Konuşurken cümlelerini bitirmeyen, nasıl anlatsam, hani
var ya, bitmemiş cümleler, yarım kalmışlığın sayesinde, dinleyenlere daha fazla
özgürlük, insanların hayal güçleriyle tamamlayabilecekleri boşluklar, soyut
resim gibi her bakanın farklı bir şey gördüğü, her manaya çekilebilecek, bir
türlü bitmek bilmeyen, sonu gelmez, hayatın kendisi gibi, ucu açık, hani beyaz
kâğıda damlamış bir kaç damla mürekkebin bıraktığı izler en mahrem
kâbuslarımızın kapısını açar ya, işte öyle bir şey…
Jazz dinlerken içimi kaplayan özgürlük hissini, başka
müzik türlerinde bulamadım hiçbir zaman. Mesela, klasik müzikte bu özgürlüğü
değil, mükemmele yakını duyar kulaklarım. Bir senfoni nasıl daha mükemmel
çalınabilir? Keman, flüt, obua, kaç defa prova etmişlerdir kimbilir?
Matematiksel mükemmellik arayışı bazen rahatsız edicidir. Başlarındaki orkestra
şefi, biraz okul müdürü gibidir, biraz fabrikadaki ustabaşı, biraz askerleri
yöneten generalleri anımsatır bana. Oda orkestralarında ise bu “endüstriyel hiyerarşi” görünmez.
Müzisyenlerin damlayan terlerini, mimiklerini, göz göze konuşmalarını “işitebileceğim” küçük konser
salonlarını bunun için seviyorum. Klasik müziğin büyüklüğü küçük orkestralarda
daha iyi görünür gözüme ve aklıma.
Peki ya Jazz? Chet Baker dinliyorum şimdi, saat
gecenin kaçı, hani var ya, parçanın adı “In a sentimental mood“. Böyle bir parçaya isim verilmesi, nasıl desem, gerekli
miydi Zaten doğaçlama. Chet Baker bu parçayı iki kez üst üste aynı biçimde
çalamazdı sanki? Mümkün değil, o da biliyordu bunu, eminim.
Haydi, bu jazzy mood stili bırakıp sert bir kahve içeyim.
Ardından da düzgün cümle kurmaya çalışayım. Louis Armstrong’un bir sözü var: “Never play anything the same way twice”.
Haksız mı adam? André Marfaing‘in
resim yaptığı gibi müzik yapacaksın, bir de üşenmeden parçalarına isim
vereceksin. Sanki iki melankolik gece, iki depresyon, iki uyuşturucu krizi aynı olabilirmiş
gibi. İki tutuklanma, iki gözaltı misap boncukları gibi birbirine
benzeyebilirmiş gibi.
Kelime kutucuklarına sığmayan, anlatılmayan bir şey jazz.
Yaşanır ya da yaşanmaz. Armstrong’un dediği gibi: “Hot can be cool, and cool can be hot, and each can
be both. But hot or cool, man, jazz is jazz.” Eh, ben de Berlin Filarmoni Orkestrası’ndan
değil Chet Baker’dan bahsediyorum. Uyuşturucu satıcıları tarafından dişleri
kırılan, takma dişle trompet çalmaya çalışan birinin hayatının hangi anı bir
diğeri ile “bir” olabilir ki isim
verilsin?
Yatağında ölmez Chet Baker gibi insanlar, ayakta
ölürler. Ama etraftakiler onları uzun süre canlı sanır. “Müzisyenler emekli olmaz, içlerindeki müzik bitince
stop ederler” diyordu
Louis Armstrong. Chet Baker’da böyle istop etti. 13 Mayıs 1988′de aşırı dozda
uyuşturucu almış bir ceset, Amsterdam’daki “Prins Hendrik” Otelinin önünde ölü bulundu. İkinci
kattaki odasından düşen(?) Chet Baker’in cesediydi bu. Peki, gerçekten 13 Mayısta
mı öldü? Bana kalırsa, yaşamamak için, ölmüş olmak gerekmez her zaman:
“Kimse onun bir hayalet olduğunu tahmin
edemezdi. Yaşayan bir ölü için fazlasıyla güzeldi o, fazlasıyla tatlı, çekici.
