"Tarihin ne garip cilvesidir ki, hürriyetin
beşiği olmayı paylaşamayan Selanik ile Manastır, düşmana teslim olma konusunda
yarışıyorlardı".(1)
Savaşın Öncesi:
Savaş rüzgarları üniversite öğrencilere kadar yayılmış her gün birbiri ardına gösteriler İstanbul'da görülür olmuştu. Mali dar boğaz, sorunlar, modernize edilemeyen ordu, isyanlar devleti zor durumda olduğunun en büyük kanıtıydı.
Osmanlı ordusunu yakından tanıyan Alman Generali Goltz Paşa, 1909 yılında “Osmanlı ordusunda disiplinin çok bozuk
olduğunu, Osmanlı ordusunu faal bir savaş gücü haline getirmek için gereken
disiplin, sevk ve idarenin ancak 3-4 yılda kurulabileceğini” Babıali’ye
rapor etmişti. Ahmet İzzet Paşa gibi aklı başında bazı Osmanlı generalleri de
bu görüşteydi.
Fakat hem
Meşrutiyet’in siyasi çalkantıları, hem “şanlı
ordu” hamasetiyle üzerinde durulmadı. Hatta Balkan Harbi çıktığında,
Başkumandan Nâzım Paşa ordumuzun bir haftada Sofya’ya gireceğine inanıyordu.(2)
Kendisinin esas gayesi “Sofya Fatihi”
olmaktır. Ve orduyu bu yüzden ateşe atmakta bir an bile tereddüt etmedi.
Donanmamız
Yunan Donanmasını yenebilecek güçte değildi, bakımsızlık ve yıllar gemilerimizi
mahvetmişti. Son şansımız olan Averof'u Ege'deki en büyük düşmanımıza
kaptırmıştık. Ülkede iç karışıklık vardı. Genelkurmay Başkanı Ahmet İzzet Paşa
33 taburla ordunun başında Yemen'e savaşa gitmişti. Ülkenin her yeri yanıyordu.
Balkanlarda Karadağlılar sınır tacizlerine başlamış, Sırbistan kalelere taarruz
etmekte ve güneyde Yunan askerleri çeteci kılığına girerek Türk köylerini
yakmaktaydı. Kısacası balkanlar barut fıçısıydı. Tek yapılması gereken ateşin
yakılmasıydı. Genelkurmay ateşin birisi tarafından yakılacağını biliyordu ve
olası savaşa hazırlık olarak planlar yapıldı. Batı Ordusu ve Genelkurmay
Projeler üstünde çalıştı. Mareşal Fevzi Çakmak savaş başladığında planların
karıştığı bazılarının ortadan kaybolduğu ve planların uygulamadığını teferruatı
ile anlatmıştır.(3)
Trablusgarp
Savaşı devam ederken, barut Balkanlarda patladı. Karadağ ve Sırp askerleri
sınırı geçti. Bir süre sonra Osmanlı Bulgaristan'a savaş ilan etti ve taarruza
kalktı. Bunun 2 nedeni vardır;
1. Zaten
beklenen savaşı ilk başlatıp cephedeki askere moral vermek.
2. Dünyaya
karşı bu ilanla birlikte gövde gösterisi yapmak.
Başlangıç:
Seferberlik planları işlemiyordu. Her yerde karışıklık hakimdi. Doğu Ordusu ve Batı Ordusu isyan etmişti adeta bu karışıklığa. Askerlerin toplanması için zaman gerekliydi, fakat zaman yoktu. Zaman geçtikçe de toplanması gereken asker mevcuduna ulaşılamıyordu. Kriz yönetimi çok başarısızdı. Bu ortamda art arda yenilgiler baş gösterdi. Ordu iaşe, mevcudiyet ve silah sıkıntısının yanında cahillikle uğraşıyordu. Düşman projektörlerinden korkan askerlerimiz cepheden kaçıyordu.(4) Birçok yerde redif askerler neredeyse hiç varlık göstermiyordu.
Birbiri ardına yenilgiler geldi.
