İstanbul'da
Eğitim Gören İsviçreli Elçi
Tarlada
Çalışan Kızlar
Her köşe, bucağını dolaştığım İsviçre’de bizden bir şeyler bulabileceğimi hiç düşünemedim.
Önce,
“Stein am Reihn”lı İsviçreli
Büyükelçi’nin varlığını tespit ettim. Böylece, tarihimize, bugüne kadar gizli
kalmış şu satırları ekleme mutluluğunu tattım. Stein am Reihn, Avrupa’nın en
büyük ve gözde gölü Bodensee’ye doğru yol alan Ren’in kıyısında kurulmuş bir
taşra kasabası. Bu, gün görmüş kasabanın tarihini, her Avrupa şehrinde olduğu
gibi Markt Platz’da, yani Pazar Meydanında okumak mümkün. Hemen bir evin
üzerine çizilen resimleri seyrederken, o binada olup bitenleri adeta dün olmuş
gibi gözlerinizin önünde canlandırabilirsiniz. İşte bu evlerden biri de eski
bakanlardan ve büyükelçilerden Johann Rudolf Schmid’e ait olanı.
Johann Rudolf Schmid.
Elçinin
doğduğu evin Pazar Meydanı’na bakan ön cephesinde, onun İstanbul'a gidişini
tasvir eden bir duvar resmi çizili. Üzerindeki kitabede ise şunlar kayıtlı:
“I. Kaiser’e Viyana’da bakanlık, Sultana, İstanbul’da elçilik yapan, hemşehrimiz Kont Rudolf Schmid
Schwarzenhorn, bu doğduğu evi, 27 Şubat 1664 yılında ziyaret etmiştir.”
Bir
Elçinin Hikâyesi
Tarihimizin
gizli kalmış bir köşesinde unutulmuş olan bu elçi, dört Alman imparatorunu temsilen,
üç Osmanlı padişahının ziyaretine gitmiş. O yıllar Avrupalı için çok önemli bir
merkez olan İstanbul’a gönderilmek için her seferinde hep o seçilmiş. Önce onu
tanıyalım:
Kont
Schmid, 1590 yılında doğmuş. Küçük yaşta yetim kalmış. Annesi ve kızkardeşi ile
birlikte, bir Macar çavuşun himayesine verilmiş. 1601 yıllarında, Macar-Osmanlı
çatışmasında Türklere esir düşmüş. Bu esirlik talihinin dönmesine de vesile
olmuş. O tarihlerde küçük Schmid henüz 12 yaşlarındaymış. Ailesi onun
kayboluşuna çok yanmış. Stein’lı çocuk ise İstanbul’a getirilmiş. Yeteneği
çabuk keşfedilmiş. Doğru saray mektebine verilmiş. Burada 8 yıl eğitim görmüş.
İyi bir öğrenci olmuş. Mükâfatını, daha 20 yaşlarında iken Avusturya Büyükelçiliği’ne
tercüman olarak girmekle görmüş. O devirlerde elçiliklerde tercümanlık görevi,
saygın bir makamdı. Schmid, mesleğinde de tırmanmış grafiğini 1629’da tercüman
olarak girdiği binaya, kont unvanı alarak, Avusturya-Alman İmparatorluğunun
elçisi olarak atanır. Bu görevini 1643 yılına kadar sürdürür. Osmanlı
Sarayında da büyük itibar görür. Viyana’ya döndüğü zaman tüm Avrupa’nın
tanıdığı ünlü bir kişidir o.
Mutlu
Buluşma
Ailesi,
küçük Schmid’in hayatından artık ümidi kesmiştir. Acılarını yüreklerine gömmüşlerdir.
