29 Aralık 2016 Perşembe

Eski Serhat Boylarında XXII.

İstanbul'da Eğitim Gören İsviçreli Elçi
Her köşe, bucağını dolaştığım İsviçre’de bizden bir şeyler bulabileceğimi hiç düşünemedim.
Önce, “Stein am Reihn”lı İsviçreli Büyükelçi’nin varlığını tespit ettim. Böylece, tarihimize, bugüne kadar gizli kalmış şu satırları ekleme mutluluğunu tattım. Stein am Reihn, Avrupa’nın en büyük ve gözde gölü Bodensee’ye doğru yol alan Ren’in kıyısında kurulmuş bir taşra kasabası. Bu, gün görmüş kasabanın tarihini, her Avrupa şehrinde olduğu gibi Markt Platz’da, yani Pazar Meydanında okumak mümkün. Hemen bir evin üzerine çizilen resimleri seyrederken, o binada olup bitenleri adeta dün olmuş gibi gözlerinizin önünde canlandırabilirsiniz. İşte bu evlerden biri de eski bakanlardan ve büyükelçilerden Johann Rudolf Schmid’e ait olanı.
Johann Rudolf Schmid.
Elçinin doğduğu evin Pazar Meydanı’na bakan ön cephesinde, onun İstanbul'a gidişini tasvir eden bir duvar resmi çizili. Üzerindeki kitabede ise şunlar kayıtlı:
“I. Kaiser’e Viyana’da bakanlık, Sultana, İstanbul’da elçilik yapan, hemşehrimiz Kont Rudolf Schmid Schwarzenhorn, bu doğduğu evi, 27 Şubat 1664 yılında ziyaret etmiştir.”

Bir Elçinin Hikâyesi
Tarihimizin gizli kalmış bir köşesinde unutulmuş olan bu elçi, dört Alman imparatorunu temsilen, üç Osmanlı padişahının ziyaretine gitmiş. O yıllar Avrupalı için çok önemli bir merkez olan İstanbul’a gönderilmek için her seferinde hep o seçilmiş. Önce onu tanıyalım:
Kont Schmid, 1590 yılında doğmuş. Küçük yaşta yetim kalmış. Annesi ve kızkardeşi ile birlikte, bir Macar çavuşun himayesine verilmiş. 1601 yıllarında, Macar-Osmanlı çatışmasında Türklere esir düşmüş. Bu esirlik talihinin dönmesine de vesile olmuş. O tarihlerde küçük Schmid henüz 12 yaşlarındaymış. Ailesi onun kayboluşuna çok yanmış. Stein’lı çocuk ise İstanbul’a getirilmiş. Yeteneği çabuk keşfedilmiş. Doğru saray mektebine verilmiş. Burada 8 yıl eğitim görmüş. İyi bir öğrenci olmuş. Mükâfatını, daha 20 yaşlarında iken Avusturya Büyükelçiliği’ne tercüman olarak girmekle görmüş. O devirlerde elçiliklerde tercümanlık görevi, saygın bir makamdı. Schmid, mesleğinde de tırmanmış grafiğini 1629’da tercüman olarak girdiği binaya, kont unvanı alarak, Avusturya-Alman İmparatorluğunun elçisi olarak atanır. Bu görevini 1643 yılına kadar sürdürür. Osmanlı Sarayında da büyük itibar görür. Viyana’ya döndüğü zaman tüm Avrupa’nın tanıdığı ünlü bir kişidir o.