Bu ortamda Hasan Tahsin
Paşa, Mürettep 8. Kolordu Komutanlığına atanmıştı. 25 Ekim 1912'de emrine yeni
birlikler verilmişti. Hasan Tahsin Paşa'da Kastanya'dan aynı gün verdiği
cevapta ''...Firarların sonucunda orduda
bir isyanın çıkmasından korkulmaktadır.'' diyor ve ''Sonuç itibariyle bu kolorduyu yönetmekten aciz kalmışken ikinci bir
kolordunun emir komutasını kesinlikle kabul edemeyeceğini'' bildiriyordu.(5) Batı Ordusu Komutanı Ali Rıza Paşa Selanik'in
kaderini tahmin edebiliyordu. Bu durumda kolordu komutanlığı adına radikal
kararlar alınabilirdi.
Yenice Muharebesi:
Selanik'te yaşanacak
olan savaşın habercisi olan Yenice Muharebeleri kaybedilmişti. Yenice Muharebesinin de
kaybedilmesine sebep Mürettep 8'inci Kolordunun yönetilememesidir.(6)
Bu eleştirinin ana
sebebi şudur; savaşta 20.000 asker ve 10 bataryanın kullanılması mümkündü. Buna
karşın Yunanlılar 2 kat üstündü. Fakat savunma savaşlarında birliklerin iyi
kullanımı başarı umudunu arttırır, ordunun yenilmesi durumunda ise en azından
düşman yıpratılmış olurdu.
Muharebe sırasında
haberleşme sırasında alayların hareket saatlerinde de karışıklıklar yaşanmıştı.
Örneğin gece saat 02:00’da harekete geçmesi gereken bir alaya gönderilen emre
yanlışlıkla 14:00 yazılmıştı. Bu sebeple bazı birlikler savaşa bile yetişemedi. Bunun cezasını Türk Ordusu
ağır ödemiştir. Ayrıca Hasan Tahsin Paşa bu savaşta taarruz emri vermiş ve kötü
yönetimini ortaya sermişti. Mareşal kitabında ''Mürettep 8'inci Kolordunun 1
Kasım'da her iki yönden taarruz için verdiği emir tam anlamıyla
mantıksızlıktır.''(7) demektedir.
19
Ekim 1912 günü Yunan ordusu saldırıya geçti, asıl büyük saldırıları ise 20
Ekim’de gerçekleşti. Yunanların 60-70 bin asker ve 110 toptan oluşan kuvvetine
karşı Osmanlı kuvvetleri sadece 25 bin asker ve 24-30 toptan oluşuyordu.
Osmanlı
ordusu ancak 2 gün direnebildi, arkadan sarılma tehlikesi oluşunca Hasan Tahsin
Paşa yine geri çekilme emri verdi. Yunan tarafında sadece 188 ölü ve 785 yaralı
vardı, Osmanlı tarafında ise 250’nin üstünde şehit, 1.000’in üstünde yaralı ve
200 de esir.
Geri
çekilme ise tam bir bozgun havasındaydı. Vardar Nehri üzerinde bulunan
demiryolu köprüsünün havaya uçurulmasında geç kalındı. Yunan birlikleri aynı
gün köprüden geçmeye başladı hatta köprüyü geçen Yunan birlikleri geri çekilen
Türk askerleri sanıldığından ateş dahi açılmadı.
Yunanların saldırıya geçmesinden itibaren süren geri
çekilme artık tamamen kontrolden çıkmış bir faciaya dönüşmüştü. Talimsiz redif
birlikleri korkuya tamamen yenilmişti, onların korkaklığı ve disiplinsizliği
deneyimli erleri de etkiliyordu. Askerlerin bir kısmı korkudan bir kısmı
ise Rumeli'de yaşayan ailelerini bulabilmek, koruyabilmek için firar ediyordu.
Hasan Tahsin Paşa’nın 40 bin askerden oluşan gücü Selanik'e çekilene kadar 26
bine düşmüştü. Yenice Muharebesi kaybedilmişti artık Yunan ordusu
Selanik önlerindeydi.
Cephane sandıklarını,
askeri eşya ve teçhizatı yollarda bırakan, subaylarının eşyasını yağma eden
mekkareciler, araba sürücüleri, toplarını geride bırakan top arabacıları, koşum
kesmek suretiyle atlarına binerek kaçmışlardı. Bunlar arasında, Mürettep 8.
