17 Kasım 2016 Perşembe

III. Selim, IV. Mustafa, II. Mahmud ve Alemdar Mustafa Paşa.

Georg Oğulukyan’ın Rûznâmesi.

1806 — 1810 İsyanları. 

Bu eser, Osmanlı Devletinin iç ve dış düşmanları ile uğraştığı ve İmparatorluğun büyük tehlikelerle karşılaştığı kritik bir devrede, payitahtın içinde patlayan ve Kabakçı isyanı adı ile bilinen vakıanın, feci sonuçlarının ve nihayet ıslahat teşebbüslerinin kanlı mücadelelerle başarılmasını hikâye eden orijinal bir kaynaktır.
Aslen İstanbullu olup, Ortaköy’de yaşamış olan müellif Georg Oğulukyan, 1806- 1810 seneleri içinde geçen olayları (Rumî takvim esasına göre) günü gününe yazarak rûznâme şeklinde Ermenice bir kronoloji meydana getirmiştir. Yakın bir tarihte geçmiş olan bu olaylara ait resmî belgelerin çokluğuna karşı, tercüme edilen eser, vakıaları olduğu gibi kaydeden ve peşin hükümlerden ari bir halk bakışı ve tesiri altında, toplum hayatının etkisini gösteren bir hikâye olduğu için ayrıca önemli sayılabilir.
Müellif, zamanın şartlarına göre iyi bir tahsil görmüş ve Türkçeye hakkiyle vâkıf bir Ermeni münevveridir. Kendisi Darbhâne’de Düzoğullarnın yanında memur sıfatı ile saraya yakın ve birçok ekâbir ile temasta bulunduğundan, sarayda ve resmî çevrelerdeki olaylardan da haberdar olmuş ve vakıaları (çok defa bir roman şeklinde de olsa) hayli teferruatla ve tarihleri bakımından doğru olarak verebilmiştir.
Yazma halinde 167 sahifeden ibaret, orta boyda bir defter olan eserin metni, Venedik’te Mekhitarist manastırında bulunmaktadır. Bizzat gördüğümüz metnin mikrofilminden yapılan işbu tercüme ile eser, ilk defa yayımlanmaktadır.  Müellif, eserine ad olarak yalnız “Osmanlı Tarihi” başlığını koymuştur. Olaylar, eserin orjinalinde muntazam kısımlara ayrılmamış ise de, tercümemizde vakıaların seyrine uygun başlıklarla kısımlara ayrılmış, belli başlı vakıalar da yan başlıklarla belirtilmiştir.
Metni muasır diğer kaynaklarla mukayese ve tenkit etmek maksadımız dışındadır. Ancak tereddüdü mucip olan birkaç yerde, vakayi’in derli-toplu tasvirini veren Cevdet Tarihi’ne başvurularak, gerekli tashihlerde bulunulmuştur.
Tercüme esnasında rastlanan müphem cümlelerin açıklanması ve Ermeni harfleriyle bozuk bir şekilde yazılı birçok Türkçe kısımlarının tashihi hususunda yaptığı kıymetli yardımlarından dolayı değerli meslektaşım Doç. Bekir Kütükoğlu’na burada teşekkürlerimi beyan ederim.
H. D. Andreasyan





BİRİNCİ KISIM
Kabakçı İsyanı.

İngiliz Donanmasının İstanbul’a Gelmesi.
İrili ufaklı onbir gemiden ibaret İngiliz filosunun gelip Adalar önünde durduğunu[1] görünce hayretler içinde kalan bütün şehir yerinden oynadı ve Padişahtan en hakir insana kadar herkes başının çaresini aramağa başladı.
Padişah[2] ile rical ve Fransız elçisi General Sebastiani, sarayda istişarede bulunduktan sonra, elçi yollayarak filo kumandanından mühlet istediler; İngilizler de razı oldular. Mühlet verildiğini duyan General: “Hiç korkmayın, onlara bir şey yapmayacağımı size temin ederim” dedi ve Mermerkule’den Gümrük önünde Kurşunmağaza’ya ve Tophane’ye kadar uzanan sahil boyunca ve keza Üsküdar’da tabyalar yaptırmağa başladı. İnşaat üç günde bitirildi, fitilleri tutuşturulmağa hazır bir halde toplar yerleştirildi ve şahane[3] askerleri gece gündüz hazır vaziyette yer aldılar[4].
General: “Muharebeye sebebiyet vermekten sakının. Onlar size bakar ve şayet önce siz ateş ederseniz, onların size neler yapacaklarını o zaman görürsünüz” diyerek, sıkı tembihte bulundu. Askerler de yerlerinde sakin durdular.
Kâdir-i mutlak Cenâbı Allah, fakirlere acıyarak düşmanın fikrini değiştirdi ve onlar 23 Şubatta kalkıp gittiler. Böylelikle, mahsur şehir kurtuldu ve herkes kendi işi ve gücüne döndü. Şehirde her şey mevcut ise de, ortada para kalmadığından para kıtlığı çekiliyordu.
Bilahare, İngiliz gemilerinin Boğaz’dan nasıl içeri girebildiği araştırıldı ve neticede bizimkilerin mukavemet etmekte kusurları anlaşılınca, Kapudan Paşa[5] Sakız’a sürüldü, sabık Nizam-ı Cedit defterdarı olan Boğaz Nazırı Feyzi (Feyzullah) Efendi’nin de başı kesildi. Bunların, İngilizlerle dostluk yaptıkları ve gemilerin içeri girmesine kolaylık göstermiş oldukları söyleniyordu. Bu vak’a üzerine. Padişah, Karadeniz ve Akdeniz boğazlarında yeni tabyalar yaptırmağa, topları çoğaltmağa ve oralarda şahane askerler yerleştirmeğe karar verdi; çünkü bu askerler talim ve terbiye görmüş olduğundan, düşmana karşı emniyeti sağlayabileceklerdi. Fakat Padişah’ın bu hareketi, ilerdeki olaylarda görüleceği gibi, kendisinin tahttan indirilmesine sebep oldu.

Tabyalarda ıslahat teşebbüsü.
Karadeniz Boğazı tabyalarının inşaatına sabık Rumeli reislerinden Mahmud Efendi, Anadolu ciheti tabyalarına da Seyyid Mehmed Efendi nezaret ediyorlardı. Niyetleri, bütün eski yamakları Nizam-ı Cedid’e katmak olduğundan, onları alıştırmak ve intibak ettirmek üzere, peyderpey yaptıkları yerlere şahane askerleri yerleştirmeğe başladılarsa da, netice hayırlı olmadı. Zira Gürcü, Boşnak ve çoğu Laz olan Karadeniz Boğazı kalelerindeki askerleri, yani yamaklar yenilerle geçinemediler ve çok defa aralarında kavga çıkıyordu. Nihayet, eskiler: “Tabya ve kale yamak demektir, siz ise Nizam-ı Cedid’siniz, haydi yerinize gidin” diyerek yenileri kovdular. Bunun üzerine, Bostancıbaşı derhal oraya giderek herkesi yerli yerine yerleştirdi ise de, iki kıyıdaki tabya askerleri o kadar müttefik idiler ki harekete geçmek için, ancak bir işareti bekliyorlardı.
Ve beklenen an geldi. Padişah, Bostancıbaşı’yı[6] huzura çağırıp: “Ne kadar bostancı varsa üniformalarını değiştirip talim etmelerini, istemeyenlerin ise istedikleri yere gitmelerini” söyleyince, Bostancıbaşı; “Yalnız üniformaları değil, ferman buyursanız onlara şapka bile giydiririm” diyerek Padişah’a teminat verdi. Padişah, buna mukabil: “Sen bunu yaparsan ömrün boyunca üçtuğ üzerinden eksik olmayacaktır, aferin” dedi ve ona Nizam-ı Cedid’e mahsus şemsiyeli kaput giydirdi ki bunu gözümle gördüm.
Bundan sonra, Bostancıbaşı, Macar kalesi ağası Haseki Halil Ağa’yı çağırarak: “Padişah fermanıdır, askerlerine yeni üniforma giydirmeni isterim, zira diğer ocaklarda da bu hafta aynı değişiklik yapılacaktır” dedi. Adı geçen Ağa da “başüstüne” diyerek söz verdi.

İsyanın Başlangıcı.
13 Mayıs. Yukarıda adı geçen Ağa, bir tabyanın içinde yamaklarla divan kurarak: “Padişah, üniformanızı değiştirmeniz için ferman, ayrıca da size bahşiş olarak altın göndermiştir” dedi. Onlar ise; “Biz yeni bir şey bilmeyiz, nasıl gördükse öyle gideriz. Bahşiş de, üniforma da sizin olsun” dediler. Ağa; “Biliyorum. İçinizdeki birkaç adam ortadan kaldırılıncaya kadar siz anlamazsınız. Onlar idam edildikten sonra size yalnız Nizam-ı Cedid üniforması değil, şapka bile giydiririm” deyince, hep birden; “Sen bilirsin” dediler. O esnada, Ağa, kast ettiği adamları yakalayıp öldürmeğe teşebbüs edince, hep birden “vurun” diye bağırarak üzerine atıldılar. Ağa, ellerinden kurtulmak için denize atladı ise de, onlar kendisini bir neferi ile beraber suyun içinde öldürdüler.
O sırada Rumeli tabyasında bulunan Mahmud Efendi bunu duyunca korkmağa başladı ve oradaki bütün Nizam-ı Cedid askerlerine, Büyükdere çayırına gidip orada kendisini beklemelerini söyledi. Onlar tabyadan çıkarak Çiftliğe doğru gittiler, kendisi de oraya gitmek için kayığına bindi. Macar tabyasındaki yamaklar, dürbünle efendilerinin kaçmakta olduğunu görünce, kayıklara hücum edip bindiler ve onun yolunu kestiler. Çaresiz bir hale düştüğünü gören Ağa da kayığını Büyükdere’ye doğru çevirdi, karaya çıktı, fakat gönderdiği askerden kimsenin orada bulunmadığını görünce, ocağın önünde peykenin üzerinde oturdu. Yamaklar yetişerek, kendisini bir adamı ile beraber öldürdüler. Nâşı ertesi gün kaldırıldı.

İsyanın Elebaşıları.
Saray ricalinin ve ulemanın desteği sayesinde bu işleri yapan adamların içinden Oduncu Süleyman, Bekir, Çili, İbiş, Memiş ve Kabakçı Mustafa adlarını taşıyan kurnaz ve dilleri dönen altı kişi sivrildi. Bunlar, gayelerine varmak için bütün yamakları topladılar ve kararlarına sadık kalacaklarına dair onlara kılıç üzerinde yemin ettirdiler. Aldıkları kararlar şunlardı: 1) İş bitinceye kadar şarap içmemek; 2) Fakir fukaraya hiçbir zarar yapmamak; 3) Reaya ve yabancılara el kaldırmamak; 4) Bu kararlara karşı hareket edenleri param parça etmek; 5) Etmeydanı’na giderek Kur’âna göre murafaa olmak. Cemiyet bu kararları dinledikten sonra ayağa fırlayarak hep bir ağızdan “çok iyi” diye bağırdılar.
Olan biten şehirde duyulunca, rical ve ulema, mansıplı mansıpsız büyük ve küçük rütbeli adamlar, aralarında istişare ettikten sonra, bu işi temizlemek üzere Bostancıbaşı’yı oraya gönderdiler. Kalenderbahçesi’ne kadar giden Bostancıbaşı, daha ileri gidemeyeceğini görünce Bebek’de bekledi ve vaziyeti şehre bildirdi. Bu tedbirin boşa çıktığını gören rical, onlara söz anlatabilmek için, Yirmibeşlerin mütevellisi olan Trabzonlu Bakıcı Mustafa ile Ocağın eskilerini ve karakullukçuları gönderdiler. Bu adamlar oraya gidince, tabyalılar: “Sizi Allah gönderdi. Biz sizi gökte ararken yerde bulduk” diyerek çok sevindiler. Esasen oraya gitmeyi önceden tertip etmiş olan bu zabitler[7] de işin başarılmasını istedikleri için onlara, kendilerinin güya hiçbir şeyden haberleri yokmuş gibi bir tavır takınarak, bu işten vazgeçmelerine dair zahiren nasihatte bulundularsa da söz anlatamadılar. Tabyalılar ise: “Sonra ne olacağını görünce siz de hayret edeceksiniz” dediler.
Bütün bu olan bitenden habersiz olan Padişah ise, yüreği sevinçle dolu olduğu halde, bütün askerlerine saray meydanında talim yaptırmakla meşguldü. Kendisi askeri talim ve terbiyenin büyük ehemmiyetine o kadar kani olmuştu ki bütün saray ricalinin talime katılmalarını istiyor ve hatta kendisi bile mümkün olsa bizzat talime iştirak etmek arzusunda bulunuyordu.
Nizam-ı Cedid Askerlerinin Talimi.

Bu sırada, her şeyden haberdar olup, gidişatın fenalığından acı duyan muhasip ağalardan biri, keyfiyeti Padişah’a duyurarak: “Aman Efendim, ne yapıyorsunuz. Yukarıdaki tabya yamakları zorba kesilmiş ve cülûs deyip duruyorlar. Aman Efendim, bunun bir çaresine bakmalı” deyince. Padişah uykudan uyanır gibi olmuş ve o esnada kendisinin en çok itimat ettiği sır kâtibi[8] içeri girince; “Ben neler duyuyorum, hâlbuki siz her şeyi benden saklamışsınız” deyince, sır kâtibi: “Efendim, bazı şeyler oldu ise de, Bostancıbaşıyı işi temizlemesi için gönderdik, o da gidip onlardan bir kısmını dövdü, bazılarını boğdurdu, birkaç kişiyi de oldukları yerde öldürdü” demiştir. Bunun üzerine Padişah, kendisini haberdar eden muhasip ağaya hor bakmağa başladı ve: “Bilmediğin şeyleri bana nasıl söylersin, ben hepsinin yalan olduğunu anladım” demiştir. Yüreği yanmakta olan sözü geçen ağa, diğer bir ağanın vasıtasıyla aynı şeyleri Padişah’ın kulağına ulaştırmışsa da, Padişah bir türlü inanmamış ve Bostancıbaşı’yı çağırarak keyfiyeti ona sormuştur. Fakat Bostancıbaşı, mabeyincilerin tavsiyelerine uyarak, Padişah’ın suallerine cevaben sır kâtibinin söylediklerini tekrarlamış, aldatılan Padişah da kaygısız kalmıştır.

Asilerin Şehre Yürüyüşleri.
15 Mayıs. 1500 kişilik tabya askeri, ellerinde bayraklar ve elebaşıları Önlerinde olduğu halde aşağı inerek yola çıktılar. Onlar, geçtikleri köylerde; “Müslüman olan bayrak altına gelsin. Reayalar, korkmayın, size bir zararımız olmayacaktır, sakın dükkânlarınızı kapamayın” diyerek çağrıda bulunuyorlardı. Asiler saat 1’e çeyrek kala, karanlıkta Ortaköy’e girince bütün köy korku ile ürperdi. Onlar bağırışları arasında “yoldaşlar, silâhımızı gözetin, olmaya ki kaza ile bir sakatlık olsun ve sakın reayadan parasız bir şey almayasınız, yoksa paralarız ha.” sözlerini duyuyorduk. Asiler Kabataş’a kadar giderek bayraklarını oraya diktiler ve durdular, çünkü şahane askerinden ve topçulardan şüpheli idiler. Bunun için, onların niyetlerini yoklamak üzere topçu kışlasına adam göndererek: “İşte biz geldik, siz ne dersiniz?” diye sordular. Topcubaşı, ortafeneri ve karakullukçular göndererek: “Hoş geldiniz, kışlamıza buyurun” dedi, onlar da hep birden Tophane’ye geldiler, fakat kendilerine bir şey yapacaklarından korkarak içeri girmediler ve sabaha kadar meydanda oturdular.
Sabah olunca, asiler topçulardan kazanlarını istediler ve onların muvafakati ile aldıktan sonra Galata’nın içinden geçerek Kalafatyeri’ne gittiler. Orada kendilerine katılan birçok insanla beraber mavnalarla karşı kıyıya Unkapanı’na geçtiler. Asilerin bir kolu Uzunçarşı’dan yukarıya çıkarak çarşıya girdiler. Onları gören çarşı halkı, paniğe kapılarak kimi kalpağını, kimi pabucunu bırakarak kaçmağa başladılar. Dükkânlar ve han kapıları kapandı. Halk, kan kokusu duyuyor gibi dehşet içine düştü. Büyük ve küçük bütün Türk ve reaya halkın beti benzi ölü gibi sararmıştı. Her taraf cehennemi ve anlaşılmaz bir bağrışla çınlıyordu. Asiler: “Reayalar, sakın dükkânlarınızı kapamayın, size zararımız yoktur. Sonra cevaba kadir olmayasınız ha! Müslüman olan dükkânını kapasın ve bizimle gelsin” diyorlardı. Asiler, Sipahipazarı’na girdiler, silâhı olmayan silâh aldı ve Divanyolu’na çıktılar. Bu esnada, içlerinden birini, para vermeden aldığı simidi yerken öldürdüler. Sonra Etmeydanı’na giderek kışlada kaldılar. Git gide, kendilerine katılmak için o kadar insan gelmişti ki, başlarında bulunanlardan duyduğuma göre Etmeydanı 80.000 adamla dolmuştu.

Sarayda Telaş.
İşin bu dereceye vardığını gören Padişah, ah-vah diyerek sarayın bir yanından öbür yanına giderken, rikâb ve musahip ağaları ayaklarına kapanarak; “Efendimiz, ne yapıyorsunuz, bu zorbalar Kapıyı ve ulemayı sardıkları gibi, siz efendimizin işi pek fena olur. Kaldı ki Kaymakamı ve ulemayı içeri alın, olmazsa Kaymakamı ve ricalden de istedikleri varsa başlarını keser kendilerine verirsiniz ve Efendimiz de kurtulur” dediler. Sözü geçen ağalar bunu daha evvel de söylemişlerdi, fakat aldatılmış, yalan sözlere inandırılmıştı. Şimdi ise, habis bir adam olan mabeyinci Ahmed Bey ve sırkâtibi Ahmed Efendi, kabağın kendi başlarına patlayacağını anladıklarından kaçmışlardı. Neticede fakir halkın duçar olacağı feci vaziyeti düşünen Padişah, ağalara: “Kaymakamı ve ulemayı içeri alayım, lakin zorbalar Kapıya gider Kaymakamı bulmaz, konağa gidip Şeyhülislamı bulmazlarsa, sonra reayanın kılıçtan gerilmesine sebep olurum, ümmet-i Muhammed de ayakaltına giderler. Daha iyisi, beni aşağı alsınlar, elverir ki kavga dursun ve fakir fukaraya zarar olmasın” demiş.
Bu esnada, asiler, Şeyhülislâm Efendiyi[9], Rumeli ve Anadolu kazaskerlerini, İstanbul Efendisi’ni ve diğer ulema ile Sekbanbaşı’yı görüşmek için Etmeydanı’na çağırdılar. Ulema efendiler ve kibar-ı rical ise, asiler Galata’dan karşıya geçmezden evvel, bir çare aramak için Paşa’nın evinde toplanmış müzakere ediyorlardı, fakat bütün düşünce ve lafları boş şeylerdi, çünkü kendileri de korkudan ne yapacaklarını bilmiyor, birbirlerinin sözlerini anlayamıyorlardı. İbrahim Kâhya, Kaymakam Paşa’ya ne gibi bir çare düşündüğünü sorunca, Yaşa; “Siz onsekiz senedir bu işi yapmış olduğunuz halde, şimdi kalkıp dün bir bugün iki günlük olan benden fikir soruyorsunuz. Ben ne çare bulabilirim? Nasıl yaptınızsa gidin öylece çekin” cevabını vermiştir. Bunun üzerine, Hacı İbrahim Efendi; “Bunun tek çıkar yolu şudur: “İstanbul kalesinin kapıları kapatılır, toplar dizilir ve şahane askeri savaşır. Böyle yapılınca onların şehre girmeleri mümkün olmaz. Sonra, Çiftlikteki askerler de getirilince asiler birkaç saatte tarumar olurlar” demiş. Mansıplı olmadığı halde büyük efendilerden olan Şemseddin Molla’[10] Hacı İbrahim Efendi’nin bu sözlerini duyunca, heyecan içinde yerinden fırlayarak: “Ne diyorsun sen efendi, o dediğin olacak şey değil. İstanbul’un hiçbir kapısı kapatılamaz. Gözünü iyi aç. Sen Müslümanlara Müslümanları kırdırmak istiyorsun. Bunu aklından çıkar. Şimdiye kadar yaptıklarınız yanınızda kaldı, fakat bu dediklerin asla olmayacaktır” demiştir. Nihayet, Çelebi Efendi:[11] “Uzun sözün kısası, bunun çaresi şudur: Şimdi buradan kalkarak her birimiz birer tarafa gideriz. Sağ kalırsak ne hoş, yok kazaya uğradıksa çare de odur, her şey de, vesselam” deyince hepsi de arka arkaya meclisten telâşla çıkarlar.
Ahmediye Cami (Orta Cami) ve Et Meydanının günümüzdeki Yeri.

Ulemanın Etmeydanı’na çağırıldığı duyulunca kaçan kaçana oldu. Çelebi Efendi, bir adamı ile beraber, adi bir beygire binerek konağına gidip bütün uşaklarını çağırarak her birinin hesabını görmüş; onlarla helâlleşince, uşaklar ağlamağa başlamışlar. Çelebi Efendi: “Kapı yoldaşlarım, yerli yerinize gidin, bakalım Allah ne gösterir” diyerek onları yolladıktan sonra, kıyafetini değiştirerek Hatice Sultan Sarayı’na gidip orada gizlendi. Kâhya İbrahim Efendi, konağına giderek asker kıyafetine girdi, silâhlandı ve dört adamla beraber Yenikapı’ya Güllabioğlu’nun[12] evine gitti ise de, yolda bir hamal kendisini tanımış olduğu için Güllabioğlu’nun evinde kalmayıp Mehterbaşı’sı ile beraber yandaki evin şaraphanesinde saklandı. Hacı İbrahim Efendi, kaçmak niyetiyle Tersane’ye gitti, fakat tersane âmirleri, yani Liman Reisi, Manda ağası ve Başağa, kendisine: “Efendim, nereye kaçacaksınız? Zorba başılar bizim yoldaşlarımızdır, hatırımızı sayarlar, korkma, seni Etmeydanı’na götürelim, biz seni kurtarırız” demişler, oda: “Gerçi sizinle beraber Etmeydanı’na gitsem elbette kurtulacağımı ben de bilirim, fakat onlara eyvallah etmek benim kibrime elvermez, zira onlar yalınayak takımı ve karga değneğidirler. Onun için bırakın sıvışayım. Beni bulup öldürürlerse de fi yaman” der ve tebdili kıyafetle çift kürekli kayığına binerek Beylerbeyi’ndeki yalısına gider.

