“Yağmur yağarken ben
böyle bir saray yerine, eğer bir tavuk kümesi görsem, ıslanmamak için belki de
bu kümese girerdim. Yaşamda tek amacımız ıslanmamak olsaydı, kümes ile saray
arasında fark olmazdı” demiştir Dostoyevski.
Bir düşe bağlanırcasına yaşamak…
Kadını, kendisine sıra dışı gelen güzelliği yüzünden ayırır
erkek diğerlerinden.
Bir şekilde başkası gibi değildir ve bu yüzden ona âşık olur.
Bir şekilde başkası gibi değildir ve bu yüzden ona âşık olur.
Burnu, göz kapakları, elleri, dişleri ya da belki ten rengidir ilgisini çeken.
Sonra kişisel özelliklerine takılır kafası, kahkahası, durgunluğu, düşünce biçimi, becerisi ya da beceriksizliği, dişiliği
veyahut çocuksuluğu hoşuna gitmeye başlar…
Derken kokusunu keşfeder. Banyodan yeni çıkmış ıslak halini,
sabah uykudan kalktığında gülen şiş gözlerini, makyajsız cildini, ojesiz
tırnaklarını sever…
Evet, o asla başkaları gibi değildir. Bu yüzden “erkeğin sevdiği” kadın olur.
Sonra kendisine gösterilen minicik, küçücük güzel şeyler
yüzünden sevmeye başlar kadın erkeği.
Sevilmenin tadını da alır erkek böylece…
Sevdiği tarafından sevilmek gibisi yoktur zaten…
Ama sevilmeye, çok sevilmeye başlayınca tuhaflaşır insan bünyesi…
Her ruh çok sevilmeyi kaldıramaz.
Ve kadın sevmeye başladı mı, kendini kaybeder…
Sevdiği erkeğin hayatını ele geçirmeye başlar. Başlangıçta
erkek için de hoş bir durumdur bu.
Üstünü başını toparlayan, evini çekip çeviren, önüne düzenli
olarak yemekler koyan, kusursuz bir huzur sunan kadının bu sahiplenmesi
muhteşem gelir erkeğe.
Muhtemel bir savaş alanından ne kadar da uzak görünmektedir
o konforlu ilişki başlangıçta. ”Seni çok
seviyorum” diyen, hastayken ateşine bakan, bir demet çiçekle çıkıp gelen,
gün içinde arayıp soran erkeğin bu ekonomik sevme stili karşısında “sevmeyi” abartır kadın.
Adamın gardırobunu düzenleyerek başlar işe; sonra beynini,
yıllık plânını, arkadaş ilişkilerini düzenleme isteğiyle devam eder…
Mutfakta birikmiş bulaşıkları yıkar gibi, erkeğin telefon
defterinde de bir temizliğe girişme isteğiyle dolup taşar…
Çünkü bu arada karşılıklı tavizler verilmiştir.
Erkek o güzellikten rahatsızlık duymaya başlamıştır.
En azından saç renginin daha “normal”, tırnak boyasının kırmızı olmamasını, mümkünse
pantolonların bol, eteklerin uzun olmasını ister.
Mesai saatlerine, iş yeri başarılarına, bazı dul ve bekâr
kız arkadaşlara, eski dostluklara, geleceğe dair kişisel plânlara gıcık
olmaktadır.
Kısa küskünlükler, uzun suskunluklara dönüşür…
Uzun suskunluklar küçük arızaların büyümesine sebep olur.
“Neden herkes sıradan
bir huzur yaşarken bu ilişkide sıra dışı bir bozukluk var” sorusu hep havadadır
artık.
Beraberlik standart bir kümese dönüşür. İki taraf da
birbirlerinin güzel, farklı, olağanüstü her özelliğini yolup atmak ve bu
standart kümeste iki büklüm yaşamak için dövüşmeye başlar.
Dövüşürler, didişirler ve kümesin tellerinde bir delik
açabilen dışarı kaçar…
Sonrası ise hepinizin bildiği hikâye…
Sevmenin bir zamanı, stili
ve standardı yoktur.