Kolordu karargâhı da bulunuyordu. Kolordu komutanı, bu korkunç çözülüşü önlemek
için bir birlik komutanını görevlendirdi ve görevli komutan, çözülmeyi önlemek
için askerleri durdurmaya gayret gösterdiyse de çabaları sonuç vermedi. Dur
emrini dinlemeyen askerler geri çekilmeye aynı hızla devam etti. Bunun üzerine
görevli komutanın emriyle havaya ateş açılması yeni bir facianın doğmasına
neden oldu. Bozguncu erler silah seslerini duyduktan sonra subay ve erleri
hedef alarak ateşe başladılar.
Bir anda muharebe hâline
dönüşen karşılıklı ateşler, karışıklığı daha da arttırdı.(8 )
Yalnız şehirde önemli bir kişi vardı; devrik padişah
II. Abdülhamit. 1909’da devrilen padişah Selanik’e sürülmüştü ve hâlâ
şehirdeydi. Şehrin kaybedilmesi durumunda eski bir padişah düşman
kuvvetlerine esir düşecekti. Abdülhamit şehirden çıkarılmalıydı ancak bu kara
yolu ile mümkün değildi arada Bulgar ordusu vardı. Deniz yolu da mümkün değildi
çünkü Yunan donanması Ege’ye hakimdi.
II.Abdülhamit’in şehirden çıkarılması gerekiyordu ama
nasıl? Tarafsız bir ülkenin gemisiyle naklinde karar kılındı ve Almanlardan yardım
istendi, cevap olumluydu. Alman Elçiliği, S.M.S Loreley isimli savaş gemisini
Abdülhamit’i Selanik’ten kaçırmakla görevlendirdi. Abdülhamit’in savaşın
durumundan pek haberi yoktu. Zaten savaş başlayalı sadece birkaç hafta olmuştu,
Yunanların bu kadar kısa sürede Selanik’e dayanacaklarına kimse ihtimal
vermiyordu. Bu sebeple nakil kararı Abdülhamit’in kendisi ve çevresinde şüphe
ile karşılandı. Abdülhamit’e durum anlatıldığında yine de ilk başta
şehirden ayrılmak istemedi nitekim ikna edildi. Oğlu Abid Efendi ve 12
karısıyla birlikte SMS Loreley’e yerleşti. SMS Loreley gizli yolcusu ile
yol boyunca Yunan savaş gemileri arasından geçerek İstanbul’a varmayı başardı.
Selanik'e Çekildikten Sonra...
5 Kasım 1912'de Selanik Valisi ve on yedi soytarı arkadaşı İdare Meclisi'nin mührü olan tutanağı Hasan Tahsin Paşa'ya verdi. Yüz karamız olan bu tutanakta;
''Şehrin yakınında savunma hattı oluşturulması buranın tahribine halkın
felakete sürüklenmesine sebep olacağından, başka bir noktada savunma yapılması,
Belediye Meclisi ve Yönetim Kurulları tarafından alınan kararla rica
edilmesi... Bir haftadan beri Manastır Telgraf hatları kesik olduğundan Batı
Ordusu'yla ve İstanbul'la muharebeye imkân olmadığından telgraf hatlarının
açılmasını beklemeye zaman da kalmamıştır. Allah korusun ordu, Vardar Mevkii’nden
geri çekilir ve düşmanın şehre yaklaşması gerçekleşirse, konsolosların davet
edilerek aracılıklarının istenmesi ve bazı şartlarla teslime onay verilmesi bu kez
de kararlaştırılmıştır.''(9)
Kirli tezgâh yine sahnede. Gördüğümüz gibi Yunan yancıları ve
istihbaratı sıkı çalışmakta. Fakat Allah'ın adaleti ne büyüktür ki bu tezgâhı
yapanlar perişan ve sersefil oldu sonraki yıllarda.
5 Kasım 1912 gecesi
Selanik limanına giren bir Yunan torpidosu Feth-i Bülend zırhlısını batırdı.
Averof da denizden bombalamaya başladı. Ardından Yunanlılar 7 Kasım'da cepheden
ilerlemeye başladı. Sırp ordusundan iki alay da destek veriyordu.
Yunanlıların
Kesendire'ye asker çıkardığı, Mürettep 8'inci Kolordu karargâhı tarafından öğrenilmişti.