Et Meydanında Mürâfaa.
Ulema Etmeydanı’na gidince, asiler onlara hitaben; “Hani kitabınız? Açın bakalım, şu yaptığınız haksızlıklar nerede yazılıdır. Sizde Allah korkusu kalmamıştır “ derler. Ulema, Padişah’tan karakullukçu gelip “Padişah iradesidir, efendileri istiyorlar” deyinceye kadar sözü uzatırlar, fakat asiler derhal ayağı fırlayarak; “Defol buradan, yoksa şimdi seni paralarız” deyince, dehşet içine düşen karakullukçu, önlerinde eğildikten sonra çekilip gider. Bundan sonra, asilerin başı, Şeyhülislâm’a hitaben: “Biz niçin buraya geldik ve sizi niye çağırdık? Biz fenalık değil, adalet isteriz. Fenalık isteseydik başka türlü hareket eder ve hepinizi de hayret içinde bırakırdık. Biz adalet istiyoruz. Hakkımız yoksa ilamımızı, varsa fetvamızı ver” dedi. Korkusundan yere bakan ve sakalını sıvazlayan Şeyhülislâm, söylenen sözleri haklı bularak susar. Asiler: “Efendi, bu işi çabuk bitir, zira uzayınca sonu fena olur. İşte biz günahtan çıktık” deyip sözü bitirince, Şeyhülislâm: “Murâfaanız nedir? Söyleyin ki bilelim” deyince, asiler: “Kadir-i mutlak Allah darıyı kimler için yaratmıştır?” diye sorarlar. Efendi de “kuşlar için” der. “Ya arpayı?” sorusuna, “hayvanlar için”, “ya buğdayı?” denilince de “İnsan için” cevabını verir. Bunun üzerine, asilerin elebaşısı koynundan adi ekmeği çıkararak: “İşte zavallı fakir ne darıdan, ne de arpadan olmayan bu kül ve çamur gibi ekmeği yer” dedikten sonra, koynundan bir de ricalin yediği tülbentten de beyaz olan ekmeği çıkarır ve “Rical-ı kibar bunu, ümmet-i Muhammed ise kül gibi bir ekmek yer. Siz de buna göz yumar ve bir kâğıtta onların birkaç satır yazısını görünce ilam verirsiniz. Sebep? Çünkü onlar efendidirler, değil mi?” diye sorunca, Şeyhülislâm; “Haklısınız” der. Asi elebaşı, devamla: “İkincisi, padişah yalan söylediği vakit, halifedir diye kendisine hak vermek doğru mudur?” diye sorunca, Şeyhülislâm: “Hayır, zira yalan şeytana yaraşır” der ve “Onsekiz seneden beri çocuğu olmayan bir padişahı desteklemek ve emirlerine âmin demek doğru mudur?” sualine de “hayır” cevabını verir. Asi elebaşısı, bundan sonra: “Kitaba karşı olan bu şeyleri bırakalım ve devletimizin ülkelerini kana boyayan ricalin merhametsiz işlerine gelelim. Bütün fakir halk ölmektedir. Bu hangi kitapta yazılıdır, gösterin, biz de görelim” deyince, Şeyhülislâm Efendi buna da karşılık “Haklısınız” der. Bunun üzerine, asiler: “Bunu da bırak. Efendi, eline bir kâğıt al ve dediklerimizi yaz” dediler. Efendi yazmağa başladığı anda, “devlet eli ile istediklerini yapan dört reaya dahi vardır, onlar da öldürüleceklerin sırasına kayd edilsin” diye sesler duyuldu. Fakat rahim Allah sonsuz inayetini gösterdi ve içlerindeki büyüklerden biri ortaya çıkarak, kalabalığa hitaben: “Arkadaşlar, o reayaları istemekte haklısınız, fakat onların kanına girmekle günahkâr olursunuz, çünkü ricalin emrinde bulunan o adamlar kendiliklerinden bir iş yapmağa muktedir olmayıp, ancak ricalin hizmetindedirler” dedi. Kalabalığın içinden aynı sesler tekrar duyulunca, adam: “Hayır! Öyle şey olamaz, bu merhametsizlik olur, bundan vazgeçin” diyerek onları susturmuştur.
Asilerin talep ettikleri reayalar, Şapcı Musi, Çelebi Todoraki, Nizam ustası Ekmekçi Artin ve Düzoğlu Ohannes Çelebi idiler. Onları kurtaran sözü geçen adam, bilahare, Düzoğlu dedikleri adamı ne görmüş ne de adını duymuş olduğunu bize yeminle söyledi ve kurtardığının nasıl bir adam olduğunu görmek için Darphane’ye gelerek Düzoğlu ile görüştü. Biz de kendisini o zaman gördük ve anlattıklarını dinledik[13].
Asilerin talep ettikleri ricale gelince, bunlar. Kaymakam Köse Musa Paşa, İbrahim Kâhya, Hacı İbrahim Efendi, Valide kâhyası Yusuf Ağa, Çelebi Efendi de denilen Köse Kâhya, asıl Kâhya Bey Memiş Efendi, Nizam-ı Cedid defterdarı Ahmed Bey, Reis Efendi Safî Efendi, Darbhane emini Bekir Efendi, Gümrükçü ağa Hasaniko, Moralı Ali Efendi, Aziz Efendi, Şâkir Ahmed Efendi, sabık şeyhülislâm Sâlihzâde, Eminpaşazâde Emin Bey, Kapan naibi Abdüllâtif Efendi, mabeyinci Ahmed Bey, Sırkâtibi Ahmed Efendi ve Bostancıbaşı Şâkir Bey idiler[14].

Kaymakam ve Ricalin İhaneti.
Bu sırada. Kaymakam, Padişah’a, güya telhis olarak bir kâğıt gönderir. Ağalar, bunun telhis kâğıdı biçiminde olmadığını görünce, fena bir şey olduğunu anlayarak kimse onu Padişah’a ulaştırmak istemeyerek Kızlarağasına götürdüler. O da kâğıdın katlanmış şeklini gördükten sonra: “Ben bu kâğıdı veremem” diyerek Hazine Kâhyasına verir. Padişah, kâğıdı okuduktan sonra kendisi de ağalar gibi ağlamağa başlamış, sonra, Bostancıbaşıyı[15] çağırarak içeride ve dışarıda bulunan bütün bostancıların silâhlı oldukları halde içeri alınmasını emretmiştir. Bostancıbaşı da hamlacıları çağırarak: “Kaç arkadaşınız varsa hepsini toplayıp sarayın içine gelin” demiş. Hamlacılar ise: “Biz gelmeyiz, ne isterseniz yapın” diyerek doğru Etmeydanı’na gitmişlerdir. Bostancıbaşı keyfiyeti Padişah’a anlatınca, son derece öfkelenen Padişah: “Sen daha evvel bana ne söz verdin? Demek sen de mabeyincilerle bir olup beni aldattın. Bana doğrusunu söylemiş olsaydın bir çaresini bulurdum ve iş bu dereceye gelmezdi” demiş ve “Şu köpeği fırına[16] götürün, kellesini kesin ve Etmeydanı’na gönderin” emrini vermiş.
16 Mayıs. Bostancıbaşı fırına götürülüp boğduruldu, başı kesildi ve Etmeydanı’na gönderildi. Asiler de kelleyi kazığa geçirdiler. Aynı perşembe günü, Kâhya İbrahim Efendi’yi Yenikapı’da Güllabioğlu’nun yanındaki bir evin mahzeninden çıkardılar. Götürülürken, önden ve arkadan giden hamallar ve külhan piçleri yüzüne tükürüp, vurup ve ağza alınmayacak küfürler savuruyorlardı. Muhzir Ağa kâtibi beraberinde olmasaydı kendisini muhakkak yolda öldürürlerdi. Vaziyeti gören kâtip, elini İbrahim’in başına koyunca artık vuramadılar, çünkü kâtip hem ocaklı hem de kadı idi. Yolda, yalnız Müslümanlar değil, Ermeni, Rum ve Yahudiler dahi küfrederek kendisini tahkir ediyorlardı. Yenikapı’dan çıkıldığı vakit, boyacıların da fena sözler söylediklerini duyan İbrahim, onlara dönerek: “Hey gâvurlar, her kime yaramadımsa, size de mi yaramadım?” demiştir. Böyle tahkir ve eziyetler içinde Etmeydanı’na götürülen İbrahim oradaki kalabalığı görünce içi yanar ve su ister. Onlar da su ile dolu bir yoğurt kovasını önüne koyar ve: “Sana güzel bir İngiliz testisi yaraşırdı, fakat sen fakirlere bu suretle çok su içirmişsin” diyerek her taraftan kılıç darbeleri indirmeğe başlamışlardır. Onun çabuk ölmesini istemedikleri için zararsız yerlerine vuruyorlar, zavallı adam da kalabalığın gürültüsüyle rekabet eden bir sesle avaz avaz bağırıyordu. Yarım saatten fazla süren bu korkunç işkenceden sonra adam öldü. Vücudu o kadar param parça edilmişti ki 12 bin kılıç darbesi yediği rivayet ediliyordu. Etraftan ikaz edilerek oradan kovulmasına rağmen ağasından ayrılmak istemeyip onun akıbetine ağlayan mehterbaşısını’[17] da efendisinin yanında öldürdüler. Kâhya İbrahim’in kolunun altından haç şeklinde ve üzerinde “İbrahim Selim” yazdı bir tılsım çıkmıştır.
Bu durum karşısında çaresiz kalan Padişah, düşmanları ile belki anlaşabilir ümidiyle, asilerin hangi ricali talep ettiklerinin anlaşılması ve bunların başlarını kestirerek kendilerine verilmesi için Kapı’ya bir hat gönderdi. Fakat bu tedbir beyhude idi, çünkü asıl düşman bizzat Kaymakam Paşa idi. Zahiren, asilerin kendisini öldürmek istediklerini ileri sürüyorsa da, aslında kendisi onların gizli başı idi. Paşa, Padişah’ın yazısını okuduktan sonra, yüreğindeki kini açığa vurmağa ve öç almağa başladı. Kâhya Bey’i[18] ve Reisi[19] çağırarak onları Kürkodasında boğdurdu, başlarını Etmeydanı’na gönderdi, vücutlarını da Kummeydanı’na koydurdu. Sonra, Darphane eminini[20] çağırttı. Kâhya’nın ve Reis’in öldürüldüklerini ve ricalin de korkularından gizlenmiş olmasından dolayı, Paşa’nın kendisini Bey rütbesine çıkaracağını ümit etmekte olan bu aptal ise, çağrıldığını duyunca derhal Kapı’ya giderek Paşa’yı selâmlar ve “Allah kılıcınızı keskin eyleye, adilsiniz efendim. İşte böyle ara sıra yaramazların hakkından gelmeli ki ortalık rahat olsun” der. Paşa, bu nasıl bir adamdır, ben kendisini niçin çağırdım, o ise neler söylüyor diye hayretle yüzüne bakar. Sonra, “size diyeceğim vardır, dışarı buyur” deyince, adam başına geleceğini anlar ve “benim ne suçum vardır, efendim, ben ne etmişim ki” deyince, Paşa: “Aslında ettiklerini say” diyerek “haydi, şu pezevengi içeri alın” emrini verir. Adam Kürkodası’na götürülünce orada bayılır, olduğu yerde boğdurulur, başı kesilerek Etmeydanı’na gönderilir, vücudu da Kummeydanı’na konulur.
Asiler, Reis’in yanlışlıkla katledildiğini görünce (zira talep ettikleri ordudaki Reis idi) Kapı’ya gelerek, kendilerine taraftar olan Reis’in naşını gizlice evine gönderdiler.

III. Selim’in Tahttan Çekilmesi.
Ertesi cuma günü, Sekbanbaşı huzura çıkarak, Padişah’a halkın kendi emirlerini beklediğini söyleyerek kendisini selâmlık merasimine davet eder. Padişah ise: “Ben ne selâmlığa çıkarım, ne de benim halkım vardır. Kavganın bana karşı olduğunu anladım” der. Padişah, aynı zamanda içeriye Sultan Mustafa’ya haber göndererek: “Tahtınıza buyurun, zira kul beni istemiyor. Benim işim bitti, gel oğlum, uğurlu kademli olsun” der. Bu esnada sarayın bütün kapıları kapanmıştı ve yalnız Soğukçeşme kapısı lâzım olduğu vakit açılır kapanırdı. Bundan dolayı, asi kalabalığı Paşakapısı’ndan Soğukçeşme kapısına kadar olan sahada toplanmış bekliyordu. Bir ara, Soğukçeşme kapısının duvarı üzerinden: “Sultan Mustafa’yı ister misiniz?” diye bir ses duyuldu ve kalabalık “İsteriz!” diye mukabele etti. Bu sual ve aynı cevap üç defa tekrarlandı.
Sultan IV. Mustafa.
Sonra, Sultan Mustafa’yı tahta oturtmak için Şeyhülislâm ve Kaymakam, Demirkapı’dan içeri girdiler. Sultan Selim bu esnada, ağlayarak, ağzını açmış adamlarına lânet okuyordu. Nitekim onlar lânetlendikleri gibi telef oldular. Sultan Selim, aynı zamanda, sarayda bulunan bütün ağaları çağırarak: “Bakın, ağalar, artık hakkınızı helal edin, sizi göreyim, gelen padişaha iyi hizmet edesiniz” dedi. Bu esnada Sultan Selim ağlıyor, ayaklarına kapanan ağalar da ağlıyorlardı.
Haber içerde Sultan Mustafa’ya ulaştığı vakit, o: “Ben bu suretle tahta çıkmak istemem ve oturmam da. Amcazademin bu halini görmek istemezdim. Keşki ölmüş olsaydım ve bunu görmeseydim. Ben buradan dışarı çıkmam, ne isterlerse yapsınlar” dedi ve ağladı. Sultan Selim dışarıda, Sultan Mustafa da içeride ağlıyorlardı. Vaziyetin fenalaşacağını gören musahip ağalar. Sultan Mustafa’nın ayaklarına kapanarak; “Bunu yapmayın, Efendim, böylece Sultan Selim’e iyilik yapmış olmayıp onun ölümüne sebep olursunuz. Sen dışarı çıkmazsan asiler onu dışarı çıkarıp öldürürler ve seni zorla tahta oturturlar” gibi birçok şeyler söyleyip kendisini ikna ettiler.
Sultan Mustafa, kafesten çıkarak gelirken. Sultan Selim de tahttan inip içeriye doğru giderken birbirine rastlayıp kucaklaştılar ve ağladılar. Sultan Selim: “Oğlum, var tahtına otur, uğurlu kademli olsun, zira benim kaderim bu imiş” diyerek alnından öptü. Sultan Mustafa da onun ayaklarını öper. Sultan Selim, sözüne devamla: “Sana bir nasihat vereceğim: Hizmetkârlarına sakın yüz verme ve sözlerine inanma. Onlar beni rezil ettiler ve iş bu hale geldi. Bundan ibret al” dedi.

IV. Mustafa’nın Cülûsu.
17 Mayıs. Cuma günü, saat 2.30’da Sultan Selim’i hal[21] edip Sultan Mustafa’yı tahta çıkardılar. Sonra, Şeyhülislâm, Kaymakam ve bütün ulema Bab-ı Hümayun’dan merasimle çıkarak Paşakapısı’na geldiler ve münâdiler çağırmağa başladılar. Herkes birbirine “gözün aydın” diyordu, çünkü Sultan Mustafa’nın tahta çıkması ile herkesin gönlü rahatlamıştı. Halkın bu sevinç gösterileri meyanında mabeyinci Ahmed Bey’in Soğukçeşme’den aşağı indirilip Kapı’ya götürüldüğü görüldü. Herkes oraya doğru koşuşmağa başladı ve görülmemiş bir telâş ve gürültü koptu. Ne olduğunu anlamayan halk kaçışmağa başladı, çünkü asi kalabalık orada bulunuyordu. Alayköşkü önü, kudurmuş bir kafilenin zuhuru ile cehenneme döndü. Kılıçlarını çekerek mabeyincinin üzerine atılanlar onu götürenlerin ellerinden kaptılar. Kendisini çiy çiy yiyecek kalabalığı gören Ahmed Bey de insan sesine hiç benzemeyen bir haykırışla “aman, bana kıymayın” diye bağırmağa başladı. Onu Terzibaşı kârhanesinin[22] önüne getirerek kılıç darbelerini indirmeğe başladılar. Herkes, birbirini iterek vurmakta o kadar gayret gösterdiler ki ceset insana benzemiyordu. Vücudu param parça olduktan başka, elbisesi de pare pare edilmişti. Adam aslında çok şişman olduğundan, açılmış karnını görenler: “Domuz, amma da yağlıdır” diyorlardı.
Asiler, bu işi bitirdikten sonra Bab-ı Hümayun’a giderek bayraklarını iki yanda diktiler ve tüfenkleri ellerinde olduğu halde Padişah’ın selâmlığa çıkmasını beklemek üzere Sultanahmed Camii’ne kadar olan sahada dizildiler. Saat 6’da selâmlığa çıkan Padişah Bab-ı Hümayun’a doğru geldiği vakit saray kapısı derhal açıldı ve cehennemi bir gürültü koptu. Kapıdan çıkan Padişah, ömründe görmemiş olduğu bu korkunç çehreli adamları görünce, korkudan yüzü sap sarı kesildi. Kendisi o kadar nazik ve güzel bir gençti ki kafesten çıkmış bir kumruya benziyordu. Karakullukçular, bayrakları ellerinde, tüfenkleri de sırtlarında olduğu halde Padişahla beraber yürüyüp, “Maşallah, ne güzel bir padişahımız vardur” diye bağırarak onu Ayasofya’ya götürdüler.
Bu arada vuku bulan bir hadiseyi anlatayım. Şehirde korku kalmamış olduğundan, halkın birçoğu selâmlık merasimini görmeğe gelmişti. Bir ermeni de töreni temaşa ederken, bir Müslüman “senin burada ne işin var” deyip adama vuracağı sırada, bunu gören asilerden biri, “ne vuruyorsun? Yoksa sen de mi Nizam-ı Cedid’densin?” diyerek onu öldürmeğe kalkmış, fakat adam oradan sıvışmakla canını güçlükle kurtarmıştır.
Nizam-ı Cedid Askerleri.
Padişah’ın camiden çıkıp da cülûs topları atılıncaya kadar, İstanbul’dan başka etraftaki kasaba ve köyler büyük bir korku içinde idi. Zira Nizam-ı Cedid askerleri 5-6 bin kişi oldukları halde Çiftlikte ve daha çoğu da Üsküdar kışlasında hazır vaziyette bekliyorlardı. Bundan başka, köylerin basılacağı, insanların öldürüleceği, talan yapılacağı ve evlerin yakılacağına dair rivayetler dolaşıyordu. Dehşete kapılmış olan halk, sırf canını düşünüyor, sokaklar bom boş, kapılar kapalı ve herkes sap sarı kesilmiş akıbetini bekliyordu. Müslümanlar da aynı vaziyette idiler, çünkü eli silâh tutan bütün erkekler İstanbul’a koşmuş olduğundan köylerde zabit kalmamış olup, herkes korkudan ses seda çıkarmıyordu. Köylüler iki taraftan da korkuyorlardı, zira İstanbul’a inmiş olan tabya askerleri Nizam-ı Cedid kışlalarına yürüseler iş fena olacaktı, şayet yürümez ve onları bıraksalar vaziyet daha da fena olacaktı. İşte bu iki tehlike arasında sallanan halk hiçbir ümit kapısı göremiyordu. Fakat rahîm Allah masum çocuklara acıdı. Arka arkaya top sesleri duyulunca herkes canlandı, yüzler gülmeğe başladı ve sokağa çıkıp birbirine rastlayanlar “gözünüz aydın” diye selâmlaşıyorlardı. Padişahın hal’inden habersiz olan Nizam-ı Cedid askerlerine gelince, onlar top seslerini duyunca ümitleri kesildi ve sahipsiz kaldıklarını düşünerek korkmağa başladılar.
Akşamüstü. Hacı İbrahim Efendi Beylerbeyi’ndeki yalısının suyolunun içinden çıkarılarak getirildi ve Yalıköşü’nden Ağabahçesi’ne götürüldü. Padişah’a ne yapılacağı sorulunca, “Yeniçeriler istiyorlar, onlara verin, ne isterlerse yapsınlar, fakat önce Kapı’ya götürün” demiş, onlar da Hacı İbrahim Efendi’yi atla Soğukçeşme kapısından çıkararak Çavuşbaşı’nın küçük odasına koydular. Onun öldürülüp başını kendilerine verileceğini anlayan asiler, derhal odaya girerek İbrahim Efendi’yi dışarı çıkartıp aralarına aldılar. Etrafında kendi adamlarından kimsenin bulunmadığını gören zavallı adam: “Aman, yoldaşlar, kıymayın” diye yalvarmağa başladı, fakat onlar ağza alınmayacak küfürlerle cevap verdiler ve “kalkın, selam durun, zira Hacı İbrahim geliyor” diyerek onu rezilâne bir surette götürdüler. Asiler, Sultanbayezid’de Çömlekçilerbaşı’na geldikleri vakit, bir orta kazan’ının götürülmekte olduğunu görünce derhal İbrahim Efendi’nin üzerine atılarak kılıç darbeleri indirmeğe başladılar. Etmeydanı’na götürecekleri söylemişken, “bu kazana kurban olsun” diyerek biçareyi param parça ittiler, kalem tutan parmağını da keserek “o bu parmağı ile fakirlerin ocağını yıkmıştır” deyip dibine soktular. “Gizli sıtma” namıyla şöhret bulan İbrahim Efendi’nin sıtmasının gizliliği böylece açığa çıkmış oldu. Hacı İbrahim’in koynunda mücevherli güzel bir saat vardı, kafileden bir adam onu kaptı, fakat asi başlarından biri bunu görünce kılıcı ile adamın başını yardı ve saati alarak ayakları altında ezdi.

Kıtâlden Kurtulanlar.
18 Mayıs. Bugün, Cumartesi sabahı, Bozdoğan Kemeri’nde kendi adamlarından birisinin evinde saklanmış olan Sırkâtibi Ahmed Efendi, evin damına çıkarak üç defa el çırpıp komşu evin damına atlarken sokağa düşmüştür. Acemoğlu yoldaşları derhal başını keserek Etmeydanı’na gönderdiler. Yetişen asi bir kafile de ayaklarına bir ip bağlayarak başsız cesedi rast gelen reayalara çekdirerek Şehzadebaşı’na kadar sürüklettiler ve orada bıraktılar. Sırkâtibi’nin el çırpmasının sebebi şudur: Kendi şeyhi bir muska vermiş ve tehlikeye düştüğü vakit bir çaresini bularak yüksek bir yere çıkıp el çırparak yukarıya fırlayınca cinlerin kendisini tutup götüreceklerini söylemiş, bu ahmak da söyleneni aynen yapmış, başına gelecek olan da gelmiştir.
Bu sıralarda. Hacı Ahmedoğlu’nun kapıçuhadarı, hadiseleri görmek için Etmeydanı’nda dolaşıyordu. Kendisine garezli olup orada bulunan bazı hemşerileri, zaman bu zaman diyerek adamı olduğu yerde öldürdüler.
Gelelim kurtulanlara. Bunlardan Çelebi Efendi, sultan sarayına kaçarak oradan Topçubaşı’ya ve topçular kışlasına “ben ocağınıza nice iyilikler yaptım, sizin doğrudan doğruya ulûfeniz olmadığı halde ben ulûfe bağlattım, ekmeğiniz yoktu ben işi hallettim, rahat etmeniz için kışlalarınızı istediğim gibi yaptım. Şimdi ise ben sizin ırzınıza düştüm, beni kurtarmağa bakın” diyerek mektup yolladı. Topçu ocağı, kendisini kurtarmağa söz vererek, onu affedip kendilerine bağışlamaları için Etmeydanı’na haber gönderdiler. Asiler de: “Tophane’ye geldiğimiz vakit siz bize hüsnükabul gösterdiniz, kazanları istediğimizde hayır demediniz, şimdi biz de bu adamı ocağınıza bağışlıyoruz” dediler. Çelebi Efendi bunu gizlice duyunca, yalnız olarak doğru Etmeydanı’na giderek asi elebaşlarına: “işte ben gelip ırzınıza düştüm, bana ne isterseniz yapın” dedi. Onlar da, olan biten hakkında konuştuktan sonra: “Korkma, sen kurtuldun, derhal gidip kapını aç ve izdihamı önlemek için fırınlara un ver “ dediler. Çelebi Efendi birkaç gün bu işi yaptıktan sonra Tersane emini tayin edildi.
Sabık Şeyhülislâm[23] Edirne kavgası için fetva vermiş olduğundan, sipahiler kendisini talep ediyorlardı, fakat şimdiki Şeyhülislâm yalvarmalarla kendisini kurtardı.
Nizam-ı Cedid defterdarı[24], bu işe yeni girmiş olduğunu söyleyerek çok ricada bulundu. Kendisinin evvelce yeniçeri kışlasının yapıldığında inşaata nezaret etmiş olduğu için Ocaklılar onu da kurtardılar.
Talep edilen diğer rical, saklandıkları yerlerden bir zaman dışarı çıkmadılar, sonra da bir yolunu bularak kurtuldular ise de, bu kurtuluşları geçici bir şey oldu.

Nizam-ı Cedid’in Lağvı.
20 Mayıs. Bu işler bittikten sonra, Pazartesi sabahı. Tabya asileri, yeni nizam’ın tamamıyla kaldırılması ve Sultan Hamid zamanındaki nizamın aynen tatbiki hususunda hükümetle anlaşma akdettiler. Padişah ve bütün devlet ricali bunda mutabık kalarak tatbikine söz verdiler ve asiler sevinç gösterileri içinde ve “ya yoldaş, yedi krala namımız gitti” diye bağırarak gemilerle tabyalarına döndüler. Bunu yazan ben, bunları Kuruçeşme’den gördüm ve işittim. Rahîm Allah bu şehrin fakirini çok severmiş ki kendi merhameti sayesinde bu vahşi insanlar bu işi üç dört gün içinde bitirdiler. Hakikaten de, vuku bulan büyük bir olay idi ve yalnız bu şehrin halkı değil, “kimsenin burnu bile kanamadı ve bir pul bile ziyan olmadı, olur şey değil” diyen İstanbul’daki Avrupalıları da hayret içinde bıraktı.
Nizam-ı Cedid kışlasında ise, bütün askerlerin üniforma ve silâhları alındı, tayınları kesildi ve istedikleri yere gitmeğe serbest olarak salıverildiler. İşte sarf edilen o kadar para ve emek boşa çıktı. Sanki bir varmış, bir yokmuş oldu.
27 Mayıs. Bir sene önce Kâbe’ye hacca gitmiş ve dönüşte İzmit’e kadar gelmiş olan Valide kâhyası Yusuf Ağa, kendisine karşı eskiden beri kin bağlamış olan Musa Paşa tarafından Bursa’ya sürüldü ve buradaki evleri mühürlendi. Daha sonra, 12 Haziranda başı kesilerek Bursa’dan getirildi ve Ortakapı’nın önüne konuldu. Üç gün süre ile pek çok insan seyire gider gibi bakmağa geldi ve her biri tahkir edici bir söz söylemeden geri dönmüyordu. Kesik başın yanında şu yazı konulmuştu:
'‘Valide kethüdası sâbık Yusuf Ağa’nın Devlet-i Aliyye’de iklisâb-ı nüfuz ve mâil-i tama' ve irtikâb olarak teferrüd, memâlik-i şahanede kâin aceze-i ibâda mezalim-i nâ-ma’dud eylediğinden gayri Nizâm-ı Cedîd’i ihdâs ve harâb-ı memâlik ile perlşânî-i fukaraya bâdi niçe niçe bida’ ihtira eylediğinden bu keyfiyet tahrik-i gazab-ı şâhâneyi mucib olmaktan nâs'ı hakkında ferman-ı kazâ-cereyan sudûr ile kati ve nihade-i cay kılınan merkum Yusuf Ağa’nın ser-i maktu'udur.”
Kapan naibini öldürmek istiyorlardı, fakat ulema sınıfından olduğu için Şeyhülislâm onu asilerin elinden alarak Bursa’ya sürdü. Sonra, müderrisliği geri alınarak kendisine iki tuğ verildi. 18 Haziranda ise, kesik başı getirilip Ortakapı önüne konuldu. Yanındaki yazı şudur:
“Devr-i sâbıkda müddet-i medîde Kapan naibi olup tama-ı hânımdan ekmekçi esnafına ve Kapan tüccarına ve ibadullaha zulm u cevr-i bi-hisâb eylediğinden mukaddemce bâ-irâde-i aliyye tariki hakk olunup kendüye mir-i mîranlık tevcih olunan zâlim ve gaddar Abdüllâtif Paşa’nın ser-i  makt’udur.”

