12 Kasım 2016 Cumartesi

Adanmışlık Duygusu.

Bütün totaliter ideolojiler kendisine gönül verenleri adanmışlık duygusuyla yetiştirirler. Çünkü inanç temelli yapılarda adanmışlık olmazsa, o müridi/militanı/taraftarı orada tutamazsın. Adanmışlık duygusu sorgulamanın önünde en büyük engeldir. Kendisini bir davaya adayan biri için, inandığı davanın dışında kalan her şey yanlıştır ve yok edilmesi gereken şeylerin başında gelir. Ayrıca kendisi gibi düşünmeyen herkes düşmandır. Taşıdığı canın veya hayattan beklediği hiçbir şeyin önemi yoktur. İnandığı davanın amaçladığı hedefe ulaşması kendi canından daha önemlidir. Bu nedenle üzerine bağladığı bombanın pimini çekerken sorgulamadan kendisini adadığı davanın ilerlemesine hizmet ettiğini düşünmektedir. Bedenini yok olsa bile, ruhu büyük bir iş başarmış olacağı için bu işi seve seve yapmaktadır.
Bir başka neden de çevre baskısı olarak nitelendirilebilir. Bir önceki yaşam tarzı ne olursa olsun, o insan böyle bir uç yapılanmanın içine girdi mi, artık o yaşamın kurallarını benimsemek zorundadır. Etrafındakiler nasıl yaşıyorlarsa o da öyle bir yaşam tarzını içselleştirir. Sakal bırakması gerekiyorsa, sakal bırakır. Nereye gitmesi, nasıl oturması, hatta ne giymesi gerektiğine çevresi karar verir. Eğer bu kuralların dışına çıkarsa, kendisini suçlu hisseder. Meydana gelebilecek bir olumsuzluğun sorumlusu olarak kendisini görür.
Bir başka neden de, nefret duygusudur. Yaşadığı aile ortamında veya toplumda ötekileştirildiğini düşünen her birey nefret duygusuna kapılır. Anne, baba evde erkek çocuğunu öne çıkarıyorsa, kızları nefreti içselleştirir. Bir çocuğu ötekinden daha üstün tutmak, ötekini gücendirir. Birini fikirlerinden ötürü dışlıyorsak, o artık nefret duygusunun bayraktarıdır. Yaşam tarzına, giyimine, kuşamına karıştığımız herkesi nefretin kucağına iteriz. Nefret duygusu, düşünmenin ve sorgulamanın önündeki en büyük engellerden biridir. Kendisini bu duyguya kaptıran biri, artık sizin karşıtınızdır ve yalnızca intikam hissiyle hareket eder. Bu nedenledir ki baskıcı rejimler sürekli nefret duygusunu körükler. İnsanların etnik ayrılıklarına, siyasi farklılıklarına veya sosyal statülerine saldırdıkça, nefret bir ayrık otu gibi her yeri sarar. Tepeden tırnağa bu duyguyla dolu birine, istediğiniz her şeyi yaptırabilirsiniz.
Bir başka nedeni de, adalet duygusunun zedelenmesi olarak sıralayabiliriz. Adalete olan inancı sarsılan bir insan, her şeye açıktır. Ne yazık ki bizim yaşam tarzımızda, çocuğun daha aile ortamında adalete olan inancı sarsılıyor. Anne-baba ilişkilerindeki çarpıklık veya anne-babanın çocuklarına bakış açısındaki yanlışlık, çocuğun kafasındaki eşitlik ve adalet duygusunu zedeliyor. Okula başladığı zaman bir yıl boyunca ter döken de sınıfını geçiyor, kitap-defter getirmeyen de sınıfını geçiyor. Bir çocuğun bunu anlaması olanaklı mı?
Vergisini veren, çalıştırdığı işçinin sigortasını yaptıran işverene ceza kesilirken, öte yandan her türlü hırsızlığı yapana kimse ses çıkarmıyorsa, bu adaletin olmadığını gösterir. Hakkınız ararken bir yargıcın şundan mı, yoksa bundan mı olduğunu düşünüyorsanız, adaletin yerini çoktan başka bir şeyler almış demektir. Adaletin olmadığı yerlerde, insanlar pimi çekilmiş bombadırlar.
Özellikle son yıllarda eğitim alanında yapılan değişiklikler, bu duygunun zedelenmesinde önemli bir rol oynamıştır. En iyi okullardan mezun olup, işsiz dolaşan bir gencin kafasında adalet duygusuna yer yoktur. Her yıl üniversiteye giremeyen ve kaderlerine terk edilen milyonlarca liseliden mi bekleyeceğiz adalete inanmalarını?
Adına adanmışlık deyin, çevre baskısı deyin, nefret deyin veya adalet duygusunun olmayışı deyin, ne derseniz deyin hepsinin ana nedeni, yanlış eğitim modelidir.
Herkes için eşit ve uygulanabilir, paylaşımcı, sosyal adaleti esas alan ve en önemlisi insanları farklılıklarıyla kabul eden bir eğitim anlayışı, bu sorunları en aza indirecektir. O zaman canlı bombalardan değil, cıvıl cıvıl akıp giden, mutlu bir yaşamdan söz ediyor olacağız.