Hasan Tahsin Paşa bu durum üzerine 8 Kasım'da tümen komutanlarının görüşlerini
sordu. Hepsi de açıkça savaşamayacaklarını söylediler. Yalnız 14'üncü Tümen
Komutanı Galip Paşa daha 4.000 askerinin bulunduğunu, redifler direndiği
takdirde ''düşmanla son derece kahramanca
ve namusluca çarpışmaya hazır'' olduğunu söyledi. Aynı gün Yunan Süvarileri
Davutlu'dan Balca'ya ilerlediler. Bulgarlar Gözene'ye girdiler ve geceyi burada
geçirdiler.(10)
Bu durum karşısında
Hasan Tahsin Paşa teslim olma kararı aldı. Ama şartları vardı.
Antlaşma maddeleri yüz
kızartıcıdır, üzerinde durmaya gerek yoktur.
10 maddeden oluşan bir protokolle Selanik kayıtsız ve
şartsız olarak Yunanlara bırakıldı. 482 yıllık tarih toplam 10 maddeye
sığdırılmıştı, koca tarih 10 madde ile son buluyordu.
Düşman 9 Kasım 1912'de
şehre girdi. Bunu takiben Yunanlılar antlaşmaya uymadı. Subaylar, birlik
komutanları zorla karargâhlarından alındı. Askerler silahlarına el konulup
Yunanistan'a taşındı. Sadece Hasan Tahsin Paşa Selanik'te bırakıldı. Halbuki
antlaşmada subayların şehrin içinde dahi kılıç taşıyabileceği belirtiliyordu.
Türk Kara Kuvvetleri'nin binlerce yıllık tarihinin en karanlık sayfaları
yazılıyordu sanki.
Yunanların şehre
girmesinden önce şehrin doğusunda savunma yapacak birlikler Bulgarlar ve
Sırplar karşısında parça parça dağıldı. 15.000 asker vatan için hiç yarar
gösteremeyerek adeta bir hiç oldu. Fevzi Çakmak bu durumu Hasan Tahsin Paşa ve
Ali Nadir Paşa'nın mutlak beceriksizlik, acizlik içinde olduğunu söyleyerek
açıklar...
Selanik'in Savunmasının Olabiliritesi:
Balkan Harbi'ndeki yüz
aklarımız olan Yanya, İşkodra ve Edirne savunmaları ile olabilecek bir Selanik
savunması arasında farklar vardı. İlk olarak Selanik bu şehirlere nazaran daha
büyük bir şehir ve savunulması daha zor. Yanya, İşkodra ve Edirne ise özel tahkim
edilmiş şehirlerdi. Selanik ticaretin kalbi olduğundan büyük bir limana sahip
ve Osmanlı buranın sahil şeridini korumaktan aciz durumda. Yani Yunan amfibi
saldırısına karşı şehri savunmak çok zor fakat imkânsız değil. Ayrıca şehrin
için Yunan ve Bulgar istihbaratçılar cirit atacak kadar fazla sayıda. Mutlaka
tüm bunları Hasan Tahsin Paşa da düşünmüştür. Mesleği bunu gerektirir. Fakat
bir ihtimal daha mevcut. 8. Mürettep Kolordu komutanı olan şahsın düşmana
çalışma olasılığı. Korkunç bir ihtimal, gerçeği hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.
Fakat Hasan Tahsin Paşa'nın Yunan tarihinde çok sevilmesi ve övülmesi
düşündürücü bir olaydır. Ayrıca kendisi hayatının geri kalanını refah içinde
yaşamıştır.
Akla en uygun olan
açıklama şudur; Hasan Tahsin Paşa anlaşmadan önce cephedeki askerlerin başında
olan subaylara telgrafla savaşıp savaşamayacaklarını sorduğunda içlerinden
sadece bir tanesi Türk onuru ve şerefine yaraşan şekilde gerekli cevabı
vermiştir. Bu durum sonucunda iradesiz olan Paşa daha da umutsuzluğa kapıldı ve
teslimiyete karar verdi.