Hayaletlerin sıcaklığı olmaz. Soğuk çarşaflar gibidirler ya da korkunç bir
karaltıya benzerler. Keşke aldanmasaydık. Bizi büyüleyen, böylesine avucuna
alan ve bize zevk veren bu güç neydi? Tuzağa düşmüştük. Onun çoktan ölmüş
olduğunu anlayamadık.
Aslında Marilyn Monroe tam olarak ölmüş
sayılmazdı. Biraz ölmüştü. Neşeli görüntüsünün içimizde uyandırdığı zevkten
körleşiyorduk: Yaşamamak için ölmüş olmak gerekmiyordu. O
doğuşundan itibaren yaşamamaya başlamıştı. Annesi bir “piç” doğurduğu için
insanlıktan kovulmuştu ve son derecede mutsuzdu. Bebekler, insanların kanunla
çizdiği yerler dışında yaşayamazlar. Norma Jean Baker daha doğmadan kanun dışı
olmuştu. Bunalım içindeki annesi, bebeği ile ilgilenebilecek durumda değildi.
Küçük Norma soğuk yetimhanelerde ve geçici ailelerde kaldı. Sevgiyi öğrenmek
zordu.”
Chet Baker’ın imajı da tıpkı Marilyn Monroe gibi
pazarlanmıştı. Yakışıklı bir playboydu o. Kızların başını döndüren bir “aşk yapıcı”. Oysa ızdırap ve ihanet ile
lekelenmiş ilişkiler tattı “aşk”
niyetine. Yeryüzü cennetini eroinde aradı. Hakiki bir dost yoksa kalabalık bir
yerde de yalnızdır insan. Gurbettedir. Sürgündedir. Fırlatılmışlık, atılmışlık
hissi doldurur yüreğini. Herkes yerini bulmuş gibi görünür, ama sen kaybolmuş
turist gibisindir, yerini bulamazsın:
Alone
together
Can’t stand your present job, afraid of
getting fired
Depressed? Staring at the0late night tube
You could call that number
But you’d just get someone just like you
Well, I feel that way too
Just the same as you
Like it’s getting worse before it’s getting
better
I’ve got troubles of my own
But as long as you’re alone
Stick with me and we’ll be alone”together
Beer is warm, dinner’s cold and greasy
Even when life isn’t hard it always seems
uneasy
All alone, nobody”seems to care
Everybody’s got some place
And you don’t fit in anywhere
Chet Baker, 1929′da Oklahoma’da düşmüştü dünyaya. 1929,
1930, 1931… Hitler, Stalin, Churhill, Mussolini,… Sadece Chet’in değil
İnsanlığın aşağıya düşüş yıllarıydı. Hammadde fiyatları düşüyordu. Büyük
buhran, borsa krizi ve 2. Dünya Savaşı yılları. Borsa’da hisse senetleri düştü,
insanın kıymeti de düştü. İşsizlik, açlık, toplama kampları, soykırımlar ve
Hiroşimalar, Nagazakiler…
Bir şehri haritadan silmenin ismi “zafer” olmuştu. Cinsel münasebetin adı ise “aşk”. Kelimelerini kaybetmiş batı uygarlığının(!) kayıp çocuğuydu
Chet. Gençlik yıllarında gözlerinde saklı bir kaybolmuşluk vardı. Ya Ölürken?
Trompetine sımsıkı sarılmış bir ihtiyar… Başaramadığı hayatları, kendisi
olamadığı BEN’leri unutmak için, kaybolmak için çalan bir müzisyen. Ah şu
trompet! “Bir açılsa da içine girip kaybolsam!” dercesine
kırışıklarla dolu yüzüne bastırdığı trompet…
Haydi, kaybolalım Chet.
Let’s get lost.
Let’s get lost, lost in each other’s arms
Let’s get lost, let them send out alarms
And though they’ll think us rather rude
Let’s tell the world we’re in that crazy
mood.
Let’s defrost in a romantic mist
Let’s get crossed off everybody’s list
To celebrate this night we found each other,
mmm, let’s get lost
Let’s defrost in a romantic mist
Let’s get crossed off everybody’s list
To celebrate this night we found each other,
mm, let’s get lost
oh oh, let’s get lost
