1 Eylül yaklaşık
1989’dan beri “Dünya Barış Günü”
olarak kutlanıyor. Kısacası 1 Eylül, savaşsız,
sınıfsız, şeffaf, özgür ve çatışmasız bir toplum ideali veya ütopyasına
gönderme içeriyor. 1 Eylül’ün resmi dünya tarihinin önemli bir günü olarak
kutlanmasının tarihini aktarmadan önce, insanlığın savaş tarihi hakkında bir
iki hikayecik aktaracağım.
İnsanlık tarihini
yakın dönemden itibaren (M.Ö. 5 bin’den
itibaren) ele alarak günümüze kadar gelen sürece birbirine paralel iki
antropolojik perspektiften bakmak istiyorum.
Birincisi, eksi 5 bin
yıllarından günümüze insanoğlunun sadece 200-250 yıl savaşmadığı vahim
tablodur. Bu şunu gösteriyor ki 5 bin’e yakın senedir insanoğlu sürekli savaş
halinde.
İkincisi, barutun bulunuşundan
itibaren teknolojik gelişmelerin sürmesiyle birlikte toplumlar daha da çok
silahlanmak istemiş, bilimin insanlık yararına olan gelişmelerini bir kenara
koyan bu anlayış zamanla ağır silahlar ve bombalar üreterek daha çok savaşa
sebebiyet vermiştir. Yani insanoğlu teknolojik açıdan ne kadar çok ilerlemişse
daha çok savaşmıştır.
İnsanlığın barıştan
uzak tarihi karşımıza gelecek konusunda karamsar bir tablo çıkartsa da İkinci
Dünya Savaşı sonunda bir Amerikalı denizcinin genç bir kızı dudağından öptüğü
ve savaşın bitişinin sembolü olarak kabul edilen fotoğraftaki mutluluk gibi
küçükte olsa barışa dair bir umut ışığı insanlığın karanlık tünel yolculuğunun
sonunda gözüküyor olmalı. Sanki bir yanılsama gibi görünse de en azından bu
ümidi hala taşıyabiliyor insanlar.
Şimdi işin özüne
baktığımızda 1 Eylül’ün “Dünya Barış
Günü” ilan edilmesi yakın bir tarih olan 1989’a uzansa da gerçekte
insanlığın yüz yıllık yakın tarihini ilgilendiren 1 Eylül 1939 tarihine işaret
eder. Şimdi bakalım 1 Eylül 1939’un tarihteki önemine.
1929’da tüm dünyayı
etkisi altına alan ekonomik bunalım sürecinden derinlemesine etkilenen
birbirinden kopuk, zayıflamış ve çağa uygun şekilde tanımlanamayıp eski
retorikle yürümeye çalışan demokrasiler, giderek tırmanışa geçen totaliter
rejimlere karşı koyacak güçten yoksundu. Bu tablo içerisinde döneme ait bazı
rejim örneklerini mercek altına alırsak, herhalde akla gelen ilk örnek Nasyonal
Sosyalizm etkisi altındaki Nazi Almanya’sıdır.
Benzer şekilde
İspanya’daki otoriter ve kralcı Franco falanjizm’i, Yugoslavya’da cereyan eden
ustaşalık, Arjantin’deki popülist ve milliyetçi peronizm, Japonya’daki
milliyetçi ve militarist devlet anlayışı, Portekiz “Yeni Devlet”i, Belçika’daki dini ve otoriteryen reksizm,
Türkiye’nin tek parti sistemine dayalı diktatöryal rejimi, Sovyetlerdeki
totaliter tek parti vb. daha pek çok rejim örneği 1930’ların dünyasını anlamak
açısından karşımızda durmaktadır. Dönemin ülkelerine bakıldığında dünyadaki pek
az sayıda ülke demokrasi anlayışına yakın biçimde idare edilmektedir.
