Georg Oğulukyan’ın Rûznâmesi.
1806 — 1810 İsyanları.
Bu
eser, Osmanlı Devletinin iç ve dış düşmanları ile uğraştığı ve İmparatorluğun büyük
tehlikelerle karşılaştığı kritik bir devrede, payitahtın içinde patlayan ve Kabakçı isyanı adı ile bilinen
vakıanın, feci sonuçlarının ve nihayet ıslahat teşebbüslerinin kanlı
mücadelelerle başarılmasını hikâye eden orijinal bir kaynaktır.
Aslen
İstanbullu olup, Ortaköy’de yaşamış olan müellif Georg Oğulukyan, 1806- 1810
seneleri içinde geçen olayları (Rumî
takvim esasına göre) günü gününe yazarak rûznâme şeklinde Ermenice bir
kronoloji meydana getirmiştir. Yakın bir tarihte geçmiş olan bu olaylara ait
resmî belgelerin çokluğuna karşı, tercüme edilen eser, vakıaları olduğu gibi
kaydeden ve peşin hükümlerden ari bir halk bakışı ve tesiri altında, toplum
hayatının etkisini gösteren bir hikâye olduğu için ayrıca önemli sayılabilir.
Müellif,
zamanın şartlarına göre iyi bir tahsil görmüş ve Türkçeye hakkiyle vâkıf bir Ermeni
münevveridir. Kendisi Darbhâne’de Düzoğullarnın yanında memur sıfatı ile saraya
yakın ve birçok ekâbir ile temasta bulunduğundan, sarayda ve resmî çevrelerdeki olaylardan da
haberdar olmuş ve vakıaları (çok defa bir
roman şeklinde de olsa) hayli teferruatla ve tarihleri bakımından doğru
olarak verebilmiştir.
Yazma
halinde 167 sahifeden ibaret, orta boyda bir defter olan eserin metni, Venedik’te
Mekhitarist manastırında bulunmaktadır. Bizzat gördüğümüz metnin mikrofilminden
yapılan işbu tercüme ile eser, ilk defa yayımlanmaktadır. Müellif, eserine ad olarak yalnız “Osmanlı Tarihi” başlığını koymuştur. Olaylar,
eserin orjinalinde muntazam kısımlara ayrılmamış ise de, tercümemizde vakıaların
seyrine uygun başlıklarla kısımlara ayrılmış, belli başlı vakıalar da yan
başlıklarla belirtilmiştir.
Metni
muasır diğer kaynaklarla mukayese ve tenkit etmek maksadımız dışındadır. Ancak
tereddüdü mucip olan birkaç yerde, vakayi’in derli-toplu tasvirini veren Cevdet
Tarihi’ne başvurularak, gerekli tashihlerde bulunulmuştur.
Tercüme
esnasında rastlanan müphem cümlelerin açıklanması ve Ermeni harfleriyle bozuk
bir şekilde yazılı birçok Türkçe kısımlarının tashihi hususunda yaptığı
kıymetli yardımlarından dolayı değerli meslektaşım Doç. Bekir Kütükoğlu’na burada
teşekkürlerimi beyan ederim.
H.
D. Andreasyan
BİRİNCİ KISIM
Kabakçı İsyanı.
İngiliz Donanmasının İstanbul’a Gelmesi.
İrili
ufaklı onbir gemiden ibaret İngiliz filosunun gelip Adalar önünde durduğunu[1]
görünce hayretler içinde kalan bütün şehir yerinden oynadı ve Padişahtan en
hakir insana kadar herkes başının çaresini aramağa başladı.
Padişah[2]
ile rical ve Fransız elçisi General Sebastiani, sarayda istişarede bulunduktan sonra,
elçi yollayarak filo kumandanından mühlet istediler; İngilizler de razı
oldular. Mühlet verildiğini duyan General: “Hiç
korkmayın, onlara bir şey yapmayacağımı size temin ederim” dedi ve
Mermerkule’den Gümrük önünde Kurşunmağaza’ya ve Tophane’ye kadar uzanan sahil
boyunca ve keza Üsküdar’da tabyalar yaptırmağa başladı. İnşaat üç günde
bitirildi, fitilleri tutuşturulmağa hazır bir halde toplar yerleştirildi ve
şahane[3]
askerleri gece gündüz hazır vaziyette yer aldılar[4].
General:
“Muharebeye sebebiyet vermekten sakının.
Onlar size bakar ve şayet önce siz ateş ederseniz, onların size neler
yapacaklarını o zaman görürsünüz” diyerek, sıkı tembihte bulundu. Askerler
de yerlerinde sakin durdular.
Kâdir-i
mutlak Cenâbı Allah, fakirlere acıyarak düşmanın fikrini değiştirdi ve onlar 23
Şubatta kalkıp gittiler. Böylelikle, mahsur şehir kurtuldu ve herkes kendi işi
ve gücüne döndü. Şehirde her şey mevcut ise de, ortada para kalmadığından para
kıtlığı çekiliyordu.
Bilahare,
İngiliz gemilerinin Boğaz’dan nasıl içeri girebildiği araştırıldı ve neticede
bizimkilerin mukavemet etmekte kusurları anlaşılınca, Kapudan Paşa[5]
Sakız’a sürüldü, sabık Nizam-ı Cedit defterdarı olan Boğaz Nazırı Feyzi (Feyzullah) Efendi’nin de başı kesildi.
Bunların, İngilizlerle dostluk yaptıkları ve gemilerin içeri girmesine kolaylık
göstermiş oldukları söyleniyordu. Bu vak’a üzerine. Padişah, Karadeniz ve
Akdeniz boğazlarında yeni tabyalar yaptırmağa, topları çoğaltmağa ve oralarda şahane
askerler yerleştirmeğe karar verdi; çünkü bu askerler talim ve terbiye görmüş
olduğundan, düşmana karşı emniyeti sağlayabileceklerdi. Fakat Padişah’ın bu
hareketi, ilerdeki olaylarda görüleceği gibi, kendisinin tahttan indirilmesine
sebep oldu.
Tabyalarda ıslahat teşebbüsü.
Karadeniz
Boğazı tabyalarının inşaatına sabık Rumeli reislerinden Mahmud Efendi, Anadolu
ciheti tabyalarına da Seyyid Mehmed Efendi nezaret ediyorlardı. Niyetleri,
bütün eski yamakları Nizam-ı Cedid’e katmak olduğundan, onları alıştırmak ve
intibak ettirmek üzere, peyderpey yaptıkları yerlere şahane askerleri yerleştirmeğe
başladılarsa da, netice hayırlı olmadı. Zira Gürcü, Boşnak ve çoğu Laz olan
Karadeniz Boğazı kalelerindeki askerleri, yani yamaklar yenilerle geçinemediler
ve çok defa aralarında kavga çıkıyordu. Nihayet, eskiler: “Tabya ve kale yamak demektir, siz ise Nizam-ı Cedid’siniz, haydi
yerinize gidin” diyerek yenileri kovdular. Bunun üzerine, Bostancıbaşı
derhal oraya giderek herkesi yerli yerine yerleştirdi ise de, iki kıyıdaki
tabya askerleri o kadar müttefik idiler ki harekete geçmek için, ancak bir
işareti bekliyorlardı.
Ve
beklenen an geldi. Padişah, Bostancıbaşı’yı[6]
huzura çağırıp: “Ne kadar bostancı varsa
üniformalarını değiştirip talim etmelerini, istemeyenlerin ise istedikleri yere
gitmelerini” söyleyince, Bostancıbaşı; “Yalnız
üniformaları değil, ferman buyursanız onlara şapka bile giydiririm” diyerek
Padişah’a teminat verdi. Padişah, buna mukabil: “Sen bunu yaparsan ömrün boyunca üçtuğ üzerinden eksik olmayacaktır, aferin”
dedi ve ona Nizam-ı Cedid’e mahsus şemsiyeli kaput giydirdi ki bunu gözümle
gördüm.
Bundan
sonra, Bostancıbaşı, Macar kalesi ağası Haseki Halil Ağa’yı çağırarak: “Padişah fermanıdır, askerlerine yeni
üniforma giydirmeni isterim, zira diğer ocaklarda da bu hafta aynı değişiklik
yapılacaktır” dedi. Adı geçen Ağa da “başüstüne”
diyerek söz verdi.
İsyanın Başlangıcı.
13
Mayıs. Yukarıda adı geçen Ağa, bir tabyanın içinde yamaklarla divan kurarak: “Padişah, üniformanızı değiştirmeniz için
ferman, ayrıca da size bahşiş olarak altın göndermiştir” dedi. Onlar ise; “Biz yeni bir şey bilmeyiz, nasıl gördükse öyle
gideriz. Bahşiş de, üniforma da sizin olsun” dediler. Ağa; “Biliyorum. İçinizdeki birkaç adam ortadan
kaldırılıncaya kadar siz anlamazsınız. Onlar idam edildikten sonra size yalnız
Nizam-ı Cedid üniforması değil, şapka bile giydiririm” deyince, hep birden;
“Sen bilirsin” dediler. O esnada,
Ağa, kast ettiği adamları yakalayıp öldürmeğe teşebbüs edince, hep birden “vurun” diye bağırarak üzerine
atıldılar. Ağa, ellerinden kurtulmak için denize atladı ise de, onlar kendisini
bir neferi ile beraber suyun içinde öldürdüler.
O
sırada Rumeli tabyasında bulunan Mahmud Efendi bunu duyunca korkmağa başladı ve
oradaki bütün Nizam-ı Cedid askerlerine, Büyükdere çayırına gidip orada
kendisini beklemelerini söyledi. Onlar tabyadan çıkarak Çiftliğe doğru gittiler,
kendisi de oraya gitmek için kayığına bindi. Macar tabyasındaki yamaklar, dürbünle
efendilerinin kaçmakta olduğunu görünce, kayıklara hücum edip bindiler ve onun
yolunu kestiler. Çaresiz bir hale düştüğünü gören Ağa da kayığını Büyükdere’ye
doğru çevirdi, karaya çıktı, fakat gönderdiği askerden kimsenin orada
bulunmadığını görünce, ocağın önünde peykenin üzerinde oturdu. Yamaklar yetişerek,
kendisini bir adamı ile beraber öldürdüler. Nâşı ertesi gün kaldırıldı.
İsyanın Elebaşıları.
Saray
ricalinin ve ulemanın desteği sayesinde bu işleri yapan adamların içinden Oduncu
Süleyman, Bekir, Çili, İbiş, Memiş ve Kabakçı Mustafa adlarını taşıyan kurnaz
ve dilleri dönen altı kişi sivrildi. Bunlar, gayelerine varmak için bütün yamakları
topladılar ve kararlarına sadık kalacaklarına dair onlara kılıç üzerinde yemin
ettirdiler. Aldıkları kararlar şunlardı: 1) İş bitinceye kadar şarap içmemek;
2) Fakir fukaraya hiçbir zarar yapmamak; 3) Reaya ve yabancılara el kaldırmamak;
4) Bu kararlara karşı hareket edenleri param parça etmek; 5) Etmeydanı’na giderek
Kur’âna göre murafaa olmak. Cemiyet bu kararları dinledikten sonra ayağa
fırlayarak hep bir ağızdan “çok iyi”
diye bağırdılar.
Olan
biten şehirde duyulunca, rical ve ulema, mansıplı mansıpsız büyük ve küçük
rütbeli adamlar, aralarında istişare ettikten sonra, bu işi temizlemek üzere Bostancıbaşı’yı
oraya gönderdiler. Kalenderbahçesi’ne kadar giden Bostancıbaşı, daha ileri
gidemeyeceğini görünce Bebek’de bekledi ve vaziyeti şehre bildirdi. Bu tedbirin
boşa çıktığını gören rical, onlara söz anlatabilmek için, Yirmibeşlerin mütevellisi
olan Trabzonlu Bakıcı Mustafa ile Ocağın eskilerini ve karakullukçuları gönderdiler.
Bu adamlar oraya gidince, tabyalılar: “Sizi Allah gönderdi. Biz sizi gökte
ararken yerde bulduk” diyerek çok sevindiler. Esasen oraya gitmeyi önceden tertip
etmiş olan bu zabitler[7]
de işin başarılmasını istedikleri için onlara, kendilerinin güya hiçbir şeyden
haberleri yokmuş gibi bir tavır takınarak, bu işten vazgeçmelerine dair zahiren
nasihatte bulundularsa da söz anlatamadılar. Tabyalılar ise: “Sonra ne olacağını görünce siz de hayret
edeceksiniz” dediler.
Bütün
bu olan bitenden habersiz olan Padişah ise, yüreği sevinçle dolu olduğu halde,
bütün askerlerine saray meydanında talim yaptırmakla meşguldü. Kendisi askeri
talim ve terbiyenin büyük ehemmiyetine o kadar kani olmuştu ki bütün saray
ricalinin talime katılmalarını istiyor ve hatta kendisi bile mümkün olsa bizzat
talime iştirak etmek arzusunda bulunuyordu.
Bu
sırada, her şeyden haberdar olup, gidişatın fenalığından acı duyan muhasip ağalardan
biri, keyfiyeti Padişah’a duyurarak: “Aman
Efendim, ne yapıyorsunuz. Yukarıdaki tabya yamakları zorba kesilmiş ve cülûs
deyip duruyorlar. Aman Efendim, bunun bir çaresine bakmalı” deyince.
Padişah uykudan uyanır gibi olmuş ve o esnada kendisinin en çok itimat ettiği
sır kâtibi[8]
içeri girince; “Ben neler duyuyorum, hâlbuki
siz her şeyi benden saklamışsınız” deyince, sır kâtibi: “Efendim, bazı şeyler oldu ise de,
Bostancıbaşıyı işi temizlemesi için gönderdik, o da gidip onlardan bir kısmını
dövdü, bazılarını boğdurdu, birkaç kişiyi de oldukları yerde öldürdü”
demiştir. Bunun üzerine Padişah, kendisini haberdar eden muhasip ağaya hor
bakmağa başladı ve: “Bilmediğin şeyleri
bana nasıl söylersin, ben hepsinin yalan olduğunu anladım” demiştir. Yüreği
yanmakta olan sözü geçen ağa, diğer bir ağanın vasıtasıyla aynı şeyleri
Padişah’ın kulağına ulaştırmışsa da, Padişah bir türlü inanmamış ve
Bostancıbaşı’yı çağırarak keyfiyeti ona sormuştur. Fakat Bostancıbaşı,
mabeyincilerin tavsiyelerine uyarak, Padişah’ın suallerine cevaben sır
kâtibinin söylediklerini tekrarlamış, aldatılan Padişah da kaygısız kalmıştır.
Nizam-ı Cedid Askerlerinin Talimi.
Asilerin Şehre Yürüyüşleri.
15
Mayıs. 1500 kişilik tabya askeri, ellerinde bayraklar ve elebaşıları Önlerinde olduğu
halde aşağı inerek yola çıktılar. Onlar, geçtikleri köylerde; “Müslüman olan bayrak altına gelsin. Reayalar,
korkmayın, size bir zararımız olmayacaktır, sakın dükkânlarınızı kapamayın”
diyerek çağrıda bulunuyorlardı. Asiler saat 1’e çeyrek kala, karanlıkta
Ortaköy’e girince bütün köy korku ile ürperdi. Onlar bağırışları arasında “yoldaşlar, silâhımızı gözetin, olmaya ki
kaza ile bir sakatlık olsun ve sakın reayadan parasız bir şey almayasınız,
yoksa paralarız ha.” sözlerini duyuyorduk. Asiler Kabataş’a kadar giderek
bayraklarını oraya diktiler ve durdular, çünkü şahane askerinden ve topçulardan
şüpheli idiler. Bunun için, onların niyetlerini yoklamak üzere topçu kışlasına
adam göndererek: “İşte biz geldik, siz ne
dersiniz?” diye sordular. Topcubaşı, ortafeneri ve karakullukçular göndererek:
“Hoş geldiniz, kışlamıza buyurun”
dedi, onlar da hep birden Tophane’ye geldiler, fakat kendilerine bir şey
yapacaklarından korkarak içeri girmediler ve sabaha kadar meydanda oturdular.
Sabah
olunca, asiler topçulardan kazanlarını istediler ve onların muvafakati ile
aldıktan sonra Galata’nın içinden geçerek Kalafatyeri’ne gittiler. Orada
kendilerine katılan birçok insanla beraber mavnalarla karşı kıyıya Unkapanı’na
geçtiler. Asilerin bir kolu Uzunçarşı’dan yukarıya çıkarak çarşıya girdiler.
Onları gören çarşı halkı, paniğe kapılarak kimi kalpağını, kimi pabucunu
bırakarak kaçmağa başladılar. Dükkânlar ve han kapıları kapandı. Halk, kan
kokusu duyuyor gibi dehşet içine düştü. Büyük ve küçük bütün Türk ve reaya
halkın beti benzi ölü gibi sararmıştı. Her taraf cehennemi ve anlaşılmaz bir
bağrışla çınlıyordu. Asiler: “Reayalar,
sakın dükkânlarınızı kapamayın, size zararımız yoktur. Sonra cevaba kadir
olmayasınız ha! Müslüman olan dükkânını kapasın ve bizimle gelsin” diyorlardı.
Asiler, Sipahipazarı’na girdiler, silâhı olmayan silâh aldı ve Divanyolu’na çıktılar.
Bu esnada, içlerinden birini, para vermeden aldığı simidi yerken öldürdüler.
Sonra Etmeydanı’na giderek kışlada kaldılar. Git gide, kendilerine katılmak
için o kadar insan gelmişti ki, başlarında bulunanlardan duyduğuma göre Etmeydanı
80.000 adamla dolmuştu.
Sarayda Telaş.
İşin
bu dereceye vardığını gören Padişah, ah-vah diyerek sarayın bir yanından öbür
yanına giderken, rikâb ve musahip ağaları ayaklarına kapanarak; “Efendimiz, ne yapıyorsunuz, bu zorbalar Kapıyı
ve ulemayı sardıkları gibi, siz efendimizin işi pek fena olur. Kaldı ki
Kaymakamı ve ulemayı içeri alın, olmazsa Kaymakamı ve ricalden de istedikleri
varsa başlarını keser kendilerine verirsiniz ve Efendimiz de kurtulur”
dediler. Sözü geçen ağalar bunu daha evvel de söylemişlerdi, fakat aldatılmış,
yalan sözlere inandırılmıştı. Şimdi ise, habis bir adam olan mabeyinci Ahmed
Bey ve sırkâtibi Ahmed Efendi, kabağın kendi başlarına patlayacağını
anladıklarından kaçmışlardı. Neticede fakir halkın duçar olacağı feci vaziyeti
düşünen Padişah, ağalara: “Kaymakamı ve
ulemayı içeri alayım, lakin zorbalar Kapıya gider Kaymakamı bulmaz, konağa
gidip Şeyhülislamı bulmazlarsa, sonra reayanın kılıçtan gerilmesine sebep
olurum, ümmet-i Muhammed de ayakaltına giderler. Daha iyisi, beni aşağı alsınlar,
elverir ki kavga dursun ve fakir fukaraya zarar olmasın” demiş.
Bu
esnada, asiler, Şeyhülislâm Efendiyi[9],
Rumeli ve Anadolu kazaskerlerini, İstanbul Efendisi’ni ve diğer ulema ile
Sekbanbaşı’yı görüşmek için Etmeydanı’na çağırdılar. Ulema efendiler ve kibar-ı
rical ise, asiler Galata’dan karşıya geçmezden evvel, bir çare aramak için
Paşa’nın evinde toplanmış müzakere ediyorlardı, fakat bütün düşünce ve lafları
boş şeylerdi, çünkü kendileri de korkudan ne yapacaklarını bilmiyor,
birbirlerinin sözlerini anlayamıyorlardı. İbrahim Kâhya, Kaymakam Paşa’ya ne
gibi bir çare düşündüğünü sorunca, Yaşa; “Siz
onsekiz senedir bu işi yapmış olduğunuz halde, şimdi kalkıp dün bir bugün iki
günlük olan benden fikir soruyorsunuz. Ben ne çare bulabilirim? Nasıl
yaptınızsa gidin öylece çekin” cevabını vermiştir. Bunun üzerine, Hacı
İbrahim Efendi; “Bunun tek çıkar yolu şudur: “İstanbul kalesinin kapıları kapatılır, toplar dizilir ve şahane askeri
savaşır. Böyle yapılınca onların şehre girmeleri mümkün olmaz. Sonra,
Çiftlikteki askerler de getirilince asiler birkaç saatte tarumar olurlar”
demiş. Mansıplı olmadığı halde büyük efendilerden olan Şemseddin Molla’[10]
Hacı İbrahim Efendi’nin bu sözlerini duyunca, heyecan içinde yerinden
fırlayarak: “Ne diyorsun sen efendi, o
dediğin olacak şey değil. İstanbul’un hiçbir kapısı kapatılamaz. Gözünü iyi aç.
Sen Müslümanlara Müslümanları kırdırmak istiyorsun. Bunu aklından çıkar.
Şimdiye kadar yaptıklarınız yanınızda kaldı, fakat bu dediklerin asla olmayacaktır”
demiştir. Nihayet, Çelebi Efendi:[11]
“Uzun sözün kısası, bunun çaresi şudur: Şimdi
buradan kalkarak her birimiz birer tarafa gideriz. Sağ kalırsak ne hoş, yok
kazaya uğradıksa çare de odur, her şey de, vesselam” deyince hepsi de arka
arkaya meclisten telâşla çıkarlar.
Ulemanın
Etmeydanı’na çağırıldığı duyulunca kaçan kaçana oldu. Çelebi Efendi, bir adamı
ile beraber, adi bir beygire binerek konağına gidip bütün uşaklarını çağırarak
her birinin hesabını görmüş; onlarla helâlleşince, uşaklar ağlamağa başlamışlar.
Çelebi Efendi: “Kapı yoldaşlarım, yerli
yerinize gidin, bakalım Allah ne gösterir” diyerek onları yolladıktan
sonra, kıyafetini değiştirerek Hatice Sultan Sarayı’na gidip orada gizlendi.
Kâhya İbrahim Efendi, konağına giderek asker kıyafetine girdi, silâhlandı ve
dört adamla beraber Yenikapı’ya Güllabioğlu’nun[12]
evine gitti ise de, yolda bir hamal kendisini tanımış olduğu için
Güllabioğlu’nun evinde kalmayıp Mehterbaşı’sı ile beraber yandaki evin
şaraphanesinde saklandı. Hacı İbrahim Efendi, kaçmak niyetiyle Tersane’ye
gitti, fakat tersane âmirleri, yani Liman Reisi, Manda ağası ve Başağa,
kendisine: “Efendim, nereye kaçacaksınız?
Zorba başılar bizim yoldaşlarımızdır, hatırımızı sayarlar, korkma, seni Etmeydanı’na
götürelim, biz seni kurtarırız” demişler, oda: “Gerçi sizinle beraber Etmeydanı’na gitsem elbette kurtulacağımı ben de
bilirim, fakat onlara eyvallah etmek benim kibrime elvermez, zira onlar yalınayak
takımı ve karga değneğidirler. Onun için bırakın sıvışayım. Beni bulup öldürürlerse
de fi yaman” der ve tebdili kıyafetle çift kürekli kayığına binerek
Beylerbeyi’ndeki yalısına gider.