Padişahın Darphane’yi Ziyareti.
18 Haziran. Darphane’yi ziyaret eden Padişah, Düzoğlu Ohannes Çelebi’nin odasına da girdi ve hususî olarak konulmuş muhteşem bir koltuğa bir çeyrek saatten fazla oturdu. Mabeyinciler Padişah’ın ayağını yalnız ustaya öptürdüler, verilen hediyeleri Padişah’a gösterdiler, o da çok memnun oldu. Padişah, aşağı kattaki kerhâneleri de gezerken ustanın üç oğluna[25] da ayağını öptürdüler. Onlar, Padişah’ın gezdiği yerler hakkında sorduğu suallere cevap verirken doğrudan doğruya kendisine değil, usulen yanındaki ağalara hitap ediyorlardı, onlar da Padişah’a tekrarlıyorlardı. Çelebi’nin oğulları, usta ile beraber, kendi işleriyle meşgul olan işçi ve ustaların her birinin çalışmasına bakan Padişah’ın peşinden giderek ona izahat veriyorlardı.
Ziyaret bittikten sonra. Padişah ata binerken ustayı ve Sarkis Çelebi’yi tekrar çağırdılar ve Padişah’ın ayağını öptürdüler. Bunu gören Müslümanlar, Padişah’ın onlara gösterdiği bu büyük sevgiye hayret ettiler, zira zabitlerden başka, Müslüman ve reaya kimse Padişah’ı ne karşılayabilir, ne de ayağını öpebilirdi. Padişah, gittikten sonra, Düzoğlu’nun hediyesini içeri getirtmiş ve görülmemiş derecede güzel bir şey olan hediyeyi çok beğenmiş olduğundan, ustaya: “Düzoğlu, sana göre çok şey vermek lazımdı” diyerek üçbin kuruş mükâfat verildi. Usta da ağalarının eteklerini öperek Padişah’ın ömrü için dua etti.
Valide kâhyası Yusuf Ağa’nın eşyası Kapılarası’nda satılırken sandığın birinin sarı bir toprakla dolu olduğu görüldü. Bunun üzerine, defterdar, Düzoğlu’ndan birisinin gönderilmesini isteyerek: “Bak, Ermeni, bu toprak altın madeni midir, yoksa başka bir şey mi?” diye sordu. O da, madeni topraklardan anlamadığını söyledi. Sandıklar Edirne sandığı olarak üç aded idi. Diğer bir sandık da açılınca keza aynı toprakla dolu olduğu görüldü. Ermeni, elini sokarak toprağı karıştırdı ve üzerinde Türkçe vav harfi hakkedilmiş büyük bir bakır küre çıkardı. Bunu gören efendiler onun büyü’ye ait bir şey olacağını söyleyerek sandığı kapattılar. Açılan üçüncü sandık mezar toprağı ile dolu idi. İçinden, üzerinde bir kız tasviri hakkedilmiş ve insan kemiği külü ile dolu bir bakır kutu çıktı. Bunun üzerine, Valide ve Yusuf Ağa, ondört yaşındaki bir kızı öldürmüş, cesedi yakmış ve külü büyüleyerek Sultan Selim’i bağlamışlardır deyip, Padişah’ın da görmesi için üç sandığı saraya gönderdiler. Padişah’ın, muskayı yazan büyücü şeyhleri buldurarak derhal sürdürdüğü rivayet edildi.


İKİNCİ KISIM
Sultan IV. Mustafa’nın Zamanındaki Olaylar.

Eski takvime göre 17 Mayıs 1807 Tarihinde Sultan Mustafa tahta çıktı. Asilerin Sultan Selim’i hal’ ettiklerini hikâye ettik, şimdi de, önce gizli kalmış, fakat halen meydana çıkmış olan asi elebaşlarının şahsiyetlerini anlatmak istiyorum. Söyleyeceklerim adamlar başlarında olmasaydı tabyalılar ne yapabileceklerdi ki? Fakat onlar her şeyi önceden tanzim ettiler ve bu şâkî adamların eli ile istediklerini yaptılar. Bu elebaşılardan birincisi şeyhülislâm Ataullah Mehmed Efendi; İkincisi Kaymakam Köse Musa Paşa; üçüncüsü Sekbanbaşı, diğerleri de büyük ulema efendiler idiler.
Bu adamlar baş başa vererek işi kararlaştırdıktan sonra onu yapabilecek adamları aramış, bulmuşlar ve anlaşmışlardır. Buldukları adamlar şunlardı; Yirmibeşlerin orta mütevellisi Trabzonlu Bakıcı Hacı Mustafa; Ellialtıların orta çardak başyasakcısı Gürcü Haşan Ağa ve Giresunlu Kabakçı Mustafa. Kabakçı, cülûsdan sonra dayı ve Karadeniz Boğazı kalelerinin âmiri mevkiine çıktı. Kimseden korkmayan ve istediğini yapmakta serbest olan bu adamın adı bile her yerde korku uyandırıyordu. Adam, oniki ay zarfında gittikçe şiddetini daha da artırıyordu. İstanbul’a geldiği vakit, “dayı aşağı inmiştir” diye bütün şehir yerinden oynardı. Nihayet, sıra ile hikâye edeceğim gibi, bunun da başına gelecek olan geldi.

Asilerin Tahakkümü.
Önce, Sultan Mustafa’nın günlerindeki olayları kısaca hikâye edelim. Şehir asilerin elinde kaldı ve onlar git gide işi o kadar azıttılar ki işin tadını tuzunu kaçırdılar. Vaziyetin rezalet haline geldiğini gören Kaymakam ve ulema, bu merhametsiz adamları sıkıştırmağa başladılar, işlerinin fenaya gideceğini anlayan asiler de, 11 Haziran günü, Süleymaniye Camii’nin avlusunda toplanarak Sekbanbaşı, Kaymakam, Şeyhülislâm ve ricalden birkaçı için “istemeyiz” diye bağırdılar. Sözü geçen büyükler ise bir yolunu bularak asilerle barıştılar ve yalnız Sekbanbaşı’yı değiştirdiler, asilere düşman, Kabakçı ile de sıkı dostluğu olan Başçavuş’u[26] Sekbanbaşı yaptılar. Kaymakam Paşa asileri yola getirmek istedi ise de, onlar o kadar şımarmışlardı ki bir şey yapamadı. Bunun üzerine, harekete geçen asiler kaymakam Musa Paşa’yı azlettirip çavuşbaşı Şehsuvaroğlu’nu 16 Haziranda onun yerine geçirdiler. Bununla beraber, devlet son derece feci bir hale gelmişti; zira bir taraftan ulema, diğer taraftan da Kabakçı dayı, sahipsiz kalan şehri yakıp kavuruyorlardı. Gerçi Padişah vardı, fakat söz sahibi değildi ve bir şey yapamıyordu. Bundan dolayı Padişah’ın ne düşündüğü anlaşılmıyordu.
Bütün olan bitenin Şeyhülislâm’ın koltuğundan çıktığını anlayan Ocaklılar, 1 Temmuzda onu azlettirerek Samanizâde’yi yerine geçirdiler. Bunu haber alan asiler, ertesi gün şehre inerek beğendikleri Şeyhülislâmı tekrar makamına getirdiler. Halk bu rezalete hayretle bakıyor, ekâbir de, ocaklıların kendilerini adam yerine koymayıp istediklerini yaptıklarından son derece sıkılıyorlardı, fakat ses çıkarmıyor ve muvafık zamanı bekliyorlardı.
6 Temmuzda, asi dayılar ve ocaklılar şeyhülislâmın makamında müzakereye oturdular. Müzakereden sonra, ocaklı, dayılara; “Yaptıklarınız artık yetişir. Bir de etrafınıza bakın, vaziyeti görün ve her şeye karışmayın” gibi sözler söyledilerse de, ancak kendileri duydular, zira diğerleri çekinmek şöyle dursun, bilâkis daha da azdılar. Nihayet, Kaymakamın idare etmekte aciz olduğu görülerek, 24 Temmuzda Şahsuvaroğlu azl edilip, Padişahın gözdesi olan Musa Paşa tekrar kaymakamlığa getirildi. Onun ne kadar sert ve kurnaz bir adam olduğunu bilen Padişah, hükümetin bu suretle az çok düzene gireceğini ümit ediyordu. Kaldı ki ne kadar kabiliyetli de olsa başka birisinin tayinine zaman müsait değildi. Musa Paşa, hükümeti iyi idare etmekle beraber, çok geçmeden keyfî hareketlere başladı. Ölen ricalin taraftarlarını ve sağ kalanları sıkıştırdı ve hepsinin kudretleri nisbetinde para kopardı. Bundan sonra da kalpağa dair bir yasak çıkardı. Herkes tepesi düz kalpak giydi, Rumlar da kalpaklarını değiştirdiler. O kadar mühim meseleler varken, Paşa, büyük olmayacak, tepesi çukur olmayacak diye kalpak davası peşine düşmüştü. Güya kalpak büyük olsa devlete zarar verecekti. Pahalılık her tarafı tutmuştu, fakirler açlıktan kırılır ve aylarca et yüzünü görmeyenler nasıl yaşayacakları derdiyle kıvranırken, kol gezenler birçok Türk, Rum ve Ermeni fakirinin kalpaklarını yırtıyorlardı. Muzipler de “iki çiroz ile bir hamsi, hapı yuttu iri kalpaklı modamsi” gibi, hadiseye dair türlü beyitler tanzim ettiler.

Asilerin Takibine Başlanması.
4 Eylül. Padişah, Tekke-i mabeyn’de tebdil-i biniş yaptığı sırada, asilerden dört kişi aynı yerde bazı adamları soymuş olup zabitler onları tutmağa çalışırken karşı gelmiş ve Padişah’ın gözü önünde bir neferi öldürmüşlerdir. Buna hiddetlenen Padişah, canileri öldürtmekte herkesin serbest olduğunu söyleyince, rast gelen adam, Ortaköy’e doğru kaçan asilerin peşine düştü. Ortaköy zabiti de Ermeni, Rum ve Yahudi halkın iştikakı ile takibe başladı. Asiler dağa doğru kaçtılarsa da Hırvatlar tarafından tüfenkle vurulup yakalandılar ve aşağı getirildiler. Bu kargaşalık esnasında Beşiktaş’ta iki kişi ölmüş, Ortaköy’de de iki kişi yaralanmıştı.
Bu hâdiseden müteessir olan Padişah, Sekbanbaşı’ya emir gönderdi, o da, esasen işin nereye varacağını beklemekte olan Ocaklılara haber yolladı. Ertesi gün, asilerden on kişi, “arkadaşlarımız ne oldu?” diye Ağakapısı’na gelince derhal tutulup hapsedildiler. Tebdil çıkan Sekbanbaşı da bulduğu bütün tabyacıları hapishaneye göndermiş, sonra da hepsini birden öldürüp cesetlerini gündüzün, herkesin gözü önünde hamalların sırtına vererek denize attırmıştır. Asileri yola getirmek isteyen Sekbanbaşı, onların elebaşılarının kafalarını ezmek istedi ve asıl elebaşının Bakıcı olduğunu anlayınca, bu adamı 9 Eylülde sürgün etti. Asilerin yüreğine korku girdi ise de. Kaymakam, ulema ve mabeyinci ağalar varken onlar daima tekrar canlanıyorlardı. Bundan dolayıdır ki dayılar cesaret alarak, Nizam-ı Cedid’e karşı olup, Sultan Selim’in zamanında Moskof’a kaçmış olan Tayyar Paşa ile Hakkı ve İsmail Paşaların iktidara getirilmesini istediler. Hükümet bir yolunu bulup Tayyar Paşa’yı Moskof’tan getirtti. Bu vesile ile Mihal Bey’in küçük oğlu divan tercümanı Sarı Beyzade Aleko’nun katlini hatırlatmak gerekir. Biçare adam, 11 Eylülde, yatsı ezanından evvel, ani olarak götürülüp Bab-ı Hümayun’un önünde başı kesildi. Yanında konulan kâğıda, devlet işlerini düşmana haber vermiş olduğu yazılı idi, fakat bunun yalan olduğu aşikârdır.

Tayyar Paşa’nın Avdeti.
7 Ekim. Pazar günü, Tayyar Paşa, ufak bir Moskof gemisiyle geldi. Paşa’nın Nizam-ı Cedid’e düşman olduğunu bilen tabyacılar ve yeniçeriler buna çok sevindiler. O, bu düşmanlığı yüzünden çok ızdırap çekmişti ve Moskof’a kaçmamış olsaydı muhakkak başı kesilecekti. Kargaşalıktan istifade edilerek beş ay ve yirmibir gün makamı işgal etmiş olan Musa Paşa azledilip Tayyar Paşa kaymakamlığa getirildi. Bu değişiklik umumi bir sevinç uyandırdı ise de, bütün ümitler boşa çıktı, zira pahalılık daha da arttı, asiler ise daha çok cesaret alarak istediklerini yapabiliyorlardı.
Tayyar Paşa da, halkı düşünmektense, eski kinlerini açığa vurarak, Nizam-ı Cedid’in lehinde olan Anadolu âyanlarından önce Çapanoğlu, sonra da Kör Yusuf Paşa ve Kara Osmanoğlu’ndan öç almağa başladı. Bundan başka, yeniçerilere gönlü ile bağlı ve hemşerileri olan tabyacılarla birleşmiş bulunan Tayyar Paşa, onlara daha hoş görünmek için 3 Ocak 1808 tarihinde Bakıcı’yı sürgünden geri getirterek onu Keban madeni emiri tayin etti. Fakat Keban’a giderse Kör Yusuf Paşa’nın kendisini öldüreceğini sezen Bakıcı, Paşa’dan bunu yapmamasını rica etti, o da kendisini Gümüşhane emini tayin etti.
Bu sıralarda, Padişah tebdil-i kıyafetle teftişe çıktığı vakit bir adamın yaralanıp Kapı’ya götürülmekte olduğunu görerek sual ettiğinde adamın katil olup az evvel Atmeydanı’nda birisini öldürdüğünü söylemişler. Padişah; “O halde niçin Kapı’ya götürüyorsunuz, bu köpeği öldürdüğü adamın yanına götürüp kellesini orada kesin”  diye emir vermiştir. Bu hadiseyi anlatmamdan maksat şudur ki, hadiselerin karşısında uyuşuk ve şaşkın bir halde duran Sultan Mustafa’nın tahta çıktıktan beri kendi başına yaptığı tek iş bu olmuştur.
Anadolu paşalarına gelince, onlar Şeyhülislâm’a ve saray ricaline büyük meblağlar vererek hepsi de başlarını kurtarmak çaresini buldular. Bundan dolayı Paşa ile Şeyhülislâm divanda çok defa birbiriyle çatışmışlardır.
Asilerin çıkarttıkları türlü hadiselerden birini anlatayım: Bayramın ilk günü, 300 kişi ansızın Rumelifenerindeki Rum kilisesinin avlusuna girerek ezan okumuş ve “kiliseyi camiye çevirdik” demişlerdir. Oranın bütün Rum halkı İstanbul’a inerek ağlayıp ve figan eyleyip arzuhal verdiler. Bundan haberdar olan Şeyhülislâm, dayılara: “Fener köyünde haraç veren hayli reaya vardır. Kiliseleri olmazsa hepsi de dağılır, verdikleri haraç ise yeniçerilere aittir, şayet köyün haracını siz verirseniz kiliseyi cami yapabilirsiniz, yoksa kiliseyi geri verin” diyerek fetva verdi, kilise de bu suretle kurtuldu.

Tayyar Paşa’nın Azli.
Yukarıda söylediğimiz gibi. Şeyhülislâm ve Paşa birbirini yerinden atmak gayretinde olup muvafık zamanı bekliyorlardı. Bu husumet içinde nihayet Şeyhülislâm üstün çıktı ve Paşa’nın zahiren bir Türk, fakat içten tamamıyla bir Moskof olduğuna ve asıl gayesi Türk devletini Moskoflara tâbi etmek olduğuna dair iddialarla devleti kandırabildi. Bunun üzerine, 3 Mart tarihinde Tayyar Paşa azledilip yerine Hacı Mustafa Efendi[27] geçirildi. Tayyar da Rumeli’ye yollandı. Hacı Mustafa ihtiyar bir adam olup, kendisi de kaymakam olmağı istemiyordu, fakat zorla yaptılar. Böylelikle zavallı şehir, adaletsiz ve gaddar ulemanın elinde ve tabya şakilerinin keyfine terk edilmiş oldu. Öyle bir hale geldik ki reayadan başka Türkler de hallerine ağlıyor ve “ey Allah, şu şehre bir sahip yolla” diye dua ediyorlardı. Rumlar, “Moskof gelip şu şehri alsa ve Hıristiyanlar huzura kavuşsa” diyorlardı. Ermeniler ve Yahudilerin bir kısmı da İngiliz’in gelmesini arzu ediyorlardı. Demek istediğim şudur ki, dünyada eşsiz bir güzellikte olan şehrimiz o hale geldi ki, herkes son derece ümitsizlik içinde Allah’ın yardımını bekliyordu.

Bazı Zorbalık Hareketleri.
Bu sıralarda Üsküdar’da geçen bir vakayı anlatayım: Nizâm-ı Cedid lağvedilip Sultan Mustafa tahta çıktığında, oradaki Ustadan başka bir de Haseki tayin edildi. Güya iki tuğ payesinde olan bu adam, bütün Üsküdar’a hâkim idi ve yanında daima 100 bostancı olduğu halde dolaşıyordu. Haseki, bir gün, dışarıdan koyun getiren silâhlı adamlara rastlayıp yasaktır, diyerek silâhlarını ellerinden almak istemiş. “Verirsin, vermezsin” gibi karşılıklı bir münakaşadan sonra, koyun getirenlerden biri Haseki’nin bir neferini vurup öldürmüştür. Bunun üzerine, Haseki, adamlarına, ne duruyorsunuz deyince büyük bir kavga kopmuş, iki taraftan birçok kişi ölmüş, birçoğu da yaralanmıştır. Gelenler yeniçeri olduğundan, Üsküdar’da büyük kargaşalık çıkmış, bu esnada Hamalbaşı ve Eskici Hüseyin adlarında iki adam türeyip zorbabaşı kesilmiş ve birçok adamı başlarına toplayarak Haseki’yi bulmağa koyulmuşlardır. Önce mahkemeye gitmiş ve kadıdan Haseki’yi talep etmişler, naçar kadı da Haseki’yi kaçırmıştır. Oradan çıkıp kalabalık halinde dolaşan bu adamlar, Haseki’yi camide abdest alırken görmüş ve onu olduğu yerde öldürmüşlerdir. İşte İstanbul’un her tarafında böyle gürültü ve vak’alar eksik olmuyor, kimse bir çare aramağa koyulmuyor ve biçare halk gelecek daha büyük fenalıkların korkusu içinde kalmış bulunuyordu.
İzmit Paşası, Karadeniz Boğazı’nda Domuzderesi’nden Karaburun’a kadar sahilde askerlerle beraber bekliyordu, çünkü devlet Moskof ile bozuşmuştu. Günün birinde, tabyalılardan üç kişi Paşa’nın önünden ihtiramsız ve pervasızca geçerlerken, Paşa onları tutup aşağı göndermiş, şerikleri olan çardak başyasakcısı da onları hapiste alıkoymakla beraber tabyacılara haber vermiştir. Tabyacılar, bunun üzerine, ertesi gün silâhlarını alarak kayıklarla çardağa gelmiş, hapishaneyi basıp arkadaşlarını almış ve Kuruçeşme’ye getirerek prangalarını bir çilingire açtırdıktan sonra yerlerine gitmişlerdir. Vak’ayı duyan Sekbanbaşı, başyasakcıyı çağırarak; “Ben sana yukarıdan gönderilenleri bana sormadan öldür diye emir vermiştim, sen onları nasıl teslim edersin?” diye azarlayınca, yasakçı: “Ne yapabilirdim, büyük bir kalabalık halinde hapishaneyi bastılar. Sen olsaydın vermez mi idin?” cevabını vermiş ve pervasızca gitmiştir. Daha sonra, Sekbanbaşı yasakçıyı tekrar çağırdığı vakit o, başına geleceğini bildiği için gitmemiş, kayığa binmiş ve doğru Macarkalesi’ne giderek keyfiyeti onlara anlatmıştır. Yirmibeşlerin ortasından olup Macarkalesi dayısı olan Kerim Çavuş, kalesinin bütün adamlarını başına toplayıp ve “bak biz ne yaparız, aşağı inince her şeyi altüst ederiz” diyerek harekete geçti. Bu adam, daha evvel de hükümete karşı gelmiştir. Galata’da Karaköy iskelesinin üzerinde bir kahvehane yapmış, zabitler buna mani olmağa çok gayret etmişler, fakat kimse bir şey yapamamıştır. İşte o, şimdi de silâhlı bir kalabalıkla çardağa indi, oranın ellialtıları da kendisine katıldılar ve yasakçı önde olduğu halde, sabah erken Ağakapısı’na geldi. Kapılar henüz Açılmamış olduğundan, yasakçı, “tabyacılar dövüşmek için Çardağa geldiler, kapıları açın” diyerek seslenmiş, kapılar açılıp hep birden içeriye dalınca da büyük bir gürültü kopmuştur. Uykusundan uyanan Sekbanbaşı, ne olduğunu anlamak için gecelik entarisi ile merdiven başına gelmiş, fakat adam ağzını açar açmaz yaka paça aşağı alınmış ve götürülmüştür. Ağanın adamları esvaplarını ve atını arkasından yetiştirmişler, karakulağı da yanına gelmiştir. Sekbanbaşı bu suretle çardağa götürülüp karakulağı ile beraber orada hapsedilmiştir.
Olay Paşakapısı’nda işitilip Padişah’a duyuruldu. Saraydan, Sekbanbaşı’nın azline ve yeniçerilerin istediklerinin tayin edilmesine dair ferman sâdir oldu. Ellialtılar, “bizim istediğimiz yalnız bu adamın azlidir, hükümet kimi isterse onu tayin etsin” diyerek çekildiler. Muhib Ağa, 1 Mayısta sekbanbaşı tayin edilip Çardağa geldi ve selefini, çiftliği bulunan Bursa’ya sürdü. Bostancıbaşı da onun karakulağı’nı Arnavutluğa sürmek istedi, fakat o “ben bostancı değilim, yeniçeriyim, sen bana karışamazsın, ağam nereye giderse ben de oraya gideceğim” diyerek karşı geldi ve lafı kesti. Hadise duyulup yayılmış olduğundan, halk o kadar korktu ki o gün çarşı açılmadı.

Kadınların Numayişi.
1808, 1 Mayıs. Türk kadınları, ellerinde sırıklar olduğu halde, taam vaktinde toplu olarak İstanbul Efendisi’nin konağına giderek yemek sahanlarını açmış ve: “Papaz herif, sen böyle mükellef taam eylerken, biz açlıktan ölüyor, bir ciğeri yirmibeş paraya yiyoruz” diyerek Efendi’nin üzerine yürümüşlerdir. Efendi, bunu görünce sofrayı bırakıp harem dairesine kaçmakla, kadınların elinden kurtulmuştur. Kadınlar, yolda, Cuma günü olduğundan Bayezid Camine selâmlığa giden Padişah’a da arzuhal vermekle beraber, ağızlarını da açmışlar ve uçlarında mum ve ciğer asılı sırıkları sallayarak: “Efendimiz, uyan ve bizi düşün. Pahalılığa dayanamıyoruz, aç kaldık” gibi sözler sarf etmişlerdir. Fakat beyhude çabalıyorlardı, çünkü Padişah’ın elinden bir şey gelmiyordu.

