodos esiyordu... Deniz
karma karışıktı, ancak ne olursa olsun, sandalla Maltepe’ye geçmeye karar
verdim... Sandalcılara gittim, yanaşmıyorlardı... Çok para verince
biri ikna oldu... Açıldık, bir süre sonra lodos büsbütün arttı... Denizde
çalkalanıp duruyorduk... Sandalcı bana küfretmeye başlamıştı... Ölmek üzereydik,
ama ben sadece sevgilimin katıldığı geceyi düşünerek müthiş bir kıskançlık
duyuyor ve bir an önce İstanbul’da olmak istiyordum... Sırıl sıklam Maltepe’ye
gelebildik... Hemen bir kahvehaneye gidip, araba bulmaya çalıştım... Yoktu... Bunun
üzerine Maltepe’den Bostancı’ya yürümeye karar verdim... Tren yoluna çıkarak
koşmaya başladım... Maltepe-Bostancı arasının bu kadar uzun olduğunu o zamana
kadar fark etmemiştim...
Kan ter
içinde Bostancı’ya geldim... Vakit hayli geçti... Karakola gittim. ‘Bana bir
araba bulunuz hastam var’ dedim... Aradılar taradılar birini buldular… Yine bir
sürü para verdim... Arabayla yola koyuldum...
Kadıköy,
oradan Üsküdar... Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı!.. Sevgilimin oturduğu
apartmanın kapıcısı ahbabımdı. Penceresini vurarak onu uyandırdım. ‘Benimki
evde mi’ diye sordum?
Adam
halime bakıp şaşırdı: ‘Evde, bu akşam çıkmadı!’ dedi.
‘Ne
diyorsun diye bağırdım?’ Bütün kat ettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı. Eve
kaçta geldiğini araştırttım... Sözüne inanamıyordum. ‘Çık bir bak! Evde mi?’
diye adamı zorladım... Adam çarnaçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş
uyuyor! Demiş... Geldi haber verdi... Sanki dünyalar benim oldu... Apartmanın karşısında
bir arabacı meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar içtim... Sabahleyin, doğru eve
çıktım... Benim halim berbat. Toz toprak içinde olduğumu görünce şaşırdı ve
hemen anladı... Sarmaş dolaş olduk...”
Yahya Kemal.
Yahya Kemal deli gibi âşıktı, ama evlenmekten
hayatı boyunca korkmuştu...
Belki, böylesi bir kadına hiçbir zaman sahip
olamayacağını bilmekten, belki o beraberlikte ters bir olaydan ürkmekten, belki
de genç Nazım Hikmet’ten ve etraf ne der diye ürkmekten?..
O günlerde Celile Hanım, Yahya Kemal’e bir
mektup yazdı, şöyle diyordu:
“Bugün
Pazar belki gelirsin diye üç vapurunu pencerede bekledim... Gelmedin mahzun
oldum...
Verdiğin
konferansa gelmedim... Kalabalıktır memnun olmazsın diye, fakat hep aklım sende
idi... Çok çok göreceğim geldi...
Beni niye
aramadın...
Sana
gücendim canımın içi, pek göreceğim geldi... Ben o günden beri yani Salı
gününden beri evdeyim, dikiş dikiyorum... Evimiz için çalışıyorum...”
Celile Hanım’ın beklediği evlilik hiçbir zaman
olmayacaktı...
Yahya Kemal hep kaçacaktı o evlilikten...
Ve bir sabah
Celile kendisini beklerken Yahya Kemal’in mektubu gelir; onunla evlenemeyeceği
için özür dileyen upuzun bir mektup... Celile Hanım okuduklarına inanamaz, ama
olmuştur işte, büyük aşkı son anda evlenmekten vazgeçmiştir.
Celile, Paris’te
alır soluğu; Yahya Kemal ise İstanbul’da kalır. Bundan sonra hayatına başka
kadınlar da girecek, ama hiçbiriyle evlenmeyi düşünmeyecektir.