Böyle bir tablo
neticesinde 1 Eylül 1939’da Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesiyle başlayan ve
tüm kıtalara yayılan kanlı ve şahsi kanaatimce insanlık onurunun tamamen
ayaklar altına alındığı İkinci Dünya Savaşı (1939-1945)
patlak vermiş, 40 ile 50 milyon arasındaki insanın ölümüne yol açmış, özellikle
Avrupa kültür mozaiğinin parçalanmasına sebep olmuş ve demokrasi kavramına yeni
perspektifler kazandırmıştır. Bilançosu çok ağır olan bu savaş, bazı iddialara
göre insanlık tarihindeki bu savaşa kadar yaşanan bin yıllık süreçte ölen insan
sayısını iki ya da üçe katlamıştır. İşte böylesine önemli bir savaşın
50.yılının acı hatıralarıyla anıldığı 1989 tarihinde takvim yapraklarındaki 1
Eylül, küresel anlamda “Dünya Barış Günü”
olarak resmiyet kazanmıştır. 1 Eylül’ün “Dünya
Barış Günü” yapıldığı 1989’dan itibaren hiç mi savaş olmamıştır? Körfez
Savaşından, Irak ve Afganistan’a, Bosna’dan kardeş Korelerin savaşına ve
Suriye’ye, İsrail ile Filistin savaşından Lübnan'a, Ortadoğu’da patlak vermek
üzere olan bir küresel savaştan ve Rusya ve Gürcistan savaşından bütün küçükten
büyüğe yaşanan kabile savaşları, iç savaşlar, çatışmalara kadar sürüp gidiyor,
insanlık kendi savaş tarihini yazmaya.
Peki, İkinci Dünya
Savaşı sonrası insanlık barış yapmamakta ısrarcı olduğu kendi tarihinden ders
almış mıdır?
Bir kıtadan diğer
kıtaya yapılan çıkartmalar, iç savaşlar, bölgesel çatışmalar, küresel savaşlar,
kabile savaşları, soykırım gibi eylemler devam etmiş ve halen devam etmektedir.
Buna paralel olarak teknolojik gelişmeler sürdükçe tanklar, uçaklar, bombalar,
kimyasal silahlar da gelişmeye devam edecektir, insanoğlunun özünde yer alan “sahip olma” ve “güçlendikçe zayıf olanı yok etme” hırsıyla birlikte. Tarihten ders
alınmadığını düşünmekle birlikte, sadece takvim yapraklarının eskidiğini,
düşünce sistemlerinin ve içinde bulunduğumuz dünya atmosferinin değiştiğini,
bir kenara koyarak, aslında özünde insanın değişmediğini ve tarihin aynı
düzlemi üzerinde sadece farklı yollardan ilerlediğimizi hatırlamakta yarar var.
Yani şu açıdan düşünün ki, sadece 70 sene önce bu dünyada hem milyonlarca kişi
ölüyordu, hem de şimdi dünyadaki demokrasi anlayışının merkezi olarak görülen
Avrupa’da, Nasyonal Sosyalizm rüzgârları esiyordu. Gözümüze koskoca bir zaman
dilimi olarak gözüken yakın tarih sanıldığından da yakın aslında.
Savaş kimin haklı
olduğunu ortaya çıkartmamakla birlikte, sadece kimin güçsüz olduğuna karar
verir, İngiliz tarihçi ve filozof Russell’in dediği gibi. Savaş, etrafı geniş
ve yüksek yalan duvarlarıyla örülü ve hakikati sadece duvarların ardından
gizleyen, kendisine meşruiyet yaratmaya çalışan, uğradığı bir yeri bırakmayan
bir insan hastalığıdır aslında, özünde “sahip
olma” hırsını barındırdığı için. İnsan hayatı üzerine atılan birer zardır
aslında, bir kumar.
Nazım Hikmet
yorumuyla;
Savaş; korku ve
sefaletten başka bir şey vermez.
Yakar, yıkar, öldürür, yok eder.
Yakar, yıkar, öldürür, yok eder.
İnsanlık binlerce
yıllık tarihinden ders almadan ve yorgun düşmeyerek sürekli savaşırken, nasıl
savaşmayı bırakıp, barış yapabilecekti hem de sadece 70 yıldan ders alıp?
Bu sorgulamalar eşliğinde sadece 1 Eylül değil her gün barış olması
dileğiyle. 