Asilerin Birbirine Girmeleri.
3 Mayıs. Hükümetle birlik halinde olan Kabakçı dayı, Kapı’da müzakere ettikten sonra, dövüşmek üzere Macarkalesi’ne gitti, çünkü Macarların hareketini fena görüyor ve onları temizlemeğe bakıyordu. 5 Mayısta, Kabakçı, askerleriyle beraber ansızın Anadolu kıyısına geçerek, karadan Macar Kalesi’nin arkasına geçti. Macarlılar, hazırlıkla meşgul olduklarından Kabakçı’nın gelişinden haberleri yoktu. Hükümetin kendilerine hor gözle baktığını ve Kabakçı’nın da düşmanlığını bilen Macarlılar, kalelerinin emniyeti için Yuşadağında top yerleştirmeğe çalışıyorlardı. Kabakçı, Macar dayısının orada metris yaptırmakla meşgul olduğunu görünce, askerlerine “vurun” emrini vermiştir. Kerim Çavuş bu baskında öldükten sonra yanında bulunanlar cesedini alıp götürürlerken. Kabakçı arkalarından yetişmiş, onlar da cesedi bırakıp kaleye kaçmışlardır. Kabakçı, kalenin önüne gelerek; “Kaleyi bana teslim edin, yoksa hepinizi kılıçtan geçiririm” diye seslenince, içerdekiler, akıbetlerinden korkarak kapıları açmışlar, Kabakçı da içeri girerek kaleyi zapt etmiştir.
Macar Kalede Savaş Hazırlıkları.
Yukarıda dediğimiz gibi, Ağakapısı baskınından ve Sekbanbaşı’ya yapılanlardan dolayı eşkıyaya öfkeli bulunan Ocaklılar, gittikçe daha çok kabardılar. Nihayet, Ellialtılar hariç, diğer bütün ocaklılar toplanarak topçuları, cebecileri, kalyoncuları ve eski ocaklılardan kalanları müzakereye çağırarak: “Ne demektir ki yalnız Ellialtı orta’nın askerleri Macarkalesi’ndekilerle birleşerek Ağakapısı’nı bassın ve sekbanbaşıyı reziline bir surette dışarı çıkarsınlar. Yedi ocaklı bunları gördükten sonra nasıl yerinde oturur ve susar?” dediler. Onlar da; “Hayır, bu yutulmaz. O adamların cezasını vermezsen yedi ocağın adı silinir” diyerek aynı günde başyasakcı’yı, aslen gürcü olup Macarlılarla birleşmiş olan bir vezir çuhadarını ve Ellialtılardan ve Macarlılardan birçok adamı öldürdüler. Bu işler 10 Mayısta yapıldı ve şimdilik bu kadarla iktifa edildi.

Bir Kiliseye Tecavüz.
21 Mayıs. Bir gürcü mühtedisi olup Hıristiyanlığa muarız olan Kapudan Paşa Seyyid Ali’nin askerleri, pazar günü sabahleyin, Kasımpaşa’daki Ermeni kilisesinde “mes” ayini icra edilirken kiliseyi ansızın bastılar ve ayin esvaplarını giymiş olduğu halde papazı ve halkı önlerine katarak Divanhane’ye götürüp hapsettiler. Büyük kalabalığı gören Seyydi Ali Paşa, güya kendisinin bundan hiç haberi yokmuş gibi, adamlarına kızdı ve getirilenleri serbest bıraktı. Nihayet, Ermeni ileri gelenlerinden birkaç kişi birleşerek Kapudan Paşa’ya onbeş kese para verdiler ve kiliseyi kurtardılar.
Olayları bu kadar uzun uzadıya hikâye etmekteki başlıca gayem. Sultan Mustafa’nın cülûsundan beri yaşadığımız günleri sevgili okuyucularıma anlatmaktır, zira gece gündüz korku içinde âh u vâhla geçen bu günlerde huzur namına bir şey görmedik.



ÜÇÜNCÜ KISIM
Alemdar’ın Zuhuru

Kabakçı’nın Katli.
1 Temmuz. Salıyı, Çarşambaya bağlayan 1 Temmuzda, Mustafa Paşa’nın[28] 300 süvarisi, ani olarak Rumeli’den Fener’e geldiler. Süvarilerin bir kısmı dağda durdu, bir kısmı da, başlarında Vize âyânı Hacı Ali Ağa[29] olduğu halde köye girdi. Onlar geceleyin kahvehaneleri ve diğer yerleri dolaşarak adam aramışlardır. Nihayet, Kabakçı’nın evinde olduğunu anlayınca evi sarmışlar. Sabahın erken saatinde, bir adam evden çıkmak için kapıyı açınca, dışarıda bekleyenler derhal içeri dalmışlar, “davranmayın” diyerek bir uşak ile diğer adamları tutarak silâhlarını ellerinden almış ve “Padişah’ın emri vardır, kendisini isteriz” diyerek dayılarını sormuşlardır. Evin içinde bir gürültü kopmuş, dayının adamları korku ve şaşkınlık içinde iken, haremde uyumakta olan Kabakçı, gürültüden uyanmış ve arandığını anlayınca pencereden atlayarak kimseye görünmeden hamamcıya ait olan yandaki eve girmiştir. Paşa’nın adamları da, selâmlık dairesindeki adamların işini gördükten sonra harem dairesini de araştırmış, Kabakçı’nın karısını ölümle tehdit ederek dayıyı sormuşlar, kadın da, korkusundan, onun kaçtığı evi göstermiştir. Paşa’nın askerleri, gösterilen eve koşarak kapıyı çalınca, Kabakçı, gelenleri kendi adamları zannederek, pencereden: “O gelenler gittiler mi?” diye sormuş ve aşağıdakilerin “gittiler, sen aşağı gel, şana söyleyeceklerimiz vardır” sözleri üzerine gecelik entarisi ile aşağı inince derhal yakalayıp küfürler savurarak götürmüşlerdir. Başına geleceğini anlayan Kabakçı: “Aman yoldaşlarım, bırakın bir abdest alayım” diye yalvarmış, fakat buna kulak asmayan adamlar onu kendi evine götürerek harem dairesinin içinde başını kesmiş ve iki üç kişi kellesini alıp gitmişlerdir. Kabakçının kellesinin orduya götürüldüğü rivayet edildi. Bundan sonra, Kabakçı’nın bütün varı yoğu yağma edildi ve bir kölesi de tutulup götürüldü.
Bu işler bittikten sonra, âyân, Kabakçı’nın evinde, askerler de köylülerin evlerinde oturmuş, atlarını bağlamış ve istirahata çekilmişler, köylüler de çarşı pazarı açmış ve herkes kendi işine gücüne bakmağa başlamıştır.

Fener’de Çarpışma.
Diğer kalelerin dayıları, olan bitenden haberdar olunca Fener’e gelerek âyân Hacı Ali’ye: “Dayımızın başını kestin, varlığını talan ettin ise de, ne yapalım, Padişah emridir. Yalnız, şu fermanı göster de biz de görelim” dediler. Âyan: “Sizin anlayacağınız şey değil, bilmenize lüzum yoktur” deyince, içlerinden birkaç kişi şehre inerek, olan biteni Şeyhülislâm’a anlatmış ve hükümet emri ile yapılmış olup, olmadığını sormuşlardır. Şeyhülislâm: “Hükümetin bundan haberi yoktur. Onlara Kırcali[30] derler ve daima böyle işler yaparlar” cevabını vermiş. Bunun üzerine, tabyalılar: “Bu işlere tahammülümüz yoktur, gidip dövüşeceğiz” deyince, Efendi: “Size emrimdir, dövüşün ve korkmayın, çünkü devletin bundan haberi yoktur” deyip tabyalıların yardım isteklerine de “tayınınızı göndeririz, siz, ancak adam bulmağa bakın” cevabını vermiştir. Hakikaten de aynı gün kalelere üç mavna peksimet gönderildi.
Tabyalılar, Şeyhülislâmın sözleri üzerine derhal Galata’ya geçtiler ve orada bulunan bütün şeriklerine her şeyi anlattılar. Silâhını alan gizlice Fener’e gitti ve hepsi orada toplandıktan sonra, 2 Temmuz Çarşamba günü, akşamüstü, dövüşmeğe başladılar. Vaziyetin ani değişikliğini gören Mustafa Paşa’nın adamları evlerin içinden, tabyalılar da dışarıdan dövüşmeğe başladılar. Tabyalılar, kendilerinin kırıldığı, diğerlerine ise bir şey olmadığını görünce, topları kaleden dışarı çıkartarak evlere yağlı paçavralar atmağa başladılar. Ateş, köyü dört taraftan sardı, savaş ve ateşin arasında kalan zavallı köylüler, kısmen deniz yolu ile kısmen de karadan, yalın ayak ve ağlayarak kaçışmağa başladılar. Bu feci manzarayı tarif etmek imkân haricindedir, çünkü Kavak ve Sarıyer’den Yeniköye kadar savaş gürültüsünü duyan Müslüman ve reaya bütün halk, ev barklarını terk ederek öteye beriye kaçıyordu, kaçanların bir kayığı da battı ve içindekilerin hepsi boğuldu. Dövüş esnasında, âyan Hacı Ali, altmış adamla beraber Fener’in içine sığındı, kalan askerleri de dağa kaçtılar. Bu vaziyette bir taraftan yangın yayılıyor, diğer taraftan da savaş devam ediyordu. Tabyalılar kaleden topla, dağdakiler de tüfenkle şiddetli bir şekilde dövüşüyorlardı. Pazar akşamına kadar gece gündüz devam eden bu savaşın gürültüsü Üsküdar ve Tophane’ye kadar duyuluyordu. Nihayet, kuledekiler gece karanlığında dışarı fırlayarak şiddetli bir ateş mübadelesi içinde Bahçeköy’e doğru uzaklaştılar. Rivayete göre, tabyalılardan 300, Paşa’nın askerlerinden ise 13 kişi ölmüştür. Bu beklenmedik olayın nedenini ne büyük, ne de küçük, kimse anlamadı.

Rumeli Ordusunun Gelişi.
4 Temmuz. Hazine vekili Küçük Nezir Ağa, orduyu şehre davet etmek üzere devlet tarafından ordugâha gönderildi. Ordu, üç gün evvel Edirne’den yola çıkmıştı, fakat hükümet geç haber almıştı.
6 Temmuz Pazartesi günü, saat 4’de, Yeniçeri ordusu Topkapı’dan içeri girdi. Salı günü, saat 12’de de Padişah, kayıkla Eyyub’a geçerek oradan Davudpaşa’ya ve sancağı selamlamak üzere Haznedar Çiftliği’ne gitti. Padişah, dönüşte Davudpaşa’ya kadar gelerek orada atına bindi. Bu sırada. Alemdar Mustafa Paşa, Çarhacı Ali Paşa, Behram Paşa ve sadrazam Çelebi Ağa Mustafa Paşa, Padişah ile istişarede bulundular, fakat Mustafa Paşa’nın niçin geldiği anlaşılmadı. Padişah paşalarla görüştükten sonra avdet etti. Sancak alayı da, akşam saat 10’da Edirnekapısı’ndan içeri girmeğe başladı ve geç vakit saraya vardı. Bu esnada, Kovacılarbaşı’nda alayı seyir etmekte olan bir Ermeni öldürüldü. Bu gidiş gelişten sonra, paşalar Çırpıcı çayırında karargâh kurdular. Henüz tayin edilmiş olan Yeniçeri ağası, aynı gece yattığı yerde öldü.
9 Temmuz Perşembe günü, Sadrâzam huzura çıktı ve rikâb oldu. Sonra Şeyhülislâm değiştirilip Arapzâde tayin edildi. Bu sırada, Mustafa Paşa 300 tüfenkli ile beraber Bab-ı Ali’ye gelerek Sadrazam’ı ve yeni Şeyhülislâm’ı bekledi. Sonra, saat 7’de oradan ayrılarak Kapıkâhyası’nın konağma gitti ve saat 9’da da ordugâha avdet etti. Padişah da, Alayköşkü’ne inerek Mustafa Paşa’nın alayını temâşa etti.
Ertesi Cuma günü, Sadrâzam, Yeniçeri Ağası’na: “Tabyadaki merhametsizlere söyle, yüzü suyu ile kalkıp def’olsunlar, yoksa alimallah hepsini de köpekler gibi gebertirim. Beni kanlı katil yapmasınlar, çünkü ne yaptılarsa yaptılar, artık son versinler, böyle isyan olmaz” dedi, zira tabyalılar henüz kalelerde bekliyorlardı. Bunun üzerine, Yeniçeri Ağası, tabyalıların orta odabaşılarını çağırarak: “Gidip şu asileri kendi memleketlerine yollayın, zira devlet böyle istiyor, bu emirdir. Şayet gitmek istemezlerse âkıbetleri fena olur” demiştir. Odabaşılardan sekiz kişi, Ağa’nın bu sözü üzerine tabyalara gittiler, fakat birkaçı mırıldanarak gitmek istemeyince, Ağa onlardan ikisini boğazladı, dördünü de sürgün etti. Bunun üzerine, tabyalılar bu işin çıkar yol olmadığını anlayıp şimdilik dağıldılar.
11 Temmuz Cumartesi günü, öğle vaktinde. Padişah Bab-ı Ali’ye şu mealde bir hatt-ı şerif yolladı: “Mustafa Paşa benim öz ve seçkin kahraman bir vezirimdir. Bunu eskiden bilmiyor idiysem de kendisi gibi cesur ve samimi bir adamım olmadığını şimdi iyice anladım. Kendisini bütün devletimin murahhası ve serdarı tayin ettim. O, Edirnekapısı’ndan Tuna Suyu’na kadar salahiyettar olup devletimde onun sözü geçecek ve gerek sadrâzam ve gerek bütün rical ve ulema onun sözünden çıkmayacaklardır. Mustafa Paşa murahhas olduğundan dolayı, seferlere kendisi nezaret edecek ve sefere gitmek istemeyenler için kendisi bildiği nizamları koyacaktır. Dediğim gibi, devletimin bütün umuruna kendisi karışacaktır”.



DÖRDÜNCÜ KISIM

Sultan Selim’in Katli.

Alemdar’ın İşbaşına Geçmesi.
16 Temmuz 1808 perşembe sabahı, Mustafa Paşa, 5 - 6000 tüfenkli adamla beraber Bab-ı Ali’ye geldi ve arz odasında oturarak Sadrâzamla görüştü. Görüşme bittikten sonra, Mustafa Paşa, kâhyasını hiddetle çağırarak, gidip Çavuşbaşı’yı derhal getirmesini emretmiştir. Çavuşbaşı gelince, Paşa, Sadrâzam’a hitaben: “Abe paşa kardeş, elhamdülillah sancağ-ı şerifi selametle getirdin ve ben de seni getirdim, ver mührü cavuşbaşıya” dedi. Sadrâzam titrek eliyle mührü çıkarıp verdi ve biraz daha kaldıktan sonra bir biniş giyerek: “Efendim, beni eteğinden ayırma” dedi. Bunun üzerine Paşa, kâhyasına “bu adamı benim ordugâhıma götür” emrini verdi. Paşa, rikâb merasimi için ulemayı ve ocaklıyı Bâb-ı Ali’ye getirtti. Bunlar yapılmadan evvel, Tekke-i mabeyn’e tebdil biniş etmekte olan Padişah, yolun yarısına kadar gitmişken, rikâb lafını duyunca binişi paydos ederek geri döndü ve yapacağı fenalığı düşünüp kararlaştırdı. Mustafa Paşa ise, rikâb ağaları ile görüşmek üzere önce Şeyhülislâm’ı saraya gönderdi, sonra da bütün âyanlarla beraber kendisi içeri gitti. Paşa, saraya gitmezden evvel, şehrin her tarafına kendi askerlerini yerleştirdi, kalan askerleri de tam teçhizatlı oldukları halde kendisi ile beraber saraya soktu. Ortakapı meydanı 5 – 6.000 askerle doldu. Darphane kapıları da kapatıldı ve herkes kendi yerinde hareketsiz kaldı, çünkü Paşa, adi insanların niyetlerini çok iyi biliyordu. Askerlerinden başka bütün ricâl ulemâ, ocaklı ve Rumeli ve Anadolu ağaları beraberinde olan Paşa, Soğukçeşme Kapısı’ndan girerek Akağalar Kapısı’nın önünde namazgâhın üzerinde oturdu, karakullukçu vasıtasıyla Silâhdar Ağa’yı çağırdı ve mührü kendisine vererek onunla konuştu. Konuşmayı müteakip Silâhdar Ağa içeri gittikten sonra Kızlarağası ile Şeyhülislâm geldiler ve Paşa’ya: “Efendim, Padişah mührü zât-ı âlinize verecektir” deyince. Paşa: “Ben mühür almağa gelmedim, onu alacak elbette birisi bulunur. Ben ancak Sultan Selim’i görüp ayağını öpmeğe geldim, zira onun ekmeğini yemişimdir. Kendilerini dışarı çıkarın, konuşacağım vardır” demiştir. Paşanın bu sözlerini duyanların yüzleri bambaşka bir hal almış ve Kızlarağası ile Şeyhülislâm harem dairesi kapısından içeri gitmişlerdir.

Alemdar Paşa Sarayda.
Oturduğu yerde neticeyi bekleyen Paşa, giden gelen olmadığını görünce, vaktin geçtiği halde dediğini niçin yapmadıklarını Kızlarağası’na sormak için karakullukçuyu tekrar içeri gönderir. Karakullukçu içeri gittikten sonra bir daha görünmedi ve hayli zaman sonra Kızlarağası önüne gelince, Paşa: “Niçin bu kadar bekletiyorsunuz? Sultan Selim’i niçin getirmiyorsunuz? Dediklerimi anlamadınız galiba” dedi. Ağa da: “Efendim, ben çıkmam diyor” cevabını verdi. Bunun üzerine, Paşa, maksadını olduğu gibi açıklayarak: “Git, Sultan Mustafa’ya söyle tahtından insin ve hiçbir endişesi olmadan içeri giderek rahatına baksın. Bize güngörmüş padişah lâzımdır. Zamanı gelince, mirası olan taht kendisinin olacak ve biz de kendisini padişahımız olarak tanıyacak ve hizmet edeceğiz. Sözlerime bütün ocaklı şahiddir, kendisine hiçbir zarar dokunmayacaktır. Bu, devletin yüksek menfaati içindir. Şunu bilin ki ben kendi kendime hareket etmiş değilim, diğer devletler beni bu işi yapmağa zorlamışlardır[31]. Vallahi, maksadım bir tarafı yermek, diğer tarafı yükseltmek değildir, sırt devletin menfaatini korumak için işimi gücümü bırakıp devletimiz huzura kavuşsun diye geldim. Bunun için. Sultan Selim’in tahta dönmesi lâzımdır” dedi ve kendi adamlarına dönerek: “Ağalar, âyanlar. Sultan Selim’i ister misiniz?” diye sorunca, onlar da hep bir ağızdan: “Efendim, Sultan Selim’i isteriz” cevabını vermişlerdir. Bundan sonra, Paşa, tekrar Ağaya dönerek; “Şimdi varıp Sultan Selim’i getirin ki bîat edip gidelim, zira Rumeli ve Anadolu ağaları onu bekliyorlar” dedi. Kızlarağası, Paşa’nın bu emrini duyduktan sonra içeri girince Akağalar kapısı kapandı. Kapının kapatıldığım gören Paşa, Kapıcılar kâhyası Şemseddin Bey’i çağırarak niçin kapattığını sordu; o da kendisinin yalnız dış kapılara karıştığını, bunların ise Kapıağası’nın salâhiyetinde olduğunu söyledi. Paşa, Kapıağası’nı çağırarak aynı şeyi ona da sordu ve Kızlarağası’na dediklerini tekrarladı. Kapıağası içeri girdikten sonra Akağalar ve Araba kapılarını sıkıca kapadılar. Buna çok hiddetlenen Paşa, Sultan Selim’in hal’i esnasında Anadolu Kazaskeri olan Aşır Efendi’nin oğlu Tahir Efendi’yi ve Nakîb Efendiyi çağırarak onlara ve korku içine düşmüş olan devlet ricaline hayli ağır sözler söyledi.
Kızlarağası, yukarıda söylediğimiz gibi içeri girerek Paşa’nın sözlerini Sultan Mustafa’ya anlatınca, sultan hiddetle: “Ben tahttan inmem. Sebebi nedir? Düşmana bir kal’e mi teslim ettim veya devlete bir zararım mı dokundu? Şunu bil ki ölsem de inmem, lazım geleni yapar ve kendimi rezil etmem. Yerimde rahat otururken ‘istemem’ diye o kadar ısrar ettiğim halde dinlemediniz ve sürükleyerek getirip tahta oturttunuz, şimdi de in diyorsunuz. Mümkün değildir, öyle şey olamaz” demişti. Epey zaman geçtikten sonra Kızlarağası gelip kapının arkasından Paşa ile konuştu; Paşa da hiddetle: “İki üç saat oldu bekliyorum, ortada kimse yok, kapıları da kapadınız. Bilin ki kapıları kırar ve yapacağımı bilirim” dedi. Ağa: “Efendim, söyledik lakin ben çıkmam diyor, keyifsiz ve hastadır” demişti. Kızlarağası belki de hakikaten gidip keyfiyeti Sultan Selim’e anlatmış ve yerinden dışarı çıkarmıştı, fakat Sultan Mustafa’nın eşkıya mabeyincileri onu orada yakalayarak, ileride anlatacağım veçhile feci surette öldürmüşlerdi.

Sultan Selim’in Katli.
Niyetlerini anlamış olan Paşa: “Kâfir fellah, eğer ki Sultan Selim’e bir şey olursa, şart olsun, Sultan Mahmud’dan gayri hepinizi kılıçtan geçiririm” diye tehditte bulundu. Paşa, kendisinden korkarak bir şey yapamayacaklarını sanıyor ve bekliyordu. Ağa’nın son defa gelip gitmesi yalnız Hazine Kâhyası ile konuşmak içinmiş, çünkü Paşa’ya geldiğinde başka türlü cevap veriyordu. Bu sırada. Harem dairesinin içinde insanın tüylerini diken diken eden hazin bir feryat kopmuş. Yüreği yanmakta olan Paşa, Ağa’yı tekrar çağırtarak: “Gâvur fellah, Sultan Selim’i derhal çıkarmalısın, yoksa ben mahrem kapıyı kırar, içeri girer ve ayağını öperek kendim dışarı alırım” dedi. Paşa aynı zamanda şehremini ambarından getirttiği balta, testere ve balyozlarla Akağalar Kapısı’nı kırdırmağa başladı. Selamlık dairesinde bulunan ağalar, balyoz sesinden dehşete kapılarak akıbetlerini düşünüp ağlamağa başladılar. Böylece, bir taraftan kapıya balyozlar iniyor, diğer taraftan askerler de zurzun (revzen) üzerine çıkıyorlardı. Askerlerden biri içeri atılırken akağalardan biri kılıçla koluna vurmuş, asker de onu tüfenkle vurarak yere sermişti. İçerdeki ağalar, Paşa’nın kapıyı kırarak içeri gireceğini ve bunun kendileri için iyi bir şey olmayacağını anlayarak kapıyı açmış ve buyur etmişlerdi. Silahdar Ağa, Paşa’nın oturması için bir seccade getirmiş ise de, o içeri dalınca Arz Odası’nın önünde yere oturmuştur. Silahdar, yerli yerinde öldürüleceğini görünce; “Efendim, kulunu öldürme, zira sizlere sonra lazım olurum, kapıları ben kapamadım, efendim” diye yalvarmıştır. Bundan başka, kâhyası da “burada yakışmaz, büyük ayıp olur, yapmayın” diyerek Paşa’ya mani olmuştur. Paşa orada durup Sultan Selim’in getirilmesini bekliyordu, oysa onu çoktan öldürüp işini bitirmişlerdi. Sultan Mahmud’u da öldürmek için kılıçla üzerine atılmışlarsa da, Amber Ağa denilen lalası onu sırtına alıp, kendisine taraftar diğer birkaç silahlı ağa ile beraber haremin diğer tarafına kaçırmışlardı. Sonra, zülüflü baltacılar içeri çağırıldı, fakat bir de baktılar ki Sultan Selim’in bir ehrama sarılı naşını getirip Paşa’nın önüne koydular. Bunu görünce yıldırımla çarpılmış bir hale düşen Paşa, o derece öfkelenmişti ki bir ara. Sultan Mahmud’dan başka bütün saraydakileri kılıçtan geçirmek istedi ise de, derhal kendine gelerek Sultan Mahmud’u sordu ve “Ona da dokunursanız, alimallah, Osmanlı devletinde şimdiye kadar görülmemiş bir şey yaparım” dedi. Bunun üzerine, kazasker payesini havi Eminpaşazâde Emin Bey, “Sultan Mahmud efendimizi getiriyorlar” dedi. Olan bitenden haberi olmayan ve Paşa’yı da tanımayan Sultan Mahmud, asker üniforması ile karşısına çıkan yüzü sararmış ve hiddetli Paşa’yı görünce korkmuş. Paşa: “Efendim, korkmayın, ben efendimi arıyorum” diyerek ayaklarına kapandı. Bundan sonra, akşam üstü, Padişah’ı merasimle tahtına oturttular, toplar atıldı ve münadiler vakıayı her tarafa ilan ettiler. Kaderin cilvesine bakın ki Mustafa Paşa Sultan Selim’i tahtına çıkarmağa gelmişken, aklından geçmediği halde Sultan Mahmud’u iclâs etti.
Paşa, gittikçe fitili alıyordu. Gözlerinin önünde duran Sultan Selim’in naşının üzerine eğilip “bu asil, melek gibi adama nasıl el kaldırdılar? Kalkan el kurumadı mı? O, her türlü medh u senaya layık bir padişah idi. Hıristiyanlara o kadar kilise yaptırdı ve hiçbir padişah fakirlere onun kadar bakmamıştır” diyerek ağlıyor ve ölünün üzerine kapanarak ayağını öpüyordu. Bu suretle git gide daha çok ofkelenen Paşa: “O kudurmuş canı ağalar burada olsalar da hepsini gebertseydim. Bu kadar da vahşet olur mu imiş? Dünyada nadir bulunan böyle akıllı, âlim ve şefkatli bir adamın hayatına nasıl kıydılar? Onu yalnız ben değil, başlarında meşhur imparator Bonapart olduğu halde bütün Avrupa kralları methederlerdi.”  diye ağlayıp duruyordu.
Bir an, Paşa, söz anlatmak için içeri yolladığı fakat bir şey becerememiş olan Şeyhülislam’ı hatırladı ve “sizin gibi boş adamlar bu devleti idare edebilir mi?” diyerek kılıcını çekti ise de. Köse Kâhya, ellerine sarılarak: “Efendim, ne yapıyorsunuz, gafile korkudan bir şey olursa sonra ne yaparsınız?” diyerek mani oldu.
Bundan sonra, içeride bulunan katil ağalardan baş çuhadar Fettah Ağa, Küçük Nazir Ağa, Sır kâtibi Arif Bey ve diğer mabeyinciler yakalanarak fırına gönderildi. Büyük İmrahor Ağa Kapı’ya, silahdar Turna İbrahim Ağa ise şimdilik kaydı ile evlerine gönderildiler. Sultan Selim’in öldürülmesi üzerine, saat 9’dan sonra Sultan Mustafa hal ve Sultan Mahmud iclâs edilmiş ve müteakiben sadaret mührü Mustafa Paşa’ya verilmişti. Saat 11.30’da ise. Paşa, peykleri ve bütün askerleri ile beraber saraydan çıkarak Kapı’ya geldi ve herkesin kendi yerine gitmesi için saray kapıları açtırdı. Hazine kâhyası ile diğer birkaç ağa, kargaşalık esnasında kaçmışlardı, fakat sonra birer birer yakalandılar[32].