Kimilerine göre
yaptığı hatanın farkına varmış ve kendini cezalandırmıştır. Değil evlenmek, bir
ev sahibi olmayı bile reddeder. Hayatı otel odalarında, geçici evlerde,
pansiyonlarda geçer... Bir gün Cahit Tanyol’a şunları anlatır: “Şair, büyük edip olmaktan daha öte önemli
üç şey var: Birincisi evlenip bir yuva kurmak, ikincisi bir ev sahibi olmak,
üçüncüsü bir tarafta kimseye muhtaç olmayacak kadar parası bulunmak. Ben
bunların üçünü de yapamadım. Akşam oldu mu dostlar dağılır, evlerine gider. Ben
şu otel odasında yalnızlığı bütün dehşetiyle duyarım. Ne şiir, ne kitap ve ne
dostlarım beni bu korkunç yalnızlıktan çekip alabilirler”...
Nazım’a Yardım Etmedi...
Celile Hanım ile
Yahya Kemal’in ayrılıklarının üzerinden yıllar geçer, herkes kendi yoluna
gider. Yahya Kemal elçilik göreviyle bir süre Avrupa’da kalır, sonra
milletvekili olarak Meclis’e girer. Celile Hanım Paris’te resim çalışıp
İstanbul’a döner, İbrahim adında bir paşazade ile kısa bir evlilik geçer
başından.
Ayrılıklarından
19 yıl sonra, 1938’de yeniden bir mektup yazar Yahya Kemal’e, ama ne aşk vardır
bu kez içinde ne de tutku. Oğlu Nazım Hikmet büyük bir şairdir artık ve dünya
görüşü nedeniyle dönemin iktidarı tarafından hapislerde süründürülmektedir.
Cumhuriyetin
15’inci yılı nedeniyle bir af tasarısı gündemdedir, o sıralarda Bursa
Hapishanesi’nde bulunan Nazım da bu aftan yararlansın diye destek bekler Yahya
Kemal’den. “Maziden gelen bir ses”
olarak imzaladığı mektubunda “Onu himaye
ederek kanayan bir anne yüreğini kurtarınız” diye yalvarır. Ama cevap
alamaz. Ne evet ne hayır... Yahya Kemal susmayı seçer.
Bir başka
rivayet daha vardır. Artık gözleri zor seçen Celile Hanım, 1950 yılında oğlunun
hapisten kurtulabilmesi için Galata Köprüsü’nde açlık grevine başlar. Köprüden
geçen Yahya Kemal onu görür ama görmezden gelir, geçip gider.
Bir zamanlar “Hocam
olarak girdiğin eve babam olarak girmeni istemiyorum” diyen genç Nazım
Hikmet’in kurtulması için kör gözlerle açlık grevi yapan Celile’ye destek
imzasını vermedi... Hızla uzaklaştı oradan...
Öldüğünde evraklarının arasından içinde kurumuş
iki yaprak bulunan bir zarf çıktı Yahya Kemal’in... Şöyle yazıyordu:
“Bu
zarfın içindeki hatıra, 19 Ağustos 1930’da Sirkeci Garı’nda gece saat 10’da
veda ettiğim aziz bir kadının göğsündeki çiçektendir... Koparıp verdiği bu iki
yaprağı daima muhafaza edeceğim...”
Celile bu aşkın devam etmeyeceğini anladığı gece
Paris’e giderken, Sirkeci Garı’nda vermişti Yahya Kemal’e göğsünde duran o iki
yapraklı çiçeği...
Bu olayın da üzerinden 60 yıl geçti...
1989 yılının Aralık ayında bir akşam üstüsü,
Paris’te okuyan bir Yunanlı, genç bir Türk’ü Paris Montparnasse Bulvarı’ndaki
Closerie Des Lilas isimli ünlü bir Brasserie’ye götürdü...