Ta ki, elçimizin ünü yayılıp Stein am Rein Kasabası’na ulaşana kadar. Schmid,
Viyana’ya dönünce tüm yakınları bir sürpriz yaparak ziyaretine gelirler. Büyük
sevinç yaşanır. Kont, doğum yeri Stein’ı ziyaret etmeye söz verir. Ama bu geliş
tarihi çok uzar. Kasabalıların bekleyişi tam 31 yıl sürmüş. Kocamış Kont
Schwarzenborn, 27 Şubat 1664 tarihinde Stein am Rein’a ayak bastığı zaman
kasabalılar çok mutlu olmuş. Onu, paşa ilan etmişler, şenlikler düzenlemişler. Ancak
Schmid’in elçilik görevi henüz bitmemişti. I. Leopold onu bu kez, IV. Mehmet’e
gönderdi. Bu görevle Rudolf Schmid, mesleğinin en üst payesini aldı. İmparator
tarafından barış nişanı ile taltif edildi. Ayrıca, Barış Şampiyonu unvanı
verildi. Bunların yanı sıra kraldan sonra gelen, en yüksek devlet memurunun
giydiği özel kıyafet ile gezme imtiyazı tanındı. Tüm bunları, Avrupa’yı 30 yıl
Türk baskısından korumaya borçluydu.
Avrupayı Türklerden Koruyan Elçi
Tüm
Avrupa, Türk Asrı diye anılan o tarihlerde, Türklerin daha batıya doğru adım
atmasından korkuyordu. Bu nedenle hepsinin gözü, payitahta giden Schwarzenhorn’un
üzerindeydi. Avrupa'nın rahat nefes alması, Türk Sarayında büyük prestij
sahibi kontun sayesindeydi. Her iki tarafı da memnun edecek antlaşmaların
zeminini o hazırlıyordu.
Schmid
hatıralarında, Türklere karşı sevgisini hep vurgulamış, yetişmesinde büyük pay
sahibi olan bu insanlara şükran hislerini de belirtmiştir. Özellikle, Türklerin
baskı yapıp dinini değiştirmemelerini takdirle yâd etmektedir. 1667 yılında
vefat eden elçi, ömrünün son yıllarını kral tarafından kendisine hediye edilen
Nigosdorf’daki sarayında geçirdi. Bugün bu saray müzedir. Burada nişanları ile
yaptığı antlaşma metinleri sergilenmektedir.
İşte
Türk’ün Gurur Tablosu
Stein
am Rein Belediyesinin içi, kasabanın yüz yıllık tarihini günümüze taşıyan tablo
ve antika eserlerle dolu. Benim için önem taşıyan tablo ise 5. katta
bulunmakta. Bir duvarı süsleyen bu tabloya yansıtılanlar şunlar:
Arka
cephede bir sahne ve o sahnede o zamanlar henüz çocuk olan Osmanlı Sultanı IV.
Mehmet’in, Avrupa elçilerini kabulü. Biri diz çökmüş, itimatnamesini sunuyor.
Arka planda, Alman İmparatorunun elçisi, Rudolf Schmid. Elinde sunacağı mektup
ile sırasını beklemekte. Ön cephede ise, kraldan sonra en yüksek derecede
memurun giydiği giysiler içinde kont. Hatıralarından öğrendiğimize göre, elçi
iki saray görevlisinin nezaretinde diz çökerek kralının mektubunu takdim etmiş.
1643 yılında yapılmış olan tablonun altına Schmid, şu notları bizzat
kaydettirmiş:
“Bu tabloyu bizden sonraki yıllarda
inceleyecek olanlar şu diz çöküşü belki hayret ifadeleriyle seyredecekler.
Bilhassa şunu vurgulamaktan gurur duyarım ki, çocuk yaşlarında da olsa bir
Osmanlı Sultanı’nın önünde diz çökmek biz Avrupalı diplomatlar için şereftir.”
İşte
böyle demiş yıllar yıllar önce Kont Schwarzenhorn. O ki, İmparator I. Kaiser, II.
Ferdinand, III. Ferdinand ve I. Leopold’un büyükelçisi sıfatıyla defalarca Sultan
İbrahim’in, IV. Murat’ın, IV. Mehmet’in huzuruna çıkmıştı. O ki, iki devlet arasında,
tüm Avrupa’yı da kapsayacak şekilde dostluk köprüleri kurmuştu.
Onu
unutmamalıydık. Anmada da geç kalmadık mı?