Sultan Selim Nasıl Öldürüldü.
Sultan Selim’in katli olayına ait edinebildiğim malumatı burada kaydetmek isterim: Olaylardan hiçbir malumatı olmayan masum Sultan Selim, yerinde oturmuş kitap okumak ve dua etmekle meşgul bulunduğu bir sırada Kızlarağası gelip: “Efendim, kul gelmiş, siz efendimizi istiyor buyurun” der. Zavallı Sultan ise: “Uf! neyleyim, bıraksınlar beni şurada rahat oturayım. Tahta oturan yapıp yakıştırıyor, beni kımıldatmazlarsa olmaz mı?” gibi sözler söylemiştir. Fakat Ağa’nın ısrarı üzerine, acınacak bir halde olan Sultan mecburen dışarı çıkmıştır. Dışarıda ise mabeyinci ağalar ellerinde kılıç olduğu halde bekliyorlardı. Kendisini zahiren Sultan Selim’e masum gösteren Kızlarağası da kalben dışarıdakilerle beraber idi. Sultan Selim dışarı çıkar çıkmaz, bu köpekler derhal üzerine atılmışlar, o da bunu görünce: “Kıymayın bana, bu şeylerden benim haberim yoktur” diye bağırmışsa da, birer ayı kesilmiş olan bu adamlar onu diri diri yemek ve bir an evvel kanını içmek istiyorlardı. Önce Haznedar Kâhyası bir tokat indirdi; sonra Nazir Ağa hançerle göğsüne vurdu. Bunun üzerine, kafesin içinde Sultan Selim’e hizmet eden iki siyah ağadan biri bu köpeklere karşı mücadele etmişse de muvaffak olamadı; zira Sultan’ın üzerine gelenlerin oniki kişi olduğu söyleniyordu. Bu vaziyette, önceden de böyle bir şey olacağından haberleri olmayan iki kişi ne yapabilirdi? Nitekim onlar karşı geleni öldürdükten sonra, bazısı kılıç, bir kısmı hançerle Sultan Selim’in üzerine atılmış, ellerinde ip tutmuş birkaç kişi de onu boğmak için yere yatırmağa çalışıyorlardı. Yazık oldu Sultan’a! Şayet elinde bir kılıç olsaydı hepsini de gebertirdi, zira kılıç kullanmasını ağalardan daha iyi biliyordu. Onlar ise, elinde bir şey bulunmadığından istifade ederek köpek gibi üzerine saldırdılar, biri sakalından çekiyor, biri darbe indiriyor, ellerinde ip olanlar da onu boynuna geçirmeğe çalışıyorlardı. Sultan ise: “Aman! Kıymayın bana, sizi hepinizi çırak ederim, ah, kıymayın. Ben size ne kemlik ettim, hiç de mi nimet yemediniz benden” diye tekrar yalvarmıştı. Fakat o gözleri dönmüş cellâtlar onu diri diri parçalamağa bakıyorlardı. O esnada Başçuhadar, cellâtlara ve meydan usta’larına koşarak onları yardıma çağırdı, asıl cellâtlar gelmeyince de, padişahın hamlacılarına koşarak “neferlerinizi toplayıp silahlı olarak içeri girin” dedi, fakat onlar da gelmek istememişler, çünkü bu kana susamış ağalar önce Sultan Selim’i, sonra Sultan Mahmud’u öldürdükten sonra Mustafa Paşa ile dövüşüp onun işini de bitirmek ve nihayet padişahları ile rahata kavuşarak herkesi korku içine düşürüp devleti tam manasıyla ellerinde almak niyetinde idiler. Bu korkudan dolayıdır ki Kapudan Paşa da, elindeki bütün deniz askerleri ile içeri gelmeğe davet edildiği vakit, içeri girmesinin fena olacağını düşünerek, kalkıp daha evvel çağrıldığı Bab-ı âli’ye gitti. En sonra Bostancıbaşı çağrılmış, o da yalnız kendi kayığının kürekçileri ile gitmişse de, denildiğine göre, gidinceye kadar esasen iş işten geçmişti.
İşte dünyanın geçici servet hırsı ile körleşen bu duygusuz canavar adamlar, işe karışmayan cellâtlardan daha akılsızca hareket ederek, bu işin sonunun ne olacağını düşünmediler, kendileri birer cellât kesildiler ve Padişah’ı, beline, karnına vurarak, el ve ayağından çekerek, sakalını yolmakla tarifi gayri mümkün işkencelere maruz bıraktılar. Yerde kıvranan biçare Padişah ise, ağlayarak: “Vay halime! Devletimizin Avrupa devletlerine denk ilerlemesi için o kadar çaba harcadığım için kötü adam oldum. Bütün gayretimin boşa çıkmasından sonra şimdi de beni merhametsizce öldürüyorlar. Yazık, ben neler düşünüyordum ve ne gayelerim vardı, fakat bu duygusuz millet beni bu hale soktu. Vay bana ki dünyadan mahrum kalıyorum” demiş ve büyük küçük oradakilerin hepsini de lanetlemişti. Onlar ise, kemendi boynuna geçirebilmiş ve bir ucunu Başağa, diğer ucunu da Hacı Bağdatlı çekmiş. Nezir Ağa boğazını. Büyük İmrahor da hayalarını sıkmışlardı. Padişah’ın bu tahammül edilmez işkencesi iki saat sürmüş ve nihayet, 16 Temmuz Perşembe günü akşam üstü ölümle nihayet bulmuştu[33].
Sultan Selim’le Mahmud’un işlerinin bitirilmiş olduğunu zanneden Sultan Mustafa da, Mustafa Paşa ile savaşmak üzere cephane hazırlanmasını ve saraydakilerin hepsinin silahlanmasına dair ferman çıkarmıştı, fakat Şeyhülislam’ın “kafese buyur” dediğini, Sultan Mahmud’un çıkarıldığını ve “bulunmaz” ağalarının toplatıldığını duyunca: “Ya, hay medet hay!” diye haykırmış; kendisini alıp Şimşirlikte kapatmışlardır.
Şimdi, bu seneye ait “üç hânende yeni bir şarkı teganni edecekler ve aralarında tatlı tatlı bir ahenk kurulacaktır” kehanet sözünün tefsirini düşünelim. Fransız elçisi General Sebastiani, Rusçuk’a giderek Sultan Selim’in tekrar tahta çıkarılması için Mustafa Paşa ile anlaşmıştı, çünkü İmparator Bonapart da bunu istiyordu. İşte “üç hânende” bunlardır. Mustafa Paşa derhal ordunun bulunduğu Edirne’ye geldi, üç paşa orada istişarede bulunarak İstanbul’a gelip Sultan Selim’i tahta çıkarmağa karar verdi, çünkü herkes Sultan Selim’i seviyordu. Bu da “tatlı ahenkli yeni şarkı”dır. Vakit gelip de Sultan Selim’in kafesten çıkarıldığı duyulunca herkes meftun oldu, Selim’in öldürüldüğü, Mustafa’nın indirildiği ve Sultan Mahmud’un tahta çıkarıldığı duyulunca da herkes hayret içine düştü.
Yukarıda anlattığımız olaylar bittikten sonra. Sultan Selim’in cenazesi o gece olduğu yerde kaldı. Ertesi Cuma günü sabahı, tekmil rical ulema ve bütün ayanlarla beraber Mustafa Paşa ve tüfenkleri omuzlarında bütün asker orada toplandılar. Sultan Selim’in naşı şahane bir merasimle Laleli Camii’ne götürülüp babasının yanına defnedildi.
İşte ancak bu suretle Sultanın arzusu yerine gelmiş oldu. Cenaze alayına 4 – 5.000 tüfenkli asker iştirak etti ve böylece, sağlığında yapamadığı, öldükten sonra kendisine şeref olarak nasip oldu.
Ayni Cuma günü, Sultan Mahmud Ayasofya Camiine selamlığa gitti. Döndükten sonra, Kızlarağası Balıkhaneye, Yazıcı Efendi de fırına götürüldüler.



B E Ş İ N C İ K I S I M

Alemdar’ın Sadareti - Sekban-ı Cedid

İdamlar.
18 Temmuz Cumartesi günü, Padişah, Paşa ile beraber Ağabahçesi’ne gelmiş ve orada gizli bir konuşma yapmışlardır. Sonra, iki mabeyinci tutulup fırına götürüldüler. Akşamüstü de, Büyük İmrahor Seyyid Mehmed Ağa, Terzibağı kerhanesinin önünde başı kesilerek idam edildi. Kesik kellenin yanında şu yazıyı havi bir levha konulmuştu:
“Hüdavendigâr-ı esbak Sultan Selim Han efendimiz hazretlerinin şehâdeti tertibine cesaret eden hâin-i din ü devlet ve kâfir-i nân ü nîmet ve mütecâsir-i fitne vü mefsedet Mîrahur-i evvel-i sâbık Muhammed nam mel’unun ser-i maktu’udur.”
Arkasından da sabık Büyük Mabeyinci ve Sultan Mustafa’nın sağ eli sayılan Hazine vekili Küçük Nezir Ağa getirilip aynı yerde kellesi kesildi. Seferli odasından Başçuhadar Fettah Ağa da Bâb-ı hümayun’un önünde idam edildi.
Bunların kellelerinin yanında da yukarıdaki gibi yazılar konulmuştu. Daha evvel, Sultan Selim’in validesinin sağlığında lalası olup Mercan Ağa denilen kızlarağasının kellesi Balıkhane’nin içinde kesildi, cesedi de Eyüb’e gönderildi.
19 Temmuz Pazar günü. Mercan Ağa’nın kellesi, aşağıdaki yazı ile Ortakapı’nın önüne konuldu:
“Hüdâvendigâr-ı esbak Sultan Selim Han Efendimiz hazretlerinin şehâdeti maddesine iğmaz ve medhali olduğu tahkik olunan sâbık Dârüssâade Ağası Mercan Ağa’nınn ser-i maktu'udur.”
Aynı gün, Hacı Ali Bağdatlı ile Sâye ocağından olan Hazine kâhyası tutulup Bâb-ı âliye getirilerek hapsedildiler. Akşamüstü de, Hazine Odası’nda olan Sır kâtibi Arif Bey’in kellesi Alayköşkü önünde kesildi. Bâb-ı Hümayun’un önünde de Mabeyinci musahibi olan siyahî Cafer ve Firuz Ağaların[34] kelleleri kesildi.
20 Temmuz. Paşa saraya giderek irkâb edildi. Sonra, Hazine Kâhyasının kaftancısı olan Nısfet Efendi fırına götürüldü.
23 Temmuz. Valide Sultan’ın kahvecibaşısı Abdurrahman Efendi saklanmış bulunduğu yerde tutulup, akşamüzeri Alayköşkü’nün önünde başı kesilerek idam edildi.
24 Temmuz. Seferli odasından olup, Sultan Mustafa’nın kahvecibaşısı olan Zağlı Süleyman Ağa ile ikinci tebdil hasekisi Hacı Bağdatlı Ali Ağa, Bâb-ı Hümayun’un önünde yan yana idam edildiler.
26 Temmuz. Onsekiz kız, Adalar önünde boğdurularak denize atıldılar[35].
29 Temmuz. Paşa’nın pek çok işkence yaptırdığı hazine kâhyası Selim Ağa, nihayet, Terzibaşı kerhanesinin önünde idam edildi, yanında da fırına götürülmüş olan kaftancısı Nısfet Efendinin kellesi kesildi.
30 Temmuz. Sultan Mahmud’un kılıç kuşanma merasimi yapıldı. Çarhacı Ali Paşa, kapudan Seyyid Ali Paşa ve Sadrazam Mustafa Paşa, Padişah’ı muhteşem bir törenle Eyüp’e götürdüler.
3 Ağustos. Yenişehirli Köse Musa Paşa’nın kellesi İzmit’ten getirilerek Ortakapı’nın önüne konuldu. Yanındaki yazı şudur;
“Sabıka Rikâb-ı humâyun kaymakamı olup kâr-ı mekrûhîni terviç fikr-i fâsidesiyle hukuk-ı nizâm-ı veli-nimeti heik ve indirâs-ı esâs-ı saltanatı mucib hareketle ictirâ eylediğinden başka, beytülmâl-i müslüminin itlaf u yağma olmasına sebeb-i müstakil olduğu zahir u rû-nümâ olmağla bu makule hâin-i nân u nemekin izâle-i vücûd-i habaset-âlûdu şer’a n ve kanunen lâzımeden olduğuna binâen şeref-yâfte-i sudur olan hatt-ı humâyûn-ı azamet-makrûn mucibince cezâ-i sezası tertib olunan Musa Paşa’nın ser-i maktu’udur.”
4 Ağustos. Saray kadınlarından Dadı kadın ve Kâhya kadın denilenlerle diğer iki kadın tutulup Gümrüğün önünde kayığa bindirilerek Fenerbahçesi önüne götürüldü ve dördü de denize atıldılar.
15 Ağustos. Yazıcı Efendi Limni adasına, mabeyinci Abdülkerim Ağa da Girid adasına sürüldüler. İkisi de böylece şimdilik kurtuldular.
20 Ağustos. Aslen bir Yahudi olan ocak bezirganı, Ağakapısı’nda boğduruldu ve kellesi, devlete ihanet ettiğine ve kendisine düşmeyen işlere karışmış olduğuna dair bir yazı ile Kapı dışına konuldu.
30 Ağustos. Cüce Kadri Ağa bir iki gün hapsedildikten sonra Ahu-kapı’nın önünde boğdurularak denize atıldı. Bu adam cülus esnasında kurtulmuş ise de, bilahare Mustafa Paşa, bütün müzakerelerin onun evinde yapılmış olduğunu duymuştu. Filvaki, Kabakçı, sağlığında, Sultan Selim’i öldürmek hususunda mabeyinci ağalarla orada istişare etmişti. Onlar verdikleri kararı yerine getirdiler, fakat yaptıklarının cezasını da çektiler.

Anadolu Ayanlarının Gelişi.
Paşa, bu icraattan sonra, ulema ve ricalin takibine başladı. Hemen hemen hiçbir büyük efendi bırakmayıp hepsini sürdü; gerek ocaklı ve gerekse sonraki cülusta bulunan ve yeni nizama karşı gelenlerin hepsinin de işlerini bitirdi. Sonra da Anadolu ve Rumeli beylerini, askerleriyle beraber İstanbul’a getirtti. Kendisi esasen âyanları ile birlikte gelmişti. Gelenler Çapanoğlu, Kara Osmanoğlu, Taşdevirenoğlu, Kalyoncu ve Serezli İsmail beylerdi ki bunlar hep birden yeni nizamı tasvib ettiler.

Yeniçerilere İlk Darbe.
17 Eylül. Paşa, yeni nizamın tasvibine aid yazıyı imzalatmak üzere, Padişah’ın da iştirakiyle Kâğıthane’de mükellef bir ziyafet tertib etti. Orada, hepsi de yazıyı imzaladı ve mühürlediler. Sonra Çapanoğlu, Kara Osmanoğlu ve İsmail Bey, Padişah’ın ayağını öptüler; Padişah da kendilerine kürk giydirdi ve ayrıca birer hançer hediye etti.
20 Eylül. Müteakip üçüncü gün, önce yeniçeri ulufesinin yarısı kesildi. Mesela, on akçe alana beş ve diğerlere aynı nispette tediye edildi. Sonra, yeniçeri ulufesinin satış ve alışını men’eden hatt-ı hümâyun çıkarıldı. Fakat bu karar Türklerde infial uyandırdı. O gün Üsküdar ve Levend Çiftliği kışlaları açılarak, bu defa “seymen” değişik adı altında, asker kaydına başlanıldı.
26 Eylül. Kadı Paşa birçok askerle beraber Anadolu’dan geldi. Üsküdar ve Çiftlik seymenleri onu selamlamağa gittiler, sonra da onu askerleriyle birlikte alay halinde Paşakapısı’na getirdiler. Paşa, Kadı Paşa’ya muhteşem bir hilat giydirdi, fakat bu, yeniçerilerin yüreğini çiğnemekten daha ağır bir şey oldu. Birçok Müslüman, birbirine: “Müslüman’ın bakacağı şey değildir bu, hemen gâvurlar baksınlar” diyerek başlarını çeviriyorlardı. Demek istediğim şudur ki, bu defa nizama gireceklerdir ve zannımca, zahiren her şey yolunda gitmektedir ve yeni nizam yerleşecektir. Allah fakirlere acısın ve sonu iyi olsun. Amin.

Sekban-ı Cedid
Yukarıda hikâye ettiğim gibi, Mustafa Paşa, sadaret mührünü aldıktan sonra şehri her bakımdan intizama koydu. Şimdi ise, onun nasıl bir adam ve ne kadar akıllı bir zat olduğunu anlatmak isterim. Kendisi, okuryazar değildi, fakat doğuştan zeki ve aslan gibi cüsseli bir zat idi. Sesi duyulduğu yerde herkes sarsılırdı ve o, büyük ve küçük herkesin gözünü korkutmuştu. İşte, hikâye edeceğimiz veçhile, onun bu mükemmeliyeti kendi ölümüne sebep olmuştur.
Mustafa Paşa, her şeyi düzene koyduktan sonra, yeni bir nizam ihdas etmeye başladı. Önce, bütün Rumeli ve Anadolu paşa ve ağalarını İstanbul’a getirtti, sonra bütün devlet ricali, ulema ve ocaklıların önünde konuşarak: “Her devlet talim ve terbiyeli ordulara malik olduğu içindir ki bu kadar büyük bir millet olan biz düşmana karşı daima yeniliyoruz. Bunun sebebi aşikâr olarak talim ve terbiyeli ordumuz olmadığındandır. Öyle bir orduya sahip olsaydık bu sene içinde çok yer kazanmış olacaktık. Böyle bir orduya sahip olmadığımız halde düşman yine de çokluğumuzdan dolayı bizden korkmaktadır. Demek oluyor ki, dediğim gibi bir kuvvete malik olsaydık bu umumî harb esnasında biz de bir şeyler yapmış olurduk. Söylediğim askeri nizam, Nizam-ı Cedid namı ile Sultan Selim’in günlerinde kuruldu ise de, bu adı kabul etmediniz. Hâşâ ki ben de aynı adı kabul edeyim, fakat devletimize talim ve terbiye lazımdır, siz ne dersiniz?”, ifadesinde bulundu. Onlar da hep bir ağızdan: “Haklısın, doğru söylüyorsun” diye cevap verdiler.
Bütün devlet ricalinin hazır bulunduğu Kâğıthane ziyafetinde, Rumeli ve Anadolu paşaları ile yedi ocak ağaları hepsi de Seymen (Segban) olarak adlandırdıkları nizamın ahitnamesini imzaladılar ve mühürleri ile tasdik ettiler. Sonra, bütün ocaklıların birlik halinde iştirakiyle bir alayla Üsküdar kışlasına tuğ götürüldü ve ocak, Seymen Ocağı diye adlandırıldı. Bundan sonra, Paşa, Kadı Paşa’yı getirtip ona, devletin rızası ile Nizam-ı âli-şan murahhas seraskeri unvanını vererek kendisini, Üsküdar’da oturmak şartı ile. Sekban Ocağı reisi tayin etti. Müteakiben de, önce Rikâb Defterdarı olan Behiç Emin Efendi’yi Nizam-ı âlem Defterdarı; bir Macar mühtedisi olan Süleyman Ağa’yı Nizam-ı âlem Sekban Ağası; Levend Çiftliği reisi Arnavud Bekir Ağa’yı Nizam-ı âlem Kâhyası ve nihayet, Kadı Paşa’nın yeğeni olup Üsküdar kışlası reisi bulunan Ahmed Ağa’yı da Ocak Ağası, yani ikinci reis tayin etti.
Bu sırada, daha evvel anlattığım gibi, Nizam-ı Cedid için Çapanoğlu ile büyük mücadelede bulunmuş olan Tayyar Paşa’nın kellesi Şumnu’dan getirildi. Birkaç gün sonra da Kahvecioğlu Mustafa Ağa yakalandı. Yirmibeş ortanın içinde en müessiri olup istediği anda birkaç bin adamı etrafına toplayan bu adamın kellesi, Paşa’nın emriyle 5 Ekimde, Galata’daki Yenicami’nin aşağı kapısının önünde kesildi, cesedi de üç gün meydanda bırakıldı. Daha sonra, Üsküdar’ın Ellidokuz ortası dayılarından 14 - 16 kişinin başları Üsküdar meydanında kesildi ve bunların da cesetleri üç gün orada bırakıldı. Cesetlerin kolları üzerinde onların mensub oldukları ortaların işaretleri vardı. Bunları gören yeniçerilerin yürekleri kan ağlıyordu.
Asker toplanılıp yeni nizama göre talim ve terbiye başlayınca, yeniçerilerin içleri sızlanmağa başladı. Diğer taraftan, Sadrazam da onları sıkıştırmakta olup, devletin Seymen, Topçu ve Kalyoncu olarak yalnız üç ocak tanıdığını, isteyenin onların birisine kaydedilmesini, istemeyenlerin ise kendi memleketlerine gitmelerini, ocaklara giremeyenlerin satış ve iskelelerde kayıkçılık işleri ile meşgul olamayacaklarını âmir bir ferman çıkartmıştı. Bundan dolayı, yeniçerilerden fakir olanların birçoğu kaydedildi, varlıklı olanlar ise bir tarafa çekildiler. Fakat vaziyet iyi değildi, çünkü yeniçerilerin içinde fısıldamalar gitgide büyüdü ve onlar, yapacakları fenalığı düşünmeğe başladılar. Onlar, bayram ertesinde ya kaydedilmeğe veya memleketlerine gitmeğe mecbur oldukları için, Bayram ayı içinde, Sadrazam’dan evvel harekete geçmeğe gayret ettiler.



ALTINCI KISIM.