Mutlu Buluşma
Ailesi, küçük Schmid’in hayatından artık ümidi kesmiştir. Acılarını yüreklerine gömmüşlerdir. Ta ki, elçimizin ünü yayılıp Stein am Rein Kasabası’na ulaşana kadar. Schmid, Viyana’ya dönünce tüm yakınları bir sürpriz yaparak ziyaretine gelirler. Büyük sevinç yaşanır. Kont, doğum yeri Stein’ı ziyaret etmeye söz verir. Ama bu geliş tarihi çok uzar. Kasabalıların bekleyişi tam 31 yıl sürmüş. Kocamış Kont Schwarzenborn, 27 Şubat 1664 tarihinde Stein am Rein’a ayak bastığı zaman kasabalılar çok mutlu olmuş. Onu, paşa ilan etmişler, şenlikler düzenlemişler. Ancak Schmid’in elçilik görevi henüz bitmemişti. I. Leopold onu bu kez, IV. Mehmet’e gönderdi. Bu görevle Rudolf Schmid, mesleğinin en üst payesini aldı. İmparator tarafından barış nişanı ile taltif edildi. Ayrıca, Barış Şampiyonu unvanı verildi. Bunların yanı sıra kraldan sonra gelen, en yüksek devlet memurunun giydiği özel kıyafet ile gezme imtiyazı tanındı. Tüm bunları, Avrupa’yı 30 yıl Türk baskısından korumaya borçluydu.

Avrupayı Türklerden Koruyan Elçi
Tüm Avrupa, Türk Asrı diye anılan o tarihlerde, Türklerin daha batıya doğru adım atmasından korkuyordu. Bu nedenle hepsinin gözü, payitahta giden Schwarzenhorn’un üzerindeydi. Avrupa'nın rahat nefes alması, Türk Sarayında büyük prestij sahibi kontun sayesindeydi. Her iki tarafı da memnun edecek antlaşmaların zeminini o hazırlıyordu.
Schmid hatıralarında, Türklere karşı sevgisini hep vurgulamış, yetişmesinde büyük pay sahibi olan bu insanlara şükran hislerini de belirtmiştir. Özellikle, Türklerin baskı yapıp dinini değiştirmemelerini takdirle yâd etmektedir. 1667 yılında vefat eden elçi, ömrünün son yıllarını kral tarafından kendisine hediye edilen Nigosdorf’daki sarayında geçirdi. Bugün bu saray müzedir. Burada nişanları ile yaptığı antlaşma metinleri sergilenmektedir.

İşte Türk’ün Gurur Tablosu
Stein am Rein Belediyesinin içi, kasabanın yüz yıllık tarihini günümüze taşıyan tablo ve antika eserlerle dolu. Benim için önem taşıyan tablo ise 5. katta bulunmakta. Bir duvarı süsleyen bu tabloya yansıtılanlar şunlar:
Arka cephede bir sahne ve o sahnede o zamanlar henüz çocuk olan Osmanlı Sultanı IV. Mehmet’in, Avrupa elçilerini kabulü. Biri diz çökmüş, itimatnamesini sunuyor. Arka planda, Alman İmparatorunun elçisi, Rudolf Schmid. Elinde sunacağı mektup ile sırasını beklemekte. Ön cephede ise, kraldan sonra en yüksek derecede memurun giydiği giysiler içinde kont. Hatıralarından öğrendiğimize göre, elçi iki saray görevlisinin nezaretinde diz çökerek kralının mektubunu takdim etmiş. 1643 yılında yapılmış olan tablonun altına Schmid, şu notları bizzat kaydettirmiş:
“Bu tabloyu bizden sonraki yıllarda inceleyecek olanlar şu diz çöküşü belki hayret ifadeleriyle seyredecekler. Bilhassa şunu vurgulamaktan gurur duyarım ki, çocuk yaşlarında da olsa bir Osmanlı Sultanı’nın önünde diz çökmek biz Avrupalı diplomatlar için şereftir.”
İşte böyle demiş yıllar yıllar önce Kont Schwarzenhorn. O ki, İmparator I. Kaiser, II. Ferdinand, III. Ferdinand ve I. Leopold’un büyükelçisi sıfatıyla defalarca Sultan İbrahim’in, IV. Murat’ın, IV. Mehmet’in huzuruna çıkmıştı. O ki, iki devlet arasında, tüm Avrupa’yı da kapsayacak şekilde dostluk köprüleri kurmuştu.
Onu unutmamalıydık. Anmada da geç kalmadık mı?