Ahmediye Cami (Orta Cami) ve Et Meydanının günümüzdeki Yeri.
Et Meydanında Mürâfaa.
Ulema
Etmeydanı’na gidince, asiler onlara hitaben; “Hani kitabınız? Açın bakalım, şu yaptığınız haksızlıklar nerede
yazılıdır. Sizde Allah korkusu kalmamıştır “ derler. Ulema, Padişah’tan
karakullukçu gelip “Padişah iradesidir,
efendileri istiyorlar” deyinceye kadar sözü uzatırlar, fakat asiler derhal
ayağı fırlayarak; “Defol buradan, yoksa
şimdi seni paralarız” deyince, dehşet içine düşen karakullukçu, önlerinde
eğildikten sonra çekilip gider. Bundan sonra, asilerin başı, Şeyhülislâm’a
hitaben: “Biz niçin buraya geldik ve sizi
niye çağırdık? Biz fenalık değil, adalet isteriz. Fenalık isteseydik başka
türlü hareket eder ve hepinizi de hayret içinde bırakırdık. Biz adalet
istiyoruz. Hakkımız yoksa ilamımızı, varsa fetvamızı ver” dedi. Korkusundan
yere bakan ve sakalını sıvazlayan Şeyhülislâm, söylenen sözleri haklı bularak
susar. Asiler: “Efendi, bu işi çabuk
bitir, zira uzayınca sonu fena olur. İşte biz günahtan çıktık” deyip sözü
bitirince, Şeyhülislâm: “Murâfaanız
nedir? Söyleyin ki bilelim” deyince, asiler: “Kadir-i mutlak Allah darıyı kimler için yaratmıştır?” diye
sorarlar. Efendi de “kuşlar için” der.
“Ya arpayı?” sorusuna, “hayvanlar için”, “ya buğdayı?” denilince de “İnsan
için” cevabını verir. Bunun üzerine, asilerin elebaşısı koynundan adi
ekmeği çıkararak: “İşte zavallı fakir ne
darıdan, ne de arpadan olmayan bu kül ve çamur gibi ekmeği yer” dedikten sonra,
koynundan bir de ricalin yediği tülbentten de beyaz olan ekmeği çıkarır ve “Rical-ı
kibar bunu, ümmet-i Muhammed ise kül gibi bir ekmek yer. Siz de buna göz yumar
ve bir kâğıtta onların birkaç satır yazısını görünce ilam verirsiniz. Sebep?
Çünkü onlar efendidirler, değil mi?” diye sorunca, Şeyhülislâm; “Haklısınız” der. Asi elebaşı, devamla: “İkincisi, padişah yalan söylediği vakit,
halifedir diye kendisine hak vermek doğru mudur?” diye sorunca,
Şeyhülislâm: “Hayır, zira yalan şeytana
yaraşır” der ve “Onsekiz seneden beri
çocuğu olmayan bir padişahı desteklemek ve emirlerine âmin demek doğru mudur?”
sualine de “hayır” cevabını verir. Asi
elebaşısı, bundan sonra: “Kitaba karşı
olan bu şeyleri bırakalım ve devletimizin ülkelerini kana boyayan ricalin
merhametsiz işlerine gelelim. Bütün fakir halk ölmektedir. Bu hangi kitapta yazılıdır,
gösterin, biz de görelim” deyince, Şeyhülislâm Efendi buna da karşılık “Haklısınız” der. Bunun üzerine, asiler:
“Bunu da bırak. Efendi, eline bir kâğıt
al ve dediklerimizi yaz” dediler. Efendi yazmağa başladığı anda, “devlet eli ile istediklerini yapan dört reaya
dahi vardır, onlar da öldürüleceklerin sırasına kayd edilsin” diye sesler
duyuldu. Fakat rahim Allah sonsuz inayetini gösterdi ve içlerindeki büyüklerden
biri ortaya çıkarak, kalabalığa hitaben: “Arkadaşlar,
o reayaları istemekte haklısınız, fakat onların kanına girmekle günahkâr olursunuz,
çünkü ricalin emrinde bulunan o adamlar kendiliklerinden bir iş yapmağa muktedir
olmayıp, ancak ricalin hizmetindedirler” dedi. Kalabalığın içinden aynı
sesler tekrar duyulunca, adam: “Hayır! Öyle
şey olamaz, bu merhametsizlik olur, bundan vazgeçin” diyerek onları
susturmuştur.
Asilerin
talep ettikleri reayalar, Şapcı Musi, Çelebi Todoraki, Nizam ustası Ekmekçi
Artin ve Düzoğlu Ohannes Çelebi idiler. Onları kurtaran sözü geçen adam, bilahare,
Düzoğlu dedikleri adamı ne görmüş ne de adını duymuş olduğunu bize yeminle
söyledi ve kurtardığının nasıl bir adam olduğunu görmek için Darphane’ye
gelerek Düzoğlu ile görüştü. Biz de kendisini o zaman gördük ve anlattıklarını dinledik[13].
Asilerin
talep ettikleri ricale gelince, bunlar. Kaymakam Köse Musa Paşa, İbrahim Kâhya,
Hacı İbrahim Efendi, Valide kâhyası Yusuf Ağa, Çelebi Efendi de denilen Köse
Kâhya, asıl Kâhya Bey Memiş Efendi, Nizam-ı Cedid defterdarı Ahmed Bey, Reis Efendi
Safî Efendi, Darbhane emini Bekir Efendi, Gümrükçü ağa Hasaniko, Moralı Ali
Efendi, Aziz Efendi, Şâkir Ahmed Efendi, sabık şeyhülislâm Sâlihzâde,
Eminpaşazâde Emin Bey, Kapan naibi Abdüllâtif Efendi, mabeyinci Ahmed Bey,
Sırkâtibi Ahmed Efendi ve Bostancıbaşı Şâkir Bey idiler[14].
Kaymakam ve Ricalin İhaneti.
Bu
sırada. Kaymakam, Padişah’a, güya telhis olarak bir kâğıt gönderir. Ağalar, bunun
telhis kâğıdı biçiminde olmadığını görünce, fena bir şey olduğunu anlayarak kimse
onu Padişah’a ulaştırmak istemeyerek Kızlarağasına götürdüler. O da kâğıdın
katlanmış şeklini gördükten sonra: “Ben
bu kâğıdı veremem” diyerek Hazine Kâhyasına verir. Padişah, kâğıdı
okuduktan sonra kendisi de ağalar gibi ağlamağa başlamış, sonra, Bostancıbaşıyı[15]
çağırarak içeride ve dışarıda bulunan bütün bostancıların silâhlı oldukları
halde içeri alınmasını emretmiştir. Bostancıbaşı da hamlacıları çağırarak: “Kaç arkadaşınız varsa hepsini toplayıp
sarayın içine gelin” demiş. Hamlacılar ise: “Biz gelmeyiz, ne isterseniz yapın” diyerek doğru Etmeydanı’na
gitmişlerdir. Bostancıbaşı keyfiyeti Padişah’a anlatınca, son derece öfkelenen
Padişah: “Sen daha evvel bana ne söz
verdin? Demek sen de mabeyincilerle bir olup beni aldattın. Bana doğrusunu
söylemiş olsaydın bir çaresini bulurdum ve iş bu dereceye gelmezdi” demiş
ve “Şu köpeği fırına[16] götürün, kellesini
kesin ve Etmeydanı’na gönderin” emrini vermiş.
16
Mayıs. Bostancıbaşı fırına götürülüp boğduruldu, başı kesildi ve Etmeydanı’na gönderildi.
Asiler de kelleyi kazığa geçirdiler. Aynı perşembe günü, Kâhya İbrahim
Efendi’yi Yenikapı’da Güllabioğlu’nun yanındaki bir evin mahzeninden çıkardılar.
Götürülürken, önden ve arkadan giden hamallar ve külhan piçleri yüzüne tükürüp,
vurup ve ağza alınmayacak küfürler savuruyorlardı. Muhzir Ağa kâtibi beraberinde
olmasaydı kendisini muhakkak yolda öldürürlerdi. Vaziyeti gören kâtip, elini
İbrahim’in başına koyunca artık vuramadılar, çünkü kâtip hem ocaklı hem de kadı
idi. Yolda, yalnız Müslümanlar değil, Ermeni, Rum ve Yahudiler dahi küfrederek
kendisini tahkir ediyorlardı. Yenikapı’dan çıkıldığı vakit, boyacıların da fena
sözler söylediklerini duyan İbrahim, onlara dönerek: “Hey gâvurlar, her kime yaramadımsa, size de mi yaramadım?”
demiştir. Böyle tahkir ve eziyetler içinde Etmeydanı’na götürülen İbrahim
oradaki kalabalığı görünce içi yanar ve su ister. Onlar da su ile dolu bir
yoğurt kovasını önüne koyar ve: “Sana
güzel bir İngiliz testisi yaraşırdı, fakat sen fakirlere bu suretle çok su içirmişsin”
diyerek her taraftan kılıç darbeleri indirmeğe başlamışlardır. Onun çabuk
ölmesini istemedikleri için zararsız yerlerine vuruyorlar, zavallı adam da kalabalığın
gürültüsüyle rekabet eden bir sesle avaz avaz bağırıyordu. Yarım saatten fazla
süren bu korkunç işkenceden sonra adam öldü. Vücudu o kadar param parça
edilmişti ki 12 bin kılıç darbesi yediği rivayet ediliyordu. Etraftan ikaz edilerek
oradan kovulmasına rağmen ağasından ayrılmak istemeyip onun akıbetine ağlayan
mehterbaşısını’[17] da efendisinin yanında
öldürdüler. Kâhya İbrahim’in kolunun altından haç şeklinde ve üzerinde “İbrahim Selim” yazdı bir tılsım çıkmıştır.
Bu
durum karşısında çaresiz kalan Padişah, düşmanları ile belki anlaşabilir ümidiyle,
asilerin hangi ricali talep ettiklerinin anlaşılması ve bunların başlarını kestirerek
kendilerine verilmesi için Kapı’ya bir hat gönderdi. Fakat bu tedbir beyhude
idi, çünkü asıl düşman bizzat Kaymakam Paşa idi. Zahiren, asilerin kendisini
öldürmek istediklerini ileri sürüyorsa da, aslında kendisi onların gizli başı
idi. Paşa, Padişah’ın yazısını okuduktan sonra, yüreğindeki kini açığa vurmağa ve
öç almağa başladı. Kâhya Bey’i[18]
ve Reisi[19] çağırarak onları Kürkodasında
boğdurdu, başlarını Etmeydanı’na gönderdi, vücutlarını da Kummeydanı’na koydurdu.
Sonra, Darphane eminini[20]
çağırttı. Kâhya’nın ve Reis’in öldürüldüklerini ve ricalin de korkularından
gizlenmiş olmasından dolayı, Paşa’nın kendisini Bey rütbesine çıkaracağını ümit
etmekte olan bu aptal ise, çağrıldığını duyunca derhal Kapı’ya giderek Paşa’yı
selâmlar ve “Allah kılıcınızı keskin
eyleye, adilsiniz efendim. İşte böyle ara sıra yaramazların hakkından gelmeli
ki ortalık rahat olsun” der. Paşa, bu nasıl bir adamdır, ben kendisini
niçin çağırdım, o ise neler söylüyor diye hayretle yüzüne bakar. Sonra, “size diyeceğim vardır, dışarı buyur” deyince,
adam başına geleceğini anlar ve “benim ne
suçum vardır, efendim, ben ne etmişim ki” deyince, Paşa: “Aslında ettiklerini say” diyerek “haydi, şu pezevengi içeri alın” emrini
verir. Adam Kürkodası’na götürülünce orada bayılır, olduğu yerde boğdurulur,
başı kesilerek Etmeydanı’na gönderilir, vücudu da Kummeydanı’na konulur.
Asiler,
Reis’in yanlışlıkla katledildiğini görünce (zira
talep ettikleri ordudaki Reis idi) Kapı’ya gelerek, kendilerine taraftar
olan Reis’in naşını gizlice evine gönderdiler.
III. Selim’in Tahttan Çekilmesi.
Ertesi
cuma günü, Sekbanbaşı huzura çıkarak, Padişah’a halkın kendi emirlerini beklediğini
söyleyerek kendisini selâmlık merasimine davet eder. Padişah ise: “Ben ne selâmlığa çıkarım, ne de benim
halkım vardır. Kavganın bana karşı olduğunu anladım” der. Padişah, aynı
zamanda içeriye Sultan Mustafa’ya haber göndererek: “Tahtınıza buyurun, zira kul beni istemiyor. Benim işim bitti, gel oğlum,
uğurlu kademli olsun” der. Bu esnada sarayın bütün kapıları kapanmıştı ve
yalnız Soğukçeşme kapısı lâzım olduğu vakit açılır kapanırdı. Bundan dolayı, asi
kalabalığı Paşakapısı’ndan Soğukçeşme kapısına kadar olan sahada toplanmış
bekliyordu. Bir ara, Soğukçeşme kapısının duvarı üzerinden: “Sultan Mustafa’yı ister misiniz?” diye
bir ses duyuldu ve kalabalık “İsteriz!” diye
mukabele etti. Bu sual ve aynı cevap üç defa tekrarlandı.
Sultan IV. Mustafa.
Sonra,
Sultan Mustafa’yı tahta oturtmak için Şeyhülislâm ve Kaymakam, Demirkapı’dan içeri
girdiler. Sultan Selim bu esnada, ağlayarak, ağzını açmış adamlarına lânet
okuyordu. Nitekim onlar lânetlendikleri gibi telef oldular. Sultan Selim, aynı
zamanda, sarayda bulunan bütün ağaları çağırarak: “Bakın, ağalar, artık hakkınızı helal edin, sizi göreyim, gelen
padişaha iyi hizmet edesiniz” dedi. Bu esnada Sultan Selim ağlıyor,
ayaklarına kapanan ağalar da ağlıyorlardı.
Haber
içerde Sultan Mustafa’ya ulaştığı vakit, o: “Ben
bu suretle tahta çıkmak istemem ve oturmam da. Amcazademin bu halini görmek
istemezdim. Keşki ölmüş olsaydım ve bunu görmeseydim. Ben buradan dışarı
çıkmam, ne isterlerse yapsınlar” dedi ve ağladı. Sultan Selim dışarıda,
Sultan Mustafa da içeride ağlıyorlardı. Vaziyetin fenalaşacağını gören musahip
ağalar. Sultan Mustafa’nın ayaklarına kapanarak; “Bunu yapmayın, Efendim, böylece Sultan Selim’e iyilik yapmış olmayıp
onun ölümüne sebep olursunuz. Sen dışarı çıkmazsan asiler onu dışarı çıkarıp
öldürürler ve seni zorla tahta oturturlar” gibi birçok şeyler söyleyip kendisini
ikna ettiler.
Sultan
Mustafa, kafesten çıkarak gelirken. Sultan Selim de tahttan inip içeriye doğru
giderken birbirine rastlayıp kucaklaştılar ve ağladılar. Sultan Selim: “Oğlum, var tahtına otur, uğurlu kademli
olsun, zira benim kaderim bu imiş” diyerek alnından öptü. Sultan Mustafa da
onun ayaklarını öper. Sultan Selim, sözüne devamla: “Sana bir nasihat vereceğim: Hizmetkârlarına sakın yüz verme ve
sözlerine inanma. Onlar beni rezil ettiler ve iş bu hale geldi. Bundan ibret al”
dedi.
IV. Mustafa’nın Cülûsu.
17
Mayıs. Cuma günü, saat 2.30’da Sultan Selim’i hal[21]
edip Sultan Mustafa’yı tahta çıkardılar. Sonra, Şeyhülislâm, Kaymakam ve bütün ulema
Bab-ı Hümayun’dan merasimle çıkarak Paşakapısı’na geldiler ve münâdiler
çağırmağa başladılar. Herkes birbirine “gözün
aydın” diyordu, çünkü Sultan Mustafa’nın tahta çıkması ile herkesin gönlü
rahatlamıştı. Halkın bu sevinç gösterileri meyanında mabeyinci Ahmed Bey’in
Soğukçeşme’den aşağı indirilip Kapı’ya götürüldüğü görüldü. Herkes oraya doğru
koşuşmağa başladı ve görülmemiş bir telâş ve gürültü koptu. Ne olduğunu
anlamayan halk kaçışmağa başladı, çünkü asi kalabalık orada bulunuyordu.
Alayköşkü önü, kudurmuş bir kafilenin zuhuru ile cehenneme döndü. Kılıçlarını
çekerek mabeyincinin üzerine atılanlar onu götürenlerin ellerinden kaptılar.
Kendisini çiy çiy yiyecek kalabalığı gören Ahmed Bey de insan sesine hiç
benzemeyen bir haykırışla “aman, bana
kıymayın” diye bağırmağa başladı. Onu Terzibaşı kârhanesinin[22]
önüne getirerek kılıç darbelerini indirmeğe başladılar. Herkes, birbirini
iterek vurmakta o kadar gayret gösterdiler ki ceset insana benzemiyordu. Vücudu
param parça olduktan başka, elbisesi de pare pare edilmişti. Adam aslında çok
şişman olduğundan, açılmış karnını görenler: “Domuz, amma da yağlıdır” diyorlardı.
Asiler,
bu işi bitirdikten sonra Bab-ı Hümayun’a giderek bayraklarını iki yanda diktiler
ve tüfenkleri ellerinde olduğu halde Padişah’ın selâmlığa çıkmasını beklemek
üzere Sultanahmed Camii’ne kadar olan sahada dizildiler. Saat 6’da selâmlığa
çıkan Padişah Bab-ı Hümayun’a doğru geldiği vakit saray kapısı derhal açıldı ve
cehennemi bir gürültü koptu. Kapıdan çıkan Padişah, ömründe görmemiş olduğu bu korkunç
çehreli adamları görünce, korkudan yüzü sap sarı kesildi. Kendisi o kadar nazik
ve güzel bir gençti ki kafesten çıkmış bir kumruya benziyordu. Karakullukçular,
bayrakları ellerinde, tüfenkleri de sırtlarında olduğu halde Padişahla beraber
yürüyüp, “Maşallah, ne güzel bir
padişahımız vardur” diye bağırarak onu Ayasofya’ya götürdüler.
Bu
arada vuku bulan bir hadiseyi anlatayım. Şehirde korku kalmamış olduğundan, halkın
birçoğu selâmlık merasimini görmeğe gelmişti. Bir ermeni de töreni temaşa
ederken, bir Müslüman “senin burada ne
işin var” deyip adama vuracağı sırada, bunu gören asilerden biri, “ne vuruyorsun? Yoksa sen de mi Nizam-ı Cedid’densin?”
diyerek onu öldürmeğe kalkmış, fakat adam oradan sıvışmakla canını güçlükle
kurtarmıştır.
Nizam-ı Cedid Askerleri.
Padişah’ın
camiden çıkıp da cülûs topları atılıncaya kadar, İstanbul’dan başka etraftaki
kasaba ve köyler büyük bir korku içinde idi. Zira Nizam-ı Cedid askerleri 5-6
bin kişi oldukları halde Çiftlikte ve daha çoğu da Üsküdar kışlasında hazır
vaziyette bekliyorlardı. Bundan başka, köylerin basılacağı, insanların
öldürüleceği, talan yapılacağı ve evlerin yakılacağına dair rivayetler
dolaşıyordu. Dehşete kapılmış olan halk, sırf canını düşünüyor, sokaklar bom
boş, kapılar kapalı ve herkes sap sarı kesilmiş akıbetini bekliyordu.
Müslümanlar da aynı vaziyette idiler, çünkü eli silâh tutan bütün erkekler
İstanbul’a koşmuş olduğundan köylerde zabit kalmamış olup, herkes korkudan ses
seda çıkarmıyordu. Köylüler iki taraftan da korkuyorlardı, zira İstanbul’a
inmiş olan tabya askerleri Nizam-ı Cedid kışlalarına yürüseler iş fena
olacaktı, şayet yürümez ve onları bıraksalar vaziyet daha da fena olacaktı.
İşte bu iki tehlike arasında sallanan halk hiçbir ümit kapısı göremiyordu.
Fakat rahîm Allah masum çocuklara acıdı. Arka arkaya top sesleri duyulunca
herkes canlandı, yüzler gülmeğe başladı ve sokağa çıkıp birbirine rastlayanlar “gözünüz aydın” diye selâmlaşıyorlardı.
Padişahın hal’inden habersiz olan Nizam-ı Cedid askerlerine gelince, onlar top
seslerini duyunca ümitleri kesildi ve sahipsiz kaldıklarını düşünerek korkmağa
başladılar.
Akşamüstü.
Hacı İbrahim Efendi Beylerbeyi’ndeki yalısının suyolunun içinden çıkarılarak
getirildi ve Yalıköşü’nden Ağabahçesi’ne götürüldü. Padişah’a ne yapılacağı
sorulunca, “Yeniçeriler istiyorlar,
onlara verin, ne isterlerse yapsınlar, fakat önce Kapı’ya götürün” demiş,
onlar da Hacı İbrahim Efendi’yi atla Soğukçeşme kapısından çıkararak
Çavuşbaşı’nın küçük odasına koydular. Onun öldürülüp başını kendilerine
verileceğini anlayan asiler, derhal odaya girerek İbrahim Efendi’yi dışarı
çıkartıp aralarına aldılar. Etrafında kendi adamlarından kimsenin bulunmadığını
gören zavallı adam: “Aman, yoldaşlar, kıymayın”
diye yalvarmağa başladı, fakat onlar ağza alınmayacak küfürlerle cevap verdiler
ve “kalkın, selam durun, zira Hacı İbrahim
geliyor” diyerek onu rezilâne bir surette götürdüler. Asiler,
Sultanbayezid’de Çömlekçilerbaşı’na geldikleri vakit, bir orta kazan’ının
götürülmekte olduğunu görünce derhal İbrahim Efendi’nin üzerine atılarak kılıç
darbeleri indirmeğe başladılar. Etmeydanı’na götürecekleri söylemişken, “bu kazana kurban olsun” diyerek biçareyi
param parça ittiler, kalem tutan parmağını da keserek “o bu parmağı ile fakirlerin ocağını yıkmıştır” deyip dibine
soktular. “Gizli sıtma” namıyla
şöhret bulan İbrahim Efendi’nin sıtmasının gizliliği böylece açığa çıkmış oldu.
Hacı İbrahim’in koynunda mücevherli güzel bir saat vardı, kafileden bir adam
onu kaptı, fakat asi başlarından biri bunu görünce kılıcı ile adamın başını yardı
ve saati alarak ayakları altında ezdi.
Kıtâlden Kurtulanlar.
18
Mayıs. Bugün, Cumartesi sabahı, Bozdoğan Kemeri’nde kendi adamlarından birisinin
evinde saklanmış olan Sırkâtibi Ahmed Efendi, evin damına çıkarak üç defa el çırpıp
komşu evin damına atlarken sokağa düşmüştür. Acemoğlu yoldaşları derhal başını
keserek Etmeydanı’na gönderdiler. Yetişen asi bir kafile de ayaklarına bir ip
bağlayarak başsız cesedi rast gelen reayalara çekdirerek Şehzadebaşı’na kadar
sürüklettiler ve orada bıraktılar. Sırkâtibi’nin el çırpmasının sebebi şudur: Kendi
şeyhi bir muska vermiş ve tehlikeye düştüğü vakit bir çaresini bularak yüksek
bir yere çıkıp el çırparak yukarıya fırlayınca cinlerin kendisini tutup
götüreceklerini söylemiş, bu ahmak da söyleneni aynen yapmış, başına gelecek
olan da gelmiştir.