Yeniçeri İsyanı - Alemdar’ın Ölümü.
Alemdar Mustafa Paşa.
2 Kasım. Kadir gecesi olan Pazartesi gecesi, yeniçeriler Unkapanı meydanında bir yangın çıkardılar. Yangın Köşkü’nden Yeniçeri Ağası’na haber verilince, Ağa[36] mutadı veçhile atına binerek yangın yerine gitti. Yeniçeriler, Ağa’yı görünce yolunu keserek, azgınca bir davranışla: “Sen bir tarafa çekil. Niyetin yangını söndürmekse bu sönecek ateş değildir” gibi sözler ettiler. Vaziyeti anlayan Ağa, istediklerinin ne olduğunu sorunca, onlar: “Başını kurtarmak istersen önümüze düş, çünkü biz Paşakapısı’nı basmağa gidip Sadrazam’ı paralayacağız” dediler. Ağa onlara teskin edici sözler söyledikten sonra: “Önce yerimize gidip iyice düşünelim, sonra icabına bakarız” dedi. Bunun üzerine, hep birden. Ağa ile beraber Ağakapısı’na gittiler, fakat Türbe’nin önüne varınca, kapıdan içeri girmeden, saat 7’de, Ağa’nın üzerine atılarak öldürdüler. Sonra da Kulkâhyası’na saldırdılar, fakat o “aman, ben yeniçeriyim” diye bağırıp kurtuldu. Bundan sonra, yeniçeriler Paşakapısı’nı basmağa giderek Paşa’nın seymenleri ile dövüşmeğe başladılar. Bir saat süren şiddetli çarpışmada kendilerinden birçoğunun telef edildiğini gören yeniçeriler, bir taraftan yangın çıkarmağa diğer taraftan da dışarı çıkmağa başladılar. Onlar, böylelikle her tarafı ateşledikten sonra, içeriden kimsenin kaçmaması için binayı çevirdiler. İçerdekilerden kimsenin kaçamaması için de, tedbir olarak, karanlıkta birbirine rastlayanlar “sabah mı” parolasını sorar, karşı ki “sabah” demeyince öldürülürdü. Bu esnada. Sadrazam, haremini seymenlerin eliyle kaçırdıktan sonra[37], birkaç adamla beraber, harem dairesinin içinde yaptırdığı ve en emin yer olduğunu zannettiği kuleye kapandı. Eskiden mevcud olan bu kuleyi Paşa tamir ettirmiş, yanına da içinde bir lağım bulunan mahzeni yaptırmıştı.
Saat 9’da başlayan Paşakapısı yangını sabaha kadar devam etti ve iki taraftan da çok adam yandı. Enkazın altından binden fazla yanmış ceset çıkarıldığı bilahare rivayet edilmiştir. Yeniçeriler, bu yangını çıkarmakla Paşa’nın ya içerde yanacağını veya dışarı çıkarken tutup öldüreceklerini zannediyorlardı. Yanmış olduğunu zannettikleri Paşa sağ kalmıştı. Yangın esnasında, yeniçeriler kafileler halinde seymenlerin bulundukları yerlere gidip dövüşmeğe başladılar. Telaş içine düşen seymenlerden bir kısmı “biz yeniçeriyiz” diyerek teslim oldularsa da, birçoğu karşı gelerek hayli yeniçeriyi öldürdüler, fakat yeniçerilerin çokluğundan, kendilerinin ise şehirde dağılmış bir halde olduklarından bir netice elde edemediler. Bundan dolayı, Paşa’nın da ne olduğu belli olmadığı için ümitleri kesildi ve kaçmağa başladılar.
Yangın söndükten sonra, yeniçeriler harabenin içinde Paşa’nın cesedini aramağa koyuldular, fakat kule deliklerinden tüfenk atıldığı ve isabet edenin öldüğünü görünce, Paşa’nın sağ olup, kulede bulunduğunu anladılar. Bunun üzerine kendileri de mukabele etmeğe başladılarsa da çok telefat verdiler. Nihayet yeniçeriler top getirerek izdihamla kule üzerine hücum ettiler. Paşa, onların lağımın tam üzerine geldiklerini görünce lağımı bizzat ateşlemiş, kendisi de mahzene çekilmiştir. O kadar büyük kalabalıktan pek az adam kurtuldu ise de, ne çare ki Paşa, üzerine bir taş düşmüş olup kendisi de orada ölmüştü.
3 Kasım, Salı. Bir yeniçeri kafilesi. Kâhya Bey Mustafa Efendi’nin konağına baskın yapmak üzere Tavşantaşı’nın yanındaki Tatlıkuyu’ya gitti. Arbede esnasında Defterdar Efendi[38] de oraya gelmiş olup, mevcud 300 cesur seymene güvenerek, karşı gelmek üzere kapıları kapamışlardı. Yeniçeriler, kapıları sıkıca kapalı olan konağın sur gibi kalın duvarlarının deliklerinden atılan kurşunlarla kendilerinden 300 kadarın yere serildiğini görerek, ortalığı ateşe vermeğe karar verdiler, fakat mahalle halkı binbir yalvarma ile onları bu fenalıktan vazgeçirebildiler. Bunun üzerine, naçar kalan yeniçeriler bir top getirerek konağı dövmeğe başladılar. Bu vaziyete karşı korkuya kapılan seymenler yeniçerilere teslim olarak konağın kapılarını açtılar. İçeri dalan yeniçeriler önce Kâhya Beyi ve Seymenbaşı’yı orada öldürdüler, sonra da Defterdar Mehmed Tahsin Efendi’yi tutup Ağakapısı’na götürerek Türbe’nin önünde, Yeniçeriağası’nı öldürdükleri yerde onu da öldürdüler. Yeniçeriler, Kâhya Bey’in iç ağalarına, haremine ve çocuklarına dokunmadılar ve onları sağ olarak dışarı çıkardılar. Konak cesetle dolu idi ve bu zavallılar, efendilerinin naşı üzerine basarak geçebilmişlerdir. Yeniçeriler, konağı olduğu gibi yağma ettiler ve bu işi de bitirdikten sonra, geceli gündüzlü çabalarının yorgunluğunu gidermek üzere Süleymaniye’nin avlusuna gittiler.

Hükümet Tedbirleri.
Kadı Paşa ve Kapudan Raimiz Mehmed Paşa, arbede esnasında Padişah sarayına giderek, karşı konulmasına dair şu tedbirleri aldılar; 1) Üsküdar’daki seymenleri saraya getirdiler; 2) Üsküdar Ağasının, oranın intizamını ve kimsenin karşıya geçirilmemesini temin etmek için yerinde bıraktılar; 3) Çiftlik’teki ağa, İstanbul’a kimsenin geçirilmemesi için bir binbaşı üçyüz atlı ve 2000 kadar askerle Beşiktaş’tan Tophane’ye kadar olan yere nezarete memur edildi; 4) Yeniçerilere yardımcı olarak denizden geçeceklerin yolunu kesmek üzere Tersane’deki beylik gemileri dışarı çıkararak Yalıköşkü’nün önüne kadar sıraladılar.
Fakat bütün bu tedbirler boşa cıktı, çünkü gerek Kadıpaşa’nın, gerek Üsküdar kışlasının ve gerekse Ciftlik’teki seymenlerin sayısı topyekûn onbin kişi bile değildi. Bundan dolayı başa çıkamayıp mahcup de oldular.

Yeniçeri - Sekban Çarpışmaları.
4 Kasım Çarşamba sabahı, Kadı Paşa, Demirkapı’dan; bir binbaşı Soğukceşme’den; diğer bir binbaşı da Bab-ı Hümayun’dan olmak üzere, seymenleri ile beraber dışarı çıkarak dövüşe dövüşe Irgatpazarı’na kadar ilerlediler ve o kadar yeniçeri öldürdüler ki ceset yığınından sokaklar geçilmez bir hale geldi. Seymenler: “Ey yeniçeriler, neredesiniz? Dövüşmek için meydana çıkın” diye bağırıyor ve rast geleni öldürüyorlardı. Bu esnada, Kapudan Paşa da gemide hazır durmuş, kalabalık gördüğü iskeleleri topa tutuyordu. Gemilerden biri, toplanmış bulunan yeniçerileri dağıtmak için bilhassa Ayakapı’yı ve Süleymaniye’yi devamlı olarak topa tutuyordu. Fakat bu aksi netice verdi, çünkü sık sık atılan toplardan dehşet içine düşen halk, yeniçerilerin tarafını tutmağa başladı. Kadı Paşa’nın kendilerini amansızca imha edeceğini anlayan yeniçeriler, birbirine cesaret vererek, halkın da iştirakiyle Kadı Paşa’ya karşı harekete geçtiler. Büyük bir savaş oldu ve bir seymene karşı on kişi olmak üzere pek çok yeniçeri öldü. Paşa, yeniçerilerin kırıldıkça daha da çoğalarak hücum ettiklerini görünce, dövüşe dövüşe geri çekilip Cebehane Kışlasına geldi ve orada da birçok adamı öldürdü. Seymenler ara sıra dışarı çıkarak dövüşüp ve hayli insan öldürdükten sonra içeri çekiliyorlardı. Bu suretle, iki defa gâh bu, gâh o taraf kazanıyordu. Bab-ı Hümayun’dan Ayasofya’ya ve Cebehane’ye kadar olan yerler kana bulanmış, sokaklar cesetlerden geçilmez olmuştu. Vaziyetlerinin fenalaştığını gören yeniçeriler, seymenleri paniğe uğratmak için Cebehane’yi arka taraftan birkaç yerinden ateşe verdiler. Bir rivayete göre ise, önce seymenler yangın çıkarmışlar, yeniçeriler de onların hareketini tekrarlamışlardır. Cebehane gündüz saat 5’de yanmağa başlamış ve büyüyen ateş cehennemi bir manzara meydana getirmişti. Bir taraftan yükselen alevler, diğer taraftan da top ve tüfenk sesleri şehri tasviri gayri kabil bir dehşet içine düşürmüştü. Yayılan yangının bir kolu Yerebatan sarayı, bir kolu Süleymanpaşa Hanı, diğer bir kol Fazılpaşa Camii, başka bir kol da Çatladıkapı’ya doğru uzandı. Yangın yirmiiki saat devam etti. Hepsi de Türklere ait olan evler, ne hamal ne de zabit bulunmadığı için bütün eşyaları ile beraber kül oldular ve sakinleri, ancak canlarını kurtarabildiler. Bununla beraber alevlerin içinde kalmış birçok insan da yanmıştır.

Sarayın İçinde Çarpışma.
Yeniçerilerin ümitsizce mücadeleye devam ettiklerini gören Kadı Paşa, şiddetli bir hücumla onları o kadar korkuttu ki naçiz kalan yeniçeriler, Çavuşbaşı Arnavud Memiş Efendi’yi çağırıp; “Git, Padişah’a söyle, bütün ocaklılar padişahımızın muti kullarıyız ve yalnız yeni nizama karşı mücadele etmekteyiz, çünkü bunu Sultan Selim’in zamanında da yaptılar, fakat muvaffak olmadılar ve Sultan’ın ölümüne sebep oldular. Büyük ve küçük hepimiz rica ederiz, bize acısın, zira Kadı Paşa hepimizi de kılıçtan geçirecektir. Suçumuzu affetse, hiçbir surette iradesine karşı gelmeyeceğimize yemin ederiz” demişler. Onların sözlerine inanan Çavuşbaşı, keyfiyeti haber verince, Padişah, Kadı Paşa’yı derhal saraya çağırmış, yeniçerilere de yangını söndürmek emrini vermiştir. Kadı Paşa, Padişah’ın emri üzerine, işleri nizama koymak için saraya gitti. Bu esnada, Ramiz Paşa, Padişah’ın hatt-ı şerifini alıp dışarı çıkacağı sırada yeniçerilerin Sultan Mustafa’yı dışarı çıkarmak için Otlukkapısı’ndan içeri girerek Sofa tarafına kadar gittikleri, Şimşirliği bastıkları duyuldu. Fakat seymenler yetişerek hepsini de öldürdüler. Bu ihanetin bilahare kapıcılar tarafından yapılmış olduğu anlaşıldı, çünkü saraydaki ocaklılar, üçü müstesna, hepsi yeniçeri idiler. Dövüşme Bab-ı Hümayun’un önünde başlamıştı. Dışarıda kalan bütün seymenler içeri alınmış. Padişah da sarayda hazır bütün ağaların dövüşe iştiraklerini emretmiş ve üç ocak, yani, Ağalar, Baltacılar ve Sofalılar askeri teçhizatla ve ellerinde karabina olduğu halde seymenlerle beraber kapı arasında hazinenin üzerine çıkarak dövüşmeğe başladılar. Bu dövüşte bilhassa seymenler çok gayret göstermişlerdir fakat ne çare ki şehrin on yaşındaki çocuğundan yetmişine kadar bütün yeniçeri oraya yığılmışlardı. Hakikaten de, bir kum yığının taneleri sayılabilir, fakat bu yeniçeri kalabalığının sayımı yapılamazdı. Bu vaziyette, devlet kuvvetinin kifayetsizliği görüldü. Bu sırada, Hasköy’deki kumbaracılar ayaklanarak reislerini öldürüp ve kafasını keserek Ayvansaray’ın orta kapısından, yani Soğuk kapısından girerek Ağakapısı’na gider ve yeniçerilere: “İşte ağamızın kellesi, biz de size yardıma gelmek istiyorduk, fakat bu adam bırakmıyordu. Biz de başını keserek size getirdik” derler. Yeniçerilerin ne gibi bir yardımda bulunacaklarına dair sualine de: “Bize bir bayrak ve adam verin, gider Tersane’yi ele geçiririz” cevabını verirler. Yeniçeriler istediklerini verince, onlar geldikleri yoldan geri dönerek karşı kıyıya geçmiş, Tersane’yi zapt etmiş ve bayrağı kışlanın önünde dikmişlerdi. Bayrakdarları, Kandıralı Mehmed adlı birisi idi ki, eskiden beri adi bir çavuş olan bu adam bilahare zorla Tersane Kâhyası oldu.
Böylelikle, herkes yeniçerilerin tarafına geçmiş ve hükümet taraftarı kimse kalmamış olduğundan, Tersane’ye hâkim olanlar, gemilere, ölüm tehdidi ile top atmamak emrini verdiler. Kapudanlar da: “Biz esasen yeniçeriyiz, bunu Paşa’nın korkusundan yapıyorduk, artık sizinle bir olup beraberce oluruz” diyerek top atışını durdurdular. Bu işler bitinceye kadar saat akşamın 12’sine gelmişti. Tersanenin zaptı ve gemilerin teslim olmasını duyan hükümet, asilerin çokluğuna karşı büsbütün ümitsizliğe duştu, Bu yetmiyormuş gibi, sarayda erzak kalmamış, suyu da dışarıdan kesilmiş olduğundan, içerdekiler aç ve susuz kalmışlardı. Bu vaziyet içinde, içeride temizlik yapmağa baktılar, çünkü isyana kimin sebep olduğu ve kimin vasıtasıyla yapıldığı meydana çıkmıştı.

IV. Mustafa’nın İdamı.
Sultan Mustafa, tahttan indirilip kafese kapatıldıktan bu zamana kadar boş durmamış ve bir düşman eliyle yeniçerilere gönderdiği üç mektupla Sultan Mahmud’un hal’ edilip kendisinin tahta çıkarılmasını, Paşa ile Sultan Selim’in zamanındaki ağaların öldürülmesini istemiş ve ikibin kese para vaat etmişti. Ele geçen mektup ağaların önünde okununca hepsi de hayrete düştüler. Padişah Sultan Mustafa’nın işinin derhal bitirilmesini irade edince onu öldürdüler. Sultan’ın boğdurulmuş veya zehirletilmiş olmasına dair çeşitli rivayetler çıktı ise de, her halükarda ortadan kaldırılmıştır[39]. Böylelikle, birincisi; Lazların tahta çıkarttıkları Padişah, ikincisi; Sadrazam, üçüncüsü de; Kâhya Bey olmak üzere, bu gürültüye üç Mustafa feda edilmiş oldu. İşte bu suretle yeniçeriler üste çıkarak hükümeti mağlup bir vaziyete düşürdüler ve “Hacı Baktaş uyandı” sözü darbımesel oldu. O gece, saray kapıları sabaha kadar sımsıkı kapalı tutuldu.

Alemdar’ın Ölüsünün Teşhiri.
5 Kasım Perşembe günü, Kadı Paşa ile Kapudan Ramiz Paşa, adamları ile beraber saraydan çıkarak filikalara binip Kadıköy’e kadar gittiler, orada buldukları ufak bir çekdiri ile Ayastefanos’a çıktılar ve oradan Rumeli’ye kaçarak şimdiki halde kurtuldular. Bunu haber alan yeniçeriler, ufak bir brik ile takibe çıktılarsa da yetişemediler[40].
Yeniçeriler, tersane’yi zapt ettikten sonra Galata’ya, kapıları kapalı Tophane’nin önüne geldiler ve içerdekilerle anlaşarak kazanları zaptla Tophane’ye hâkim oldular. Gelenlerin bayrakdarı, eskiden beri adi bir çavuş olan Kel İbrahim adlı birisi idi ki bu adam sonra Başağa oldu. Bütün bu olaylardan sonra, yeniçeriler, Paşakapısı kulesinin altında, başına düşen bir taşla ölmüş olan Mustafa Paşa’nın naşını buldular ve ayağına bir ip bağlayarak Etmeydanı’na kadar sürükleyip orada baş aşağı astılar, beş saat aynı vaziyette bıraktıktan sonra da alıp Yedikule dışına götürdüler ve hendeğe attılar. Pek çok adam, köpeklere yem olarak bırakılmış olan Paşa’nın naşını görmeğe gittiler. Sağlığında onu çok iyi tanıyanlar naşını Mustafa Paşa’ya ait olmasına inanmadılar, çünkü vücudu üzerinde kendilerinin hiç bilmedikleri nişaneler varmış. Naşın hakikaten kime ait ve nişanelerin ne olduğu anlaşılamadı[41].
Zeynep Sultan, eşi Melek Mehmet Paşa ve Alemdar Mustafa Paşa'ya ait mezarlar.
Bu olaylardan evvel, işlerin bu hale geldiğini gören saray ağaları, Bab-ı Hümayun’u açarak, içerde kalmış 700 kadar seymeni yeniçerilere teslim ettiler. Bu yediyüz kişiden dörtyüzü seymen, üçyüzü de kırcalı, yani Rumeli seymeni idiler. Yeniçeriler onları rezil etmek için hepsini soyarak, ikişer ikişer Etmeydanı’na götürmüşler, binbaşıları ve diğer zabitleri Paşa’nın asılı naşının önünde durdurmuş ve her birine “çabuk paşana secde et, seni bekliyor” demişler ve biçare adam eğilince kafasını uçurmuşlardır.

Üsküdar ve Levend Baskını.
Yeniçeriler bu işi de böylece bitirdikten sonra, Üsküdar ve Levend Çiftliği’ne doğru koştular. Üsküdar’da Arnavud Bekir Ağa onlara şiddetle mukavemet etti ve üç saatlik bir çarpışma esnasında pek çok adam öldü. Nihayet, Bekir Ağa da kargaşalık içinde öldürüldü, kalan seymenlerden bir kısmı öldü, bir kısmı da kaçmağa muvaffak oldu. Saat 7’de, yeniçeriler. Kadı Paşa’nın konağının bulunduğu Selimiye mahallesini ateşe verdiler, Paşa’nın konağındaki bütün eşya ile hazineyi ve kışlayı yağma ettiler.
Çiftliğe karşı giden 5.000 kadar yeniçeri ise, dört saat dövüştüler. Yukarıda söylediğimiz gibi, seymenlerin hepsi 300 kişiyi geçmiyordu, fakat buradaki otuz seymen, gelen kalabalığa karşı koyarak o kadar cesaret gösterdiler ki onları dağıttılar, çünkü aynı zamanda üzerlerine top atıyorlardı. Bunu anlatan ben, olayı Ortaköy’den gözümle gördüm.
6 Kasım, Cuma sabahı, tekrar Levend Çiftliği’ne giden yeniçeriler, seymenlerin geceleyin kaçmış olduklarını görerek Çiftliği her taraftan ateşe verdiler ve içinde bulunan her şeyi yağma ettiler.

Padişah’ın Sert Davranışı.
Aynı gün, Yeniçeri Ağası saraya gitti. Padişah, ağzını açarak: “Ocaklının bu kadar kan akmasına ve binlerce adamın ölümüne sebep olan merhametsizliği ve payitahtımızda gösterdikleri bu rezalet nedir? Bunu ne hakla yaptılar? Bu seymen ocağını ben veya lalam mı icad ettik? Bütün Rumeli ve Anadolu Ağa ve Paşaları gelip buradaki rical ve ulema ve tekmil Osmanlı devleti ayanı ile toplanıp buna razı olduklarını, sizin de muvafakat edip her şeyi tahrir ederek mühürlediğinizi ve Kağıthane ziyafeti esnasında bana verdiğinizi unuttunuz mu?” diyerek yazıyı çıkarıp, “İşte bu ocaklının mührü değil mi? Niyetinizi bilirim. Daha evvel Sultan Selim’in öldürülmesine sebep olduğunuz gibi, şimdi de kardeşim Sultan Mustafa’nın ölümüne sebep oldunuz. Yalnız ben kaldım ve işte ben de kendimi zehirliyorum. Gidin bundan sonra devleti istediğiniz gibi yürütün” diyerek zehirli şerbetle dolu kadehi kaldırınca, Yeniçeri Ağası: “Aman, Efendim” diye bağırarak ve ağlayarak Padişah’ın ayaklarına kapanır, kadehi elinden kaparak yere atar ve ağlamaklı bir sesle: “Efendim, bu bir şeytan kavgasıdır” diyerek Padişah’ın yüreğini ferahlatır.
Cuma namazı için camiye gidecek olan Padişah, Ağa’ya: “Dışarıda silahlı adam görmek istemem, bil ki görürsem kanım başıma vurur ve olduğum yerde ölürüm” dedi. Ağa da: “Zat-ı şahaneniz camiye buyurun, öyle adam görmeyeceksiniz” cevabını verdi. Ağa dışarı çıktıktan sonra, bir hile düşünerek, münadiler vasıtasıyla: “Kadı Paşa’yı ve Kapudan Paşa’yı tuttuk, Etmeydanı’na götürdük. Yeniçeri olan gelsin ki hepsinin önünde kaşıklayacağız. Yeniçeri olan seyire gelsin” diye ilan ettirdi. Bu yalanın neticesinde, saray çevresinden başka şehrin her tarafından, hatta Boğaziçi’nden bile temaşa için Etmeydanı’na koşan koşana oldu. Padişah da o esnada Soğukçeşme Kapısı’ndan çıkarak Zeyneb Sultan Camii’ne gitti ve gidiş dönüşünde kimseyi görmedi. Sonra, Padişah, Ağa’ya dediklerini bir hatt-ı şerif şekline getirip Etmeydanı’na ocaklıya gönderdi. Hatt-ı şerif alenen okunduktan sonra herkes tereddüt içine düştü. Akşam üzeri de ocaklılar gelerek Sultan Mustafa’nın cenazesini kaldırıp Sultan Hamid’in yanına defnettiler.
Bu büyük kargaşalıktan sonra, yeniçeriler git gide daha çok azarak Padişah’ın emirlerine karşı gelmeğe başladılar ve hatta Padişah’ın ocaklının sözünden çıkmamasını istediler. Fakat Padişah hiç korkmadı, sözünden dönmedi ve yeniçeriler, cezalandırmak için saraydan bazı ağaları istedikleri vakit: “Ben size adam vermem, suçlu olanı ben cezalandırabilirim, siz karışamazsınız. Şunu da bilin ki sancağ-ı şerifi ve gebe kadınlarımı alarak Üsküdara geçerim, ondan sonra siz istediğinizi yapın” diyerek reddetmiştir. Bununla beraber, şehrin bütün Türk ve reaya halkı, Padişah’ı korkutmak için durmadan fenalıklar düşünen yeniçerilerin korkusundan titriyordu. Halk, onların şehri yakacaklarından o kadar korkuyordu ki herkes evinin önünde geceleri fener yakıyordu, çünkü “ayın yedisinde, yok onyedisinde, olmasa yirmiyedisinde, bu Cuma, gelecek Cuma dehşetli şeyler olacaktır” diye rivayetler birbirini takip ediyordu. En çok Hıristiyan halk korku içinde kıvranıyordu, zira duyulduğuna göre, Padişah’ı korkutmak için birçok defa Hıristiyanları katliam etmek istemişler, fakat Şeyhülislam: “Reaya, padişaha ait değil, beytülmal-ı müslimindir, reayayı katliam edip şehri yakarsanız Padişah bundan hiç umursamaz, fakat kendinize ve bütün Osmanlılara yapmış olursunuz” gibi sözlerle onları bu niyetlerinden caydırmıştır.

Kadı Paşa’nın İdamı.
Bütün ulema, rical ve halk hepsi de Padişah’a taraftar olduklarından, yeniçeriler yalnız kalmışlardı. Böylelikle devlette ikilik hâsıl olup kavgasız gün geçmiyordu.
1809. 29 Ocak. Tekke müslimin’de tutulup başı kesilmiş olan Kadı Paşa’nın kellesi Konya’dan getirildi. Baş, Ortakapı’nın önüne konulunca şehir yerinden oynadı. Bütün halk oraya koşuyor, başa hitaben küfrediyor, birçoğu da sakalını yoluyor ve üzerine o kadar tükürüyordu ki kelle tamamıyla tükürükle bulandı, sakalında bir kıl bile kalmadı. Kellenin yanında konulan yaftada şu yazılı idi:
"Fi'l-asıl nüvvâb zümresinde iken yirmi seneye karib vakitten berü mutlak kendi kârına revâc vermek ve cibilliyetinde merkûz zulm ü fesâdı tervic ile kesb-i merâtibe dest re’s olmak fikri ile Nizam-ı Cedid askeri tertibine illet-i müstakille olarak mîrimiranlık ve bâdehû vezâret tahsil edüb bulunduğu kâr-ı nâ-sevâb âmmenin mâl’ûmu ve bundan akdemce Âsitane-i Aliy ye ’de vukua gelen mefâsidinin cezasını tevakkim ile firar ve Konya ve Alaniye tariklerinde dahi şakavet-i kadîmesini ızhar eylediği tahkik [olunmakla] vucud-i habâset âlûdunun izâlesi için sâdır olan hatt-ı hümâyun mûcibince isdar ve irsal olunan fermân-ı kazâ-cereyan mantuku üzere Teke müsellimi Kapucıbaşı Muhammed Ağa marifetiyle alız ile idâm olunan Kadı Paşa’nın ser-i maktu’udur.”

