27 Kasım 2013 Çarşamba

Savaş ve “İnsan”.

1 Eylül yaklaşık 1989’dan beri “Dünya Barış Günü” olarak kutlanıyor. Kısacası 1 Eylül, savaşsız, sınıfsız, şeffaf, özgür ve çatışmasız bir toplum ideali veya ütopyasına gönderme içeriyor. 1 Eylül’ün resmi dünya tarihinin önemli bir günü olarak kutlanmasının tarihini aktarmadan önce, insanlığın savaş tarihi hakkında bir iki hikayecik aktaracağım.
İnsanlık tarihini yakın dönemden itibaren (M.Ö. 5 bin’den itibaren) ele alarak günümüze kadar gelen sürece birbirine paralel iki antropolojik perspektiften bakmak istiyorum.
Birincisi, eksi 5 bin yıllarından günümüze insanoğlunun sadece 200-250 yıl savaşmadığı vahim tablodur. Bu şunu gösteriyor ki 5 bin’e yakın senedir insanoğlu sürekli savaş halinde.
İkincisi, barutun bulunuşundan itibaren teknolojik gelişmelerin sürmesiyle birlikte toplumlar daha da çok silahlanmak istemiş, bilimin insanlık yararına olan gelişmelerini bir kenara koyan bu anlayış zamanla ağır silahlar ve bombalar üreterek daha çok savaşa sebebiyet vermiştir. Yani insanoğlu teknolojik açıdan ne kadar çok ilerlemişse daha çok savaşmıştır.
İnsanlığın barıştan uzak tarihi karşımıza gelecek konusunda karamsar bir tablo çıkartsa da İkinci Dünya Savaşı sonunda bir Amerikalı denizcinin genç bir kızı dudağından öptüğü ve savaşın bitişinin sembolü olarak kabul edilen fotoğraftaki mutluluk gibi küçükte olsa barışa dair bir umut ışığı insanlığın karanlık tünel yolculuğunun sonunda gözüküyor olmalı. Sanki bir yanılsama gibi görünse de en azından bu ümidi hala taşıyabiliyor insanlar.
Şimdi işin özüne baktığımızda 1 Eylül’ün “Dünya Barış Günü” ilan edilmesi yakın bir tarih olan 1989’a uzansa da gerçekte insanlığın yüz yıllık yakın tarihini ilgilendiren 1 Eylül 1939 tarihine işaret eder. Şimdi bakalım 1 Eylül 1939’un tarihteki önemine.
1929’da tüm dünyayı etkisi altına alan ekonomik bunalım sürecinden derinlemesine etkilenen birbirinden kopuk, zayıflamış ve çağa uygun şekilde tanımlanamayıp eski retorikle yürümeye çalışan demokrasiler, giderek tırmanışa geçen totaliter rejimlere karşı koyacak güçten yoksundu. Bu tablo içerisinde döneme ait bazı rejim örneklerini mercek altına alırsak, herhalde akla gelen ilk örnek Nasyonal Sosyalizm etkisi altındaki Nazi Almanya’sıdır.
Benzer şekilde İspanya’daki otoriter ve kralcı Franco falanjizm’i, Yugoslavya’da cereyan eden ustaşalık, Arjantin’deki popülist ve milliyetçi peronizm, Japonya’daki milliyetçi ve militarist devlet anlayışı, Portekiz “Yeni Devlet”i, Belçika’daki dini ve otoriteryen reksizm, Türkiye’nin tek parti sistemine dayalı diktatöryal rejimi, Sovyetlerdeki totaliter tek parti vb. daha pek çok rejim örneği 1930’ların dünyasını anlamak açısından karşımızda durmaktadır. Dönemin ülkelerine bakıldığında dünyadaki pek az sayıda ülke demokrasi anlayışına yakın biçimde idare edilmektedir.