Bu
sıralarda. Hacı Ahmedoğlu’nun kapıçuhadarı, hadiseleri görmek için Etmeydanı’nda
dolaşıyordu. Kendisine garezli olup orada bulunan bazı hemşerileri, zaman bu
zaman diyerek adamı olduğu yerde öldürdüler.
Gelelim
kurtulanlara. Bunlardan Çelebi Efendi, sultan sarayına kaçarak oradan Topçubaşı’ya
ve topçular kışlasına “ben ocağınıza nice
iyilikler yaptım, sizin doğrudan doğruya ulûfeniz olmadığı halde ben ulûfe
bağlattım, ekmeğiniz yoktu ben işi hallettim, rahat etmeniz için kışlalarınızı
istediğim gibi yaptım. Şimdi ise ben sizin ırzınıza düştüm, beni kurtarmağa
bakın” diyerek mektup yolladı. Topçu ocağı, kendisini kurtarmağa söz
vererek, onu affedip kendilerine bağışlamaları için Etmeydanı’na haber
gönderdiler. Asiler de: “Tophane’ye
geldiğimiz vakit siz bize hüsnükabul gösterdiniz, kazanları istediğimizde hayır
demediniz, şimdi biz de bu adamı ocağınıza bağışlıyoruz” dediler. Çelebi
Efendi bunu gizlice duyunca, yalnız olarak doğru Etmeydanı’na giderek asi
elebaşlarına: “işte ben gelip ırzınıza
düştüm, bana ne isterseniz yapın” dedi. Onlar da, olan biten hakkında
konuştuktan sonra: “Korkma, sen
kurtuldun, derhal gidip kapını aç ve izdihamı önlemek için fırınlara un ver “
dediler. Çelebi Efendi birkaç gün bu işi yaptıktan sonra Tersane emini tayin
edildi.
Sabık
Şeyhülislâm[23] Edirne kavgası için fetva
vermiş olduğundan, sipahiler kendisini talep ediyorlardı, fakat şimdiki
Şeyhülislâm yalvarmalarla kendisini kurtardı.
Nizam-ı
Cedid defterdarı[24], bu işe yeni girmiş
olduğunu söyleyerek çok ricada bulundu. Kendisinin evvelce yeniçeri kışlasının
yapıldığında inşaata nezaret etmiş olduğu için Ocaklılar onu da kurtardılar.
Talep
edilen diğer rical, saklandıkları yerlerden bir zaman dışarı çıkmadılar, sonra
da bir yolunu bularak kurtuldular ise de, bu kurtuluşları geçici bir şey oldu.
Nizam-ı Cedid’in Lağvı.
20
Mayıs. Bu işler bittikten sonra, Pazartesi sabahı. Tabya asileri, yeni nizam’ın
tamamıyla kaldırılması ve Sultan Hamid zamanındaki nizamın aynen tatbiki
hususunda hükümetle anlaşma akdettiler. Padişah ve bütün devlet ricali bunda mutabık
kalarak tatbikine söz verdiler ve asiler sevinç gösterileri içinde ve “ya yoldaş, yedi krala namımız gitti”
diye bağırarak gemilerle tabyalarına döndüler. Bunu yazan ben, bunları
Kuruçeşme’den gördüm ve işittim. Rahîm Allah bu şehrin fakirini çok severmiş ki
kendi merhameti sayesinde bu vahşi insanlar bu işi üç dört gün içinde
bitirdiler. Hakikaten de, vuku bulan büyük bir olay idi ve yalnız bu şehrin
halkı değil, “kimsenin burnu bile
kanamadı ve bir pul bile ziyan olmadı, olur şey değil” diyen İstanbul’daki Avrupalıları
da hayret içinde bıraktı.
Nizam-ı
Cedid kışlasında ise, bütün askerlerin üniforma ve silâhları alındı, tayınları
kesildi ve istedikleri yere gitmeğe serbest olarak salıverildiler. İşte sarf edilen
o kadar para ve emek boşa çıktı. Sanki bir varmış, bir yokmuş oldu.
27
Mayıs. Bir sene önce Kâbe’ye hacca gitmiş ve dönüşte İzmit’e kadar gelmiş olan
Valide kâhyası Yusuf Ağa, kendisine karşı eskiden beri kin bağlamış olan Musa
Paşa tarafından Bursa’ya sürüldü ve buradaki evleri mühürlendi. Daha sonra, 12 Haziranda
başı kesilerek Bursa’dan getirildi ve Ortakapı’nın önüne konuldu. Üç gün süre
ile pek çok insan seyire gider gibi bakmağa geldi ve her biri tahkir edici bir
söz söylemeden geri dönmüyordu. Kesik başın yanında şu yazı konulmuştu:
'‘Valide kethüdası sâbık Yusuf
Ağa’nın Devlet-i Aliyye’de iklisâb-ı nüfuz ve mâil-i tama' ve irtikâb olarak
teferrüd, memâlik-i şahanede kâin aceze-i ibâda mezalim-i nâ-ma’dud
eylediğinden gayri Nizâm-ı Cedîd’i ihdâs ve harâb-ı memâlik ile perlşânî-i fukaraya
bâdi niçe niçe bida’ ihtira eylediğinden bu keyfiyet tahrik-i gazab-ı şâhâneyi
mucib olmaktan nâs'ı hakkında ferman-ı kazâ-cereyan sudûr ile kati ve nihade-i
cay kılınan merkum Yusuf Ağa’nın ser-i maktu'udur.”
Kapan
naibini öldürmek istiyorlardı, fakat ulema sınıfından olduğu için Şeyhülislâm onu
asilerin elinden alarak Bursa’ya sürdü. Sonra, müderrisliği geri alınarak kendisine
iki tuğ verildi. 18 Haziranda ise, kesik başı getirilip Ortakapı önüne konuldu.
Yanındaki yazı şudur:
“Devr-i sâbıkda müddet-i medîde
Kapan naibi olup tama-ı hânımdan ekmekçi esnafına ve Kapan tüccarına ve
ibadullaha zulm u cevr-i bi-hisâb eylediğinden mukaddemce bâ-irâde-i aliyye
tariki hakk olunup kendüye mir-i mîranlık tevcih olunan zâlim ve gaddar
Abdüllâtif Paşa’nın ser-i makt’udur.”
Padişahın Darphane’yi Ziyareti.
18
Haziran. Darphane’yi ziyaret eden Padişah, Düzoğlu Ohannes Çelebi’nin odasına
da girdi ve hususî olarak konulmuş muhteşem bir koltuğa bir çeyrek saatten
fazla oturdu. Mabeyinciler Padişah’ın ayağını yalnız ustaya öptürdüler, verilen
hediyeleri Padişah’a gösterdiler, o da çok memnun oldu. Padişah, aşağı kattaki
kerhâneleri de gezerken ustanın üç oğluna[25]
da ayağını öptürdüler. Onlar, Padişah’ın gezdiği yerler hakkında sorduğu
suallere cevap verirken doğrudan doğruya kendisine değil, usulen yanındaki
ağalara hitap ediyorlardı, onlar da Padişah’a tekrarlıyorlardı. Çelebi’nin
oğulları, usta ile beraber, kendi işleriyle meşgul olan işçi ve ustaların her
birinin çalışmasına bakan Padişah’ın peşinden giderek ona izahat veriyorlardı.
Ziyaret
bittikten sonra. Padişah ata binerken ustayı ve Sarkis Çelebi’yi tekrar çağırdılar
ve Padişah’ın ayağını öptürdüler. Bunu gören Müslümanlar, Padişah’ın onlara
gösterdiği bu büyük sevgiye hayret ettiler, zira zabitlerden başka, Müslüman ve
reaya kimse Padişah’ı ne karşılayabilir, ne de ayağını öpebilirdi. Padişah,
gittikten sonra, Düzoğlu’nun hediyesini içeri getirtmiş ve görülmemiş derecede
güzel bir şey olan hediyeyi çok beğenmiş olduğundan, ustaya: “Düzoğlu, sana göre çok şey vermek lazımdı”
diyerek üçbin kuruş mükâfat verildi. Usta da ağalarının eteklerini öperek
Padişah’ın ömrü için dua etti.
Valide
kâhyası Yusuf Ağa’nın eşyası Kapılarası’nda satılırken sandığın birinin sarı
bir toprakla dolu olduğu görüldü. Bunun üzerine, defterdar, Düzoğlu’ndan birisinin
gönderilmesini isteyerek: “Bak, Ermeni,
bu toprak altın madeni midir, yoksa başka bir şey mi?” diye sordu. O da, madeni
topraklardan anlamadığını söyledi. Sandıklar Edirne sandığı olarak üç aded idi.
Diğer bir sandık da açılınca keza aynı toprakla dolu olduğu görüldü. Ermeni,
elini sokarak toprağı karıştırdı ve üzerinde Türkçe vav harfi hakkedilmiş büyük
bir bakır küre çıkardı. Bunu gören efendiler onun büyü’ye ait bir şey olacağını
söyleyerek sandığı kapattılar. Açılan üçüncü sandık mezar toprağı ile dolu idi.
İçinden, üzerinde bir kız tasviri hakkedilmiş ve insan kemiği külü ile dolu bir
bakır kutu çıktı. Bunun üzerine, Valide ve Yusuf Ağa, ondört yaşındaki bir kızı
öldürmüş, cesedi yakmış ve külü büyüleyerek Sultan Selim’i bağlamışlardır
deyip, Padişah’ın da görmesi için üç sandığı saraya gönderdiler. Padişah’ın,
muskayı yazan büyücü şeyhleri buldurarak derhal sürdürdüğü rivayet edildi.
İKİNCİ
KISIM
Sultan IV. Mustafa’nın
Zamanındaki Olaylar.
Eski
takvime göre 17 Mayıs 1807 Tarihinde Sultan Mustafa tahta çıktı. Asilerin Sultan
Selim’i hal’ ettiklerini hikâye ettik, şimdi de, önce gizli kalmış, fakat halen
meydana çıkmış olan asi elebaşlarının şahsiyetlerini anlatmak istiyorum. Söyleyeceklerim
adamlar başlarında olmasaydı tabyalılar ne yapabileceklerdi ki? Fakat onlar her
şeyi önceden tanzim ettiler ve bu şâkî adamların eli ile istediklerini yaptılar.
Bu elebaşılardan birincisi şeyhülislâm Ataullah Mehmed Efendi; İkincisi
Kaymakam Köse Musa Paşa; üçüncüsü Sekbanbaşı, diğerleri de büyük ulema
efendiler idiler.
Bu
adamlar baş başa vererek işi kararlaştırdıktan sonra onu yapabilecek adamları
aramış, bulmuşlar ve anlaşmışlardır. Buldukları adamlar şunlardı; Yirmibeşlerin
orta mütevellisi Trabzonlu Bakıcı Hacı Mustafa; Ellialtıların orta çardak başyasakcısı
Gürcü Haşan Ağa ve Giresunlu Kabakçı Mustafa. Kabakçı, cülûsdan sonra dayı ve
Karadeniz Boğazı kalelerinin âmiri mevkiine çıktı. Kimseden korkmayan ve
istediğini yapmakta serbest olan bu adamın adı bile her yerde korku uyandırıyordu.
Adam, oniki ay zarfında gittikçe şiddetini daha da artırıyordu. İstanbul’a
geldiği vakit, “dayı aşağı inmiştir”
diye bütün şehir yerinden oynardı. Nihayet, sıra ile hikâye edeceğim gibi,
bunun da başına gelecek olan geldi.
Asilerin Tahakkümü.
Önce,
Sultan Mustafa’nın günlerindeki olayları kısaca hikâye edelim. Şehir asilerin
elinde kaldı ve onlar git gide işi o kadar azıttılar ki işin tadını tuzunu kaçırdılar.
Vaziyetin rezalet haline geldiğini gören Kaymakam ve ulema, bu merhametsiz adamları
sıkıştırmağa başladılar, işlerinin fenaya gideceğini anlayan asiler de, 11 Haziran
günü, Süleymaniye Camii’nin avlusunda toplanarak Sekbanbaşı, Kaymakam,
Şeyhülislâm ve ricalden birkaçı için “istemeyiz”
diye bağırdılar. Sözü geçen büyükler ise bir yolunu bularak asilerle barıştılar
ve yalnız Sekbanbaşı’yı değiştirdiler, asilere düşman, Kabakçı ile de sıkı
dostluğu olan Başçavuş’u[26]
Sekbanbaşı yaptılar. Kaymakam Paşa asileri yola getirmek istedi ise de, onlar o
kadar şımarmışlardı ki bir şey yapamadı. Bunun üzerine, harekete geçen asiler
kaymakam Musa Paşa’yı azlettirip çavuşbaşı Şehsuvaroğlu’nu 16 Haziranda onun yerine
geçirdiler. Bununla beraber, devlet son derece feci bir hale gelmişti; zira bir
taraftan ulema, diğer taraftan da Kabakçı dayı, sahipsiz kalan şehri yakıp kavuruyorlardı.
Gerçi Padişah vardı, fakat söz sahibi değildi ve bir şey yapamıyordu. Bundan
dolayı Padişah’ın ne düşündüğü anlaşılmıyordu.
Bütün
olan bitenin Şeyhülislâm’ın koltuğundan çıktığını anlayan Ocaklılar, 1 Temmuzda
onu azlettirerek Samanizâde’yi yerine geçirdiler. Bunu haber alan asiler, ertesi
gün şehre inerek beğendikleri Şeyhülislâmı tekrar makamına getirdiler. Halk bu
rezalete hayretle bakıyor, ekâbir de, ocaklıların kendilerini adam yerine koymayıp
istediklerini yaptıklarından son derece sıkılıyorlardı, fakat ses çıkarmıyor ve
muvafık zamanı bekliyorlardı.
6
Temmuzda, asi dayılar ve ocaklılar şeyhülislâmın makamında müzakereye oturdular.
Müzakereden sonra, ocaklı, dayılara; “Yaptıklarınız
artık yetişir. Bir de etrafınıza bakın, vaziyeti görün ve her şeye karışmayın”
gibi sözler söyledilerse de, ancak kendileri duydular, zira diğerleri çekinmek
şöyle dursun, bilâkis daha da azdılar. Nihayet, Kaymakamın idare etmekte aciz
olduğu görülerek, 24 Temmuzda Şahsuvaroğlu azl edilip, Padişahın gözdesi olan
Musa Paşa tekrar kaymakamlığa getirildi. Onun ne kadar sert ve kurnaz bir adam
olduğunu bilen Padişah, hükümetin bu suretle az çok düzene gireceğini ümit
ediyordu. Kaldı ki ne kadar kabiliyetli de olsa başka birisinin tayinine zaman müsait
değildi. Musa Paşa, hükümeti iyi idare etmekle beraber, çok geçmeden keyfî hareketlere
başladı. Ölen ricalin taraftarlarını ve sağ kalanları sıkıştırdı ve hepsinin
kudretleri nisbetinde para kopardı. Bundan sonra da kalpağa dair bir yasak
çıkardı. Herkes tepesi düz kalpak giydi, Rumlar da kalpaklarını değiştirdiler.
O kadar mühim meseleler varken, Paşa, büyük olmayacak, tepesi çukur olmayacak
diye kalpak davası peşine düşmüştü. Güya kalpak büyük olsa devlete zarar
verecekti. Pahalılık her tarafı tutmuştu, fakirler açlıktan kırılır ve aylarca
et yüzünü görmeyenler nasıl yaşayacakları derdiyle kıvranırken, kol gezenler
birçok Türk, Rum ve Ermeni fakirinin kalpaklarını yırtıyorlardı. Muzipler de “iki çiroz ile bir hamsi, hapı yuttu iri
kalpaklı modamsi” gibi, hadiseye dair türlü beyitler tanzim ettiler.
Asilerin Takibine Başlanması.
4
Eylül. Padişah, Tekke-i mabeyn’de tebdil-i biniş yaptığı sırada, asilerden dört
kişi aynı yerde bazı adamları soymuş olup zabitler onları tutmağa çalışırken karşı
gelmiş ve Padişah’ın gözü önünde bir neferi öldürmüşlerdir. Buna hiddetlenen Padişah,
canileri öldürtmekte herkesin serbest olduğunu söyleyince, rast gelen adam,
Ortaköy’e doğru kaçan asilerin peşine düştü. Ortaköy zabiti de Ermeni, Rum ve Yahudi
halkın iştikakı ile takibe başladı. Asiler dağa doğru kaçtılarsa da Hırvatlar
tarafından tüfenkle vurulup yakalandılar ve aşağı getirildiler. Bu kargaşalık esnasında
Beşiktaş’ta iki kişi ölmüş, Ortaköy’de de iki kişi yaralanmıştı.
Bu
hâdiseden müteessir olan Padişah, Sekbanbaşı’ya emir gönderdi, o da, esasen
işin nereye varacağını beklemekte olan Ocaklılara haber yolladı. Ertesi gün, asilerden
on kişi, “arkadaşlarımız ne oldu?”
diye Ağakapısı’na gelince derhal tutulup hapsedildiler. Tebdil çıkan Sekbanbaşı
da bulduğu bütün tabyacıları hapishaneye göndermiş, sonra da hepsini birden
öldürüp cesetlerini gündüzün, herkesin gözü önünde hamalların sırtına vererek
denize attırmıştır. Asileri yola getirmek isteyen Sekbanbaşı, onların
elebaşılarının kafalarını ezmek istedi ve asıl elebaşının Bakıcı olduğunu
anlayınca, bu adamı 9 Eylülde sürgün etti. Asilerin yüreğine korku girdi ise
de. Kaymakam, ulema ve mabeyinci ağalar varken onlar daima tekrar
canlanıyorlardı. Bundan dolayıdır ki dayılar cesaret alarak, Nizam-ı Cedid’e
karşı olup, Sultan Selim’in zamanında Moskof’a kaçmış olan Tayyar Paşa ile
Hakkı ve İsmail Paşaların iktidara getirilmesini istediler. Hükümet bir yolunu bulup
Tayyar Paşa’yı Moskof’tan getirtti. Bu vesile ile Mihal Bey’in küçük oğlu divan
tercümanı Sarı Beyzade Aleko’nun katlini hatırlatmak gerekir. Biçare adam, 11 Eylülde,
yatsı ezanından evvel, ani olarak götürülüp Bab-ı Hümayun’un önünde başı
kesildi. Yanında konulan kâğıda, devlet işlerini düşmana haber vermiş olduğu
yazılı idi, fakat bunun yalan olduğu aşikârdır.
Tayyar Paşa’nın Avdeti.
7
Ekim. Pazar günü, Tayyar Paşa, ufak bir Moskof gemisiyle geldi. Paşa’nın Nizam-ı
Cedid’e düşman olduğunu bilen tabyacılar ve yeniçeriler buna çok sevindiler. O,
bu düşmanlığı yüzünden çok ızdırap çekmişti ve Moskof’a kaçmamış olsaydı
muhakkak başı kesilecekti. Kargaşalıktan istifade edilerek beş ay ve yirmibir gün
makamı işgal etmiş olan Musa Paşa azledilip Tayyar Paşa kaymakamlığa getirildi.
Bu değişiklik umumi bir sevinç uyandırdı ise de, bütün ümitler boşa çıktı, zira
pahalılık daha da arttı, asiler ise daha çok cesaret alarak istediklerini yapabiliyorlardı.
Tayyar
Paşa da, halkı düşünmektense, eski kinlerini açığa vurarak, Nizam-ı Cedid’in
lehinde olan Anadolu âyanlarından önce Çapanoğlu, sonra da Kör Yusuf Paşa ve
Kara Osmanoğlu’ndan öç almağa başladı. Bundan başka, yeniçerilere gönlü ile
bağlı ve hemşerileri olan tabyacılarla birleşmiş bulunan Tayyar Paşa, onlara
daha hoş görünmek için 3 Ocak 1808 tarihinde Bakıcı’yı sürgünden geri getirterek
onu Keban madeni emiri tayin etti. Fakat Keban’a giderse Kör Yusuf Paşa’nın
kendisini öldüreceğini sezen Bakıcı, Paşa’dan bunu yapmamasını rica etti, o da
kendisini Gümüşhane emini tayin etti.
Bu
sıralarda, Padişah tebdil-i kıyafetle teftişe çıktığı vakit bir adamın
yaralanıp Kapı’ya götürülmekte olduğunu görerek sual ettiğinde adamın katil
olup az evvel Atmeydanı’nda birisini öldürdüğünü söylemişler. Padişah; “O halde
niçin Kapı’ya götürüyorsunuz, bu köpeği öldürdüğü adamın yanına götürüp
kellesini orada kesin” diye emir
vermiştir. Bu hadiseyi anlatmamdan maksat şudur ki, hadiselerin karşısında
uyuşuk ve şaşkın bir halde duran Sultan Mustafa’nın tahta çıktıktan beri kendi
başına yaptığı tek iş bu olmuştur.
Anadolu
paşalarına gelince, onlar Şeyhülislâm’a ve saray ricaline büyük meblağlar vererek
hepsi de başlarını kurtarmak çaresini buldular. Bundan dolayı Paşa ile
Şeyhülislâm divanda çok defa birbiriyle çatışmışlardır.
Asilerin
çıkarttıkları türlü hadiselerden birini anlatayım: Bayramın ilk günü, 300 kişi
ansızın Rumelifenerindeki Rum kilisesinin avlusuna girerek ezan okumuş ve “kiliseyi camiye çevirdik” demişlerdir.
Oranın bütün Rum halkı İstanbul’a inerek ağlayıp ve figan eyleyip arzuhal
verdiler. Bundan haberdar olan Şeyhülislâm, dayılara: “Fener köyünde haraç veren hayli reaya vardır. Kiliseleri olmazsa hepsi
de dağılır, verdikleri haraç ise yeniçerilere aittir, şayet köyün haracını siz
verirseniz kiliseyi cami yapabilirsiniz, yoksa kiliseyi geri verin” diyerek
fetva verdi, kilise de bu suretle kurtuldu.
Tayyar Paşa’nın Azli.
Yukarıda
söylediğimiz gibi. Şeyhülislâm ve Paşa birbirini yerinden atmak gayretinde olup
muvafık zamanı bekliyorlardı. Bu husumet içinde nihayet Şeyhülislâm üstün çıktı
ve Paşa’nın zahiren bir Türk, fakat içten tamamıyla bir Moskof olduğuna ve asıl
gayesi Türk devletini Moskoflara tâbi etmek olduğuna dair iddialarla devleti
kandırabildi. Bunun üzerine, 3 Mart tarihinde Tayyar Paşa azledilip yerine Hacı
Mustafa Efendi[27] geçirildi. Tayyar da
Rumeli’ye yollandı. Hacı Mustafa ihtiyar bir adam olup, kendisi de kaymakam
olmağı istemiyordu, fakat zorla yaptılar. Böylelikle zavallı şehir, adaletsiz
ve gaddar ulemanın elinde ve tabya şakilerinin keyfine terk edilmiş oldu. Öyle
bir hale geldik ki reayadan başka Türkler de hallerine ağlıyor ve “ey Allah, şu
şehre bir sahip yolla” diye dua ediyorlardı. Rumlar, “Moskof gelip şu şehri
alsa ve Hıristiyanlar huzura kavuşsa” diyorlardı. Ermeniler ve Yahudilerin bir
kısmı da İngiliz’in gelmesini arzu ediyorlardı. Demek istediğim şudur ki,
dünyada eşsiz bir güzellikte olan şehrimiz o hale geldi ki, herkes son derece
ümitsizlik içinde Allah’ın yardımını bekliyordu.