Bir diğer nokta ise
Hasan Tahsin Paşa üzerine çok yoğun baskı oldu. Bilhassa Yahudi tüccarlar
tarafından, çünkü Selanik'te ticareti Yahudiler kontrol ediyordu ve gerçekten
tüccar kesimi de böyle bir çatışma olmasından ve ticaretin darbe görmesinden
çok korkuyorlardı.(11)
Bu duruma bakıldığında
şehri savunmak neredeyse imkânsız hal alıyor değil mi?
Belki de hiç umut yok.
Hayır var!
Bir Alman
gazetesinin tespiti şöyledir: “Türk ordusu şehrin sokakları önünde düşmanı bekliyor.''(12)
Oysa ki ellerini
kollarını sallayarak girdiler...
Yapılabilecek bir şeyler her zaman vardır. İlk olarak Hasan Tahsin Paşa
mutlaka kendi iradesini ortaya koymalıydı. Yenice Muharebesi kaybedilmemesi
gereken bir muharebeyken kaybedilmişti. Fakat bu hatasını telafi etme şansı
varken iyice umutsuzluğa kapılmış ve basiretsizliğine devam etmiştir.
Asker ve subaylar üstünde otorite sağlandıktan sonra askeri durum ele
alınırdı. Doğu'da Bulgarları tepelemek çok zor bir durumdu. Düşmanın ayrı ayrı
tepelenmesi riskli bir hamleydi. Bunun yerine birliklerin geriye çekilip şehre
alınması daha mantıklı olur. Bu süre zarfında Yenice'den gelen birlikler
Yunanlılara karşı şehrin dış mahallerinde savunma hazırlıklarını
tamamlayabilirdi. Avcı hatları şeklinde öncü savunma bölümleri oluşturmakta imkân
ve kabiliyet dahilindeydi. Buna zaman vardı çünkü arazi balçığa dönmüştü,
Yunanlılar ağır hareket etmek durumundaydı. Diğer yandan bu fırsattan
yararlanılarak Yunanlılara yıpratma harekâtı uygulanabilirdi. Bu küçük birliklerle
vur-kaç şeklinde yapılabilir. Nitekim Balkan Harbi'nde bunu ustaca yapmış bir
orduyuz. Tabi iradeli komutanlar komutasında! Bu vur-kaç saldırıları düşmanın
daha şehrin kapısına gelmeden morallerinin bozulmasına sebep olurdu. Grebeneli
Bekir ve adamları buna en iyi örnektir.(13)
İkinci önemli faktör ise Bulgarlar ile Yunanlılar arasındaki sürtüşme. Bu
olay Selanik'te patlayabilirdi. Sıcak çatışmaya dönme olasılığı bile vardı.
Burada kıvrak zekâmıza güvenerek onları birbirine düşürebilirdik. Zor değil
şehrin 3 gün dayanması bu sürtüşmenin yüzeye çıkmasına yeterdi.
Ardından şehir kademeli olarak savunulabilirdi. Eldeki asker sayısı buna
elverişli. Düşman ilk olarak saldıracağı noktayı kazandıktan sonra daha güçlü
bir tahkimatla, ondan sonra daha güçlü bir tahkimatla, daha güçlü daha güçlü.
Karşılaştıkları güç karşısında Yanya'da şaşırdılar, perişan oldular. Niye
Selanik'te olmasın?
Selanik'te düşmanı şehrin içine kabul etmek zorundaydık, çünkü o büyüklükte
bir alanı düz hat olarak savunmak bitik bir orduyla çok zor. Bu yüzden düşmanı
üstün olacağımız şehir savaşına mahkûm etmek en uygun harekettir.
Yani, birlikler bir elde toplanarak şehir kademeli olarak savunulabilirdi.
Bu sırada sahil şeridi Yunanlılar tarafından taciz edilir, hatta asker dahi
çıkarılabilirdi. Fakat buna karşın şehrin içinde asker tüm direnciyle karşı
koyardı.