CEPHEDEN HABER
Yergöğü Savaşı.
Ocak ayı içinde, Moskoflarla sulh müzakeresi yapılmak üzere Ulah memleketine maslahatgüzarlar yollandı. Mustafa Paşa’nın gününde iş bitirilmişse de, devlet İngilizlerle anlaşınca ve elçi de gelince, Fransız elçisi aynı günde Moskof devletine haber yollamıştı. Bunu duyan ve murahhasları bekleyen Moskoflar; “Sizinle müzakere ettiğimiz zaman İngilizlerden hiç bahis yoktu. Şimdi ise, düşmanımız olan İngilizlerle ittifak ettiğinize göre, evvelki söylediklerimizi unuturuz ve harb devam eder” demişlerdir. Bunun üzerine, murahhaslar mütareke akd ederek keyfiyeti devlete bildirdiler. Osmanlı devleti de harb hazırlıklarına başladı.
Bu sırada, Mustafa Paşa’nın haznedar kâhyası olan Ahmed Efendi, Ramiz Paşa ve İnce Bey, bütün varlıklarını beraber alarak Rusçuk’tan Ulah topraklarına geçmişlerdir[42]. Bunlar, Mustafa Paşa’nın yerine geçmek için Tırsiniklioğlu’nun ayanları arasında çıkan kavgaların yüzünden kaçmışlardır.
24 Mart. Moskoflar Yergöy (Yergöğü) denilen kaleye hücum etmiş, fakat yenilmişlerdir. Rusçuk’tan bu savaşı dürbünle seyretmiş olan biri, haberi şu suretle yazıp buraya ulaştırmıştır:
6 Nisan, Rusçuk[43]. Önceki seferden beru Yergöy (Yergöğü) kalesi iyice tamir edilmişti. İki katlı metrislerde geçen yaz 26.000 asker vardı, İstanbul’dan da toplar ile beraber 900 topçu ve Kara Mustafa Ağa adlı seraskerleriyle birçok binbaşılar gelmişlerdi. Kara Mustafa Ağa gibi cenkten anlayan kumandan nadir bulunurdu; bu husus Moskoflarca da malumdur. Mustafa Paşa maddesi zuhur edince askerleri dağıtmağa başladılar, serasker de Filibe’ye gönderildi ve Yergöy kalelerinde yalnız ele gelir 600 asker ile Aydın Paşa[44] ve 350 topçu kaldı. Ahmed Efendi, kalan bu topçuları da Trnova’ya göndermek istedi ise de, topçular, İstanbul’dan emir gelmeyince gitmeyeceklerini söylediler. İşte, askeri vaziyet bu haldedir.
Tuna bu sene, kırk yıldan beri görülmemiş derecede taşmış ve donmuştur. Yergöy’ün üçte ikisi su baskınına uğradı ve hendekler toprakla doldu, fakat onbeş gün evvel mümkün olduğu kadar temizlendi.
Pazartesi günü, sefer kararı verilmiş olduğu duyuldu. Salı günü de bütün kadınların bu tarafa geçirilmesi için üçyüz kişi ile beraber kayıklar gönderildi. Kadınların bir kısmı geçirildi ise de, bir kısmı orada kaldı. Yergöy’ün bu hey’etde olduğunu haber alan Moskoflar, Bükreş’ten Karakova semtine sekiz polk sevk etmişlerdi (bir polk 1.200-1.900 kişiden ibarettir). Bunlar, dün sabah, saat 9’da ani olarak Yergöy’e hücuma geçmiş bir kısmı da dış metrislere girmiş ve top atmağa başlamışlardır. Yergöylüler derhal toparlanarak iç metrise girmişler, orada kalmış olan kadınlar da kaleye kapanmışlardı. Biz de, top sesleri duyunca, dürbünle bakarak Yergöy’ün hem Gümrük cihetinden hem de diğer cihetten yani Staboğia semtinden bir polk tarafından muhasara edildiğini gördük. Bu esnada Boşnak Ağa’nın çıkardığı 1.000 kişi, kayıklarla iç kale’ye vararak, iç metrise dayatılmış merdivenlerden yukarı çıkmakta olan Moskofların üzerine atılmış, onları bir çeyrek kadar geri püskürtmüşlerse de, Moskoflar az sonra Türkleri geri püskürtmüşlerdi. Bu çarpışmalar üç defa tekrarlandıktan sona, Türkler, yerli askerlerin de yetişmesi ile son bir hücumla dış kale’yi de Moskofların elinden koparmışlardır. Cenk üç saat sürmüş ve nihayet, Stabozia’dan Moskoflara iki kazak süvari gelmiştir. Onların Stabozia’ya girebildiklerinin sebebi şudur ki oranın metin mevkilerinde yalnız otuz kişi vardı. Ahmed Efendi, kaçmak niyetinde olduğu için orasını kasten zayıflatmıştı. Cenk bittikten sonra bir de gördük ki Türkler karşıdan, yani Yergöy’den pek çok tüfenk, palaska, kılıç, çizme, esvap, dil ve kelle getirmeğe başladılar. İkibinden fazla ölü vardı. Buraya 250’den fazla kelle getirdiler, geri kalan ve sağ kalanları Aydın Paşa alıkoyuyordu. Böyle bir cenk dünyada olmamıştır. Türkler iç kale’den hücum ettikleri vakit kadınlar da “bizi gâvurlara teslim mi edeceksiniz? Irz sizindir” diyerek avaz avaz bağırarak onlara çok cesaret vermişlerdir. Velhasıl, düşmandan sağ kalanları silahlarını bırakıp kaçmışlardır. Düşmanın büyük kısmı iç hendeğin, birçoğu da iki metrisin arasındaki evlerin içinde telef edilmiştir. Ölülerin içinde pek çok ufiçial (zabit) bulunduğu, ele geçirilen elbiselerden anlaşılmıştır, zira içlerinde üç dört ordine kroçe üniforması vardır. Bizim askerlerin eline hayli asenia (?) geçmişse de, haraç kâğıdı zannederek yırtmışlardır. Tutulan esirin sayısı malum değildir. Konuşturulan bir esir: “Bin kişi hendeğe indik, ondört kişi ancak sağ kaldık, diğerleri hepsi de öldüler. Bir eve girdik, yalnız iki kişi kurtuldu, kalanın hepsi de öldü” dedi. Düşman kuvveti 14.000 kişiden ibaretmiş ve kaleye elle koymuş gibi gireceklerini zannetmişler, zira yanlarına yalnız beş günlük zahire almışlardı. İsmail cengine de iştirak etmiş olan aynı esir, böyle bir cengi asla görmemiş olduğunu ilave etti. Bizim askerler kayıklardan karaya çıktıkları sırada Moskoflar salkım atmışlar ve bu cümle ile ilerlemeğe bakmışlardır. Yergöy’e giren Moskoflara, Milarodaviç’in birinci yardımcısı olan General Uzakov kumanda ediyordu. Milarodoviç ise dışarıda bekliyordu. Gelen 14.000 Moskof’un hem telef, hem de tard edilmiş olması kendileri için ne büyük bir rezalettir. Bu bize çok menfaatli oldu, çünkü evvela: kaleyi zapt edemediler; İkincisi; askerimiz o kadar cesaretlendi ki derhal karşıya geçelim, Moskoflar Yergöy'den dört saatlik bir mesafededirler diyorlardı; üçüncüsü: cenkten sonra büyük ihtimam gösterilmiştir. Asker ve toplara cephane yetiştirmek gibi hususlarda gösterilen gayretlere ait nakledilenleri yazı ile anlatmak mümkün değildir. Esasen, kaleden salkım atışları başlayınca Moskofların buna dayanamadıklarını gözümüzle gördük. Ölülerin çoğunda top gülleleri yaraları varmış. Kartuşları bitmiş olup, kebelerini kullanmışlar ve toplara başlarındaki kalpaklarla barut doldurmuşlar. Bu topçular da inşallah yarın gelirler. İkiyüzbin süvari olsaydı, Yergöy’den kaçtıkları zaman hepsini de tamamen mahvederlerdi. Allah utandırmasın, çok süvari gelmektedir. Tekrar geldiklerinde yer bulmasınlar diye Stabozya sarayını yaktılar. Kezâlik, iç-metristeki topların iyi işleyebilmesi için Yergöy’ün iki metrisi arasındaki evlerini de yaktılar Türklerden çok ölü ve yaralı yoktur. Bu anda, saat 11’de, bizim Beşli ağası iki esirle beraber Yergöy’den geldi. Bu iki esir, Yergöy’ün iki saatlik mesafesinde bulunan Oynak köy’de tutulmuştu. Köylünün biri, 200 araba yaralı bulunduğunu haber vermiştir. Onlar, Yergöy’den giden arabaların çuvallarını boşaltmış ve yaralılarını yerleştirmişlerdi. Bugün karşıdan dil ve kelle getirilmesi devam etti. Bunlar dışarıda kalan ve Yergöy evlerinde saklananların dil ve kelleleridir. 6 Nisanda da dokuz esir ve ikiyüz kelle ve kulak getirildi.
Çarhacı Paşa’nın Entrikaları.
Olayların sonunda, Çarhacı Ali Paşa derhal yeniçerilerin tarafına döndü. Mustafa Paşa’nın ölümünden sonra. Padişah, sadaret mührünü sabık Çavuşbaşı olan Arnavud Memiş Paşa’ya verdi. Çarhacı Paşa ise, kendisi sadrazam olmak için sağa sola başvurdu ve yeniçeriler de küstahlığı çok ileri götürmüş olduklarından, Padişah’a: “Bu çok iyi bir adamdır, fakat yeniçerileri sıkıştırmağa muktedir değildir” dedirtti. Hakikaten de, şehir olduğu gibi onların eline düşmüş, Türk adı ortadan kalkmış ve yalnız “ben yirmibeşliyim, altmışdörtlüyüm, üçüncüyüm” gibi yeniçeri adları duyuluyordu.
Bununla beraber. Padişah o kadar dirayetli idi ki hem kendi sözünü yürütüyor, hem de onları idare ediyordu. Sonra, Padişah, kırkiki gün sadarette kalmış olan Sadrazamı azlederek Çarhacı Paşa’yı kaymakam tayin etti. O ise, makama gelince büsbütün yeniçerilerin tarafına geçti ve onların ağzı ile Padişah’a “sadrazamınız kimdir?” diye sordurmağa başladı. Padişah da “sizin bileceğiniz şey değildir, vakti gelince söylerim” cevabını verirdi. Bunun üzerine, yeniçeriler küstahlık ve gaddarlıklarını daha da ileri götürerek önce. “Padişah bizi Rumelilere katliam ettirecek” gibi rivayetler çıkardılar, sonra da şunun bunun kapısı üzerine orta alametlerini çizmeğe başladılar. Öyle ki sabahleyin kapılarını açanlar balık, kılıç v.b. işaretlerle karşılaşıyorlardı. Fakat yeniçeriler bütün bu hareketleriyle Padişah’ın gözünü korkutmağa muvaffak olamadılar ve o, bilakis, dört kişi ile beraber her gün asıl yeniçerilerin bulunduğu yerlerde tebdil gezerdi. Günler bu vaziyet içinde sürüp gitti.
Sonra, Kör Yusuf Paşa’nın tekrar iktidara geleceğini duyan yeniçeriler; “Biz o veziri istemeyiz, çünkü Nizam-ı Cedid’i kuran odur, içeri girer girmez paralarız” diyerek galeyana geldiler. Fakat Padişah ocaklıya lazım geleni söyler ve asla sözünden caymazdı. Bundan başka, kendisine yapılan bütün telhislerin cevabını, herkesin hayreti içinde, bizzat kendisi yazardı. Sonradan anlaşıldığına göre, bütün bunlar, Padişah’ın gözünü korkutarak kendisinin sadrazam olması için Çarhacı Paşa’nın tahriki ile olmuştu.
8 Mart. Yeniçeri isyanları sırasında onların arzusuna binaen sürgünden getirtilen Kapudan Şeydi Ali değiştirildi. Çarhacı Paşa, kendisinin sadrazam olamayacağını anlayınca Padişah’ın ihtiyarına boyun eğdi. Padişah, Çarhacı’nın nasıl bir adam olduğunu bildiği halde onun Kapudan tayinine razı oldu. Seydi Ali’ye Padişah’ın kendisini çağırdığını söylediler, o da derhal Yalıköşkü’ne gelince kendisini geri çevirerek bir gemiye bindirler ve Bursa’ya sürdüler. Çarhacı Paşa da Kapudan Paşa tayin edildi.

Yusuf Paşa’nın Sadareti.
12 Nisan. Yusuf Paşa Maden’den gelerek Bâb-ı Âli’de oturdu. Bütün şehir halkı buna çok sevindi ve Padişah Bâb-ı Âli’ye şu hattı gönderdi:
“(Sen ki) Sadrâzamım ve peder-i efham-ı pür tedbir vezîr-i rûşen-zam'îrim el-hac Yusuf Ziya Paşasın, seni selâm-ı selâmet encâm-ı mülkânemle taltif ü tekrim eylediğimden sonra malûm-ı futanet-melzûmun olsun ki Devlet-i Aliyye-i Osmaniye’nin re's-i esâsı Kitâbullahın ahkâmı ve ehl-i sünnet ve'l-cemaat tariki ve Resullah aleyhis-selâm şeriatı üzre müesses ve merbut olmağla ecdad-ı izâmın bilcümle şeriat-ı Muhammediyyeyi kendülere sîne-i (?) hass-ı hasîn bilüb kemâliyle ıtâat u inkıyâd ve emri ma'ruf ve nehyi anil münkeri icra ve rızây-ı Bâri’ye dikkat ü ihtimâm ve ser’i şerife mutâbık vaz’ eyledikleri kanun ve hudud-ı şer’iyyeyi tecâvüz eylemediklerinden Devlet-i aliyyenin hîn-ı hacette zuhur eden din düşmenlerine gazâ vü cihâd ettirmek içün yedi ocağım kulları yo l (ve) erkân ile tanzim ve takviyet verüb ecdad-ı izâmim şer’-i şerife ne veçh ile itaat ve inkıyad eylemiş ise dergâh-ı âli yeniçeri ve cebeci ve topçu ve arabacı ve sipah ve silâhdaran ve sair vüzere ve asker ve mirimiran ve zabıtana öylece itâat ve inkıyad edüb âday-ı dine kılıç çeküp tevsî-i memalik ve gaza vü cihada muvaffak oldukları kütüb-i tevârihde musarrahdır. Bir müddetten berü Devlet-i Aliyyeme hulûl eden bâzı mefsedel-pîşenin semere-i akl-ı meali olarak usûl-i devletimin kavâid-i kadîmesinden nükûl-i şer’ u kanun ve mücerred hazz-ı nefisleri içün birkaç nev’i emr-ı mekruh ve muhdesat-ı (?) muhibbana düşüp memâlik-i mahrusem sekenesi muhtell ü müşevveş (olup) ibadillaha olan zulm u te’addinin haddu pâyânı olmadığından reâyâ perişan ve devlete tezelzül ârız olduğunu âdâ-i din kendülerine fırsat bilüb taraf taraf memâlik-i islâmiyyeye hücum eyledikleri aşikâr iken devlet-i aliyyeme bu fitne ve fesadı ihdas edenlerin çoğu kendü cezay-ı amellerini ve etdikleri gibi belâlarını bulmuş ise de miyâne-i islama ektikleri tohm-ı fesad semeresi il'a haza’l-ân münabiyet (?) ve aglat (?) hasebiyle kimsenenin kimseneden itimadı olmadığı ve serhadat-ı islâmiyyeden gelen feryûdnâmler kimsenenin kulağına girmediği bir acib ü garib hâlet olmağla ehl-i islâm beynine bu makule fesadı bırakup belâsını bulanlara ve hâlâ mevcud olup hilâf-ı kanun hareket idenlere “La'netu’llâh i aleyhim ve’l-mü’minin ve’lnnâsi ecma’in" üzerlerine olsun. Bu mukaddimeden irade-i humayunum budur ki devlet-i aliyyemin keyfiyyeti gizli değil cümleye aşikârdır. Din düşmenleri ise hucümda olmağla bu emr-i müşkilin halli için öyle bir sâhib-i diyânet ve âkil ve kâmil müdebbir vezirin memuriyeti labüdd olmağla vüzerâ miyanında kârgüzâr ve müdebbirü’l-umûr olduğundan senden din ü devletime hıdmet me’muliyle bi’l-inlihab kendime vekil-i mutlak ve bi'l-istiklâl sadrıâzam eyledim ve bu def’a başçuhadarımla bir esb-ı sabâreftâr taraf-ı âsitanına isra eyledim. Göreyim seni siyâk u sıbâk-ı mesâlih-i devletime vuküf-ı tammın olmak hasebiyle evvelâ şer’-i şerife teşebbüs ve sâniyen nâs beyninde olan tebâyünü izale ve ocaklarının refah-ı hallerine ve kaide-i kadime üzre her bir husûsu erbabına sipariş ederek bu mesâlihin tanzimi için ulemâ ve rical ve iktizâsına göre ocak ihtiyarlarını cem ve meşveret edüp din ü devletimin muhâfazası esbâbına sarf-ı zihn ü gayret eyleyesin. Şeriatın hilafı ve kanun-ı kadîmin mugayiri hareket istemem. Bana (?) Allah teâlâ hazretlerinin emrini tutup töhmetten ictinab ile şer’-i şerife itâat u inkiyad lâzımdır. Eğer ulü’l-emre itâat vâcib ise işbu tenbihat-ı şahanemle sen âmil olduktan sonra şâir nâsa dahi te’kid ü tenbih ve İtilâfı hareket edenlerin cezasını tertib edesin. Müdâfaa-i âdây-ı din ceza-i azim-i şer'-i şerifdir. Hak teâlâ hazretleri bu emrimle âmil olanların dünya ve âhiretini mâmur edüp hilâfına hareket edenleri Kahhar ismiyle kahr eylesin ve her hususuna Huda tevfik ü selâmet kerem eylesin, âmin.”
Fakat yeniçeriler, yaptıkları fenalıklarına karşı onun kendilerine neler yapacağını düşünerek fena halde sıkıldılar ve “bu vezir eskiden beri Nizam-ı Cedid’den olup, yeniçeri ocağına düşman olduğundan Nizam-ı Cedid’i tekrar ihdas edecektir” diyerek ona hor gözle bakıyorlardı. Fakat akıllı bir adam olan Paşa, ocaklılara karşı dostane hareketiyle hemen hemen hepsinin gönlünü feth etti.
25 Nisan. Padişah, yirmi ortanın Rumeli’ye gitmek üzere hazırlanmasını yeniçerilere emretti. Onlar ise: “Yerimizden kımıldamayız. Devletin bir punduna getirip dışarı çıkardıktan sonra bizi kırdırmak niyetinde olduğunu biliriz. Büyük bir harb vardır deniliyorsa, bunun da yalan olduğu meydana çıkmaktadır. Düşman bizi dört taraftan sarmış ve buraya doğru ilerliyor, ne yapacaksınız diye sorarsanız o zaman hepimiz de, ulema, rical ve Anadolu’daki paşaların önümüze düşmeleri halinde onları takip edeceğimize söz veririz, aksi halde içimizden tek bir kişi yerinden kımıldamaz” cevabını verdiler.
Ocaklının bu cevabı üzerine hiddetlenen Padişah, “Yirmi orta değil, cümle ocaklıları, müslümansalar, gitmelerini isterim. Şayet gitmek istemezlerse, alimallah, kendilerine yapmadığım kalmaz” gibi sözler söylemiştir. Ocaklılar da, bunun Paşa’nın koltuğundan çıktığını zannederek Paşakapısı’na “gitti çıtak, geldi kör, aybaşında halin gör” yazılı bir kâğıt yapıştırmışlardır. Fakat yukarıda söylediğimiz gibi akıllı bir zat olan Paşa, her şeyi sırasına göre düzenleyerek başa çıkardı. Öyle ki, “gitmeyiz” diyenler kendi gönül rızaları ile “gideriz” demeğe başladılar. Bununla beraber, yeniçeriler fenalıktan geri kalmıyorlar, Paşa da bunları görmezlikten geliyordu. Yeniçerilerin merhametsizce hareketlerine tahammül edilmezse de, Paşa onları az zaman içinde dışarı çıkarabilmek için sabır gösteriyordu.
1 Mayıs. İbrail’den tatar gelerek Türklerin büyük bir zafer kazandıkları haberi getirdi. Hükümet de derhal top şenliği yaptı ve gemileri donatıldı. Birkaç gün sonra da 200 Moskof esiri getirildi.
15 Mayıs. Padişah, Bâb-ı Âli’ye bütün Türklerin dinlediği şu Hatt-ı Şerif’i gönderdi:[45]
“Senki vezir-i âzam ve vekil-i mutlak-i sadakat ilmim ve bil-istiklâl serdar-ı zafer rehberimsin. Seni ve sana ittiba’ edenleri selâm-ı selâmet-encam-ı şahanemle taltif ve kadr u şânını terfi'u taz’if eylediğimden sonra malûm-ı sadâkat-melzûmun olsun ki Devlet-i Aliyyenin düşmen-i kavisi olan Moskof keferesi kufl-ı asayişi şikest ve nakz-ı ahd ile bağteten kıla’ u bıka'-ı hakaniyyemi istilâ ve sırblu melânini tahrik ile memalik-i islamiyyeye taslit ve öteden berü kendiluye sermâye ittihâz eyledikleri kıbzi irtikâb ve kemâl-i gurûr u istikbâl ile ilân-ı harb ve beyza-i islâmın kesri fikr-i fâsidiyle taraf taraf yürümeğe mübâdere etmekle ahkâm-ı diniyyemiz üzre kâffe-i ehl-i İslama gazâ vü cihâd farz-ı ayn olup, eli kılıç tutan ehl-i imâna mâlen ve bedenen mukabele-i âdâya şitâb ve dilîrâne müsâraat ve izhâr-ı şecâat ve emr-i cihadı umûr-ı sâireye takdim ile din-ı mübîne hizmet edecek vakıtlar olduğu âmme-i âlemin mâlûmu olub tarife hacet kalmadığı üzre kefere-i mesfûre zamir-ı habâset-âlûdunda merkûz hıyâneti icra zımnında şimdiye dek her cânibden baş gösterdiyse de, kem min fi ’etin kalîletin galebet fi’eten kesîreten nass-ı kerîmi mübtegasınca hamdenlillahi teâlâ el-vâhibü’l-atâya makhur u münhezem olmuş de öteden herü kâfirin âdet-i müstemirresi vakt-ı sayfda izharı mülâyemet ve sûret-i tezellül ıra’esiyle imrâr-ı evkat ile askerimize fûtûr îras etdirüp eyyâm-ı şıtâ duhûlinde hudûdu hâli bulup el veçhile eylediği hasâret sinîn-i mâziyeden berü tecrübe-kerde-i ze vi’l-ukuldur, hilekârlığı mazbutdur. Bu suretle anun ile mukavemet ancak gayret-i islamiyye ve itâat ve inkiyad ve rızâullâha muvâfakat ve şer-i mutahhavaya mutâba’at ile olur. Efsâr-ı sâbıkalarda oldukça reâyâ yerinde olmağile hukuk-ı şer’îye ve vakt u zemaniyle tahsil ve teslim-i hazine ve gerek zahire ve levazimat-ı şâire iddihar olunarak tertibat tanzimi eshel olur deyu bir müddetten herü Devlet-i islamiyyeye ârız ilel ve tezelzül hasebiyle tedâbir ve tedarikat gayet es’ab olup ve sebeb olanlar ma’dum oldu. Olan oldu, umûr’ı maziyyeye teessüf ile imrâr-ı evkat caiz olmayub ve mesâlih-i mühimme yalnız bana münhasır olmayub cemi-i ehl-i islâmın üzerine vâcib olmağla vaktimiz gayet tenkdir, din düşmenlerinin diyâr-ı islâma hücûmu ne mânâya mebni idüğin ednâ mülahazayla mâlûm olur. “Küllü mü’min ihve” mânâsınca gönül birliği ve din gayreti ve Allahın emrine imtisâl ve nehyinden ictinâb ve helali ve haramı farkile hareket olunur ise dinimizin sahibi büyükdür muin ü naşirimiz mevlâdır. İnşâ’llâhu teâlâ âdây-ı dine zafer müyesser ve küffârın fikr-i fasidi maâzallahu teâlâ nam-ı İslâmî rûy-i arzdan ref’ etmek olduğu âşikâr olmağla imdi senin Devlet-i aliyyeme bunca hidemât-ı mebrûre ve mesâi-i mefkuren sebkat ederek mukaddemâ Mısr-ı Kahire’nin eyâdi-i küfferâdan tahlisiye güzeran eden sa’y u gayret ü sadâkatin ve bahusus kablel-mürür (?) çöllerde askeri kullarıma evlâd nazarı ile taltîf u ikramından şâkir olup taraf taraf isâa eyledikleri mâlûm olmağla senden her veçhile din ü devletime hidmet me’mûl eylediğime binâen geçen gün ittifâk-ı ârâ ile umum meclis-i meşverette karar verildiği üzre senin serdâr-ı ekrem olarak binnefs sebükbarca hareket ve azimetine irâde-i seniyyem taaluk edüp mücerred kadı u şânını terfi’ zımnında bir sevb semmür-ı sajâmevfûr ve bir murassa şimşir-i aduv-tedmir hazine-i âmirem kethüdası kulum ile irsâl olunmuştur. İmdi vusûlinde kürkü dûş-ı sadâkatına iksâ ve seyfi miyarına bend edüb Mısr’a azimetinden dahi hafif, şöyle ki, ahmâl ü eskal-ı bîhudeyi terk ve ceng ü harbe müteallik olan lüzumlu mühimmatı iltizam ve muktezay-ı istiklalin üzre rical-i devletimden iktiza edenleri ve binnefs yeniçeri ağâsı ve sair ocakların ağavatı ve dergâh-ı muallam yeniçeri ocağından lüzumu mikdârı ve diğer ocaklardan ve sâireden lâzım gelenleri istishab ile müvekkilen ala’illâhi’l-muîn ve mütevessilen bi-rühâniyyeti Seyyidi'l-mürselîn hareket ve din ü devletime ibrâz-ı hizmet ü sadâkata bezl-i makderet eylesin. Hak teâlâ hazretleri işbu sefer-i humâyûnumda seni ve seninle bile dîn-i mübin uğurunda fı-sebîli’llah cihâd u gazaâya kıyam edenleri mazhar-ı saâdet-ı dareyn eyleyüb mansûr u muzaffer avdet müyesser eyliye, âmin. Her hâlde muktezây-ı istiklâlin üzre vüzerâ ve vükelâ ve ocaklı kullarıma alâ kaderi'l imkân lâyıkı veçhile taltif u ikrâm edesin, hilâf-ı ser’ ve mugayir-i rızâ hareket edenleri istihkakı üzre te’dib birle muktezây-ı istiklâlini icrâ eyleyesin. Cenâb-ı kadir-i muin ü nasır hahib-i ekremi hörmetine muvaffak idüb yüzünden fütühât-ı azîme zuhuriyle bu âcizi ve şâir münkesirülkulûb olan cemi ümmet-i Muhammedi karîben mesûr eylesin, âmin.”