Bazı Zorbalık Hareketleri.
Bu
sıralarda Üsküdar’da geçen bir vakayı anlatayım: Nizâm-ı Cedid lağvedilip
Sultan Mustafa tahta çıktığında, oradaki Ustadan başka bir de Haseki tayin
edildi. Güya iki tuğ payesinde olan bu adam, bütün Üsküdar’a hâkim idi ve
yanında daima 100 bostancı olduğu halde dolaşıyordu. Haseki, bir gün, dışarıdan
koyun getiren silâhlı adamlara rastlayıp yasaktır, diyerek silâhlarını ellerinden
almak istemiş. “Verirsin, vermezsin”
gibi karşılıklı bir münakaşadan sonra, koyun getirenlerden biri Haseki’nin bir
neferini vurup öldürmüştür. Bunun üzerine, Haseki, adamlarına, ne duruyorsunuz
deyince büyük bir kavga kopmuş, iki taraftan birçok kişi ölmüş, birçoğu da
yaralanmıştır. Gelenler yeniçeri olduğundan, Üsküdar’da büyük kargaşalık
çıkmış, bu esnada Hamalbaşı ve Eskici Hüseyin adlarında iki adam türeyip
zorbabaşı kesilmiş ve birçok adamı başlarına toplayarak Haseki’yi bulmağa
koyulmuşlardır. Önce mahkemeye gitmiş ve kadıdan Haseki’yi talep etmişler, naçar
kadı da Haseki’yi kaçırmıştır. Oradan çıkıp kalabalık halinde dolaşan bu
adamlar, Haseki’yi camide abdest alırken görmüş ve onu olduğu yerde
öldürmüşlerdir. İşte İstanbul’un her tarafında böyle gürültü ve vak’alar eksik
olmuyor, kimse bir çare aramağa koyulmuyor ve biçare halk gelecek daha büyük
fenalıkların korkusu içinde kalmış bulunuyordu.
İzmit
Paşası, Karadeniz Boğazı’nda Domuzderesi’nden Karaburun’a kadar sahilde
askerlerle beraber bekliyordu, çünkü devlet Moskof ile bozuşmuştu. Günün birinde,
tabyalılardan üç kişi Paşa’nın önünden ihtiramsız ve pervasızca geçerlerken, Paşa
onları tutup aşağı göndermiş, şerikleri olan çardak başyasakcısı da onları
hapiste alıkoymakla beraber tabyacılara haber vermiştir. Tabyacılar, bunun üzerine,
ertesi gün silâhlarını alarak kayıklarla çardağa gelmiş, hapishaneyi basıp
arkadaşlarını almış ve Kuruçeşme’ye getirerek prangalarını bir çilingire
açtırdıktan sonra yerlerine gitmişlerdir. Vak’ayı duyan Sekbanbaşı,
başyasakcıyı çağırarak; “Ben sana
yukarıdan gönderilenleri bana sormadan öldür diye emir vermiştim, sen onları
nasıl teslim edersin?” diye azarlayınca, yasakçı: “Ne yapabilirdim, büyük bir kalabalık halinde hapishaneyi bastılar.
Sen olsaydın vermez mi idin?” cevabını vermiş ve pervasızca gitmiştir. Daha
sonra, Sekbanbaşı yasakçıyı tekrar çağırdığı vakit o, başına geleceğini bildiği
için gitmemiş, kayığa binmiş ve doğru Macarkalesi’ne giderek keyfiyeti onlara
anlatmıştır. Yirmibeşlerin ortasından olup Macarkalesi dayısı olan Kerim Çavuş,
kalesinin bütün adamlarını başına toplayıp ve “bak biz ne yaparız, aşağı inince her şeyi altüst ederiz” diyerek harekete
geçti. Bu adam, daha evvel de hükümete karşı gelmiştir. Galata’da Karaköy iskelesinin
üzerinde bir kahvehane yapmış, zabitler buna mani olmağa çok gayret etmişler,
fakat kimse bir şey yapamamıştır. İşte o, şimdi de silâhlı bir kalabalıkla çardağa
indi, oranın ellialtıları da kendisine katıldılar ve yasakçı önde olduğu halde,
sabah erken Ağakapısı’na geldi. Kapılar henüz Açılmamış olduğundan, yasakçı, “tabyacılar dövüşmek için Çardağa geldiler,
kapıları açın” diyerek seslenmiş, kapılar açılıp hep birden içeriye dalınca
da büyük bir gürültü kopmuştur. Uykusundan uyanan Sekbanbaşı, ne olduğunu
anlamak için gecelik entarisi ile merdiven başına gelmiş, fakat adam ağzını
açar açmaz yaka paça aşağı alınmış ve götürülmüştür. Ağanın adamları esvaplarını
ve atını arkasından yetiştirmişler, karakulağı da yanına gelmiştir. Sekbanbaşı
bu suretle çardağa götürülüp karakulağı ile beraber orada hapsedilmiştir.
Olay
Paşakapısı’nda işitilip Padişah’a duyuruldu. Saraydan, Sekbanbaşı’nın azline ve
yeniçerilerin istediklerinin tayin edilmesine dair ferman sâdir oldu.
Ellialtılar, “bizim istediğimiz yalnız bu
adamın azlidir, hükümet kimi isterse onu tayin etsin” diyerek çekildiler.
Muhib Ağa, 1 Mayısta sekbanbaşı tayin edilip Çardağa geldi ve selefini,
çiftliği bulunan Bursa’ya sürdü. Bostancıbaşı da onun karakulağı’nı Arnavutluğa
sürmek istedi, fakat o “ben bostancı
değilim, yeniçeriyim, sen bana karışamazsın, ağam nereye giderse ben de oraya
gideceğim” diyerek karşı geldi ve lafı kesti. Hadise duyulup yayılmış
olduğundan, halk o kadar korktu ki o gün çarşı açılmadı.
Kadınların Numayişi.
1808,
1 Mayıs. Türk kadınları, ellerinde sırıklar olduğu halde, taam vaktinde toplu
olarak İstanbul Efendisi’nin konağına giderek yemek sahanlarını açmış ve: “Papaz herif, sen böyle mükellef taam
eylerken, biz açlıktan ölüyor, bir ciğeri yirmibeş paraya yiyoruz” diyerek
Efendi’nin üzerine yürümüşlerdir. Efendi, bunu görünce sofrayı bırakıp harem
dairesine kaçmakla, kadınların elinden kurtulmuştur. Kadınlar, yolda, Cuma günü
olduğundan Bayezid Camine selâmlığa giden Padişah’a da arzuhal vermekle
beraber, ağızlarını da açmışlar ve uçlarında mum ve ciğer asılı sırıkları
sallayarak: “Efendimiz, uyan ve bizi
düşün. Pahalılığa dayanamıyoruz, aç kaldık” gibi sözler sarf etmişlerdir.
Fakat beyhude çabalıyorlardı, çünkü Padişah’ın elinden bir şey gelmiyordu.
Asilerin Birbirine Girmeleri.
3
Mayıs. Hükümetle birlik halinde olan Kabakçı dayı, Kapı’da müzakere ettikten sonra,
dövüşmek üzere Macarkalesi’ne gitti, çünkü Macarların hareketini fena görüyor
ve onları temizlemeğe bakıyordu. 5 Mayısta, Kabakçı, askerleriyle beraber
ansızın Anadolu kıyısına geçerek, karadan Macar Kalesi’nin arkasına geçti. Macarlılar,
hazırlıkla meşgul olduklarından Kabakçı’nın gelişinden haberleri yoktu.
Hükümetin kendilerine hor gözle baktığını ve Kabakçı’nın da düşmanlığını bilen
Macarlılar, kalelerinin emniyeti için Yuşadağında top yerleştirmeğe
çalışıyorlardı. Kabakçı, Macar dayısının orada metris yaptırmakla meşgul
olduğunu görünce, askerlerine “vurun”
emrini vermiştir. Kerim Çavuş bu baskında öldükten sonra yanında bulunanlar
cesedini alıp götürürlerken. Kabakçı arkalarından yetişmiş, onlar da cesedi
bırakıp kaleye kaçmışlardır. Kabakçı, kalenin önüne gelerek; “Kaleyi bana teslim edin, yoksa hepinizi
kılıçtan geçiririm” diye seslenince, içerdekiler, akıbetlerinden korkarak
kapıları açmışlar, Kabakçı da içeri girerek kaleyi zapt etmiştir.
Macar Kalede Savaş Hazırlıkları.
Yukarıda
dediğimiz gibi, Ağakapısı baskınından ve Sekbanbaşı’ya yapılanlardan dolayı eşkıyaya
öfkeli bulunan Ocaklılar, gittikçe daha çok kabardılar. Nihayet, Ellialtılar
hariç, diğer bütün ocaklılar toplanarak topçuları, cebecileri, kalyoncuları ve eski
ocaklılardan kalanları müzakereye çağırarak: “Ne demektir ki yalnız Ellialtı orta’nın askerleri
Macarkalesi’ndekilerle birleşerek Ağakapısı’nı bassın ve sekbanbaşıyı reziline
bir surette dışarı çıkarsınlar. Yedi ocaklı bunları gördükten sonra nasıl yerinde
oturur ve susar?” dediler. Onlar da; “Hayır,
bu yutulmaz. O adamların cezasını vermezsen yedi ocağın adı silinir”
diyerek aynı günde başyasakcı’yı, aslen gürcü olup Macarlılarla birleşmiş olan
bir vezir çuhadarını ve Ellialtılardan ve Macarlılardan birçok adamı
öldürdüler. Bu işler 10 Mayısta yapıldı ve şimdilik bu kadarla iktifa edildi.
Bir Kiliseye Tecavüz.
21
Mayıs. Bir gürcü mühtedisi olup Hıristiyanlığa muarız olan Kapudan Paşa Seyyid
Ali’nin askerleri, pazar günü sabahleyin, Kasımpaşa’daki Ermeni kilisesinde “mes”
ayini icra edilirken kiliseyi ansızın bastılar ve ayin esvaplarını giymiş
olduğu halde papazı ve halkı önlerine katarak Divanhane’ye götürüp hapsettiler.
Büyük kalabalığı gören Seyydi Ali Paşa, güya kendisinin bundan hiç haberi yokmuş
gibi, adamlarına kızdı ve getirilenleri serbest bıraktı. Nihayet, Ermeni ileri gelenlerinden
birkaç kişi birleşerek Kapudan Paşa’ya onbeş kese para verdiler ve kiliseyi
kurtardılar.
Olayları
bu kadar uzun uzadıya hikâye etmekteki başlıca gayem. Sultan Mustafa’nın cülûsundan
beri yaşadığımız günleri sevgili okuyucularıma anlatmaktır, zira gece gündüz
korku içinde âh u vâhla geçen bu günlerde huzur namına bir şey görmedik.
ÜÇÜNCÜ
KISIM
Alemdar’ın Zuhuru
Kabakçı’nın Katli.
1
Temmuz. Salıyı, Çarşambaya bağlayan 1 Temmuzda, Mustafa Paşa’nın[28]
300 süvarisi, ani olarak Rumeli’den Fener’e geldiler. Süvarilerin bir kısmı
dağda durdu, bir kısmı da, başlarında Vize âyânı Hacı Ali Ağa[29]
olduğu halde köye girdi. Onlar geceleyin kahvehaneleri ve diğer yerleri
dolaşarak adam aramışlardır. Nihayet, Kabakçı’nın evinde olduğunu anlayınca evi
sarmışlar. Sabahın erken saatinde, bir adam evden çıkmak için kapıyı açınca,
dışarıda bekleyenler derhal içeri dalmışlar, “davranmayın” diyerek bir uşak ile diğer adamları tutarak silâhlarını
ellerinden almış ve “Padişah’ın emri
vardır, kendisini isteriz” diyerek dayılarını sormuşlardır. Evin içinde bir
gürültü kopmuş, dayının adamları korku ve şaşkınlık içinde iken, haremde
uyumakta olan Kabakçı, gürültüden uyanmış ve arandığını anlayınca pencereden
atlayarak kimseye görünmeden hamamcıya ait olan yandaki eve girmiştir. Paşa’nın
adamları da, selâmlık dairesindeki adamların işini gördükten sonra harem
dairesini de araştırmış, Kabakçı’nın karısını ölümle tehdit ederek dayıyı
sormuşlar, kadın da, korkusundan, onun kaçtığı evi göstermiştir. Paşa’nın
askerleri, gösterilen eve koşarak kapıyı çalınca, Kabakçı, gelenleri kendi
adamları zannederek, pencereden: “O
gelenler gittiler mi?” diye sormuş ve aşağıdakilerin “gittiler, sen aşağı gel, şana söyleyeceklerimiz vardır” sözleri
üzerine gecelik entarisi ile aşağı inince derhal yakalayıp küfürler savurarak götürmüşlerdir.
Başına geleceğini anlayan Kabakçı: “Aman
yoldaşlarım, bırakın bir abdest alayım” diye yalvarmış, fakat buna kulak
asmayan adamlar onu kendi evine götürerek harem dairesinin içinde başını kesmiş
ve iki üç kişi kellesini alıp gitmişlerdir. Kabakçının kellesinin orduya
götürüldüğü rivayet edildi. Bundan sonra, Kabakçı’nın bütün varı yoğu yağma
edildi ve bir kölesi de tutulup götürüldü.
Bu
işler bittikten sonra, âyân, Kabakçı’nın evinde, askerler de köylülerin evlerinde
oturmuş, atlarını bağlamış ve istirahata çekilmişler, köylüler de çarşı pazarı
açmış ve herkes kendi işine gücüne bakmağa başlamıştır.
Fener’de Çarpışma.
Diğer
kalelerin dayıları, olan bitenden haberdar olunca Fener’e gelerek âyân Hacı
Ali’ye: “Dayımızın başını kestin, varlığını
talan ettin ise de, ne yapalım, Padişah emridir. Yalnız, şu fermanı göster de
biz de görelim” dediler. Âyan: “Sizin anlayacağınız şey değil, bilmenize
lüzum yoktur” deyince, içlerinden birkaç kişi şehre inerek, olan biteni
Şeyhülislâm’a anlatmış ve hükümet emri ile yapılmış olup, olmadığını
sormuşlardır. Şeyhülislâm: “Hükümetin bundan
haberi yoktur. Onlara Kırcali[30] derler ve daima böyle
işler yaparlar” cevabını vermiş. Bunun üzerine, tabyalılar: “Bu işlere tahammülümüz yoktur, gidip
dövüşeceğiz” deyince, Efendi: “Size
emrimdir, dövüşün ve korkmayın, çünkü devletin bundan haberi yoktur” deyip
tabyalıların yardım isteklerine de “tayınınızı
göndeririz, siz, ancak adam bulmağa bakın” cevabını vermiştir. Hakikaten de
aynı gün kalelere üç mavna peksimet gönderildi.
Tabyalılar,
Şeyhülislâmın sözleri üzerine derhal Galata’ya geçtiler ve orada bulunan bütün
şeriklerine her şeyi anlattılar. Silâhını alan gizlice Fener’e gitti ve hepsi
orada toplandıktan sonra, 2 Temmuz Çarşamba günü, akşamüstü, dövüşmeğe başladılar.
Vaziyetin ani değişikliğini gören Mustafa Paşa’nın adamları evlerin içinden,
tabyalılar da dışarıdan dövüşmeğe başladılar. Tabyalılar, kendilerinin kırıldığı,
diğerlerine ise bir şey olmadığını görünce, topları kaleden dışarı çıkartarak
evlere yağlı paçavralar atmağa başladılar. Ateş, köyü dört taraftan sardı,
savaş ve ateşin arasında kalan zavallı köylüler, kısmen deniz yolu ile kısmen de
karadan, yalın ayak ve ağlayarak kaçışmağa başladılar. Bu feci manzarayı tarif
etmek imkân haricindedir, çünkü Kavak ve Sarıyer’den Yeniköye kadar savaş gürültüsünü
duyan Müslüman ve reaya bütün halk, ev barklarını terk ederek öteye beriye
kaçıyordu, kaçanların bir kayığı da battı ve içindekilerin hepsi boğuldu. Dövüş
esnasında, âyan Hacı Ali, altmış adamla beraber Fener’in içine sığındı, kalan
askerleri de dağa kaçtılar. Bu vaziyette bir taraftan yangın yayılıyor, diğer
taraftan da savaş devam ediyordu. Tabyalılar kaleden topla, dağdakiler de
tüfenkle şiddetli bir şekilde dövüşüyorlardı. Pazar akşamına kadar gece gündüz devam
eden bu savaşın gürültüsü Üsküdar ve Tophane’ye kadar duyuluyordu. Nihayet,
kuledekiler gece karanlığında dışarı fırlayarak şiddetli bir ateş mübadelesi içinde
Bahçeköy’e doğru uzaklaştılar. Rivayete göre, tabyalılardan 300, Paşa’nın
askerlerinden ise 13 kişi ölmüştür. Bu beklenmedik olayın nedenini ne büyük, ne
de küçük, kimse anlamadı.
Rumeli Ordusunun Gelişi.
4
Temmuz. Hazine vekili Küçük Nezir Ağa, orduyu şehre davet etmek üzere devlet
tarafından ordugâha gönderildi. Ordu, üç gün evvel Edirne’den yola çıkmıştı, fakat
hükümet geç haber almıştı.
6
Temmuz Pazartesi günü, saat 4’de, Yeniçeri ordusu Topkapı’dan içeri girdi. Salı
günü, saat 12’de de Padişah, kayıkla Eyyub’a geçerek oradan Davudpaşa’ya ve
sancağı selamlamak üzere Haznedar Çiftliği’ne gitti. Padişah, dönüşte
Davudpaşa’ya kadar gelerek orada atına bindi. Bu sırada. Alemdar Mustafa Paşa, Çarhacı
Ali Paşa, Behram Paşa ve sadrazam Çelebi Ağa Mustafa Paşa, Padişah ile
istişarede bulundular, fakat Mustafa Paşa’nın niçin geldiği anlaşılmadı.
Padişah paşalarla görüştükten sonra avdet etti. Sancak alayı da, akşam saat 10’da
Edirnekapısı’ndan içeri girmeğe başladı ve geç vakit saraya vardı. Bu esnada,
Kovacılarbaşı’nda alayı seyir etmekte olan bir Ermeni öldürüldü. Bu gidiş
gelişten sonra, paşalar Çırpıcı çayırında karargâh kurdular. Henüz tayin
edilmiş olan Yeniçeri ağası, aynı gece yattığı yerde öldü.
9
Temmuz Perşembe günü, Sadrâzam huzura çıktı ve rikâb oldu. Sonra Şeyhülislâm
değiştirilip Arapzâde tayin edildi. Bu sırada, Mustafa Paşa 300 tüfenkli ile
beraber Bab-ı Ali’ye gelerek Sadrazam’ı ve yeni Şeyhülislâm’ı bekledi. Sonra,
saat 7’de oradan ayrılarak Kapıkâhyası’nın konağma gitti ve saat 9’da da
ordugâha avdet etti. Padişah da, Alayköşkü’ne inerek Mustafa Paşa’nın alayını
temâşa etti.
Ertesi
Cuma günü, Sadrâzam, Yeniçeri Ağası’na: “Tabyadaki
merhametsizlere söyle, yüzü suyu ile kalkıp def’olsunlar, yoksa alimallah
hepsini de köpekler gibi gebertirim. Beni kanlı katil yapmasınlar, çünkü ne
yaptılarsa yaptılar, artık son versinler, böyle isyan olmaz” dedi, zira
tabyalılar henüz kalelerde bekliyorlardı. Bunun üzerine, Yeniçeri Ağası,
tabyalıların orta odabaşılarını çağırarak: “Gidip
şu asileri kendi memleketlerine yollayın, zira devlet böyle istiyor, bu
emirdir. Şayet gitmek istemezlerse âkıbetleri fena olur” demiştir.
Odabaşılardan sekiz kişi, Ağa’nın bu sözü üzerine tabyalara gittiler, fakat
birkaçı mırıldanarak gitmek istemeyince, Ağa onlardan ikisini boğazladı,
dördünü de sürgün etti. Bunun üzerine, tabyalılar bu işin çıkar yol olmadığını
anlayıp şimdilik dağıldılar.
11
Temmuz Cumartesi günü, öğle vaktinde. Padişah Bab-ı Ali’ye şu mealde bir hatt-ı
şerif yolladı: “Mustafa Paşa benim öz ve
seçkin kahraman bir vezirimdir. Bunu eskiden bilmiyor idiysem de kendisi gibi
cesur ve samimi bir adamım olmadığını şimdi iyice anladım. Kendisini bütün
devletimin murahhası ve serdarı tayin ettim. O, Edirnekapısı’ndan Tuna Suyu’na
kadar salahiyettar olup devletimde onun sözü geçecek ve gerek sadrâzam ve gerek
bütün rical ve ulema onun sözünden çıkmayacaklardır. Mustafa Paşa murahhas
olduğundan dolayı, seferlere kendisi nezaret edecek ve sefere gitmek
istemeyenler için kendisi bildiği nizamları koyacaktır. Dediğim gibi,
devletimin bütün umuruna kendisi karışacaktır”.
DÖRDÜNCÜ
KISIM
Sultan Selim’in Katli.
Alemdar’ın İşbaşına Geçmesi.
16
Temmuz 1808 perşembe sabahı, Mustafa Paşa, 5 - 6000 tüfenkli adamla beraber
Bab-ı Ali’ye geldi ve arz odasında oturarak Sadrâzamla görüştü. Görüşme bittikten
sonra, Mustafa Paşa, kâhyasını hiddetle çağırarak, gidip Çavuşbaşı’yı derhal
getirmesini emretmiştir. Çavuşbaşı gelince, Paşa, Sadrâzam’a hitaben: “Abe paşa kardeş, elhamdülillah sancağ-ı şerifi
selametle getirdin ve ben de seni getirdim, ver mührü cavuşbaşıya” dedi.
