15 Ekim 2013 Salı

Chet Baker.



Konuşurken cümlelerini bitirmeyen, nasıl anlatsam, hani var ya, bitmemiş cümleler, yarım kalmışlığın sayesinde, dinleyenlere daha fazla özgürlük, insanların hayal güçleriyle tamamlayabilecekleri boşluklar, soyut resim gibi her bakanın farklı bir şey gördüğü, her manaya çekilebilecek, bir türlü bitmek bilmeyen, sonu gelmez, hayatın kendisi gibi, ucu açık, hani beyaz kâğıda damlamış bir kaç damla mürekkebin bıraktığı izler en mahrem kâbuslarımızın kapısını açar ya, işte öyle bir şey…
Jazz dinlerken içimi kaplayan özgürlük hissini, başka müzik türlerinde bulamadım hiçbir zaman. Mesela, klasik müzikte bu özgürlüğü değil, mükemmele yakını duyar kulaklarım. Bir senfoni nasıl daha mükemmel çalınabilir? Keman, flüt, obua, kaç defa prova etmişlerdir kimbilir? Matematiksel mükemmellik arayışı bazen rahatsız edicidir. Başlarındaki orkestra şefi, biraz okul müdürü gibidir, biraz fabrikadaki ustabaşı, biraz askerleri yöneten generalleri anımsatır bana. Oda orkestralarında ise bu “endüstriyel hiyerarşi” görünmez. Müzisyenlerin damlayan terlerini, mimiklerini, göz göze konuşmalarını “işitebileceğim” küçük konser salonlarını bunun için seviyorum. Klasik müziğin büyüklüğü küçük orkestralarda daha iyi görünür gözüme ve aklıma.
 Peki ya Jazz? Chet Baker dinliyorum şimdi, saat gecenin kaçı, hani var ya, parçanın adı In a sentimental mood“. Böyle bir parçaya isim verilmesi, nasıl desem, gerekli miydi Zaten doğaçlama. Chet Baker bu parçayı iki kez üst üste aynı biçimde çalamazdı sanki? Mümkün değil, o da biliyordu bunu, eminim.
Haydi, bu jazzy mood stili bırakıp sert bir kahve içeyim. Ardından da düzgün cümle kurmaya çalışayım. Louis Armstrong’un bir sözü var: “Never play anything the same way twice”. Haksız mı adam? André Marfaing‘in resim yaptığı gibi müzik yapacaksın, bir de üşenmeden parçalarına isim vereceksin. Sanki iki melankolik gece, iki depresyon, iki uyuşturucu krizi aynı olabilirmiş gibi. İki tutuklanma, iki gözaltı misap boncukları gibi birbirine benzeyebilirmiş gibi.
Kelime kutucuklarına sığmayan, anlatılmayan bir şey jazz. Yaşanır ya da yaşanmaz. Armstrong’un dediği gibi: “Hot can be cool, and cool can be hot, and each can be both. But hot or cool, man, jazz is jazz.” Eh, ben de Berlin Filarmoni Orkestrası’ndan değil Chet Baker’dan bahsediyorum. Uyuşturucu satıcıları tarafından dişleri kırılan, takma dişle trompet çalmaya çalışan birinin hayatının hangi anı bir diğeri ile “bir” olabilir ki isim verilsin?
 Yatağında ölmez Chet Baker gibi insanlar, ayakta ölürler. Ama etraftakiler onları uzun süre canlı sanır. “Müzisyenler emekli olmaz, içlerindeki müzik bitince stop ederler” diyordu Louis Armstrong. Chet Baker’da böyle istop etti. 13 Mayıs 1988′de aşırı dozda uyuşturucu almış bir ceset, Amsterdam’daki “Prins Hendrik” Otelinin önünde ölü bulundu. İkinci kattaki odasından düşen(?) Chet Baker’in cesediydi bu. Peki, gerçekten 13 Mayısta mı öldü? Bana kalırsa, yaşamamak için, ölmüş olmak gerekmez her zaman:
“Kimse onun bir hayalet olduğunu tahmin edemezdi. Yaşayan bir ölü için fazlasıyla güzeldi o, fazlasıyla tatlı, çekici. Hayaletlerin sıcaklığı olmaz. Soğuk çarşaflar gibidirler ya da korkunç bir karaltıya benzerler. Keşke aldanmasaydık. Bizi büyüleyen, böylesine avucuna alan ve bize zevk veren bu güç neydi? Tuzağa düşmüştük. Onun çoktan ölmüş olduğunu anlayamadık.
 Aslında Marilyn Monroe tam olarak ölmüş sayılmazdı. Biraz ölmüştü. Neşeli görüntüsünün içimizde uyandırdığı zevkten körleşiyorduk: Yaşamamak için ölmüş olmak gerekmiyordu. O doğuşundan itibaren yaşamamaya başlamıştı. Annesi bir “piç” doğurduğu için insanlıktan kovulmuştu ve son derecede mutsuzdu. Bebekler, insanların kanunla çizdiği yerler dışında yaşayamazlar. Norma Jean Baker daha doğmadan kanun dışı olmuştu. Bunalım içindeki annesi, bebeği ile ilgilenebilecek durumda değildi. Küçük Norma soğuk yetimhanelerde ve geçici ailelerde kaldı. Sevgiyi öğrenmek zordu.” 
Chet Baker’ın imajı da tıpkı Marilyn Monroe gibi pazarlanmıştı. Yakışıklı bir playboydu o. Kızların başını döndüren bir “aşk yapıcı”. Oysa ızdırap ve ihanet ile lekelenmiş ilişkiler tattı “aşk” niyetine. Yeryüzü cennetini eroinde aradı. Hakiki bir dost yoksa kalabalık bir yerde de yalnızdır insan. Gurbettedir. Sürgündedir. Fırlatılmışlık, atılmışlık hissi doldurur yüreğini. Herkes yerini bulmuş gibi görünür, ama sen kaybolmuş turist gibisindir, yerini bulamazsın:
Alone together
Can’t stand your present job, afraid of getting fired
Depressed? Staring at the0late night tube
You could call that number
But you’d just get someone just like you