Böyle bir tablo neticesinde 1 Eylül 1939’da Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesiyle başlayan ve tüm kıtalara yayılan kanlı ve şahsi kanaatimce insanlık onurunun tamamen ayaklar altına alındığı İkinci Dünya Savaşı (1939-1945) patlak vermiş, 40 ile 50 milyon arasındaki insanın ölümüne yol açmış, özellikle Avrupa kültür mozaiğinin parçalanmasına sebep olmuş ve demokrasi kavramına yeni perspektifler kazandırmıştır. Bilançosu çok ağır olan bu savaş, bazı iddialara göre insanlık tarihindeki bu savaşa kadar yaşanan bin yıllık süreçte ölen insan sayısını iki ya da üçe katlamıştır. İşte böylesine önemli bir savaşın 50.yılının acı hatıralarıyla anıldığı 1989 tarihinde takvim yapraklarındaki 1 Eylül, küresel anlamda “Dünya Barış Günü” olarak resmiyet kazanmıştır. 1 Eylül’ün “Dünya Barış Günü” yapıldığı 1989’dan itibaren hiç mi savaş olmamıştır? Körfez Savaşından, Irak ve Afganistan’a, Bosna’dan kardeş Korelerin savaşına ve Suriye’ye, İsrail ile Filistin savaşından Lübnan'a, Ortadoğu’da patlak vermek üzere olan bir küresel savaştan ve Rusya ve Gürcistan savaşından bütün küçükten büyüğe yaşanan kabile savaşları, iç savaşlar, çatışmalara kadar sürüp gidiyor, insanlık kendi savaş tarihini yazmaya.
Peki, İkinci Dünya Savaşı sonrası insanlık barış yapmamakta ısrarcı olduğu kendi tarihinden ders almış mıdır?
Bir kıtadan diğer kıtaya yapılan çıkartmalar, iç savaşlar, bölgesel çatışmalar, küresel savaşlar, kabile savaşları, soykırım gibi eylemler devam etmiş ve halen devam etmektedir. Buna paralel olarak teknolojik gelişmeler sürdükçe tanklar, uçaklar, bombalar, kimyasal silahlar da gelişmeye devam edecektir, insanoğlunun özünde yer alan “sahip olma” ve “güçlendikçe zayıf olanı yok etme” hırsıyla birlikte. Tarihten ders alınmadığını düşünmekle birlikte, sadece takvim yapraklarının eskidiğini, düşünce sistemlerinin ve içinde bulunduğumuz dünya atmosferinin değiştiğini, bir kenara koyarak, aslında özünde insanın değişmediğini ve tarihin aynı düzlemi üzerinde sadece farklı yollardan ilerlediğimizi hatırlamakta yarar var. Yani şu açıdan düşünün ki, sadece 70 sene önce bu dünyada hem milyonlarca kişi ölüyordu, hem de şimdi dünyadaki demokrasi anlayışının merkezi olarak görülen Avrupa’da, Nasyonal Sosyalizm rüzgârları esiyordu. Gözümüze koskoca bir zaman dilimi olarak gözüken yakın tarih sanıldığından da yakın aslında.
Savaş kimin haklı olduğunu ortaya çıkartmamakla birlikte, sadece kimin güçsüz olduğuna karar verir, İngiliz tarihçi ve filozof Russell’in dediği gibi. Savaş, etrafı geniş ve yüksek yalan duvarlarıyla örülü ve hakikati sadece duvarların ardından gizleyen, kendisine meşruiyet yaratmaya çalışan, uğradığı bir yeri bırakmayan bir insan hastalığıdır aslında, özünde “sahip olma” hırsını barındırdığı için. İnsan hayatı üzerine atılan birer zardır aslında, bir kumar.
Nazım Hikmet yorumuyla;
Savaş; korku ve sefaletten başka bir şey vermez.
Yakar, yıkar, öldürür, yok eder.
İnsanlık binlerce yıllık tarihinden ders almadan ve yorgun düşmeyerek sürekli savaşırken, nasıl savaşmayı bırakıp, barış yapabilecekti hem de sadece 70 yıldan ders alıp?
Bu sorgulamalar eşliğinde sadece 1 Eylül değil her gün barış olması dileğiyle.