Sadrâzam titrek eliyle mührü çıkarıp verdi ve biraz daha kaldıktan sonra bir
biniş giyerek: “Efendim, beni eteğinden ayırma”
dedi. Bunun üzerine Paşa, kâhyasına “bu
adamı benim ordugâhıma götür” emrini verdi. Paşa, rikâb merasimi için
ulemayı ve ocaklıyı Bâb-ı Ali’ye getirtti. Bunlar yapılmadan evvel, Tekke-i
mabeyn’e tebdil biniş etmekte olan Padişah, yolun yarısına kadar gitmişken, rikâb
lafını duyunca binişi paydos ederek geri döndü ve yapacağı fenalığı düşünüp
kararlaştırdı. Mustafa Paşa ise, rikâb ağaları ile görüşmek üzere önce
Şeyhülislâm’ı saraya gönderdi, sonra da bütün âyanlarla beraber kendisi içeri
gitti. Paşa, saraya gitmezden evvel, şehrin her tarafına kendi askerlerini
yerleştirdi, kalan askerleri de tam teçhizatlı oldukları halde kendisi ile
beraber saraya soktu. Ortakapı meydanı 5 – 6.000 askerle doldu. Darphane
kapıları da kapatıldı ve herkes kendi yerinde hareketsiz kaldı, çünkü Paşa, adi
insanların niyetlerini çok iyi biliyordu. Askerlerinden başka bütün ricâl
ulemâ, ocaklı ve Rumeli ve Anadolu ağaları beraberinde olan Paşa, Soğukçeşme Kapısı’ndan
girerek Akağalar Kapısı’nın önünde namazgâhın üzerinde oturdu, karakullukçu vasıtasıyla
Silâhdar Ağa’yı çağırdı ve mührü kendisine vererek onunla konuştu. Konuşmayı müteakip
Silâhdar Ağa içeri gittikten sonra Kızlarağası ile Şeyhülislâm geldiler ve
Paşa’ya: “Efendim, Padişah mührü zât-ı âlinize
verecektir” deyince. Paşa: “Ben mühür
almağa gelmedim, onu alacak elbette birisi bulunur. Ben ancak Sultan Selim’i
görüp ayağını öpmeğe geldim, zira onun ekmeğini yemişimdir. Kendilerini dışarı
çıkarın, konuşacağım vardır” demiştir. Paşanın bu sözlerini duyanların
yüzleri bambaşka bir hal almış ve Kızlarağası ile Şeyhülislâm harem dairesi
kapısından içeri gitmişlerdir.
Alemdar Paşa Sarayda.
Oturduğu
yerde neticeyi bekleyen Paşa, giden gelen olmadığını görünce, vaktin geçtiği
halde dediğini niçin yapmadıklarını Kızlarağası’na sormak için karakullukçuyu tekrar
içeri gönderir. Karakullukçu içeri gittikten sonra bir daha görünmedi ve hayli
zaman sonra Kızlarağası önüne gelince, Paşa: “Niçin bu kadar bekletiyorsunuz? Sultan Selim’i niçin getirmiyorsunuz?
Dediklerimi anlamadınız galiba” dedi. Ağa da: “Efendim, ben çıkmam diyor” cevabını verdi. Bunun üzerine, Paşa,
maksadını olduğu gibi açıklayarak: “Git,
Sultan Mustafa’ya söyle tahtından insin ve hiçbir endişesi olmadan içeri
giderek rahatına baksın. Bize güngörmüş padişah lâzımdır. Zamanı gelince,
mirası olan taht kendisinin olacak ve biz de kendisini padişahımız olarak
tanıyacak ve hizmet edeceğiz. Sözlerime bütün ocaklı şahiddir, kendisine hiçbir
zarar dokunmayacaktır. Bu, devletin yüksek menfaati içindir. Şunu bilin ki ben
kendi kendime hareket etmiş değilim, diğer devletler beni bu işi yapmağa
zorlamışlardır[31].
Vallahi, maksadım bir tarafı yermek, diğer tarafı yükseltmek değildir, sırt
devletin menfaatini korumak için işimi gücümü bırakıp devletimiz huzura
kavuşsun diye geldim. Bunun için. Sultan Selim’in tahta dönmesi lâzımdır”
dedi ve kendi adamlarına dönerek: “Ağalar,
âyanlar. Sultan Selim’i ister misiniz?” diye sorunca, onlar da hep bir ağızdan:
“Efendim, Sultan Selim’i isteriz”
cevabını vermişlerdir. Bundan sonra, Paşa, tekrar Ağaya dönerek; “Şimdi varıp Sultan Selim’i getirin ki bîat
edip gidelim, zira Rumeli ve Anadolu ağaları onu bekliyorlar” dedi.
Kızlarağası, Paşa’nın bu emrini duyduktan sonra içeri girince Akağalar kapısı
kapandı. Kapının kapatıldığım gören Paşa, Kapıcılar kâhyası Şemseddin Bey’i
çağırarak niçin kapattığını sordu; o da kendisinin yalnız dış kapılara
karıştığını, bunların ise Kapıağası’nın salâhiyetinde olduğunu söyledi. Paşa,
Kapıağası’nı çağırarak aynı şeyi ona da sordu ve Kızlarağası’na dediklerini
tekrarladı. Kapıağası içeri girdikten sonra Akağalar ve Araba kapılarını sıkıca
kapadılar. Buna çok hiddetlenen Paşa, Sultan Selim’in hal’i esnasında Anadolu
Kazaskeri olan Aşır Efendi’nin oğlu Tahir Efendi’yi ve Nakîb Efendiyi çağırarak
onlara ve korku içine düşmüş olan devlet ricaline hayli ağır sözler söyledi.
Kızlarağası,
yukarıda söylediğimiz gibi içeri girerek Paşa’nın sözlerini Sultan Mustafa’ya
anlatınca, sultan hiddetle: “Ben tahttan
inmem. Sebebi nedir? Düşmana bir kal’e mi teslim ettim veya devlete bir zararım
mı dokundu? Şunu bil ki ölsem de inmem, lazım geleni yapar ve kendimi rezil
etmem. Yerimde rahat otururken ‘istemem’ diye o kadar ısrar ettiğim halde
dinlemediniz ve sürükleyerek getirip tahta oturttunuz, şimdi de in diyorsunuz. Mümkün
değildir, öyle şey olamaz” demişti. Epey zaman geçtikten sonra Kızlarağası
gelip kapının arkasından Paşa ile konuştu; Paşa da hiddetle: “İki üç saat oldu bekliyorum, ortada kimse
yok, kapıları da kapadınız. Bilin ki kapıları kırar ve yapacağımı bilirim”
dedi. Ağa: “Efendim, söyledik lakin ben çıkmam
diyor, keyifsiz ve hastadır” demişti. Kızlarağası belki de hakikaten gidip keyfiyeti
Sultan Selim’e anlatmış ve yerinden dışarı çıkarmıştı, fakat Sultan Mustafa’nın
eşkıya mabeyincileri onu orada yakalayarak, ileride anlatacağım veçhile feci
surette öldürmüşlerdi.
Sultan Selim’in Katli.
Niyetlerini
anlamış olan Paşa: “Kâfir fellah, eğer ki
Sultan Selim’e bir şey olursa, şart olsun, Sultan Mahmud’dan gayri hepinizi kılıçtan
geçiririm” diye tehditte bulundu. Paşa, kendisinden korkarak bir şey
yapamayacaklarını sanıyor ve bekliyordu. Ağa’nın son defa gelip gitmesi yalnız
Hazine Kâhyası ile konuşmak içinmiş, çünkü Paşa’ya geldiğinde başka türlü cevap
veriyordu. Bu sırada. Harem dairesinin içinde insanın tüylerini diken diken
eden hazin bir feryat kopmuş. Yüreği yanmakta olan Paşa, Ağa’yı tekrar çağırtarak:
“Gâvur fellah, Sultan Selim’i derhal çıkarmalısın,
yoksa ben mahrem kapıyı kırar, içeri girer ve ayağını öperek kendim dışarı alırım”
dedi. Paşa aynı zamanda şehremini ambarından getirttiği balta, testere ve
balyozlarla Akağalar Kapısı’nı kırdırmağa başladı. Selamlık dairesinde bulunan
ağalar, balyoz sesinden dehşete kapılarak akıbetlerini düşünüp ağlamağa
başladılar. Böylece, bir taraftan kapıya balyozlar iniyor, diğer taraftan
askerler de zurzun (revzen) üzerine çıkıyorlardı. Askerlerden biri içeri atılırken
akağalardan biri kılıçla koluna vurmuş, asker de onu tüfenkle vurarak yere
sermişti. İçerdeki ağalar, Paşa’nın kapıyı kırarak içeri gireceğini ve bunun kendileri
için iyi bir şey olmayacağını anlayarak kapıyı açmış ve buyur etmişlerdi. Silahdar
Ağa, Paşa’nın oturması için bir seccade getirmiş ise de, o içeri dalınca Arz Odası’nın
önünde yere oturmuştur. Silahdar, yerli yerinde öldürüleceğini görünce; “Efendim, kulunu öldürme, zira sizlere sonra
lazım olurum, kapıları ben kapamadım, efendim” diye yalvarmıştır. Bundan
başka, kâhyası da “burada yakışmaz, büyük
ayıp olur, yapmayın” diyerek Paşa’ya mani olmuştur. Paşa orada durup Sultan
Selim’in getirilmesini bekliyordu, oysa onu çoktan öldürüp işini bitirmişlerdi.
Sultan Mahmud’u da öldürmek için kılıçla üzerine atılmışlarsa da, Amber Ağa
denilen lalası onu sırtına alıp, kendisine taraftar diğer birkaç silahlı ağa
ile beraber haremin diğer tarafına kaçırmışlardı. Sonra, zülüflü baltacılar içeri
çağırıldı, fakat bir de baktılar ki Sultan Selim’in bir ehrama sarılı naşını getirip
Paşa’nın önüne koydular. Bunu görünce yıldırımla çarpılmış bir hale düşen Paşa,
o derece öfkelenmişti ki bir ara. Sultan Mahmud’dan başka bütün saraydakileri kılıçtan
geçirmek istedi ise de, derhal kendine gelerek Sultan Mahmud’u sordu ve “Ona da dokunursanız, alimallah, Osmanlı
devletinde şimdiye kadar görülmemiş bir şey yaparım” dedi. Bunun üzerine,
kazasker payesini havi Eminpaşazâde Emin Bey, “Sultan Mahmud efendimizi getiriyorlar” dedi. Olan bitenden haberi
olmayan ve Paşa’yı da tanımayan Sultan Mahmud, asker üniforması ile karşısına çıkan
yüzü sararmış ve hiddetli Paşa’yı görünce korkmuş. Paşa: “Efendim, korkmayın, ben efendimi arıyorum” diyerek ayaklarına
kapandı. Bundan sonra, akşam üstü, Padişah’ı merasimle tahtına oturttular,
toplar atıldı ve münadiler vakıayı her tarafa ilan ettiler. Kaderin cilvesine
bakın ki Mustafa Paşa Sultan Selim’i tahtına çıkarmağa gelmişken, aklından geçmediği
halde Sultan Mahmud’u iclâs etti.
Paşa,
gittikçe fitili alıyordu. Gözlerinin önünde duran Sultan Selim’in naşının üzerine
eğilip “bu asil, melek gibi adama nasıl
el kaldırdılar? Kalkan el kurumadı mı? O, her türlü medh u senaya layık bir
padişah idi. Hıristiyanlara o kadar kilise yaptırdı ve hiçbir padişah fakirlere
onun kadar bakmamıştır” diyerek ağlıyor ve ölünün üzerine kapanarak ayağını
öpüyordu. Bu suretle git gide daha çok ofkelenen Paşa: “O kudurmuş canı ağalar burada olsalar da hepsini gebertseydim. Bu
kadar da vahşet olur mu imiş? Dünyada nadir bulunan böyle akıllı, âlim ve şefkatli
bir adamın hayatına nasıl kıydılar? Onu yalnız ben değil, başlarında meşhur
imparator Bonapart olduğu halde bütün Avrupa kralları methederlerdi.” diye ağlayıp duruyordu.
Bir
an, Paşa, söz anlatmak için içeri yolladığı fakat bir şey becerememiş olan Şeyhülislam’ı
hatırladı ve “sizin gibi boş adamlar bu
devleti idare edebilir mi?” diyerek kılıcını çekti ise de. Köse Kâhya,
ellerine sarılarak: “Efendim, ne yapıyorsunuz,
gafile korkudan bir şey olursa sonra ne yaparsınız?” diyerek mani oldu.
Bundan
sonra, içeride bulunan katil ağalardan baş çuhadar Fettah Ağa, Küçük Nazir Ağa,
Sır kâtibi Arif Bey ve diğer mabeyinciler yakalanarak fırına gönderildi. Büyük İmrahor
Ağa Kapı’ya, silahdar Turna İbrahim Ağa ise şimdilik kaydı ile evlerine gönderildiler.
Sultan Selim’in öldürülmesi üzerine, saat 9’dan sonra Sultan Mustafa hal ve
Sultan Mahmud iclâs edilmiş ve müteakiben sadaret mührü Mustafa Paşa’ya verilmişti.
Saat 11.30’da ise. Paşa, peykleri ve bütün askerleri ile beraber saraydan çıkarak
Kapı’ya geldi ve herkesin kendi yerine gitmesi için saray kapıları açtırdı.
Hazine kâhyası ile diğer birkaç ağa, kargaşalık esnasında kaçmışlardı, fakat
sonra birer birer yakalandılar[32].
Sultan Selim Nasıl Öldürüldü.
Sultan
Selim’in katli olayına ait edinebildiğim malumatı burada kaydetmek isterim: Olaylardan
hiçbir malumatı olmayan masum Sultan Selim, yerinde oturmuş kitap okumak ve dua
etmekle meşgul bulunduğu bir sırada Kızlarağası gelip: “Efendim, kul gelmiş, siz efendimizi istiyor buyurun” der. Zavallı
Sultan ise: “Uf! neyleyim, bıraksınlar
beni şurada rahat oturayım. Tahta oturan yapıp yakıştırıyor, beni
kımıldatmazlarsa olmaz mı?” gibi sözler söylemiştir. Fakat Ağa’nın ısrarı üzerine,
acınacak bir halde olan Sultan mecburen dışarı çıkmıştır. Dışarıda ise
mabeyinci ağalar ellerinde kılıç olduğu halde bekliyorlardı. Kendisini zahiren Sultan
Selim’e masum gösteren Kızlarağası da kalben dışarıdakilerle beraber idi.
Sultan Selim dışarı çıkar çıkmaz, bu köpekler derhal üzerine atılmışlar, o da bunu
görünce: “Kıymayın bana, bu şeylerden
benim haberim yoktur” diye bağırmışsa da, birer ayı kesilmiş olan bu
adamlar onu diri diri yemek ve bir an evvel kanını içmek istiyorlardı. Önce
Haznedar Kâhyası bir tokat indirdi; sonra Nazir Ağa hançerle göğsüne vurdu.
Bunun üzerine, kafesin içinde Sultan Selim’e hizmet eden iki siyah ağadan biri
bu köpeklere karşı mücadele etmişse de muvaffak olamadı; zira Sultan’ın üzerine
gelenlerin oniki kişi olduğu söyleniyordu. Bu vaziyette, önceden de böyle bir
şey olacağından haberleri olmayan iki kişi ne yapabilirdi? Nitekim onlar karşı
geleni öldürdükten sonra, bazısı kılıç, bir kısmı hançerle Sultan Selim’in üzerine
atılmış, ellerinde ip tutmuş birkaç kişi de onu boğmak için yere yatırmağa çalışıyorlardı.
Yazık oldu Sultan’a! Şayet elinde bir kılıç olsaydı hepsini de gebertirdi, zira
kılıç kullanmasını ağalardan daha iyi biliyordu. Onlar ise, elinde bir şey
bulunmadığından istifade ederek köpek gibi üzerine saldırdılar, biri sakalından
çekiyor, biri darbe indiriyor, ellerinde ip olanlar da onu boynuna geçirmeğe çalışıyorlardı.
Sultan ise: “Aman! Kıymayın bana, sizi
hepinizi çırak ederim, ah, kıymayın. Ben size ne kemlik ettim, hiç de mi nimet
yemediniz benden” diye tekrar yalvarmıştı. Fakat o gözleri dönmüş cellâtlar
onu diri diri parçalamağa bakıyorlardı. O esnada Başçuhadar, cellâtlara ve
meydan usta’larına koşarak onları yardıma çağırdı, asıl cellâtlar gelmeyince
de, padişahın hamlacılarına koşarak “neferlerinizi
toplayıp silahlı olarak içeri girin” dedi, fakat onlar da gelmek istememişler,
çünkü bu kana susamış ağalar önce Sultan Selim’i, sonra Sultan Mahmud’u öldürdükten
sonra Mustafa Paşa ile dövüşüp onun işini de bitirmek ve nihayet padişahları
ile rahata kavuşarak herkesi korku içine düşürüp devleti tam manasıyla
ellerinde almak niyetinde idiler. Bu korkudan dolayıdır ki Kapudan Paşa da,
elindeki bütün deniz askerleri ile içeri gelmeğe davet edildiği vakit, içeri girmesinin
fena olacağını düşünerek, kalkıp daha evvel çağrıldığı Bab-ı âli’ye gitti. En
sonra Bostancıbaşı çağrılmış, o da yalnız kendi kayığının kürekçileri ile gitmişse
de, denildiğine göre, gidinceye kadar esasen iş işten geçmişti.
İşte
dünyanın geçici servet hırsı ile körleşen bu duygusuz canavar adamlar, işe karışmayan
cellâtlardan daha akılsızca hareket ederek, bu işin sonunun ne olacağını düşünmediler,
kendileri birer cellât kesildiler ve Padişah’ı, beline, karnına vurarak, el ve
ayağından çekerek, sakalını yolmakla tarifi gayri mümkün işkencelere maruz bıraktılar.
Yerde kıvranan biçare Padişah ise, ağlayarak: “Vay halime! Devletimizin Avrupa devletlerine denk ilerlemesi için o
kadar çaba harcadığım için kötü adam oldum. Bütün gayretimin boşa çıkmasından
sonra şimdi de beni merhametsizce öldürüyorlar. Yazık, ben neler düşünüyordum
ve ne gayelerim vardı, fakat bu duygusuz millet beni bu hale soktu. Vay bana ki
dünyadan mahrum kalıyorum” demiş ve büyük küçük oradakilerin hepsini de
lanetlemişti. Onlar ise, kemendi boynuna geçirebilmiş ve bir ucunu Başağa, diğer
ucunu da Hacı Bağdatlı çekmiş. Nezir Ağa boğazını. Büyük İmrahor da hayalarını sıkmışlardı.
Padişah’ın bu tahammül edilmez işkencesi iki saat sürmüş ve nihayet, 16 Temmuz Perşembe
günü akşam üstü ölümle nihayet bulmuştu[33].
Sultan
Selim’le Mahmud’un işlerinin bitirilmiş olduğunu zanneden Sultan Mustafa da,
Mustafa Paşa ile savaşmak üzere cephane hazırlanmasını ve saraydakilerin hepsinin
silahlanmasına dair ferman çıkarmıştı, fakat Şeyhülislam’ın “kafese buyur” dediğini, Sultan Mahmud’un
çıkarıldığını ve “bulunmaz” ağalarının
toplatıldığını duyunca: “Ya, hay medet
hay!” diye haykırmış; kendisini alıp Şimşirlikte kapatmışlardır.
Şimdi,
bu seneye ait “üç hânende yeni bir şarkı
teganni edecekler ve aralarında tatlı tatlı bir ahenk kurulacaktır” kehanet
sözünün tefsirini düşünelim. Fransız elçisi General Sebastiani, Rusçuk’a
giderek Sultan Selim’in tekrar tahta çıkarılması için Mustafa Paşa ile anlaşmıştı,
çünkü İmparator Bonapart da bunu istiyordu. İşte “üç hânende” bunlardır. Mustafa Paşa derhal ordunun bulunduğu Edirne’ye
geldi, üç paşa orada istişarede bulunarak İstanbul’a gelip Sultan Selim’i tahta
çıkarmağa karar verdi, çünkü herkes Sultan Selim’i seviyordu. Bu da “tatlı ahenkli yeni şarkı”dır. Vakit
gelip de Sultan Selim’in kafesten çıkarıldığı duyulunca herkes meftun oldu,
Selim’in öldürüldüğü, Mustafa’nın indirildiği ve Sultan Mahmud’un tahta çıkarıldığı
duyulunca da herkes hayret içine düştü.
Yukarıda
anlattığımız olaylar bittikten sonra. Sultan Selim’in cenazesi o gece olduğu
yerde kaldı. Ertesi Cuma günü sabahı, tekmil rical ulema ve bütün ayanlarla beraber
Mustafa Paşa ve tüfenkleri omuzlarında bütün asker orada toplandılar. Sultan
Selim’in naşı şahane bir merasimle Laleli Camii’ne götürülüp babasının yanına
defnedildi.
İşte
ancak bu suretle Sultanın arzusu yerine gelmiş oldu. Cenaze alayına 4 – 5.000 tüfenkli
asker iştirak etti ve böylece, sağlığında yapamadığı, öldükten sonra kendisine
şeref olarak nasip oldu.
Ayni
Cuma günü, Sultan Mahmud Ayasofya Camiine selamlığa gitti. Döndükten sonra,
Kızlarağası Balıkhaneye, Yazıcı Efendi de fırına götürüldüler.
B
E Ş İ N C İ K I S I M
Alemdar’ın Sadareti - Sekban-ı
Cedid
İdamlar.
18
Temmuz Cumartesi günü, Padişah, Paşa ile beraber Ağabahçesi’ne gelmiş ve orada
gizli bir konuşma yapmışlardır. Sonra, iki mabeyinci tutulup fırına götürüldüler.
Akşamüstü de, Büyük İmrahor Seyyid Mehmed Ağa, Terzibağı kerhanesinin önünde
başı kesilerek idam edildi. Kesik kellenin yanında şu yazıyı havi bir levha
konulmuştu:
“Hüdavendigâr-ı esbak Sultan
Selim Han efendimiz hazretlerinin şehâdeti tertibine cesaret eden hâin-i din ü
devlet ve kâfir-i nân ü nîmet ve mütecâsir-i fitne vü mefsedet Mîrahur-i
evvel-i sâbık Muhammed nam mel’unun ser-i maktu’udur.”
Arkasından
da sabık Büyük Mabeyinci ve Sultan Mustafa’nın sağ eli sayılan Hazine vekili Küçük
Nezir Ağa getirilip aynı yerde kellesi kesildi. Seferli odasından Başçuhadar
Fettah Ağa da Bâb-ı hümayun’un önünde idam edildi.
Bunların
kellelerinin yanında da yukarıdaki gibi yazılar konulmuştu. Daha evvel, Sultan
Selim’in validesinin sağlığında lalası olup Mercan Ağa denilen kızlarağasının kellesi
Balıkhane’nin içinde kesildi, cesedi de Eyüb’e gönderildi.
19
Temmuz Pazar günü. Mercan Ağa’nın kellesi, aşağıdaki yazı ile Ortakapı’nın önüne
konuldu:
“Hüdâvendigâr-ı esbak Sultan
Selim Han Efendimiz hazretlerinin şehâdeti maddesine iğmaz ve medhali olduğu
tahkik olunan sâbık Dârüssâade Ağası Mercan Ağa’nınn ser-i maktu'udur.”
Aynı
gün, Hacı Ali Bağdatlı ile Sâye ocağından olan Hazine kâhyası tutulup Bâb-ı âliye
getirilerek hapsedildiler. Akşamüstü de, Hazine Odası’nda olan Sır kâtibi Arif
Bey’in kellesi Alayköşkü önünde kesildi. Bâb-ı Hümayun’un önünde de Mabeyinci
musahibi olan siyahî Cafer ve Firuz Ağaların[34]
kelleleri kesildi.
