Bütün totaliter ideolojiler kendisine gönül
verenleri adanmışlık duygusuyla yetiştirirler. Çünkü inanç temelli yapılarda
adanmışlık olmazsa, o müridi/militanı/taraftarı orada tutamazsın. Adanmışlık
duygusu sorgulamanın önünde en büyük engeldir. Kendisini bir davaya adayan biri
için, inandığı davanın dışında kalan her şey yanlıştır ve yok edilmesi gereken
şeylerin başında gelir. Ayrıca kendisi gibi düşünmeyen herkes düşmandır.
Taşıdığı canın veya hayattan beklediği hiçbir şeyin önemi yoktur. İnandığı davanın
amaçladığı hedefe ulaşması kendi canından daha önemlidir. Bu nedenle üzerine
bağladığı bombanın pimini çekerken sorgulamadan kendisini adadığı davanın
ilerlemesine hizmet ettiğini düşünmektedir. Bedenini yok olsa bile, ruhu büyük
bir iş başarmış olacağı için bu işi seve seve yapmaktadır.
Bir başka neden de çevre baskısı olarak
nitelendirilebilir. Bir önceki yaşam tarzı ne olursa olsun, o insan böyle bir
uç yapılanmanın içine girdi mi, artık o yaşamın kurallarını benimsemek
zorundadır. Etrafındakiler nasıl yaşıyorlarsa o da öyle bir yaşam tarzını
içselleştirir. Sakal bırakması gerekiyorsa, sakal bırakır. Nereye gitmesi,
nasıl oturması, hatta ne giymesi gerektiğine çevresi karar verir. Eğer bu
kuralların dışına çıkarsa, kendisini suçlu hisseder. Meydana gelebilecek bir
olumsuzluğun sorumlusu olarak kendisini görür.
Bir başka neden de, nefret duygusudur.
Yaşadığı aile ortamında veya toplumda ötekileştirildiğini düşünen her birey
nefret duygusuna kapılır. Anne, baba evde erkek çocuğunu öne çıkarıyorsa,
kızları nefreti içselleştirir. Bir çocuğu ötekinden daha üstün tutmak, ötekini
gücendirir. Birini fikirlerinden ötürü dışlıyorsak, o artık nefret duygusunun
bayraktarıdır. Yaşam tarzına, giyimine, kuşamına karıştığımız herkesi nefretin
kucağına iteriz. Nefret duygusu, düşünmenin ve sorgulamanın önündeki en büyük
engellerden biridir. Kendisini bu duyguya kaptıran biri, artık sizin
karşıtınızdır ve yalnızca intikam hissiyle hareket eder. Bu nedenledir ki
baskıcı rejimler sürekli nefret duygusunu körükler. İnsanların etnik ayrılıklarına,
siyasi farklılıklarına veya sosyal statülerine saldırdıkça, nefret bir ayrık
otu gibi her yeri sarar. Tepeden tırnağa bu duyguyla dolu birine, istediğiniz
her şeyi yaptırabilirsiniz.
Bir başka nedeni de, adalet duygusunun
zedelenmesi olarak sıralayabiliriz. Adalete olan inancı sarsılan bir insan, her
şeye açıktır. Ne yazık ki bizim yaşam tarzımızda, çocuğun daha aile ortamında
adalete olan inancı sarsılıyor. Anne-baba ilişkilerindeki çarpıklık veya
anne-babanın çocuklarına bakış açısındaki yanlışlık, çocuğun kafasındaki
eşitlik ve adalet duygusunu zedeliyor. Okula başladığı zaman bir yıl boyunca
ter döken de sınıfını geçiyor, kitap-defter getirmeyen de sınıfını geçiyor. Bir
çocuğun bunu anlaması olanaklı mı?
Vergisini veren, çalıştırdığı işçinin sigortasını
yaptıran işverene ceza kesilirken, öte yandan her türlü hırsızlığı yapana kimse
ses çıkarmıyorsa, bu adaletin olmadığını gösterir. Hakkınız ararken bir
yargıcın şundan mı, yoksa bundan mı olduğunu düşünüyorsanız, adaletin yerini çoktan
başka bir şeyler almış demektir. Adaletin olmadığı yerlerde, insanlar pimi
çekilmiş bombadırlar.
Özellikle son yıllarda eğitim alanında
yapılan değişiklikler, bu duygunun zedelenmesinde önemli bir rol oynamıştır. En
iyi okullardan mezun olup, işsiz dolaşan bir gencin kafasında adalet duygusuna
yer yoktur. Her yıl üniversiteye giremeyen ve kaderlerine terk edilen
milyonlarca liseliden mi bekleyeceğiz adalete inanmalarını?
Adına adanmışlık deyin, çevre baskısı
deyin, nefret deyin veya adalet duygusunun olmayışı deyin, ne derseniz deyin
hepsinin ana nedeni, yanlış eğitim modelidir.
Herkes için eşit ve uygulanabilir,
paylaşımcı, sosyal adaleti esas alan ve en önemlisi insanları farklılıklarıyla
kabul eden bir eğitim anlayışı, bu sorunları en aza indirecektir. O zaman canlı
bombalardan değil, cıvıl cıvıl akıp giden, mutlu bir yaşamdan söz ediyor
olacağız.