Yeniçerilerin Son Rezaletleri.
Paşa, yeniçerilere hareket edilmek üzere hazırlanmalarını emretti. Onlar ise, bunu duyunca, küstahlıklarını daha çok artırarak, kimseden korkmaksızın istediklerini pervasızca yapıyorlardı. Şehir hamal çamalın elinde kalmış, halk da daimi bir korku içinde bulunuyordu. Olan bitenden haberdar olan Paşa, Yeniçeri Ağası’nı, ayın 26’sında da Çarhacı Paşa’yı değiştirdi ve bostancıbaşılıktan gelmiş Mehmed Paşa’yı Kapudanpaşa tayin etti.
Bu sırada, yirmibeş ve ellidokuzlar arasında Üsküdar’da büyük bir kavga çıktı. Üsküdar’a hâkim vaziyete gelmiş olan ellidokuzların hepsi de hamal idiler ve halk, yeniçerilerin içinde “hamalbaşı” diye adlandırılmış olan reisleri İbrahim Kâhya’dan çok korkuyordu. Üsküdar’daki kavga iki üç saat sürdü. Neticede yirmibeşler galip gelerek üç dört kişiyi öldürdüler, birçoğunu da yaraladılar. Bunun üzerine hamal kafilesi kaçtı, galip gelenler de bütün kahvehane ve odaları basarak yağma ettiler ve yıktılar. Bu esnada Kapudan Paşa ve Yeniçeri Ağası üzerlerine gelince hepsi aldıkları her şeyi bırakıp kaçmışlardı. Yeniçeri Ağası, adı gecen hamalbaşı’yı tutarak götürmüş ve çok tazyik ettikten sonra boğmak istemişse de, ocaklılar buna karşı gelmiş, adamı Ağa’nın elinden almışlardır. O da Üsküdar’a geçmiştir. Padişah ise, bu esnada Tekke Mabeyni’nden kavgayı dürbünle seyrediyor ve bütün yeniçerilere lanet okuyordu.
Kavganın ertesi günü ulufe çıktı ve sefere hazırlanmağa başlayan silahlı yeniçeriler şehrin her tarafını dolaşarak birçok kötü ve küstah hareketlerde bulundular. Onlar, Müslüman’ı ve reâyâyı ayırt etmeksizin rastladıkları adamları nerede olsa pervasızca soyuyorlardı. Bu meyanda, para nakletmekte olan bir defterdar çuhadarını tutarak adamın götürmekte olduğu meblağı elinden aldılar. Bütün çarşı ve hanlar onyedi gün kapalı kaldı ve hükümet işleri aksadı. Yeniçeriler, reâyâdan başka Müslüman oğlanları da alıp götürüyorlardı. Bir Türk çocuğu götürülmekte iken büyük bir kavga çıktı, onlar da çocuğu dövüp soyduktan sonra bıraktılarsa da ocuk üç gün içinde korkusundan öldü. Bu azgın adamlar, namuslu kadınları sokak ortasında köpeklere has harekeleriyle kirletiyorlar, evleri basarak bazılarından para koparıyor, bazı evlerden de kadın ve oğlanları çekip götürüyorlar, hamamlardan kadın çıkarıyor, kafilelerle içeri girip yapılmayacak şeyleri yapıyorlardı. Bu bedbaht şehirde o kadar çok şeyler gördük ki hangi birisini anlatayım.
21 Haziran. Yeniçeri ordusu çekilip Davudpaşa’ya gitti ise de, bir ayakları her gün şehirde olup, her türlü rezaleti yapmaktan geri kalmıyorlardı. Onlar için ayıp denilen şey yoktu ve yazı ile anlatılmayacak yeni yeni rezaletlerine şahid oluyorduk.

Behiç Efendi’nin İdamı.
24 Haziran. Behiç Emin Efendi’nin nasıl bir adam olduğunu burada anlatayım; Nizam değişikliği zamanında kaçmış olan bu adam. Sadrazam gelince, kurtulmak yani ıtlâk edilmesi için para kuvvetiyle hem yeniçerilerin, hem de Padişah’ın gönlünü kazandı. Paşa razı olarak kendisini ıtlâk etti ise de. Padişah bunu duyunca sıkıldı, zira onun iyi bir adam olmadığını yeniçerilere söylemişti. Yeniçeriler de Padişah’ın ağzından bu sözü duyunca, Paşaya: “Sen bu adamı kurtardın, fakat o ocağımızı yıkacaktı. Onu öldürmezsen sonrasını sen bilirsin” dediler. Bunun üzerine korkmağa başlayan Paşa, Behiç Efendi’yi sağ bırakmadı. Mansıb vermek bahanesiyle onu Kapı’ya çağırarak boğdurdu, sonra da başı kesilerek Kapıarası’nda Başmakul’un önüne konuldu.
Sadrazam, aynı günde (24 Haziran) bütün mürettibatı ile beraber Davudpaşa’ya gitti ve Ağa Hasan Paşa kaymakam tayin edildi. Geride kalmış yeniçeriler ise birer canavar kesildiler. Padişah, fenalık yapanlarının dövülmesi ve icabında öldürülmesi için Ağakapısı’na Sekbanbaşı’ya hatt-ı şerif yolladı ise de, onlar hiç korkmuyorlardı. Şöyle ki, bir gün, Sekbanbaşı, bir Türkün dükkânında hırsızlık yapan birkaç yeniçerinin tutulmasını emredince, onlar üzerine ateş ettiler. Şükür ki kurşunlar isabet etmemiş olup kendisi onları topuzla öldürürcesine doğmuştur. Demek istediğim şudur ki, ikiyüz neferle beraber dolaşmakta olan Sekbanbaşı’ya karşı gelmeleri, pervasızlıklarının derecesini gösterir. Esasen kendileri de “bir daha yüzyüze bakacak değiliz ki” diyorlardı.
Ocağın dokuzuncu ortasının içinde bir Seyirdim ustası vardı ki bu adam hemen hemen ocaklıların başına geçmişti. Ordunun hareketi esnasında, ağalar ağası olan bu adam, Emin Efendi’nin katli üzerine, Paşa’ya: “Sen Nizam-ı Cedid’i kuran bu adamları öldürmezsen yerimizden kımıldamayız ve şimdiye kadar hiç yapılmamış şeyleri yaparız” diye tehditte bulunmuştu. Sözü geçen adamlara karşı esasen kin beslemiş olan Paşa, karşı gelmenin imkânsız olduğunu görerek, 30 Haziran günü, eskiden Kâhya Bey olup Bolu’ya sürülmüş olan Küçük Reşid’in ve Mustafa Paşa’nın zamanında Tersane Defterdarı iken onbeş gün evvel Akdeniz Boğazı Nazırı tayin edilmiş olan Moralı Ali Efendi’nin başlarını kestirdi ve Kapıarası’nda Başmakuli’nin önüne koydurdu.

Şehrin Yeniçerilerden Temizlenmesi.
Yeniçeriler aynı gece Davudpaşa’dan hareketle gittiler ve ertesi sabah herkes birbirine “gözün aydın” diyerek dükkânlarını açarak işlerine başladılar. Sekbanbaşı da yeniçeri aramağa koyularak bulduklarını döver, bazılarını öldürür, bazılarını da gemilere küreğe gönderirdi. Sekbanbaşı ortalığı öyle temizledi ki güya harb içinde değilmişiz gibi hiçbir silahlı adam kalmadı. Şimdilik Allaha şükür, herkes rahatça kendi işi ve gücü ile meşguldür, fakat işlerin nihayet nereye varacağını yalnız Allah bilir.



1807 Şubat’tan 1809 Ağustos Başına Kadar Sürülen ve İdam Edilen Ekâbir.

8 Şubat İngiliz donanması, Akdeniz Boğazı’ndan girerek gelip Adalar önünde durdu. Donanma hiçbir zarar vermeden aynı ayın 23’ünde kalkıp gitti.
Kapudan Paşa, İngilizlerin sebebiyle, ayın sonlarında Sakız’a sürüldü.
Akdeniz Boğazı Nazırı sabık Nizam-ı Cedid Defterdarı Feyzi Efendi, aynı sebeple başı kesilerek idam edildi.
13 Mayıs Macarkalesi Ağası haseki Halil Ağa, asiler tarafından denizde boğduruldu.
16 Mayıs Kethüda İbrahim Bey, Etmeydanı’nda asiler tarafından param parça edildi.
Aynı günde, Kâhya Memiş Efendi, Reis Safi Efendi ve Darbhane Emini Bekir Efendi, Kaymakam’ın emriyle idam edilerek başları Etmeydanı’na gönderildi.
17 Mayıs “Gizli sıtma” denilen Tersane Emini İbrahim Efendi, asiler tarafından Sultanbayezid avlusunda param parça edildi.
18 Mayıs Sırkâtibi Ahmed Efendi, damdan düşerek öldü ve başı kesilerek Etmeydanı’na götürüldü.
Aynı günde, Hacı Ahmedoğlu’nun kapı çuhadarı, düşmanlarının eli ile Etmeydanı’nda boş yere öldürüldü.
27 Mayıs Valide Kethüdası Yusuf Ağa, sürülmüş olduğu yerde öldürülüp başı İstanbul’a getirildi.
17 Haziran Kapdan Naibi Abdullatif Efendi’nin başı, sürülmüş olduğu yerden İstanbul’a getirildi.
11 Eylül Divan tercümanı San Beyzade Aleko, Padişah’ın emri ile idam edildi.
6 Nisan Üsküdar ustası Haseki Ağa, yeniçeriler tarafından katledildi.
3 Mayıs Kabakçı dayı’nın askerleri, Macar Tabyası Nazırı Kerim Çavuş’u öldürdüler.
10 Mayıs Ellialtıların çardak başyasakçısı Gürcü Ağa, ocaklının emriyle boğduruldu.
6 Temmuz Karadeniz kaleleri kumandanı Kabakçı Mustafa, Vize Âyanı’nın askerleri tarafından geceleyin öldürüldü.
16 Temmuz Saraylılar, Sultan Selim’i hunharcasına öldürdüler.
Sultan Mustafa, Mustafa Paşa’nın emriyle tahttan indirilip kafese konuldu.
Mustafa Paşa, Sultan Mahmud’u tahta çıkardı.
18 Temmuz Büyük İmrahor Seyyid Mehmed Ağa, Paşa’nın emriyle Terzibaşı kerhanesinin önünde başı kesilerek idam edildi.
Büyük Mabeyinci ve Hazine vekili Küçük Nezir Ağa, Paşa’nın emriyle aynı yerde idam edildi.
Başçuhadar Fettah Ağa, Paşa’nın emriyle Bab-ı Hümayun’da idam edildi.
19 Temmuz Kızlarağası Mercan Ağa, Paşa’nın emriyle Balıkhane’de idam edilerek başı Saraykapısı önüne konuldu.
Sır Kâtibi Arif Bey, Paşa’nın emriyle Bâb-ı Hümayun’un önünde başı kesilerek idam edildi.
Mabeyinci ve musahib arap ağalardan Cafer Ağa ile Firuz Ağa aynı yerde idam edildiler.
23 Temmuz Valide’nin kahvecibaşısı Abdurrahman Efendi, Paşa’nın emriyle Alayköşkü önünde başı kesilerek idam edildi.
24 Temmuz Padişahın kahvecibaşısı Zağlı Süleyman Ağa, Paşa’nın emriyle Bâb-ı Hümayun’da başı kesilerek idam edildi.
İkinci Tebdil Bağdadlı Haseki Ali Ağa, Paşa’nın emriyle aynı yerde idam edildi.
26 Temmuz Padişah sarayından onsekiz kız, Paşa’nın emriyle Adaların önünde denizde boğduruldular.
29 Temmuz Hazine kethüdası Selim Ağa, Paşa’nın emriyle Terzibaşı kerhanesinin önünde idam edildi.
Hazine kâhyası Kaftancı Nısfet Efendi, aynı yerde idam edildi.
3 Ağustos Kaymakam Mustafa Paşa, menfasında idam edilerek başı saraya getirildi.
4 Ağustos Padişah sarayından dadı kadın ve kâhya kadın, Padişah emriyle Fenerbahçesi önünde boğduruldular,
15 Ağustos Yazıcı Efendi, Limni adasına sürüldü.
Mabeyinci Abdülkerim Ağa, Girid adasına sürüldü.
20 Ağustos Ocak bazirgânı Yahudi, Ayakapı’da boğduruldu.
30 Ağustos Cüce Kadri Ağa, Paşa’nın emriyle Ahırkapı’dan denize atılarak boğduruldu.
21 Eylül Canikli Tayyar Paşa, Paşa’nın emriyle menfasında idam edildi ve başı getirilerek saray kapısına konuldu.
6 Ekim Kahvecioğlu başağa, Mustafa Paşa’nın emriyle Galata’da Yeni Caminin önünde başı kesilerek idam edildi.
2 Kasım Asi yeniçeriler, ağalarını geceleyin Türbe kapısının önünde öldürdüler.
3 Kasım Sadrazam Mustafa Paşa, Paşakapısı’nda yeniçerilerle cenkleştikten sonra yıkılan kulenin altında öldü.
Kâhyabey Mustafa Efendi, asi yeniçeriler tarafından Tavşan Taşı’ndaki konağının içinde olduruldu.
Sekban Seraskeri de aynı yerde öldürüldü.
Defterdar Mehmed Tahsin Efendi, Ayakapı’da Türbe önünde yeniçeriler tarafından öldürüldü.
4 Kasun Kumbaracıbaşı, kumbaracılar tarafından param parça edilerek başı yeniçerilere götürüldü.
Sultan Mustafa, Padişah’ın haberi olmakla zehirletirilip öldürüldü.
Nizam-ı âlem kâhyası Arnavud Bekir Ağa, yeniçeriler tarafından öldürüldü.
29 Ocak 1809 Nizam-ı âli-şan Murahhas Seraskeri Kadı Paşa, kaçtığı yerde öldürülüp başı saraya getirildi.
8 Mart Kapudan Seyyid Ali Paşa, Paşa’nın emriyle Girid’e sürüldü.
24 Haziran Nizam-ı âlem Defterdarı Behiç Emin Efendi, Paşa’nın emriyle Başmakul önünde başı kesilerek idam edildi.
30 Haziran Sabık Kâhyabey Küçük Reşid, Paşa’nın emriyle aynı yerde başı kesilerek idam edildi.
Sabık Tersane Defterdarı Moralı Ali Efendi, Paşa’nın emriyle aynı yerde başı kesilerek idam edildi.






[1] 8 Şubat 1807, Cuma.
[2] III. Selim.
[3] Nizam-ı Cedid askerleri.
[4] Aynı vakadan bahseden ve tabyaların inşasında halkın iştirakini hikâye eden diğer çağdaş bir Ermeni müellifi Avedis Berberyan’ın anlattığına göre, zamanın Ermeni Patriği Hovannes (Çamaşırcıyan), Ermeni halkının başına geçerek sırtı ile harç taşımağa başlamış, bunu gören Sultan Selim de, onun kim olduğunu anladıktan sonra kendisine iltifatta bulunup hilat giydirmiş ve kendisinin makamına dönüp yerine halkının çalışmasını emretmiştir (Ermeni Tarihi, İstanbul 1871, s. 56).
[5] Hacı Salih Paşa.
[6] Şakir Bey.
[7] İtalik harflerle olan kelime, cümle ve fıkralar, metinde ermeni harfleriyle Türkçe olarak yazılıdır.
[8] Ahmed Efendi.
[9] Ataullah Efendi.
[10] Rumeli Kazaskeri mazullerinden.
[11] Köse Kahya.
[12] Mimarbaşılardan Güllabioğlu Agop Kalfa.
[13] Asilerin talep ettikleri reaya, Kuyumcubaşı Düzoğlu Ohannes, Ekmekçi Artin Noradunkyan, Yahudi tüccar Musi, Rum şarap tüccarı Todoraki idiler. Patrik Ormanyan’ın anlattığına göre (Azkapatum, s. 3436), Kazaz Artin, asilerin talebini duyunca Nuryan Ohannes ile beraber, yakın tanıdıkları olan asi elebaşlarından Kazancı Hacı Mustafa’ya müracaatla onun vâsıtasiyle yukarıda adlan geçen zevatın kurtarılmalarını temin etmişlerdir.
[14] Cevdet Tarihi’ne göre, katli istenen rical: “Gizli sıtma” denilen Hacı İbrahim Efendi, İbrahim Kethüda, Rikab-ı Humayun kethüdası Memiş Efendi, Reisülküttap vekili Safi Ahmed Efendi, îrâd-ı Cedid Defterdarı Ahmed Bey, Darphane Emini Ebubekir Efendi, Valide kethüdası Yusuf Ağa, Sırkâtibi Ahmed Efendi, Mabeyinci Ahmed Bey, Bostancıbaşı Şâkir Bey, müderris ve Kapan Naibi Lütfullah Efendi’den ibaret olup onbir kişidir (1309 baskısı, VIII, 162-163).
[15] Ahmedpaşazâde Şakir Bey.
[16] Bostancıbaşı hapishanesi.
[17] Ali Ağa.
[18] Memiş Efendi.
[19] Reis vekili Safi Ahmed Efendi.
[20] Ebubekir Efendi.
[21] Ezanî saatla 5.35’de.
[22] Dikimhane (?)
[23] Salihzade Esad Efendi.
[24] Ahmed Bey.
[25] Kuyumcubaşı Düzoğlu Ohannes Çelebi'nin oğulları: Kirkor, Sarkis ve Mikael idi. Bu
üç kardeş de, bilahare, Halet Efendi’nin kindarlığı yüzünden 4 ekim 1819’da idam
edilmişlerdir (A. Berberyan, aynı eser, 103).
[26] Mustafa Ağa.
[27] Rikâb kethüdası Eğinli Mustafa Efendi.
[28] Alemdar Mustafa Paşa.
[29] Resmi belgelerde: Pınarhisar âyanı Ahmed ve Vize mütesellimi Mehmed (bk. Uzunçarşılı, Alemdar Mustafa Paşa, 116).
[30] Rumeli askerlerine ve dolayısıyla Alemdar'ın maiyetine verilen addır.
[31] Fransız elçisi Genaral Sebastiani’nin, Kabakçı isyanından sonra Fransa’ya avdeti esnasında Rusçuğa uğramış ve Alemdar’la görüşmüş olduğunu Enderunî Bekir Efendi Vak’a-i Cedid adlı eserinde yazmaktadır (bk. Uzunçarşılı, aynı eser, s. 76).
[32] Cülûsu müteakip canilerin cezalandırılması emredilip firar edenlerden Fettâh Ağa’nın Kabataş’ta, Hazine vekili zenci Nezir’in Üsküdar’da yakalanarak Bostancıbaşı hapsine verildiği; İmrahur-ı evvel Mehmed Ağa’nın Bâbiali’ye celb edilerek Hazine odasında tevkif olunduğu Cevdet Tarihinde (VIII, 312) nakledilmiştir.
[33] Cevdet Tarihi’ne göre, Sultan III. Selim’in katilleri: Başçuhadar Abdülfettah, Hazine kethüdası Ebe Selim, Haremağalarından Nezir, Mirahur Mehmed, Tebdil Hasekisi Bağdatlı Hacı Ali, Bostancılardan Deli Mustafa.
[34] Cevher ve Amber Ağa’lar (Cevdet, VIII, 324).
[35] Sultan Mustafa müstefrişelerinden cinayete karışan on nefer kadın ve cariye, Kızkulesi açığında boğduruldu (Cevdet, VIII, 328).
[36] Mustafa Ağa.
[37] Rusçuk’ta Alemdar Mustafa Paşa’nın işgüderi ve aynı zamanda müşaviri bulunan Mirzayan Manuk Bey’in haltercümesini yazmış olan Ğ. Hovnanyan, Paşa’nın Yeniçerilerle nasıl boğuştuğunu o anda yanında bulunmuş olan bir askerin bilahare kendisine bizzat anlattığı gibi hikâye etmiştir. Bu hikâyeye göre, Paşa, kurtuluş ümidi kalmadığını görünce, Yeniçerilerle anlaşmak bahanesiyle Ağaları ile görüşmek istemiş, Ağa öldürülmüş olduğundan yeniçeri ustası ile mülakatta bulunmuş ve cariyelerinin salimen uzaklaştırılmalarını bu suretle temin etmiştir (Manuk Bey Mirzayan’ın Halter cümlesi – Ermenice Viyana 1852, s. 64).
[38] Tahsin Efendi.
[39] Topkapı Müzesinde mahfuz bir tarihçeye göre, Şeyhülislâm Salihzâde ile Kadı Paşa, Ramiz Paşa ve Kaymakam Memiş Paşa, Padişah’la görüşmüş, onu Sultan Mustafa’nın idamına razı etmiş ve Şeyhülislâmdan fetva alındıktan sonra Kadı Paşa ile Bostancıbaşı Şimşirliğe giderek sakıt padişahı, kendisinin şal kuşağı ile boğmuşlardır (bk. UzvınçarşıU, aynı eser, s, 165).
[40] A. Berberyan’a göre. Alemdar Mustafa Paşanın çağrısı ile İstanbul’a gelen Rumeli ayanları ile beraber Manuk Bey de vardı ki Paşa’nın ölümünden sonra geceleyin kaçmış ve Rusya’ya iltica etmiştir, (aynı eser. s. 58, 59).
Manuk Bey’in İstanbul’a gelişi ve kaçışının eserinde (bk. Not 37) teferruatla hikâye eden Ğ Hovnanyan’a göre, Manuk Bey kendisine sadık bir yeniçerinin yardımı ile Edirne’ye geçmiş ve Sultan Tatarlar denilen kabilenin yanında birkaç gün saklandıktan sonra Rusçuğ’a, oradan da Bükreş’e, sonra Avusturya’ya gitmiş, Viyana Kongresi esnasında Çar Aleksander ile görüşmüş, büyük iltifat görmüş, Rusya’ya geçmiş ve nihayet 1817’de Basarabya’daki malikânesinde ölmüştür (s. 83-90).
[41] Alemdar Paşa’nın cesedi, atıldığı hendeğin içinde 20 yıl kaldıktan sonra Yedikule mezarlığına defnedilmiş. Meşrutiyetin ilânından sonra da Tahsin Efendi’nin kemikleri ile beraber Zeyneb Sultan Camii’nin bahçesinde bugün mevcut kabrine nakledilmiştir (Uzunçarşılı, aynı eser, s. 189).
[42] Ğ. Hovnanyan’ın anlattığına göre, Alemdar Mustafa Paşanın kâhyası, Rusçuğa giderek Paşa’nın konağındaki bütün kıymetli eşyayı alarak Bükreş’e, oradan da Rusya’ya kaçmış ve ölünceye kadar orada kalmıştır (aynı eser, s. 54).
[43] Bu kısmın başka bir yazıdan aynen iktibas edildiği, metnimizden çok farklı olan ifade tarzından anlaşılmaktadır.
[44] Cevdet Tarihi’nde (IX, 115) Aliyüddin Paşa.
[45] Metinde Ermeni harfleriyle yazılı olan ferman sureti, Cevdet Tarihi’ndeki asıl metin ile (IX, 291-293) karşılaştırılarak zühuller tashih edilmiştir.