20
Temmuz. Paşa saraya giderek irkâb edildi. Sonra, Hazine Kâhyasının kaftancısı
olan Nısfet Efendi fırına götürüldü.
23
Temmuz. Valide Sultan’ın kahvecibaşısı Abdurrahman Efendi saklanmış bulunduğu
yerde tutulup, akşamüzeri Alayköşkü’nün önünde başı kesilerek idam edildi.
24
Temmuz. Seferli odasından olup, Sultan Mustafa’nın kahvecibaşısı olan Zağlı Süleyman
Ağa ile ikinci tebdil hasekisi Hacı Bağdatlı Ali Ağa, Bâb-ı Hümayun’un önünde
yan yana idam edildiler.
26
Temmuz. Onsekiz kız, Adalar önünde boğdurularak denize atıldılar[35].
29
Temmuz. Paşa’nın pek çok işkence yaptırdığı hazine kâhyası Selim Ağa, nihayet,
Terzibaşı kerhanesinin önünde idam edildi, yanında da fırına götürülmüş olan
kaftancısı Nısfet Efendinin kellesi kesildi.
30
Temmuz. Sultan Mahmud’un kılıç kuşanma merasimi yapıldı. Çarhacı Ali Paşa,
kapudan Seyyid Ali Paşa ve Sadrazam Mustafa Paşa, Padişah’ı muhteşem bir törenle
Eyüp’e götürdüler.
3
Ağustos. Yenişehirli Köse Musa Paşa’nın kellesi İzmit’ten getirilerek
Ortakapı’nın önüne konuldu. Yanındaki yazı şudur;
“Sabıka Rikâb-ı humâyun
kaymakamı olup kâr-ı mekrûhîni terviç fikr-i fâsidesiyle hukuk-ı nizâm-ı
veli-nimeti heik ve indirâs-ı esâs-ı saltanatı mucib hareketle ictirâ
eylediğinden başka, beytülmâl-i müslüminin itlaf u yağma olmasına sebeb-i
müstakil olduğu zahir u rû-nümâ olmağla bu makule hâin-i nân u nemekin izâle-i
vücûd-i habaset-âlûdu şer’a n ve kanunen lâzımeden olduğuna binâen
şeref-yâfte-i sudur olan hatt-ı humâyûn-ı azamet-makrûn mucibince cezâ-i sezası
tertib olunan Musa Paşa’nın ser-i maktu’udur.”
4
Ağustos. Saray kadınlarından Dadı kadın ve Kâhya kadın denilenlerle diğer iki
kadın tutulup Gümrüğün önünde kayığa bindirilerek Fenerbahçesi önüne götürüldü
ve dördü de denize atıldılar.
15
Ağustos. Yazıcı Efendi Limni adasına, mabeyinci Abdülkerim Ağa da Girid adasına
sürüldüler. İkisi de böylece şimdilik kurtuldular.
20
Ağustos. Aslen bir Yahudi olan ocak bezirganı, Ağakapısı’nda boğduruldu ve
kellesi, devlete ihanet ettiğine ve kendisine düşmeyen işlere karışmış olduğuna
dair bir yazı ile Kapı dışına konuldu.
30
Ağustos. Cüce Kadri Ağa bir iki gün hapsedildikten sonra Ahu-kapı’nın önünde
boğdurularak denize atıldı. Bu adam cülus esnasında kurtulmuş ise de, bilahare
Mustafa Paşa, bütün müzakerelerin onun evinde yapılmış olduğunu duymuştu. Filvaki,
Kabakçı, sağlığında, Sultan Selim’i öldürmek hususunda mabeyinci ağalarla orada
istişare etmişti. Onlar verdikleri kararı yerine getirdiler, fakat yaptıklarının
cezasını da çektiler.
Anadolu Ayanlarının Gelişi.
Paşa,
bu icraattan sonra, ulema ve ricalin takibine başladı. Hemen hemen hiçbir büyük
efendi bırakmayıp hepsini sürdü; gerek ocaklı ve gerekse sonraki cülusta
bulunan ve yeni nizama karşı gelenlerin hepsinin de işlerini bitirdi. Sonra da
Anadolu ve Rumeli beylerini, askerleriyle beraber İstanbul’a getirtti. Kendisi esasen
âyanları ile birlikte gelmişti. Gelenler Çapanoğlu, Kara Osmanoğlu,
Taşdevirenoğlu, Kalyoncu ve Serezli İsmail beylerdi ki bunlar hep birden yeni
nizamı tasvib ettiler.
Yeniçerilere İlk Darbe.
17
Eylül. Paşa, yeni nizamın tasvibine aid yazıyı imzalatmak üzere, Padişah’ın da
iştirakiyle Kâğıthane’de mükellef bir ziyafet tertib etti. Orada, hepsi de
yazıyı imzaladı ve mühürlediler. Sonra Çapanoğlu, Kara Osmanoğlu ve İsmail Bey,
Padişah’ın ayağını öptüler; Padişah da kendilerine kürk giydirdi ve ayrıca birer
hançer hediye etti.
20
Eylül. Müteakip üçüncü gün, önce yeniçeri ulufesinin yarısı kesildi. Mesela, on
akçe alana beş ve diğerlere aynı nispette tediye edildi. Sonra, yeniçeri ulufesinin
satış ve alışını men’eden hatt-ı hümâyun çıkarıldı. Fakat bu karar Türklerde infial
uyandırdı. O gün Üsküdar ve Levend Çiftliği kışlaları açılarak, bu defa “seymen” değişik adı altında, asker kaydına
başlanıldı.
26
Eylül. Kadı Paşa birçok askerle beraber Anadolu’dan geldi. Üsküdar ve Çiftlik
seymenleri onu selamlamağa gittiler, sonra da onu askerleriyle birlikte alay halinde
Paşakapısı’na getirdiler. Paşa, Kadı Paşa’ya muhteşem bir hilat giydirdi, fakat
bu, yeniçerilerin yüreğini çiğnemekten daha ağır bir şey oldu. Birçok Müslüman,
birbirine: “Müslüman’ın bakacağı şey
değildir bu, hemen gâvurlar baksınlar” diyerek başlarını çeviriyorlardı.
Demek istediğim şudur ki, bu defa nizama gireceklerdir ve zannımca, zahiren her
şey yolunda gitmektedir ve yeni nizam yerleşecektir. Allah fakirlere acısın ve
sonu iyi olsun. Amin.
Sekban-ı Cedid
Yukarıda
hikâye ettiğim gibi, Mustafa Paşa, sadaret mührünü aldıktan sonra şehri her
bakımdan intizama koydu. Şimdi ise, onun nasıl bir adam ve ne kadar akıllı bir
zat olduğunu anlatmak isterim. Kendisi, okuryazar değildi, fakat doğuştan zeki
ve aslan gibi cüsseli bir zat idi. Sesi duyulduğu yerde herkes sarsılırdı ve o,
büyük ve küçük herkesin gözünü korkutmuştu. İşte, hikâye edeceğimiz veçhile, onun
bu mükemmeliyeti kendi ölümüne sebep olmuştur.
Mustafa
Paşa, her şeyi düzene koyduktan sonra, yeni bir nizam ihdas etmeye başladı. Önce,
bütün Rumeli ve Anadolu paşa ve ağalarını İstanbul’a getirtti, sonra bütün
devlet ricali, ulema ve ocaklıların önünde konuşarak: “Her devlet talim ve terbiyeli ordulara malik olduğu içindir ki bu
kadar büyük bir millet olan biz düşmana karşı daima yeniliyoruz. Bunun sebebi aşikâr
olarak talim ve terbiyeli ordumuz olmadığındandır. Öyle bir orduya sahip olsaydık
bu sene içinde çok yer kazanmış olacaktık. Böyle bir orduya sahip olmadığımız
halde düşman yine de çokluğumuzdan dolayı bizden korkmaktadır. Demek oluyor ki,
dediğim gibi bir kuvvete malik olsaydık bu umumî harb esnasında biz de bir
şeyler yapmış olurduk. Söylediğim askeri nizam, Nizam-ı Cedid namı ile Sultan
Selim’in günlerinde kuruldu ise de, bu adı kabul etmediniz. Hâşâ ki ben de aynı
adı kabul edeyim, fakat devletimize talim ve terbiye lazımdır, siz ne dersiniz?”,
ifadesinde bulundu. Onlar da hep bir ağızdan: “Haklısın, doğru söylüyorsun” diye cevap verdiler.
Bütün
devlet ricalinin hazır bulunduğu Kâğıthane ziyafetinde, Rumeli ve Anadolu paşaları
ile yedi ocak ağaları hepsi de Seymen (Segban) olarak adlandırdıkları nizamın ahitnamesini
imzaladılar ve mühürleri ile tasdik ettiler. Sonra, bütün ocaklıların birlik
halinde iştirakiyle bir alayla Üsküdar kışlasına tuğ götürüldü ve ocak, Seymen
Ocağı diye adlandırıldı. Bundan sonra, Paşa, Kadı Paşa’yı getirtip ona,
devletin rızası ile Nizam-ı âli-şan murahhas seraskeri unvanını vererek
kendisini, Üsküdar’da oturmak şartı ile. Sekban Ocağı reisi tayin etti. Müteakiben
de, önce Rikâb Defterdarı olan Behiç Emin Efendi’yi Nizam-ı âlem Defterdarı;
bir Macar mühtedisi olan Süleyman Ağa’yı Nizam-ı âlem Sekban Ağası; Levend Çiftliği
reisi Arnavud Bekir Ağa’yı Nizam-ı âlem Kâhyası ve nihayet, Kadı Paşa’nın
yeğeni olup Üsküdar kışlası reisi bulunan Ahmed Ağa’yı da Ocak Ağası, yani
ikinci reis tayin etti.
Bu
sırada, daha evvel anlattığım gibi, Nizam-ı Cedid için Çapanoğlu ile büyük mücadelede
bulunmuş olan Tayyar Paşa’nın kellesi Şumnu’dan getirildi. Birkaç gün sonra da
Kahvecioğlu Mustafa Ağa yakalandı. Yirmibeş ortanın içinde en müessiri olup
istediği anda birkaç bin adamı etrafına toplayan bu adamın kellesi, Paşa’nın
emriyle 5 Ekimde, Galata’daki Yenicami’nin aşağı kapısının önünde kesildi,
cesedi de üç gün meydanda bırakıldı. Daha sonra, Üsküdar’ın Ellidokuz ortası
dayılarından 14 - 16 kişinin başları Üsküdar meydanında kesildi ve bunların da
cesetleri üç gün orada bırakıldı. Cesetlerin kolları üzerinde onların mensub
oldukları ortaların işaretleri vardı. Bunları gören yeniçerilerin yürekleri kan
ağlıyordu.
Asker
toplanılıp yeni nizama göre talim ve terbiye başlayınca, yeniçerilerin içleri
sızlanmağa başladı. Diğer taraftan, Sadrazam da onları sıkıştırmakta olup, devletin
Seymen, Topçu ve Kalyoncu olarak yalnız üç ocak tanıdığını, isteyenin onların
birisine kaydedilmesini, istemeyenlerin ise kendi memleketlerine gitmelerini,
ocaklara giremeyenlerin satış ve iskelelerde kayıkçılık işleri ile meşgul
olamayacaklarını âmir bir ferman çıkartmıştı. Bundan dolayı, yeniçerilerden
fakir olanların birçoğu kaydedildi, varlıklı olanlar ise bir tarafa çekildiler.
Fakat vaziyet iyi değildi, çünkü yeniçerilerin içinde fısıldamalar gitgide büyüdü
ve onlar, yapacakları fenalığı düşünmeğe başladılar. Onlar, bayram ertesinde ya
kaydedilmeğe veya memleketlerine gitmeğe mecbur oldukları için, Bayram ayı içinde,
Sadrazam’dan evvel harekete geçmeğe gayret ettiler.
ALTINCI
KISIM.
Yeniçeri İsyanı - Alemdar’ın
Ölümü.
2
Kasım. Kadir gecesi olan Pazartesi gecesi, yeniçeriler Unkapanı meydanında bir
yangın çıkardılar. Yangın Köşkü’nden Yeniçeri Ağası’na haber verilince, Ağa[36]
mutadı veçhile atına binerek yangın yerine gitti. Yeniçeriler, Ağa’yı görünce
yolunu keserek, azgınca bir davranışla: “Sen
bir tarafa çekil. Niyetin yangını söndürmekse bu sönecek ateş değildir”
gibi sözler ettiler. Vaziyeti anlayan Ağa, istediklerinin ne olduğunu sorunca,
onlar: “Başını kurtarmak istersen önümüze
düş, çünkü biz Paşakapısı’nı basmağa gidip Sadrazam’ı paralayacağız”
dediler. Ağa onlara teskin edici sözler söyledikten sonra: “Önce yerimize gidip iyice düşünelim, sonra icabına bakarız” dedi.
Bunun üzerine, hep birden. Ağa ile beraber Ağakapısı’na gittiler, fakat Türbe’nin
önüne varınca, kapıdan içeri girmeden, saat 7’de, Ağa’nın üzerine atılarak öldürdüler.
Sonra da Kulkâhyası’na saldırdılar, fakat o “aman,
ben yeniçeriyim” diye bağırıp kurtuldu. Bundan sonra, yeniçeriler Paşakapısı’nı
basmağa giderek Paşa’nın seymenleri ile dövüşmeğe başladılar. Bir saat süren şiddetli
çarpışmada kendilerinden birçoğunun telef edildiğini gören yeniçeriler, bir
taraftan yangın çıkarmağa diğer taraftan da dışarı çıkmağa başladılar. Onlar, böylelikle
her tarafı ateşledikten sonra, içeriden kimsenin kaçmaması için binayı çevirdiler.
İçerdekilerden kimsenin kaçamaması için de, tedbir olarak, karanlıkta birbirine
rastlayanlar “sabah mı” parolasını
sorar, karşı ki “sabah” demeyince öldürülürdü.
Bu esnada. Sadrazam, haremini seymenlerin eliyle kaçırdıktan sonra[37],
birkaç adamla beraber, harem dairesinin içinde yaptırdığı ve en emin yer
olduğunu zannettiği kuleye kapandı. Eskiden mevcud olan bu kuleyi Paşa tamir
ettirmiş, yanına da içinde bir lağım bulunan mahzeni yaptırmıştı.
Saat
9’da başlayan Paşakapısı yangını sabaha kadar devam etti ve iki taraftan da çok
adam yandı. Enkazın altından binden fazla yanmış ceset çıkarıldığı bilahare
rivayet edilmiştir. Yeniçeriler, bu yangını çıkarmakla Paşa’nın ya içerde yanacağını
veya dışarı çıkarken tutup öldüreceklerini zannediyorlardı. Yanmış olduğunu zannettikleri
Paşa sağ kalmıştı. Yangın esnasında, yeniçeriler kafileler halinde seymenlerin
bulundukları yerlere gidip dövüşmeğe başladılar. Telaş içine düşen seymenlerden
bir kısmı “biz yeniçeriyiz” diyerek
teslim oldularsa da, birçoğu karşı gelerek hayli yeniçeriyi öldürdüler, fakat yeniçerilerin
çokluğundan, kendilerinin ise şehirde dağılmış bir halde olduklarından bir
netice elde edemediler. Bundan dolayı, Paşa’nın da ne olduğu belli olmadığı için
ümitleri kesildi ve kaçmağa başladılar.
Yangın
söndükten sonra, yeniçeriler harabenin içinde Paşa’nın cesedini aramağa koyuldular,
fakat kule deliklerinden tüfenk atıldığı ve isabet edenin öldüğünü görünce, Paşa’nın
sağ olup, kulede bulunduğunu anladılar. Bunun üzerine kendileri de mukabele
etmeğe başladılarsa da çok telefat verdiler. Nihayet yeniçeriler top getirerek
izdihamla kule üzerine hücum ettiler. Paşa, onların lağımın tam üzerine
geldiklerini görünce lağımı bizzat ateşlemiş, kendisi de mahzene çekilmiştir. O
kadar büyük kalabalıktan pek az adam kurtuldu ise de, ne çare ki Paşa, üzerine
bir taş düşmüş olup kendisi de orada ölmüştü.
3
Kasım, Salı. Bir yeniçeri kafilesi. Kâhya Bey Mustafa Efendi’nin konağına baskın
yapmak üzere Tavşantaşı’nın yanındaki Tatlıkuyu’ya gitti. Arbede esnasında
Defterdar Efendi[38] de oraya gelmiş olup,
mevcud 300 cesur seymene güvenerek, karşı gelmek üzere kapıları kapamışlardı. Yeniçeriler,
kapıları sıkıca kapalı olan konağın sur gibi kalın duvarlarının deliklerinden
atılan kurşunlarla kendilerinden 300 kadarın yere serildiğini görerek, ortalığı
ateşe vermeğe karar verdiler, fakat mahalle halkı binbir yalvarma ile onları bu
fenalıktan vazgeçirebildiler. Bunun üzerine, naçar kalan yeniçeriler bir top
getirerek konağı dövmeğe başladılar. Bu vaziyete karşı korkuya kapılan
seymenler yeniçerilere teslim olarak konağın kapılarını açtılar. İçeri dalan yeniçeriler
önce Kâhya Beyi ve Seymenbaşı’yı orada öldürdüler, sonra da Defterdar Mehmed
Tahsin Efendi’yi tutup Ağakapısı’na götürerek Türbe’nin önünde, Yeniçeriağası’nı
öldürdükleri yerde onu da öldürdüler. Yeniçeriler, Kâhya Bey’in iç ağalarına,
haremine ve çocuklarına dokunmadılar ve onları sağ olarak dışarı çıkardılar.
Konak cesetle dolu idi ve bu zavallılar, efendilerinin naşı üzerine basarak geçebilmişlerdir.
Yeniçeriler, konağı olduğu gibi yağma ettiler ve bu işi de bitirdikten sonra,
geceli gündüzlü çabalarının yorgunluğunu gidermek üzere Süleymaniye’nin
avlusuna gittiler.
Hükümet Tedbirleri.
Kadı
Paşa ve Kapudan Raimiz Mehmed Paşa, arbede esnasında Padişah sarayına giderek,
karşı konulmasına dair şu tedbirleri aldılar; 1) Üsküdar’daki seymenleri saraya
getirdiler; 2) Üsküdar Ağasının, oranın intizamını ve kimsenin karşıya geçirilmemesini
temin etmek için yerinde bıraktılar; 3) Çiftlik’teki ağa, İstanbul’a kimsenin geçirilmemesi
için bir binbaşı üçyüz atlı ve 2000 kadar askerle Beşiktaş’tan Tophane’ye kadar
olan yere nezarete memur edildi; 4) Yeniçerilere yardımcı olarak denizden geçeceklerin
yolunu kesmek üzere Tersane’deki beylik gemileri dışarı çıkararak Yalıköşkü’nün
önüne kadar sıraladılar.
Fakat
bütün bu tedbirler boşa cıktı, çünkü gerek Kadıpaşa’nın, gerek Üsküdar kışlasının
ve gerekse Ciftlik’teki seymenlerin sayısı topyekûn onbin kişi bile değildi.
Bundan dolayı başa çıkamayıp mahcup de oldular.
Yeniçeri - Sekban Çarpışmaları.
4
Kasım Çarşamba sabahı, Kadı Paşa, Demirkapı’dan; bir binbaşı Soğukceşme’den; diğer
bir binbaşı da Bab-ı Hümayun’dan olmak üzere, seymenleri ile beraber dışarı çıkarak
dövüşe dövüşe Irgatpazarı’na kadar ilerlediler ve o kadar yeniçeri öldürdüler
ki ceset yığınından sokaklar geçilmez bir hale geldi. Seymenler: “Ey yeniçeriler, neredesiniz? Dövüşmek için
meydana çıkın” diye bağırıyor ve rast geleni öldürüyorlardı. Bu esnada,
Kapudan Paşa da gemide hazır durmuş, kalabalık gördüğü iskeleleri topa
tutuyordu. Gemilerden biri, toplanmış bulunan yeniçerileri dağıtmak için
bilhassa Ayakapı’yı ve Süleymaniye’yi devamlı olarak topa tutuyordu. Fakat bu
aksi netice verdi, çünkü sık sık atılan toplardan dehşet içine düşen halk, yeniçerilerin
tarafını tutmağa başladı. Kadı Paşa’nın kendilerini amansızca imha edeceğini
anlayan yeniçeriler, birbirine cesaret vererek, halkın da iştirakiyle Kadı Paşa’ya
karşı harekete geçtiler. Büyük bir savaş oldu ve bir seymene karşı on kişi
olmak üzere pek çok yeniçeri öldü. Paşa, yeniçerilerin kırıldıkça daha da çoğalarak
hücum ettiklerini görünce, dövüşe dövüşe geri çekilip Cebehane Kışlasına geldi
ve orada da birçok adamı öldürdü. Seymenler ara sıra dışarı çıkarak dövüşüp ve
hayli insan öldürdükten sonra içeri çekiliyorlardı. Bu suretle, iki defa gâh
bu, gâh o taraf kazanıyordu. Bab-ı Hümayun’dan Ayasofya’ya ve Cebehane’ye kadar
olan yerler kana bulanmış, sokaklar cesetlerden geçilmez olmuştu.
Vaziyetlerinin fenalaştığını gören yeniçeriler, seymenleri paniğe uğratmak için
Cebehane’yi arka taraftan birkaç yerinden ateşe verdiler. Bir rivayete göre
ise, önce seymenler yangın çıkarmışlar, yeniçeriler de onların hareketini tekrarlamışlardır.
Cebehane gündüz saat 5’de yanmağa başlamış ve büyüyen ateş cehennemi bir
manzara meydana getirmişti. Bir taraftan yükselen alevler, diğer taraftan da
top ve tüfenk sesleri şehri tasviri gayri kabil bir dehşet içine düşürmüştü.
Yayılan yangının bir kolu Yerebatan sarayı, bir kolu Süleymanpaşa Hanı, diğer bir
kol Fazılpaşa Camii, başka bir kol da Çatladıkapı’ya doğru uzandı. Yangın
yirmiiki saat devam etti. Hepsi de Türklere ait olan evler, ne hamal ne de
zabit bulunmadığı için bütün eşyaları ile beraber kül oldular ve sakinleri,
ancak canlarını kurtarabildiler. Bununla beraber alevlerin içinde kalmış birçok
insan da yanmıştır.
Sarayın İçinde Çarpışma.
Yeniçerilerin
ümitsizce mücadeleye devam ettiklerini gören Kadı Paşa, şiddetli bir hücumla
onları o kadar korkuttu ki naçiz kalan yeniçeriler, Çavuşbaşı Arnavud Memiş
Efendi’yi çağırıp; “Git, Padişah’a söyle,
bütün ocaklılar padişahımızın muti kullarıyız ve yalnız yeni nizama karşı mücadele
etmekteyiz, çünkü bunu Sultan Selim’in zamanında da yaptılar, fakat muvaffak
olmadılar ve Sultan’ın ölümüne sebep oldular. Büyük ve küçük hepimiz rica
ederiz, bize acısın, zira Kadı Paşa hepimizi de kılıçtan geçirecektir. Suçumuzu
affetse, hiçbir surette iradesine karşı gelmeyeceğimize yemin ederiz” demişler.