Oberhofen
Sarayında Bir Selâmlık
Oberhofen,
İsviçre'nin ücra bir köşesinde Thun Gölü’nün kıyılarına yayılmış küçük bir köy.
Aynı adı taşıyan sarayı ile ünlü. Eski Türk odalarına has iç dekor, döşeme ve
süsleme zevkinin seçkin bir örneğini görmek için buradayım.
Selâmlık
diye adlandırılan, eski Türk zevkine göre zarif bir şekilde döşenmiş olan oda,
sarayın kule kısmında bulunuyor. Saray, 13. yüzyıl yapısı. 1801 yılında Kont
Friedrich Pourtales’in mülkiyetine geçmiş. Selâmlık odasını kontun oğlu Albert
Pourtales yaptırmış. Oğul kont, 1850 yılında, Prusya Krallığının elçisi sıfatıyla
İstanbul'a gelmiş. Görevli bulunduğu süre içerisinde Türkleri yakından tanımak
imkânı bulup, Türk zevkine hayranlık duymuş. İstanbul'u terk ettikten sonra da
kontun bu tutkusu geçmemiş. Türk sanatını ve zevkini sarayına taşımaya karar
vermiş. Mimar Theodor Zeleder’i, bir Türk odası düzenlemesi için
görevlendirmiş. Bern Tarih Müzesinden getirttiği Türk eşyaları ile odayı
döşettirmiş. Bir adı da Sigara Salonu olan Selâmlık 1855 yılında kullanıma açılmış.
Saray, bugün müzedir. Mayıs ayından, ekim ayı ortalarına kadar ziyaretçilere açıktır.
Atilla'nın
İzinden
Atilla'nın
geçtiği yerlerden Türk izi aramak üzere, Walles (Vale) Kantonu’nun başkenti Sion’a doğru yol alıyorum. Yolumun
üzeri tüm İsviçre’de olduğu gibi gri bulutlarla kaplı. Ancak, Sion’a yaklaşırken
sihirli bir el bu bulutları sağa, sola kaçırtıyor. Birden mavi gökyüzü ile
güneş karşıma çıkıyor. Walles Kantonu’nun, diğer kantonlardan farkı da tepesinde
güneşin hiç eksik olmamasıymış. İşte bu güneş diyarından bir zamanlar Atilla da
geçmiş.
Atilla’nın
Adı Atacık’tan Geliyor
Alman
Prof. G. Heltz, Atilla’yı “İç Asya’dan gelen,
Türk kavmine mensup bir hükümdar” diye tanımlıyor. Gene bir Alman tarihçi
olan Fransız Altheim, Hunlar için “Yöneticileri
Türkçe konuşan bir kavim” diyor. Altheim’ın kitabından öğrendiğime göre,
Hun Birliğindeki Türk boyunun adı “Ağaçeri”
imiş. Hun adı ise “Kun” veya “Kün” kelimesinden gelmekteymiş. Bu kelimeler
Türkçede halk ve topluluk anlamını taşımaktadır.
Avrupa’da
en ünlü Türk olma özelliğine Atilla sahiptir. Çoğu efsane ve masallarda adına
rastlamak mümkündür. Got masallarında, Dante’nin “İlahi Komedisi”nde, Almanların “Nibelungen”
efsanesinde hep o karşımıza çıkar.
Atilla'nın
başında olduğu Hunlar, Avrupayı egemenlikleri altına aldıktan sonra, 448
yıllarında Roma İmparatorluğu ile komşu olmuşlar. O tarihlerden sonra da
İtalya’da ve bugünkü İsviçre topraklarında hüküm sürmüşler. Atilla, 453
yılında, 60 yaşlarında öldüğü zaman gerisinde Avrupa’da çok yaygın halk
hikâyeleri bırakmış. Yazarlara, ressamların fırçalarına, heykeltıraşlara konu
olmuş. Ayrıca, kompozitörlere de ilham kaynağı. Adına sekiz opera bestelenmiş.
Atilla.
Efsanelerde
Atilla
Atilla'nın,
Cermen boylarını bir bir yenip Burgundlar’ı egemenliği altına alması ünlü Alman
destanı “Nibelungen”de işlenir.