Brasserie’nin tahta masalarının üzerinde dünya
sanat ve edebiyatının ünlülerinin küçük bakır levhalar üzerine yazılmış
isimleri göze çarpıyordu...
Paris’in bu klasik restoranı, müşterisi olan
dünyaca ünlü sanatçıları, oturduğu masaları bakır levhalar üzerine yazılmış
isimleriyle ölümsüzleştirmişti...
Piyanonun yanı başındaki küçük masada “Yahya Kemal Beyatlı”nın ismi
yazıyordu...
Şair; piyanonun yanı başındaki küçük masasında
Celile Hanım’ı düşünerek arka arkaya kadehleri yuvarlamıştı...
Sirkeci Garı’nda güzel kadının kendisine verdiği
iki kurumuş yaprağı kitaplarının sayfaları arasında taşıyarak... 60 yıl sonra o
anı akşam masada yaşayan Türk, kendisine bir kadeh konyak ısmarladı...
Güzel Celile Hanım’ın...
Şair Nazım’ın...
Hoca’sı Yahya Kemal’in...
Ve Necip Fazıl’ın şerefine içmek üzere...
Yahya Kemal’in Nazım Hikmet’in Âşık Olduğu Annesine
Yazdığı Şarkı Olan Ünlü Şiir...
Yahya Kemal’in Sessiz Gemi’si “hep ölüme yazılmış bir şiir olarak”
bilinir...
Ben de öyle bilirdim...
Birkaç yıl önce; Türk edebiyatının çok ünlü iki
klasik şairi Yahya Kemal ve Nazım Hikmet’in hayatlarını araştırırken, çok
ilginç bir şey buldum...
Yaptığım araştırmalar, şarkılara güfte olan ünlü
“Sessiz Gemi” şiirinin, Yahya Kemal
tarafından, “Bir ölümü betimlemek için
değil” Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’ın vapurla adadan ayrılışlarında
duyduğu derin hüznü tasvir etmek amacıyla yazıldığını söylüyordu...
“Demir
alıp bu limandan kalkan gemi...”
“Sallanmaz
o kalkışta ne mendil ne de bir kol” dizeleri...
Yahya Kemal’in hayatındaki en büyük aşkı olan
Nazım Hikmet’in annesi olan Celile Hanım’ın Ada’dan gemiyle İstanbul’a gidişi
esnasında yaşadığı çaresizliği anlatıyordu...
Ünlü şairin hayatındaki bağlantılar, Yahya
Kemal’in aşkı uğruna kocasından ayırttığı Celile Hanım’ı deli gibi kıskanırken,
onu yüzüstü bıraktığını da gösteriyordu...
Yahya Kemal, Nazım Hikmet’in Bahriye
Mektebi’nden Hoca’sıydı...
Nazım Hikmet gün gelecek, Yahya Kemal’e “Hocam olarak girdiğiniz bu eve Babam olarak
giremezsiniz...” diyecekti...
Önce, şarkılara güfte olan Sessiz Gemi’yi
hatırlayalım...
Sonra iç parçalayan Yahya Kemal-Celile
Hanım-Nazım Hikmet öyküsünü...
“Artık demir almak günü
gelmişse zamandan...
Meçhule giden bir gemi
kalkar bu limandan...
Hiç yolcusu yokmuş gibi
sessizce alır yol...
Sallanmaz o kalkışta ne
mendil ne de bir kol...
Rıhtımda kalanlar bu
seyahatten elemli...
Günlerce siyah ufka bakar
gözleri nemli...
Biçare gönüller!.. Ne giden
son gemidir bu...
Hicranlı hayatın ne de son
matemidir bu...
Dünyada sevilmiş ve seven
nafile bekler...
Bilmez ki giden sevgililer
dönmeyecekler...
Birçok gidenin her biri memnun
ki yerinden...
Birçok seneler geçti dönen
yok seferinden...”