Oberhofen Sarayında Bir Selâmlık
Oberhofen, İsviçre'nin ücra bir köşesinde Thun Gölü’nün kıyılarına yayılmış küçük bir köy. Aynı adı taşıyan sarayı ile ünlü. Eski Türk odalarına has iç dekor, döşeme ve süsleme zevkinin seçkin bir örneğini görmek için buradayım.
Selâmlık diye adlandırılan, eski Türk zevkine göre zarif bir şekilde döşenmiş olan oda, sarayın kule kısmında bulunuyor. Saray, 13. yüzyıl yapısı. 1801 yılında Kont Friedrich Pourtales’in mülkiyetine geçmiş. Selâmlık odasını kontun oğlu Albert Pourtales yaptırmış. Oğul kont, 1850 yılında, Prusya Krallığının elçisi sıfatıyla İstanbul'a gelmiş. Görevli bulunduğu süre içerisinde Türkleri yakından tanımak imkânı bulup, Türk zevkine hayranlık duymuş. İstanbul'u terk ettikten sonra da kontun bu tutkusu geçmemiş. Türk sanatını ve zevkini sarayına taşımaya karar vermiş. Mimar Theodor Zeleder’i, bir Türk odası düzenlemesi için görevlendirmiş. Bern Tarih Müzesinden getirttiği Türk eşyaları ile odayı döşettirmiş. Bir adı da Sigara Salonu olan Selâmlık 1855 yılında kullanıma açılmış. Saray, bugün müzedir. Mayıs ayından, ekim ayı ortalarına kadar ziyaretçilere açıktır.

Atilla'nın İzinden
Atilla'nın geçtiği yerlerden Türk izi aramak üzere, Walles (Vale) Kantonu’nun başkenti Sion’a doğru yol alıyorum. Yolumun üzeri tüm İsviçre’de olduğu gibi gri bulutlarla kaplı. Ancak, Sion’a yaklaşırken sihirli bir el bu bulutları sağa, sola kaçırtıyor. Birden mavi gökyüzü ile güneş karşıma çıkıyor. Walles Kantonu’nun, diğer kantonlardan farkı da tepesinde güneşin hiç eksik olmamasıymış. İşte bu güneş diyarından bir zamanlar Atilla da geçmiş.

Atilla’nın Adı Atacık’tan Geliyor
Alman Prof. G. Heltz, Atilla’yı “İç Asya’dan gelen, Türk kavmine mensup bir hükümdar” diye tanımlıyor. Gene bir Alman tarihçi olan Fransız Altheim, Hunlar için “Yöneticileri Türkçe konuşan bir kavim” diyor. Altheim’ın kitabından öğrendiğime göre, Hun Birliğindeki Türk boyunun adı “Ağaçeri” imiş. Hun adı ise “Kun” veya “Kün” kelimesinden gelmekteymiş. Bu kelimeler Türkçede halk ve topluluk anlamını taşımaktadır.
Avrupa’da en ünlü Türk olma özelliğine Atilla sahiptir. Çoğu efsane ve masallarda adına rastlamak mümkündür. Got masallarında, Dante’nin “İlahi Komedisi”nde, Almanların “Nibelungen” efsanesinde hep o karşımıza çıkar.
Atilla'nın başında olduğu Hunlar, Avrupayı egemenlikleri altına aldıktan sonra, 448 yıllarında Roma İmparatorluğu ile komşu olmuşlar. O tarihlerden sonra da İtalya’da ve bugünkü İsviçre topraklarında hüküm sürmüşler. Atilla, 453 yılında, 60 yaşlarında öldüğü zaman gerisinde Avrupa’da çok yaygın halk hikâyeleri bırakmış. Yazarlara, ressamların fırçalarına, heykeltıraşlara konu olmuş. Ayrıca, kompozitörlere de ilham kaynağı. Adına sekiz opera bestelenmiş.
Atilla.
Efsanelerde Atilla
Atilla'nın, Cermen boylarını bir bir yenip Burgundlar’ı egemenliği altına alması ünlü Alman destanı “Nibelungen”de işlenir. Savaşta öldürülen Burgund Kralı Siegfried’in karısı ile evlenebilmek için Atilla, Hıristiyanlığı kabul eder. Düğünleri Viyana’da yapılır, 17 gün sürer.
Diğer bir efsane de “Ursula” adını taşır. Burada, Hun Prensi ile evlenmeyi reddeden İngiliz prensesinin on bir bin melek tarafından kurtarılması anlatılır.
Avrupa’da böylesine ünlü Türk Hükümdarı’ndan bir şeyler bulabilir miyim düşüncesiyle Walles Kantonu’ndayım.