Savaşta öldürülen Burgund Kralı Siegfried’in karısı ile evlenebilmek için
Atilla, Hıristiyanlığı kabul eder. Düğünleri Viyana’da yapılır, 17 gün sürer.
Diğer
bir efsane de “Ursula” adını taşır.
Burada, Hun Prensi ile evlenmeyi reddeden İngiliz prensesinin on bir bin melek
tarafından kurtarılması anlatılır.
Avrupa’da
böylesine ünlü Türk Hükümdarı’ndan bir şeyler bulabilir miyim düşüncesiyle
Walles Kantonu’ndayım.
Hunlar’ın
Ateş Kuleleri
Kantonun
başkenti Sion’a gidiyorum. Bana rehberlik eden ressam Nazife Güleryüz, bu
kanton ile bağımızı şöyle anlatıyor:
“Buraya eşimle yerleşmek üzere geldiğimiz
zaman hiç yabancılık çekmedim. İçimden bir ses, burası ile bir bağımız olduğunu
boyuna bana fısıldıyordu. Nitekim bir süre sonra da önsezimde yanılmadığımı
anladım.”
Nazife
Hanım, dağ bayır gezmiş, bu tezinde haklı çıkmış. Bana de rehberlik etti. Önce
Atilla'nın ateş kulelerini görmek için, Romalılardan kalma Saillon Köyü’ne gidiyorum.
Ta 440’lardan kalma kule bütün ihtişamıyla bana bakıyor. Yolumuzu sürdürüyoruz.
Kulelerden diğeri Saxon’da, öteki de Martigny’de. Bu kule zinciri ile düşmanın
gelişi ve istikamet yönü tespit ediliyormuş. Kule zinciri böyle böyle Leman
Gölü’ne kadar uzanıyormuş. Yüzyıllardan varlıklarını koruyan kuleler,
Walleslilerin övünç kaynağı. Yöre halkı Atilla’yı o denli benimsemiş ki, bir
İsviçreli Atilla adlı bir restoran açmış, duvarına da bu şanlı hükümdarın
resmini çizdirmiş.
Türk
Köylerine Doğru
450
yıllarından kalma eski Türk köylerini görmek için Alp Dağları’nın içerilerine uzanıyorum.
Hemen belirteyim Wallesliler, Türkleri yakinen tanıyorlar. Tek Türk üyesi
olmayan ilk “Türk Derneği” 7 Ocak
1897 tarihinde Brig’de kurulmuş. Her yıl aynı tarihte muntazaman Türk Günü
kutlanıyor, şenlik yapılıyormuş. 1972 yılındaki kutlamalarla ilgili “Brig Post”ta çıkan bir haberi, rehberim
Nazife Hanım özenle saklamış. Haberde, Türk Derneğinin 75. yıl dolayısıyla,
Brig’in ileri gelenlerinden Robert Güntern, Mürekkep Paşa, Bruna Germanini,
Büyük Vezir, Heinrich Goldschmid de Altın Paşa kıyafetleriyle karnavala
katıldıkları bildiriliyor.
Walles
Kantonu ve Türkler! Dünün geçit vermeyen Alp Dağları’nın iyice içlerine sokulmuş
şu dağ köylerinde kutlanan Türk günleri. Bir zamanlardaki kültür etkinliğimizin
gücünü açıklamak isterken doğrusu zorlanıyorum. Bu düşüncelerle yol alırken
güzergâhımda olan Leuk yani “Lök”
Kasabası karşıma çıkıyor. Kasabada, Leuk kelimesinin nereden geldiğini
soruyorum. Karşı yamaçlarda “Lök gibi
oturmuş” sıra sıra dağ kümelerini gösteriyorlar. Bu kasaba, adının Türkçe
olduğunun başka izah tarzı olur mu?
Az
ilerimde. Albinen Köyü’nün levhası var. Albinen, eski kayıtlarda Alpini olarak
da geçmekteymiş. Yolumun üzerinde bir de “Furka”
Kasabası var. Fırka kelimesi Cumhuriyet’in ilk yıllarında kullanılan çok yaygın
bir kelimeydi. Parti, dernek kelimesinin karşılığıydı. Diğer bir kasabanın adı
da Salgech. “Salgeç”ten gelmediğini
kim iddia edebilir?