Onların sözlerine inanan Çavuşbaşı, keyfiyeti haber verince, Padişah, Kadı Paşa’yı
derhal saraya çağırmış, yeniçerilere de yangını söndürmek emrini vermiştir. Kadı
Paşa, Padişah’ın emri üzerine, işleri nizama koymak için saraya gitti. Bu
esnada, Ramiz Paşa, Padişah’ın hatt-ı şerifini alıp dışarı çıkacağı sırada yeniçerilerin
Sultan Mustafa’yı dışarı çıkarmak için Otlukkapısı’ndan içeri girerek Sofa
tarafına kadar gittikleri, Şimşirliği bastıkları duyuldu. Fakat seymenler yetişerek
hepsini de öldürdüler. Bu ihanetin bilahare kapıcılar tarafından yapılmış olduğu
anlaşıldı, çünkü saraydaki ocaklılar, üçü müstesna, hepsi yeniçeri idiler. Dövüşme
Bab-ı Hümayun’un önünde başlamıştı. Dışarıda kalan bütün seymenler içeri alınmış.
Padişah da sarayda hazır bütün ağaların dövüşe iştiraklerini emretmiş ve üç ocak,
yani, Ağalar, Baltacılar ve Sofalılar askeri teçhizatla ve ellerinde karabina olduğu
halde seymenlerle beraber kapı arasında hazinenin üzerine çıkarak dövüşmeğe başladılar.
Bu dövüşte bilhassa seymenler çok gayret göstermişlerdir fakat ne çare ki şehrin
on yaşındaki çocuğundan yetmişine kadar bütün yeniçeri oraya yığılmışlardı.
Hakikaten de, bir kum yığının taneleri sayılabilir, fakat bu yeniçeri kalabalığının
sayımı yapılamazdı. Bu vaziyette, devlet kuvvetinin kifayetsizliği görüldü. Bu
sırada, Hasköy’deki kumbaracılar ayaklanarak reislerini öldürüp ve kafasını
keserek Ayvansaray’ın orta kapısından, yani Soğuk kapısından girerek Ağakapısı’na
gider ve yeniçerilere: “İşte ağamızın
kellesi, biz de size yardıma gelmek istiyorduk, fakat bu adam bırakmıyordu. Biz
de başını keserek size getirdik” derler. Yeniçerilerin ne gibi bir yardımda
bulunacaklarına dair sualine de: “Bize
bir bayrak ve adam verin, gider Tersane’yi ele geçiririz” cevabını
verirler. Yeniçeriler istediklerini verince, onlar geldikleri yoldan geri dönerek
karşı kıyıya geçmiş, Tersane’yi zapt etmiş ve bayrağı kışlanın önünde dikmişlerdi.
Bayrakdarları, Kandıralı Mehmed adlı birisi idi ki, eskiden beri adi bir çavuş
olan bu adam bilahare zorla Tersane Kâhyası oldu.
Böylelikle,
herkes yeniçerilerin tarafına geçmiş ve hükümet taraftarı kimse kalmamış olduğundan,
Tersane’ye hâkim olanlar, gemilere, ölüm tehdidi ile top atmamak emrini
verdiler. Kapudanlar da: “Biz esasen yeniçeriyiz,
bunu Paşa’nın korkusundan yapıyorduk, artık sizinle bir olup beraberce oluruz”
diyerek top atışını durdurdular. Bu işler bitinceye kadar saat akşamın 12’sine
gelmişti. Tersanenin zaptı ve gemilerin teslim olmasını duyan hükümet, asilerin
çokluğuna karşı büsbütün ümitsizliğe duştu, Bu yetmiyormuş gibi, sarayda erzak
kalmamış, suyu da dışarıdan kesilmiş olduğundan, içerdekiler aç ve susuz kalmışlardı.
Bu vaziyet içinde, içeride temizlik yapmağa baktılar, çünkü isyana kimin sebep
olduğu ve kimin vasıtasıyla yapıldığı meydana çıkmıştı.
IV. Mustafa’nın İdamı.
Sultan
Mustafa, tahttan indirilip kafese kapatıldıktan bu zamana kadar boş durmamış ve
bir düşman eliyle yeniçerilere gönderdiği üç mektupla Sultan Mahmud’un hal’
edilip kendisinin tahta çıkarılmasını, Paşa ile Sultan Selim’in zamanındaki ağaların
öldürülmesini istemiş ve ikibin kese para vaat etmişti. Ele geçen mektup ağaların
önünde okununca hepsi de hayrete düştüler. Padişah Sultan Mustafa’nın işinin
derhal bitirilmesini irade edince onu öldürdüler. Sultan’ın boğdurulmuş veya
zehirletilmiş olmasına dair çeşitli rivayetler çıktı ise de, her halükarda
ortadan kaldırılmıştır[39].
Böylelikle, birincisi; Lazların tahta çıkarttıkları Padişah, ikincisi;
Sadrazam, üçüncüsü de; Kâhya Bey olmak üzere, bu gürültüye üç Mustafa feda
edilmiş oldu. İşte bu suretle yeniçeriler üste çıkarak hükümeti mağlup bir
vaziyete düşürdüler ve “Hacı Baktaş uyandı”
sözü darbımesel oldu. O gece, saray kapıları sabaha kadar sımsıkı kapalı
tutuldu.
Alemdar’ın Ölüsünün Teşhiri.
5
Kasım Perşembe günü, Kadı Paşa ile Kapudan Ramiz Paşa, adamları ile beraber
saraydan çıkarak filikalara binip Kadıköy’e kadar gittiler, orada buldukları ufak
bir çekdiri ile Ayastefanos’a çıktılar ve oradan Rumeli’ye kaçarak şimdiki
halde kurtuldular. Bunu haber alan yeniçeriler, ufak bir brik ile takibe çıktılarsa
da yetişemediler[40].
Yeniçeriler,
tersane’yi zapt ettikten sonra Galata’ya, kapıları kapalı Tophane’nin önüne
geldiler ve içerdekilerle anlaşarak kazanları zaptla Tophane’ye hâkim oldular.
Gelenlerin bayrakdarı, eskiden beri adi bir çavuş olan Kel İbrahim adlı birisi
idi ki bu adam sonra Başağa oldu. Bütün bu olaylardan sonra, yeniçeriler,
Paşakapısı kulesinin altında, başına düşen bir taşla ölmüş olan Mustafa Paşa’nın
naşını buldular ve ayağına bir ip bağlayarak Etmeydanı’na kadar sürükleyip
orada baş aşağı astılar, beş saat aynı vaziyette bıraktıktan sonra da alıp
Yedikule dışına götürdüler ve hendeğe attılar. Pek çok adam, köpeklere yem olarak
bırakılmış olan Paşa’nın naşını görmeğe gittiler. Sağlığında onu çok iyi tanıyanlar
naşını Mustafa Paşa’ya ait olmasına inanmadılar, çünkü vücudu üzerinde kendilerinin
hiç bilmedikleri nişaneler varmış. Naşın hakikaten kime ait ve nişanelerin ne
olduğu anlaşılamadı[41].
Zeynep Sultan, eşi Melek Mehmet Paşa ve Alemdar Mustafa Paşa'ya ait mezarlar.
Bu
olaylardan evvel, işlerin bu hale geldiğini gören saray ağaları, Bab-ı Hümayun’u
açarak, içerde kalmış 700 kadar seymeni yeniçerilere teslim ettiler. Bu yediyüz
kişiden dörtyüzü seymen, üçyüzü de kırcalı, yani Rumeli seymeni idiler. Yeniçeriler
onları rezil etmek için hepsini soyarak, ikişer ikişer Etmeydanı’na götürmüşler,
binbaşıları ve diğer zabitleri Paşa’nın asılı naşının önünde durdurmuş ve her
birine “çabuk paşana secde et, seni
bekliyor” demişler ve biçare adam eğilince kafasını uçurmuşlardır.
Üsküdar ve Levend Baskını.
Yeniçeriler
bu işi de böylece bitirdikten sonra, Üsküdar ve Levend Çiftliği’ne doğru
koştular. Üsküdar’da Arnavud Bekir Ağa onlara şiddetle mukavemet etti ve üç
saatlik bir çarpışma esnasında pek çok adam öldü. Nihayet, Bekir Ağa da kargaşalık
içinde öldürüldü, kalan seymenlerden bir kısmı öldü, bir kısmı da kaçmağa
muvaffak oldu. Saat 7’de, yeniçeriler. Kadı Paşa’nın konağının bulunduğu Selimiye
mahallesini ateşe verdiler, Paşa’nın konağındaki bütün eşya ile hazineyi ve
kışlayı yağma ettiler.
Çiftliğe
karşı giden 5.000 kadar yeniçeri ise, dört saat dövüştüler. Yukarıda söylediğimiz
gibi, seymenlerin hepsi 300 kişiyi geçmiyordu, fakat buradaki otuz seymen,
gelen kalabalığa karşı koyarak o kadar cesaret gösterdiler ki onları
dağıttılar, çünkü aynı zamanda üzerlerine top atıyorlardı. Bunu anlatan ben,
olayı Ortaköy’den gözümle gördüm.
6
Kasım, Cuma sabahı, tekrar Levend Çiftliği’ne giden yeniçeriler, seymenlerin geceleyin
kaçmış olduklarını görerek Çiftliği her taraftan ateşe verdiler ve içinde
bulunan her şeyi yağma ettiler.
Padişah’ın Sert Davranışı.
Aynı
gün, Yeniçeri Ağası saraya gitti. Padişah, ağzını açarak: “Ocaklının bu kadar kan akmasına ve binlerce adamın ölümüne sebep olan
merhametsizliği ve payitahtımızda gösterdikleri bu rezalet nedir? Bunu ne hakla
yaptılar? Bu seymen ocağını ben veya lalam mı icad ettik? Bütün Rumeli ve
Anadolu Ağa ve Paşaları gelip buradaki rical ve ulema ve tekmil Osmanlı devleti
ayanı ile toplanıp buna razı olduklarını, sizin de muvafakat edip her şeyi
tahrir ederek mühürlediğinizi ve Kağıthane ziyafeti esnasında bana verdiğinizi
unuttunuz mu?” diyerek yazıyı çıkarıp, “İşte
bu ocaklının mührü değil mi? Niyetinizi bilirim. Daha evvel Sultan Selim’in öldürülmesine
sebep olduğunuz gibi, şimdi de kardeşim Sultan Mustafa’nın ölümüne sebep
oldunuz. Yalnız ben kaldım ve işte ben de kendimi zehirliyorum. Gidin bundan
sonra devleti istediğiniz gibi yürütün” diyerek zehirli şerbetle dolu
kadehi kaldırınca, Yeniçeri Ağası: “Aman, Efendim” diye bağırarak ve ağlayarak
Padişah’ın ayaklarına kapanır, kadehi elinden kaparak yere atar ve ağlamaklı
bir sesle: “Efendim, bu bir şeytan
kavgasıdır” diyerek Padişah’ın yüreğini ferahlatır.
Cuma
namazı için camiye gidecek olan Padişah, Ağa’ya: “Dışarıda silahlı adam görmek istemem, bil ki görürsem kanım başıma
vurur ve olduğum yerde ölürüm” dedi. Ağa da: “Zat-ı şahaneniz camiye buyurun, öyle adam görmeyeceksiniz” cevabını
verdi. Ağa dışarı çıktıktan sonra, bir hile düşünerek, münadiler vasıtasıyla: “Kadı Paşa’yı ve Kapudan Paşa’yı tuttuk, Etmeydanı’na
götürdük. Yeniçeri olan gelsin ki hepsinin önünde kaşıklayacağız. Yeniçeri olan
seyire gelsin” diye ilan ettirdi. Bu yalanın neticesinde, saray çevresinden
başka şehrin her tarafından, hatta Boğaziçi’nden bile temaşa için Etmeydanı’na
koşan koşana oldu. Padişah da o esnada Soğukçeşme Kapısı’ndan çıkarak Zeyneb
Sultan Camii’ne gitti ve gidiş dönüşünde kimseyi görmedi. Sonra, Padişah,
Ağa’ya dediklerini bir hatt-ı şerif şekline getirip Etmeydanı’na ocaklıya gönderdi.
Hatt-ı şerif alenen okunduktan sonra herkes tereddüt içine düştü. Akşam üzeri
de ocaklılar gelerek Sultan Mustafa’nın cenazesini kaldırıp Sultan Hamid’in
yanına defnettiler.
Bu
büyük kargaşalıktan sonra, yeniçeriler git gide daha çok azarak Padişah’ın emirlerine
karşı gelmeğe başladılar ve hatta Padişah’ın ocaklının sözünden çıkmamasını
istediler. Fakat Padişah hiç korkmadı, sözünden dönmedi ve yeniçeriler,
cezalandırmak için saraydan bazı ağaları istedikleri vakit: “Ben size adam vermem, suçlu olanı ben cezalandırabilirim, siz karışamazsınız.
Şunu da bilin ki sancağ-ı şerifi ve gebe kadınlarımı alarak Üsküdara geçerim,
ondan sonra siz istediğinizi yapın” diyerek reddetmiştir. Bununla beraber, şehrin
bütün Türk ve reaya halkı, Padişah’ı korkutmak için durmadan fenalıklar düşünen
yeniçerilerin korkusundan titriyordu. Halk, onların şehri yakacaklarından o
kadar korkuyordu ki herkes evinin önünde geceleri fener yakıyordu, çünkü “ayın yedisinde, yok onyedisinde, olmasa
yirmiyedisinde, bu Cuma, gelecek Cuma dehşetli şeyler olacaktır” diye
rivayetler birbirini takip ediyordu. En çok Hıristiyan halk korku içinde kıvranıyordu,
zira duyulduğuna göre, Padişah’ı korkutmak için birçok defa Hıristiyanları
katliam etmek istemişler, fakat Şeyhülislam: “Reaya, padişaha ait değil, beytülmal-ı müslimindir, reayayı katliam
edip şehri yakarsanız Padişah bundan hiç umursamaz, fakat kendinize ve bütün Osmanlılara
yapmış olursunuz” gibi sözlerle onları bu niyetlerinden caydırmıştır.
Kadı Paşa’nın İdamı.
Bütün
ulema, rical ve halk hepsi de Padişah’a taraftar olduklarından, yeniçeriler yalnız
kalmışlardı. Böylelikle devlette ikilik hâsıl olup kavgasız gün geçmiyordu.
1809.
29 Ocak. Tekke müslimin’de tutulup başı kesilmiş olan Kadı Paşa’nın kellesi
Konya’dan getirildi. Baş, Ortakapı’nın önüne konulunca şehir yerinden oynadı. Bütün
halk oraya koşuyor, başa hitaben küfrediyor, birçoğu da sakalını yoluyor ve üzerine
o kadar tükürüyordu ki kelle tamamıyla tükürükle bulandı, sakalında bir kıl
bile kalmadı. Kellenin yanında konulan yaftada şu yazılı idi:
"Fi'l-asıl nüvvâb
zümresinde iken yirmi seneye karib vakitten berü mutlak kendi kârına revâc
vermek ve cibilliyetinde merkûz zulm ü fesâdı tervic ile kesb-i merâtibe dest
re’s olmak fikri ile Nizam-ı Cedid askeri tertibine illet-i müstakille olarak
mîrimiranlık ve bâdehû vezâret tahsil edüb bulunduğu kâr-ı nâ-sevâb âmmenin
mâl’ûmu ve bundan akdemce Âsitane-i Aliy ye ’de vukua gelen mefâsidinin
cezasını tevakkim ile firar ve Konya ve Alaniye tariklerinde dahi şakavet-i
kadîmesini ızhar eylediği tahkik [olunmakla] vucud-i habâset âlûdunun izâlesi
için sâdır olan hatt-ı hümâyun mûcibince isdar ve irsal olunan fermân-ı
kazâ-cereyan mantuku üzere Teke müsellimi Kapucıbaşı Muhammed Ağa marifetiyle
alız ile idâm olunan Kadı Paşa’nın ser-i maktu’udur.”
CEPHEDEN
HABER
Yergöğü Savaşı.
Ocak
ayı içinde, Moskoflarla sulh müzakeresi yapılmak üzere Ulah memleketine maslahatgüzarlar
yollandı. Mustafa Paşa’nın gününde iş bitirilmişse de, devlet İngilizlerle
anlaşınca ve elçi de gelince, Fransız elçisi aynı günde Moskof devletine haber
yollamıştı. Bunu duyan ve murahhasları bekleyen Moskoflar; “Sizinle müzakere ettiğimiz zaman İngilizlerden hiç bahis yoktu. Şimdi
ise, düşmanımız olan İngilizlerle ittifak ettiğinize göre, evvelki söylediklerimizi
unuturuz ve harb devam eder” demişlerdir. Bunun üzerine, murahhaslar mütareke
akd ederek keyfiyeti devlete bildirdiler. Osmanlı devleti de harb hazırlıklarına
başladı.
Bu
sırada, Mustafa Paşa’nın haznedar kâhyası olan Ahmed Efendi, Ramiz Paşa ve İnce
Bey, bütün varlıklarını beraber alarak Rusçuk’tan Ulah topraklarına geçmişlerdir[42].
Bunlar, Mustafa Paşa’nın yerine geçmek için Tırsiniklioğlu’nun ayanları arasında
çıkan kavgaların yüzünden kaçmışlardır.
24
Mart. Moskoflar Yergöy (Yergöğü)
denilen kaleye hücum etmiş, fakat yenilmişlerdir. Rusçuk’tan bu savaşı dürbünle
seyretmiş olan biri, haberi şu suretle yazıp buraya ulaştırmıştır:
6
Nisan, Rusçuk[43]. Önceki seferden beru
Yergöy (Yergöğü) kalesi iyice tamir edilmişti. İki katlı metrislerde geçen yaz
26.000 asker vardı, İstanbul’dan da toplar ile beraber 900 topçu ve Kara
Mustafa Ağa adlı seraskerleriyle birçok binbaşılar gelmişlerdi. Kara Mustafa Ağa
gibi cenkten anlayan kumandan nadir bulunurdu; bu husus Moskoflarca da
malumdur. Mustafa Paşa maddesi zuhur edince askerleri dağıtmağa başladılar,
serasker de Filibe’ye gönderildi ve Yergöy kalelerinde yalnız ele gelir 600
asker ile Aydın Paşa[44]
ve 350 topçu kaldı. Ahmed Efendi, kalan bu topçuları da Trnova’ya göndermek
istedi ise de, topçular, İstanbul’dan emir gelmeyince gitmeyeceklerini söylediler.
İşte, askeri vaziyet bu haldedir.
Tuna
bu sene, kırk yıldan beri görülmemiş derecede taşmış ve donmuştur. Yergöy’ün üçte
ikisi su baskınına uğradı ve hendekler toprakla doldu, fakat onbeş gün evvel mümkün
olduğu kadar temizlendi.
Pazartesi
günü, sefer kararı verilmiş olduğu duyuldu. Salı günü de bütün kadınların bu
tarafa geçirilmesi için üçyüz kişi ile beraber kayıklar gönderildi. Kadınların
bir kısmı geçirildi ise de, bir kısmı orada kaldı. Yergöy’ün bu hey’etde olduğunu
haber alan Moskoflar, Bükreş’ten Karakova semtine sekiz polk sevk etmişlerdi (bir polk 1.200-1.900 kişiden ibarettir).
Bunlar, dün sabah, saat 9’da ani olarak Yergöy’e hücuma geçmiş bir kısmı da dış
metrislere girmiş ve top atmağa başlamışlardır. Yergöylüler derhal toparlanarak
iç metrise girmişler, orada kalmış olan kadınlar da kaleye kapanmışlardı. Biz
de, top sesleri duyunca, dürbünle bakarak Yergöy’ün hem Gümrük cihetinden hem
de diğer cihetten yani Staboğia semtinden bir polk tarafından muhasara
edildiğini gördük. Bu esnada Boşnak Ağa’nın çıkardığı 1.000 kişi, kayıklarla iç
kale’ye vararak, iç metrise dayatılmış merdivenlerden yukarı çıkmakta olan
Moskofların üzerine atılmış, onları bir çeyrek kadar geri püskürtmüşlerse de,
Moskoflar az sonra Türkleri geri püskürtmüşlerdi. Bu çarpışmalar üç defa
tekrarlandıktan sona, Türkler, yerli askerlerin de yetişmesi ile son bir hücumla
dış kale’yi de Moskofların elinden koparmışlardır. Cenk üç saat sürmüş ve
nihayet, Stabozia’dan Moskoflara iki kazak süvari gelmiştir. Onların
Stabozia’ya girebildiklerinin sebebi şudur ki oranın metin mevkilerinde yalnız
otuz kişi vardı. Ahmed Efendi, kaçmak niyetinde olduğu için orasını kasten
zayıflatmıştı. Cenk bittikten sonra bir de gördük ki Türkler karşıdan, yani Yergöy’den
pek çok tüfenk, palaska, kılıç, çizme, esvap, dil ve kelle getirmeğe
başladılar. İkibinden fazla ölü vardı. Buraya 250’den fazla kelle getirdiler, geri
kalan ve sağ kalanları Aydın Paşa alıkoyuyordu. Böyle bir cenk dünyada
olmamıştır. Türkler iç kale’den hücum ettikleri vakit kadınlar da “bizi gâvurlara teslim mi edeceksiniz? Irz
sizindir” diyerek avaz avaz bağırarak onlara çok cesaret vermişlerdir.
Velhasıl, düşmandan sağ kalanları silahlarını bırakıp kaçmışlardır. Düşmanın büyük
kısmı iç hendeğin, birçoğu da iki metrisin arasındaki evlerin içinde telef
edilmiştir. Ölülerin içinde pek çok ufiçial (zabit)
bulunduğu, ele geçirilen elbiselerden anlaşılmıştır, zira içlerinde üç dört
ordine kroçe üniforması vardır. Bizim askerlerin eline hayli asenia (?) geçmişse
de, haraç kâğıdı zannederek yırtmışlardır. Tutulan esirin sayısı malum
değildir. Konuşturulan bir esir: “Bin kişi
hendeğe indik, ondört kişi ancak sağ kaldık, diğerleri hepsi de öldüler. Bir
eve girdik, yalnız iki kişi kurtuldu, kalanın hepsi de öldü” dedi. Düşman
kuvveti 14.000 kişiden ibaretmiş ve kaleye elle koymuş gibi gireceklerini zannetmişler,
zira yanlarına yalnız beş günlük zahire almışlardı. İsmail cengine de iştirak
etmiş olan aynı esir, böyle bir cengi asla görmemiş olduğunu ilave etti. Bizim
askerler kayıklardan karaya çıktıkları sırada Moskoflar salkım atmışlar ve bu cümle
ile ilerlemeğe bakmışlardır. Yergöy’e giren Moskoflara, Milarodaviç’in birinci
yardımcısı olan General Uzakov kumanda ediyordu. Milarodoviç ise dışarıda bekliyordu.