Hunlar’ın Ateş Kuleleri
Kantonun başkenti Sion’a gidiyorum. Bana rehberlik eden ressam Nazife Güleryüz, bu kanton ile bağımızı şöyle anlatıyor:
“Buraya eşimle yerleşmek üzere geldiğimiz zaman hiç yabancılık çekmedim. İçimden bir ses, burası ile bir bağımız olduğunu boyuna bana fısıldıyordu. Nitekim bir süre sonra da önsezimde yanılmadığımı anladım.”
Nazife Hanım, dağ bayır gezmiş, bu tezinde haklı çıkmış. Bana de rehberlik etti. Önce Atilla'nın ateş kulelerini görmek için, Romalılardan kalma Saillon Köyü’ne gidiyorum. Ta 440’lardan kalma kule bütün ihtişamıyla bana bakıyor. Yolumuzu sürdürüyoruz. Kulelerden diğeri Saxon’da, öteki de Martigny’de. Bu kule zinciri ile düşmanın gelişi ve istikamet yönü tespit ediliyormuş. Kule zinciri böyle böyle Leman Gölü’ne kadar uzanıyormuş. Yüzyıllardan varlıklarını koruyan kuleler, Walleslilerin övünç kaynağı. Yöre halkı Atilla’yı o denli benimsemiş ki, bir İsviçreli Atilla adlı bir restoran açmış, duvarına da bu şanlı hükümdarın resmini çizdirmiş.

Türk Köylerine Doğru
450 yıllarından kalma eski Türk köylerini görmek için Alp Dağları’nın içerilerine uzanıyorum. Hemen belirteyim Wallesliler, Türkleri yakinen tanıyorlar. Tek Türk üyesi olmayan ilk “Türk Derneği” 7 Ocak 1897 tarihinde Brig’de kurulmuş. Her yıl aynı tarihte muntazaman Türk Günü kutlanıyor, şenlik yapılıyormuş. 1972 yılındaki kutlamalarla ilgili “Brig Post”ta çıkan bir haberi, rehberim Nazife Hanım özenle saklamış. Haberde, Türk Derneğinin 75. yıl dolayısıyla, Brig’in ileri gelenlerinden Robert Güntern, Mürekkep Paşa, Bruna Germanini, Büyük Vezir, Heinrich Goldschmid de Altın Paşa kıyafetleriyle karnavala katıldıkları bildiriliyor.
Walles Kantonu ve Türkler! Dünün geçit vermeyen Alp Dağları’nın iyice içlerine sokulmuş şu dağ köylerinde kutlanan Türk günleri. Bir zamanlardaki kültür etkinliğimizin gücünü açıklamak isterken doğrusu zorlanıyorum. Bu düşüncelerle yol alırken güzergâhımda olan Leuk yani “Lök” Kasabası karşıma çıkıyor. Kasabada, Leuk kelimesinin nereden geldiğini soruyorum. Karşı yamaçlarda “Lök gibi oturmuş” sıra sıra dağ kümelerini gösteriyorlar. Bu kasaba, adının Türkçe olduğunun başka izah tarzı olur mu?
Az ilerimde. Albinen Köyü’nün levhası var. Albinen, eski kayıtlarda Alpini olarak da geçmekteymiş. Yolumun üzerinde bir de “Furka” Kasabası var. Fırka kelimesi Cumhuriyet’in ilk yıllarında kullanılan çok yaygın bir kelimeydi. Parti, dernek kelimesinin karşılığıydı. Diğer bir kasabanın adı da Salgech. “Salgeç”ten gelmediğini kim iddia edebilir?