Elmalı
Yolunda
Artık
Alpler’in tam bağrındayım. 2.500 metre yüksekliklere kıvrıla kıvrıla
tırmanıyorum. Yol bir ara çatallaşıyor, bir köyü işaret eden oka göz atıyorum:
Tasch yani “Taş”ı gösteriyor. Bu
Türkçe kelime, günümüze dek hiçbir ekleme yapılmadan varlığını aynen korumuş.
Beni en çok mutlu eden taraf da, İsviçrelilerin yüzyıllardan beri bu değişikliğe
gerek duymamaları.
Yalancı
bir cennetten gözüme parça parça sunulan panoramaları seyrede seyrede Almagell istikametine
yöneliyorum. Kâh esrarengiz şekiller alan derin yarlarda, kâh zarif, incecik
akan şelalelerle yüz yüze gele gele Türkçeden kaynaklanan Beri-Sal (Berisal) Köyü’nü geçerek Saas Grund’a
ulaşıyorum.
Yolumun
üzerindeki tarlalara bakıyorum, sadece kızlar çalışıyor. Çevrede tek bir erkek
görünmüyor. Gözlerimize inanamıyorum: Burası Anadolu mu, yoksa İsviçre mi? Tarlalarda,
bağlarda birbirinden güzel kızlar, ellerinde, çapa, tırpan, kazma, kürek, el
arabası ile büyük bir şevkle ve gayretle toprağı işlemekteler. Öğreniyorum ki,
erkekler de ya kahvehanede, ya istirahatte!..
İşte
Elmalı
Saaser
Vispa Irmağı ile birlikte Saas Almagell’e giriyorum. Doğru köyün idari yeri
belediyeye giriyorum. Köyün simgesi, Atilla’nın kartalının rötuşa uğramışı. Sanki
sipariş etmişim gibi kasa kasa elmalar salonda yolumu gözlemekte. Sekreter
Auja, köylerinin yetiştirdikleri elmalar ile meşhur olduğunu belirtiyor. Buranın
Hunların Elmalı Köyü olduğu hususunda içimde artık bir tereddüt kalmıyor. Dikkatimi
çeken, erkeklerin çoğunun gözlerinin çekik, elmacık kemiklerinin çıkık olması.
Bazılarının bıyıkları da sarkık. Bu dağların bir sembolü de keçi. Bu sembole
kartpostallarda dahi yer veriliyor. Türklerin sembolünün kurt mu, keçi mi
olduğu hususunda ibre, yavaş yavaş keçiye dönüyor. Yalnız buralarda yaygın
olarak yetiştiriliyormuş. Avrupalılar daha yoğurdu, hele süzme yoğurdu
bilmezken, Walles’de yapılıp yeniliyormuş. Burada bir de yaygın olarak “Lavianda Seche”, yani kuru et
yapılıyormuş. Bir nevi çemensiz pastırmayı Hunlar, atın eğeri ile döşü arasında
saklarlarmış. “Huns” adlı bir kilim
örülüyor. Tıpkı bizde olduğu gibi, kumaş kırpıklarından dokunmakta, lâle ve
karanfil motifleri işlenmekte.
Soyun
korunması için yabancı bir köye kız vermek de âdetten değilmiş. Hatta eskiden
bu kurala uymayanlar taşlanıyormuş. Buna da “Confeti
Saviesan” deniliyor. Türklerden kalma bir âdetmiş. İki yaygın tabir var
Walles’te. Biri: “Kurda Savaş” yani
Türkçede olduğu gibi, kurtlarla savaşın tam karşılığı. Kötü, ruhlardan korunmak
için bir de nazarlığı varmış bu tabirin. Diğeri ise, “Furlatan”, “Furdönen”. Rüzgâr anlamına geliyormuş. Dahası var,
milli sporları güreşmiş. İsviçrelilerin güreş tutması önce bu kantonda başlamış.
Hamam da bu yöreden yayılmış çevreye.