Well, I feel that way too
Just the same as you
Like it’s getting worse before it’s getting better
I’ve got troubles of my own
But as long as you’re alone
Stick with me and we’ll be alone”together

Beer is warm, dinner’s cold and greasy
Even when life isn’t hard it always seems uneasy
All alone, nobody”seems to care
Everybody’s got some place
And you don’t fit in anywhere
Chet Baker, 1929′da Oklahoma’da düşmüştü dünyaya. 1929, 1930, 1931… Hitler, Stalin, Churhill, Mussolini,… Sadece Chet’in değil İnsanlığın aşağıya düşüş yıllarıydı. Hammadde fiyatları düşüyordu. Büyük buhran, borsa krizi ve 2. Dünya Savaşı yılları. Borsa’da hisse senetleri düştü, insanın kıymeti de düştü. İşsizlik, açlık, toplama kampları, soykırımlar ve Hiroşimalar, Nagazakiler…
Bir şehri haritadan silmenin ismi “zafer” olmuştu. Cinsel münasebetin adı ise “aşk”. Kelimelerini kaybetmiş batı uygarlığının(!) kayıp çocuğuydu Chet. Gençlik yıllarında gözlerinde saklı bir kaybolmuşluk vardı. Ya Ölürken? Trompetine sımsıkı sarılmış bir ihtiyar… Başaramadığı hayatları, kendisi olamadığı BEN’leri unutmak için, kaybolmak için çalan bir müzisyen. Ah şu trompet! “Bir açılsa da içine girip kaybolsam!” dercesine kırışıklarla dolu yüzüne bastırdığı trompet…
Haydi, kaybolalım Chet.
 Let’s get lost.
Let’s get lost, lost in each other’s arms
Let’s get lost, let them send out alarms
And though they’ll think us rather rude
Let’s tell the world we’re in that crazy mood.
Let’s defrost in a romantic mist
Let’s get crossed off everybody’s list
To celebrate this night we found each other, mmm, let’s get lost

Let’s defrost in a romantic mist
Let’s get crossed off everybody’s list
To celebrate this night we found each other, mm, let’s get lost
oh oh, let’s get lost