Elmalı Yolunda
Artık Alpler’in tam bağrındayım. 2.500 metre yüksekliklere kıvrıla kıvrıla tırmanıyorum. Yol bir ara çatallaşıyor, bir köyü işaret eden oka göz atıyorum: Tasch yani “Taş”ı gösteriyor. Bu Türkçe kelime, günümüze dek hiçbir ekleme yapılmadan varlığını aynen korumuş. Beni en çok mutlu eden taraf da, İsviçrelilerin yüzyıllardan beri bu değişikliğe gerek duymamaları.
Yalancı bir cennetten gözüme parça parça sunulan panoramaları seyrede seyrede Almagell istikametine yöneliyorum. Kâh esrarengiz şekiller alan derin yarlarda, kâh zarif, incecik akan şelalelerle yüz yüze gele gele Türkçeden kaynaklanan Beri-Sal (Berisal) Köyü’nü geçerek Saas Grund’a ulaşıyorum.
 Tarlada Çalışan Kızlar
Yolumun üzerindeki tarlalara bakıyorum, sadece kızlar çalışıyor. Çevrede tek bir erkek görünmüyor. Gözlerimize inanamıyorum: Burası Anadolu mu, yoksa İsviçre mi? Tarlalarda, bağlarda birbirinden güzel kızlar, ellerinde, çapa, tırpan, kazma, kürek, el arabası ile büyük bir şevkle ve gayretle toprağı işlemekteler. Öğreniyorum ki, erkekler de ya kahvehanede, ya istirahatte!..

İşte Elmalı
Saaser Vispa Irmağı ile birlikte Saas Almagell’e giriyorum. Doğru köyün idari yeri belediyeye giriyorum. Köyün simgesi, Atilla’nın kartalının rötuşa uğramışı. Sanki sipariş etmişim gibi kasa kasa elmalar salonda yolumu gözlemekte. Sekreter Auja, köylerinin yetiştirdikleri elmalar ile meşhur olduğunu belirtiyor. Buranın Hunların Elmalı Köyü olduğu hususunda içimde artık bir tereddüt kalmıyor. Dikkatimi çeken, erkeklerin çoğunun gözlerinin çekik, elmacık kemiklerinin çıkık olması. Bazılarının bıyıkları da sarkık. Bu dağların bir sembolü de keçi. Bu sembole kartpostallarda dahi yer veriliyor. Türklerin sembolünün kurt mu, keçi mi olduğu hususunda ibre, yavaş yavaş keçiye dönüyor. Yalnız buralarda yaygın olarak yetiştiriliyormuş. Avrupalılar daha yoğurdu, hele süzme yoğurdu bilmezken, Walles’de yapılıp yeniliyormuş. Burada bir de yaygın olarak “Lavianda Seche”, yani kuru et yapılıyormuş. Bir nevi çemensiz pastırmayı Hunlar, atın eğeri ile döşü arasında saklarlarmış. “Huns” adlı bir kilim örülüyor. Tıpkı bizde olduğu gibi, kumaş kırpıklarından dokunmakta, lâle ve karanfil motifleri işlenmekte.
Soyun korunması için yabancı bir köye kız vermek de âdetten değilmiş. Hatta eskiden bu kurala uymayanlar taşlanıyormuş. Buna da “Confeti Saviesan” deniliyor. Türklerden kalma bir âdetmiş. İki yaygın tabir var Walles’te. Biri: “Kurda Savaş” yani Türkçede olduğu gibi, kurtlarla savaşın tam karşılığı. Kötü, ruhlardan korunmak için bir de nazarlığı varmış bu tabirin. Diğeri ise, “Furlatan”, “Furdönen”. Rüzgâr anlamına geliyormuş. Dahası var, milli sporları güreşmiş. İsviçrelilerin güreş tutması önce bu kantonda başlamış. Hamam da bu yöreden yayılmış çevreye.