İşin bir de gerçekleşen bir boyutu var. Fakat ne yazık ki burada da Hasan
Tahsin Paşa'nın bir emeği yok. Yunan Ordusu, Mareşal Fevzi Çakmak'a göre Balkan
Harbi'nde en sıkı savaşan ordudur. Buna rağmen Yanya'da Esat Paşa'ya boyun
eğdiler. Prens Konstantin'in Yanya'ya bu kadar yüklenmesi anlamsızdı. Oradaki
birliklerin büyük bölümünün Selanik'e aktarılması mantıklıydı. Sadece bir kısmı
Selanik'e aktarıldı. Buna rağmen Esad Paşa Yanya'daki muharebelerde Yunanlıları
bozguna uğrattı, hatta öyle ki Yunanlıların dermanı kalmamıştı. Askerleri
hastaydı, bitkin düşmüşlerdi. Yunan ekonomisi zaten sallantılı bir haldeydi,
savaş masrafları ne kadar ağırlaşırsa onlar için o kadar kötüydü. Yanya'nın
Kasım 1912'deki halini düşünürsek gerçekten her şey yolunda idi. Düşmana geçit
verilmiyordu. İşte bu anda Selanik'te 25.000 askerle yapılacak olan direniş her
şeyi değiştirecek güçteydi.
Yunanistan'ın ekonomik durumu çıkmaza girer, askeri kayıpları ve bunla
orantılı şekilde harcamaları da artardı. Diğer yandan Selanik'i Bulgarlara
kaptırmamak iç güdüsü Yunanistan'ın zor olan durumunu çıkmaz sokağa sokardı.
Prens Konstantin'in Yanya'ya bu kadar yüklenmesi hatalıdır. Fakat bu hata
Hasan Tahsin Paşa tarafından fırsata çevrilememiştir...
SONUÇ:
Yahudilerin en büyük ticaret limanlarından biri olan, çok fazla nüfusa
sahip olan, ajanların cirit attığı bir şehri savunmak tabi ki zordu. Bunu
yapmak için tüm gemileri yakmamız, gözümüzü karartmamız gerekti. Fakat buna
değerdi. Çünkü Selanik bugün bile hala bizim acımız. Bizden sonra Selanik daha
çok acı çekti. Yahudiler katliama ve asimilasyona tabi tutuldu, diğer etnik
kökenli insanlar acı çekti.
Osmanlı'nın o terazisinden eser yoktu şimdi Selanik'te.
Askerin savaşmamasından dert yanıp şehri savunmanın imkânsız olduğunu
söyleyenlere ve Hasan Tahsin Paşa'nın en uygun olanı yaptığını söyleyenlere
Çanakkale'de 57. Alay komutanı Hüseyin Avni Bey gerekli cevabı vermektedir.
Bu teslimiyet Türk Askeri Tarihi'ne bir kara leke olarak geçti. Tüm
subaylar bu lekeyi 1. Cihan Harbi'nde silmek için canlarını ortaya koydu.
Balkan Harbi'nde 25.000 askeri savaşmadan silah bırakan bu ordu Çanakkale'de,
Doğu Cephesi'nde, Filistin'de, Galiçya'da, Irak'ta ve nice yerde düşmana kök
söktürdü, onuruyla savaştı. Bu bitik ordu ardından yeni bir ülke kurdu.
Bu kara lekeye sebep olan başta Hasan Tahsin Paşa'dır. Savunma imkânı
varken, düşmana karşı koymayarak Türk askeri onur ve şerefine yaraşmayacak
şekilde teslim olması ve hayatının geri kalanını refah içinde geçirmesi...
1-Batı Rumeli'yi Nasıl Kaybettik? s.353
2-Ordu
Yıpranmasın! 11.08.2010, Taha Akyol
3-Batı
Rumeli'yi Nasıl Kaybettik s.37-74
4-Rumeli'ye
Elveda: 100. Yılında Balkan Bozgunu - Belgesel
5-Batı
Rumeli'yi Nasıl Kaybettik ? s.345
6-Batı
Rumeli'yi Nasıl Kaybettik ? s.350
7-Batı
Rumeli'yi Nasıl Kaybettik ? s.351
8-Birinci
Balkan Harbi ve Selanik’in Kaybı - Doç. Dr. Nuri Yavuz
9-Batı
Rumeli'yi Nasıl Kaybettik ? s.353
10-Batı
Rumeli'yi Nasıl Kaybettik ? s.354
11-Rumeli'ye
Elveda 100. Yılında Balkan Bozgunu s.70
12-Balkan
Savaşı-Aram Andonyan
13-Grebeneli Bekir









Hiç yorum yok:
Yorum Gönder