Gelen 14.000 Moskof’un hem telef, hem de tard edilmiş olması kendileri için ne büyük
bir rezalettir. Bu bize çok menfaatli oldu, çünkü evvela: kaleyi zapt
edemediler; İkincisi; askerimiz o kadar cesaretlendi ki derhal karşıya geçelim,
Moskoflar Yergöy'den dört saatlik bir mesafededirler diyorlardı; üçüncüsü:
cenkten sonra büyük ihtimam gösterilmiştir. Asker ve toplara cephane
yetiştirmek gibi hususlarda gösterilen gayretlere ait nakledilenleri yazı ile
anlatmak mümkün değildir. Esasen, kaleden salkım atışları başlayınca Moskofların
buna dayanamadıklarını gözümüzle gördük. Ölülerin çoğunda top gülleleri
yaraları varmış. Kartuşları bitmiş olup, kebelerini kullanmışlar ve toplara
başlarındaki kalpaklarla barut doldurmuşlar. Bu topçular da inşallah yarın
gelirler. İkiyüzbin süvari olsaydı, Yergöy’den kaçtıkları zaman hepsini de
tamamen mahvederlerdi. Allah utandırmasın, çok süvari gelmektedir. Tekrar
geldiklerinde yer bulmasınlar diye Stabozya sarayını yaktılar. Kezâlik, iç-metristeki
topların iyi işleyebilmesi için Yergöy’ün iki metrisi arasındaki evlerini de
yaktılar Türklerden çok ölü ve yaralı yoktur. Bu anda, saat 11’de, bizim Beşli
ağası iki esirle beraber Yergöy’den geldi. Bu iki esir, Yergöy’ün iki saatlik
mesafesinde bulunan Oynak köy’de tutulmuştu. Köylünün biri, 200 araba yaralı
bulunduğunu haber vermiştir. Onlar, Yergöy’den giden arabaların çuvallarını
boşaltmış ve yaralılarını yerleştirmişlerdi. Bugün karşıdan dil ve kelle
getirilmesi devam etti. Bunlar dışarıda kalan ve Yergöy evlerinde saklananların
dil ve kelleleridir. 6 Nisanda da dokuz esir ve ikiyüz kelle ve kulak
getirildi.
Çarhacı Paşa’nın Entrikaları.
Olayların
sonunda, Çarhacı Ali Paşa derhal yeniçerilerin tarafına döndü. Mustafa Paşa’nın
ölümünden sonra. Padişah, sadaret mührünü sabık Çavuşbaşı olan Arnavud Memiş
Paşa’ya verdi. Çarhacı Paşa ise, kendisi sadrazam olmak için sağa sola başvurdu
ve yeniçeriler de küstahlığı çok ileri götürmüş olduklarından, Padişah’a: “Bu çok iyi bir adamdır, fakat yeniçerileri
sıkıştırmağa muktedir değildir” dedirtti. Hakikaten de, şehir olduğu gibi
onların eline düşmüş, Türk adı ortadan kalkmış ve yalnız “ben yirmibeşliyim, altmışdörtlüyüm, üçüncüyüm” gibi yeniçeri adları
duyuluyordu.
Bununla
beraber. Padişah o kadar dirayetli idi ki hem kendi sözünü yürütüyor, hem de
onları idare ediyordu. Sonra, Padişah, kırkiki gün sadarette kalmış olan
Sadrazamı azlederek Çarhacı Paşa’yı kaymakam tayin etti. O ise, makama gelince büsbütün
yeniçerilerin tarafına geçti ve onların ağzı ile Padişah’a “sadrazamınız kimdir?” diye sordurmağa başladı. Padişah da “sizin bileceğiniz şey değildir, vakti
gelince söylerim” cevabını verirdi. Bunun üzerine, yeniçeriler küstahlık ve
gaddarlıklarını daha da ileri götürerek önce. “Padişah bizi Rumelilere katliam ettirecek” gibi rivayetler çıkardılar,
sonra da şunun bunun kapısı üzerine orta alametlerini çizmeğe başladılar. Öyle
ki sabahleyin kapılarını açanlar balık, kılıç v.b. işaretlerle karşılaşıyorlardı.
Fakat yeniçeriler bütün bu hareketleriyle Padişah’ın gözünü korkutmağa muvaffak
olamadılar ve o, bilakis, dört kişi ile beraber her gün asıl yeniçerilerin
bulunduğu yerlerde tebdil gezerdi. Günler bu vaziyet içinde sürüp gitti.
Sonra,
Kör Yusuf Paşa’nın tekrar iktidara geleceğini duyan yeniçeriler; “Biz o veziri istemeyiz, çünkü Nizam-ı Cedid’i
kuran odur, içeri girer girmez paralarız” diyerek galeyana geldiler. Fakat
Padişah ocaklıya lazım geleni söyler ve asla sözünden caymazdı. Bundan başka,
kendisine yapılan bütün telhislerin cevabını, herkesin hayreti içinde, bizzat
kendisi yazardı. Sonradan anlaşıldığına göre, bütün bunlar, Padişah’ın gözünü
korkutarak kendisinin sadrazam olması için Çarhacı Paşa’nın tahriki ile olmuştu.
8
Mart. Yeniçeri isyanları sırasında onların arzusuna binaen sürgünden getirtilen
Kapudan Şeydi Ali değiştirildi. Çarhacı Paşa, kendisinin sadrazam olamayacağını
anlayınca Padişah’ın ihtiyarına boyun eğdi. Padişah, Çarhacı’nın nasıl bir adam
olduğunu bildiği halde onun Kapudan tayinine razı oldu. Seydi Ali’ye Padişah’ın
kendisini çağırdığını söylediler, o da derhal Yalıköşkü’ne gelince kendisini geri
çevirerek bir gemiye bindirler ve Bursa’ya sürdüler. Çarhacı Paşa da Kapudan Paşa
tayin edildi.
Yusuf Paşa’nın Sadareti.
12
Nisan. Yusuf Paşa Maden’den gelerek Bâb-ı Âli’de oturdu. Bütün şehir halkı buna
çok sevindi ve Padişah Bâb-ı Âli’ye şu hattı gönderdi:
“(Sen ki) Sadrâzamım ve peder-i
efham-ı pür tedbir vezîr-i rûşen-zam'îrim el-hac Yusuf Ziya Paşasın, seni
selâm-ı selâmet encâm-ı mülkânemle taltif ü tekrim eylediğimden sonra malûm-ı futanet-melzûmun
olsun ki Devlet-i Aliyye-i Osmaniye’nin re's-i esâsı Kitâbullahın ahkâmı ve ehl-i
sünnet ve'l-cemaat tariki ve Resullah aleyhis-selâm şeriatı üzre müesses ve
merbut olmağla ecdad-ı izâmın bilcümle şeriat-ı Muhammediyyeyi kendülere sîne-i
(?) hass-ı hasîn bilüb kemâliyle ıtâat u inkıyâd ve emri ma'ruf ve nehyi anil
münkeri icra ve rızây-ı Bâri’ye dikkat ü ihtimâm ve ser’i şerife mutâbık vaz’
eyledikleri kanun ve hudud-ı şer’iyyeyi tecâvüz eylemediklerinden Devlet-i aliyyenin
hîn-ı hacette zuhur eden din düşmenlerine gazâ vü cihâd ettirmek içün yedi ocağım
kulları yo l (ve) erkân ile tanzim ve takviyet verüb ecdad-ı izâmim şer’-i
şerife ne veçh ile itaat ve inkıyad eylemiş ise dergâh-ı âli yeniçeri ve cebeci
ve topçu ve arabacı ve sipah ve silâhdaran ve sair vüzere ve asker ve mirimiran
ve zabıtana öylece itâat ve inkıyad edüb âday-ı dine kılıç çeküp tevsî-i
memalik ve gaza vü cihada muvaffak oldukları kütüb-i tevârihde musarrahdır. Bir
müddetten berü Devlet-i Aliyyeme hulûl eden bâzı mefsedel-pîşenin semere-i
akl-ı meali olarak usûl-i devletimin kavâid-i kadîmesinden nükûl-i şer’ u kanun
ve mücerred hazz-ı nefisleri içün birkaç nev’i emr-ı mekruh ve muhdesat-ı (?)
muhibbana düşüp memâlik-i mahrusem sekenesi muhtell ü müşevveş (olup) ibadillaha
olan zulm u te’addinin haddu pâyânı olmadığından reâyâ perişan ve devlete
tezelzül ârız olduğunu âdâ-i din kendülerine fırsat bilüb taraf taraf memâlik-i
islâmiyyeye hücum eyledikleri aşikâr iken devlet-i aliyyeme bu fitne ve fesadı
ihdas edenlerin çoğu kendü cezay-ı amellerini ve etdikleri gibi belâlarını bulmuş
ise de miyâne-i islama ektikleri tohm-ı fesad semeresi il'a haza’l-ân münabiyet
(?) ve aglat (?) hasebiyle kimsenenin kimseneden itimadı olmadığı ve serhadat-ı
islâmiyyeden gelen feryûdnâmler kimsenenin kulağına girmediği bir acib ü garib
hâlet olmağla ehl-i islâm beynine bu makule fesadı bırakup belâsını bulanlara
ve hâlâ mevcud olup hilâf-ı kanun hareket idenlere “La'netu’llâh i aleyhim
ve’l-mü’minin ve’lnnâsi ecma’in" üzerlerine olsun. Bu mukaddimeden irade-i
humayunum budur ki devlet-i aliyyemin keyfiyyeti gizli değil cümleye aşikârdır.
Din düşmenleri ise hucümda olmağla bu emr-i müşkilin halli için öyle bir
sâhib-i diyânet ve âkil ve kâmil müdebbir vezirin memuriyeti labüdd olmağla
vüzerâ miyanında kârgüzâr ve müdebbirü’l-umûr olduğundan senden din ü devletime
hıdmet me’muliyle bi’l-inlihab kendime vekil-i mutlak ve bi'l-istiklâl
sadrıâzam eyledim ve bu def’a başçuhadarımla bir esb-ı sabâreftâr taraf-ı
âsitanına isra eyledim. Göreyim seni siyâk u sıbâk-ı mesâlih-i devletime vuküf-ı
tammın olmak hasebiyle evvelâ şer’-i şerife teşebbüs ve sâniyen nâs beyninde
olan tebâyünü izale ve ocaklarının refah-ı hallerine ve kaide-i kadime üzre her
bir husûsu erbabına sipariş ederek bu mesâlihin tanzimi için ulemâ ve rical ve iktizâsına
göre ocak ihtiyarlarını cem ve meşveret edüp din ü devletimin muhâfazası esbâbına
sarf-ı zihn ü gayret eyleyesin. Şeriatın hilafı ve kanun-ı kadîmin mugayiri hareket
istemem. Bana (?) Allah teâlâ hazretlerinin emrini tutup töhmetten ictinab ile şer’-i
şerife itâat u inkiyad lâzımdır. Eğer ulü’l-emre itâat vâcib ise işbu
tenbihat-ı şahanemle sen âmil olduktan sonra şâir nâsa dahi te’kid ü tenbih ve
İtilâfı hareket edenlerin cezasını tertib edesin. Müdâfaa-i âdây-ı din ceza-i
azim-i şer'-i şerifdir. Hak teâlâ hazretleri bu emrimle âmil olanların dünya ve
âhiretini mâmur edüp hilâfına hareket edenleri Kahhar ismiyle kahr eylesin ve
her hususuna Huda tevfik ü selâmet kerem eylesin, âmin.”
Fakat
yeniçeriler, yaptıkları fenalıklarına karşı onun kendilerine neler yapacağını düşünerek
fena halde sıkıldılar ve “bu vezir
eskiden beri Nizam-ı Cedid’den olup, yeniçeri ocağına düşman olduğundan Nizam-ı
Cedid’i tekrar ihdas edecektir” diyerek ona hor gözle bakıyorlardı. Fakat
akıllı bir adam olan Paşa, ocaklılara karşı dostane hareketiyle hemen hemen
hepsinin gönlünü feth etti.
25
Nisan. Padişah, yirmi ortanın Rumeli’ye gitmek üzere hazırlanmasını yeniçerilere
emretti. Onlar ise: “Yerimizden kımıldamayız.
Devletin bir punduna getirip dışarı çıkardıktan sonra bizi kırdırmak niyetinde
olduğunu biliriz. Büyük bir harb vardır deniliyorsa, bunun da yalan olduğu
meydana çıkmaktadır. Düşman bizi dört taraftan sarmış ve buraya doğru
ilerliyor, ne yapacaksınız diye sorarsanız o zaman hepimiz de, ulema, rical ve
Anadolu’daki paşaların önümüze düşmeleri halinde onları takip edeceğimize söz
veririz, aksi halde içimizden tek bir kişi yerinden kımıldamaz” cevabını
verdiler.
Ocaklının
bu cevabı üzerine hiddetlenen Padişah, “Yirmi
orta değil, cümle ocaklıları, müslümansalar, gitmelerini isterim. Şayet gitmek
istemezlerse, alimallah, kendilerine yapmadığım kalmaz” gibi sözler söylemiştir.
Ocaklılar da, bunun Paşa’nın koltuğundan çıktığını zannederek Paşakapısı’na “gitti çıtak, geldi kör, aybaşında halin gör”
yazılı bir kâğıt yapıştırmışlardır. Fakat yukarıda söylediğimiz gibi akıllı bir
zat olan Paşa, her şeyi sırasına göre düzenleyerek başa çıkardı. Öyle ki, “gitmeyiz” diyenler kendi gönül rızaları
ile “gideriz” demeğe başladılar.
Bununla beraber, yeniçeriler fenalıktan geri kalmıyorlar, Paşa da bunları görmezlikten
geliyordu. Yeniçerilerin merhametsizce hareketlerine tahammül edilmezse de, Paşa
onları az zaman içinde dışarı çıkarabilmek için sabır gösteriyordu.
1
Mayıs. İbrail’den tatar gelerek Türklerin büyük bir zafer kazandıkları haberi
getirdi. Hükümet de derhal top şenliği yaptı ve gemileri donatıldı. Birkaç gün
sonra da 200 Moskof esiri getirildi.
15
Mayıs. Padişah, Bâb-ı Âli’ye bütün Türklerin dinlediği şu Hatt-ı Şerif’i gönderdi:[45]
“Senki vezir-i âzam ve vekil-i
mutlak-i sadakat ilmim ve bil-istiklâl serdar-ı zafer rehberimsin. Seni ve sana
ittiba’ edenleri selâm-ı selâmet-encam-ı şahanemle taltif ve kadr u şânını
terfi'u taz’if eylediğimden sonra malûm-ı sadâkat-melzûmun olsun ki Devlet-i
Aliyyenin düşmen-i kavisi olan Moskof keferesi kufl-ı asayişi şikest ve nakz-ı ahd
ile bağteten kıla’ u bıka'-ı hakaniyyemi istilâ ve sırblu melânini tahrik ile
memalik-i islamiyyeye taslit ve öteden berü kendiluye sermâye ittihâz
eyledikleri kıbzi irtikâb ve kemâl-i gurûr u istikbâl ile ilân-ı harb ve
beyza-i islâmın kesri fikr-i fâsidiyle taraf taraf yürümeğe mübâdere etmekle
ahkâm-ı diniyyemiz üzre kâffe-i ehl-i İslama gazâ vü cihâd farz-ı ayn olup, eli
kılıç tutan ehl-i imâna mâlen ve bedenen mukabele-i âdâya şitâb ve dilîrâne
müsâraat ve izhâr-ı şecâat ve emr-i cihadı umûr-ı sâireye takdim ile din-ı
mübîne hizmet edecek vakıtlar olduğu âmme-i âlemin mâlûmu olub tarife hacet
kalmadığı üzre kefere-i mesfûre zamir-ı habâset-âlûdunda merkûz hıyâneti icra
zımnında şimdiye dek her cânibden baş gösterdiyse de, kem min fi ’etin kalîletin
galebet fi’eten kesîreten nass-ı kerîmi mübtegasınca hamdenlillahi teâlâ el-vâhibü’l-atâya
makhur u münhezem olmuş de öteden herü kâfirin âdet-i müstemirresi vakt-ı
sayfda izharı mülâyemet ve sûret-i tezellül ıra’esiyle imrâr-ı evkat ile
askerimize fûtûr îras etdirüp eyyâm-ı şıtâ duhûlinde hudûdu hâli bulup el
veçhile eylediği hasâret sinîn-i mâziyeden berü tecrübe-kerde-i ze vi’l-ukuldur,
hilekârlığı mazbutdur. Bu suretle anun ile mukavemet ancak gayret-i islamiyye
ve itâat ve inkiyad ve rızâullâha muvâfakat ve şer-i mutahhavaya mutâba’at ile
olur. Efsâr-ı sâbıkalarda oldukça reâyâ yerinde olmağile hukuk-ı şer’îye ve
vakt u zemaniyle tahsil ve teslim-i hazine ve gerek zahire ve levazimat-ı şâire
iddihar olunarak tertibat tanzimi eshel olur deyu bir müddetten herü Devlet-i
islamiyyeye ârız ilel ve tezelzül hasebiyle tedâbir ve tedarikat gayet es’ab
olup ve sebeb olanlar ma’dum oldu. Olan oldu, umûr’ı maziyyeye teessüf ile
imrâr-ı evkat caiz olmayub ve mesâlih-i mühimme yalnız bana münhasır olmayub
cemi-i ehl-i islâmın üzerine vâcib olmağla vaktimiz gayet tenkdir, din düşmenlerinin
diyâr-ı islâma hücûmu ne mânâya mebni idüğin ednâ mülahazayla mâlûm olur. “Küllü
mü’min ihve” mânâsınca gönül birliği ve din gayreti ve Allahın emrine imtisâl
ve nehyinden ictinâb ve helali ve haramı farkile hareket olunur ise dinimizin
sahibi büyükdür muin ü naşirimiz mevlâdır. İnşâ’llâhu teâlâ âdây-ı dine zafer
müyesser ve küffârın fikr-i fasidi maâzallahu teâlâ nam-ı İslâmî rûy-i arzdan ref’
etmek olduğu âşikâr olmağla imdi senin Devlet-i aliyyeme bunca hidemât-ı
mebrûre ve mesâi-i mefkuren sebkat ederek mukaddemâ Mısr-ı Kahire’nin eyâdi-i
küfferâdan tahlisiye güzeran eden sa’y u gayret ü sadâkatin ve bahusus kablel-mürür
(?) çöllerde askeri kullarıma evlâd nazarı ile taltîf u ikramından şâkir olup
taraf taraf isâa eyledikleri mâlûm olmağla senden her veçhile din ü devletime
hidmet me’mûl eylediğime binâen geçen gün ittifâk-ı ârâ ile umum meclis-i meşverette
karar verildiği üzre senin serdâr-ı ekrem olarak binnefs sebükbarca hareket ve
azimetine irâde-i seniyyem taaluk edüp mücerred kadı u şânını terfi’ zımnında
bir sevb semmür-ı sajâmevfûr ve bir murassa şimşir-i aduv-tedmir hazine-i
âmirem kethüdası kulum ile irsâl olunmuştur. İmdi vusûlinde kürkü dûş-ı
sadâkatına iksâ ve seyfi miyarına bend edüb Mısr’a azimetinden dahi hafif, şöyle
ki, ahmâl ü eskal-ı bîhudeyi terk ve ceng ü harbe müteallik olan lüzumlu
mühimmatı iltizam ve muktezay-ı istiklalin üzre rical-i devletimden iktiza
edenleri ve binnefs yeniçeri ağâsı ve sair ocakların ağavatı ve dergâh-ı muallam
yeniçeri ocağından lüzumu mikdârı ve diğer ocaklardan ve sâireden lâzım gelenleri
istishab ile müvekkilen ala’illâhi’l-muîn ve mütevessilen bi-rühâniyyeti
Seyyidi'l-mürselîn hareket ve din ü devletime ibrâz-ı hizmet ü sadâkata bezl-i
makderet eylesin. Hak teâlâ hazretleri işbu sefer-i humâyûnumda seni ve seninle
bile dîn-i mübin uğurunda fı-sebîli’llah cihâd u gazaâya kıyam edenleri
mazhar-ı saâdet-ı dareyn eyleyüb mansûr u muzaffer avdet müyesser eyliye, âmin.
Her hâlde muktezây-ı istiklâlin üzre vüzerâ ve vükelâ ve ocaklı kullarıma alâ
kaderi'l imkân lâyıkı veçhile taltif u ikrâm edesin, hilâf-ı ser’ ve mugayir-i
rızâ hareket edenleri istihkakı üzre te’dib birle muktezây-ı istiklâlini icrâ
eyleyesin. Cenâb-ı kadir-i muin ü nasır hahib-i ekremi hörmetine muvaffak idüb
yüzünden fütühât-ı azîme zuhuriyle bu âcizi ve şâir münkesirülkulûb olan cemi
ümmet-i Muhammedi karîben mesûr eylesin, âmin.”
Yeniçerilerin Son Rezaletleri.
Paşa,
yeniçerilere hareket edilmek üzere hazırlanmalarını emretti. Onlar ise, bunu
duyunca, küstahlıklarını daha çok artırarak, kimseden korkmaksızın istediklerini
pervasızca yapıyorlardı. Şehir hamal çamalın elinde kalmış, halk da daimi bir
korku içinde bulunuyordu. Olan bitenden haberdar olan Paşa, Yeniçeri Ağası’nı,
ayın 26’sında da Çarhacı Paşa’yı değiştirdi ve bostancıbaşılıktan gelmiş Mehmed
Paşa’yı Kapudanpaşa tayin etti.
Bu
sırada, yirmibeş ve ellidokuzlar arasında Üsküdar’da büyük bir kavga çıktı. Üsküdar’a
hâkim vaziyete gelmiş olan ellidokuzların hepsi de hamal idiler ve halk, yeniçerilerin
içinde “hamalbaşı” diye adlandırılmış
olan reisleri İbrahim Kâhya’dan çok korkuyordu. Üsküdar’daki kavga iki üç saat
sürdü. Neticede yirmibeşler galip gelerek üç dört kişiyi öldürdüler, birçoğunu
da yaraladılar. Bunun üzerine hamal kafilesi kaçtı, galip gelenler de bütün
kahvehane ve odaları basarak yağma ettiler ve yıktılar. Bu esnada Kapudan Paşa
ve Yeniçeri Ağası üzerlerine gelince hepsi aldıkları her şeyi bırakıp kaçmışlardı.
Yeniçeri Ağası, adı gecen hamalbaşı’yı tutarak götürmüş ve çok tazyik ettikten
sonra boğmak istemişse de, ocaklılar buna karşı gelmiş, adamı Ağa’nın elinden
almışlardır. O da Üsküdar’a geçmiştir. Padişah ise, bu esnada Tekke Mabeyni’nden
kavgayı dürbünle seyrediyor ve bütün yeniçerilere lanet okuyordu.
Kavganın
ertesi günü ulufe çıktı ve sefere hazırlanmağa başlayan silahlı yeniçeriler şehrin
her tarafını dolaşarak birçok kötü ve küstah hareketlerde bulundular. Onlar, Müslüman’ı
ve reâyâyı ayırt etmeksizin rastladıkları adamları nerede olsa pervasızca
soyuyorlardı. Bu meyanda, para nakletmekte olan bir defterdar çuhadarını
tutarak adamın götürmekte olduğu meblağı elinden aldılar. Bütün çarşı ve hanlar
onyedi gün kapalı kaldı ve hükümet işleri aksadı. Yeniçeriler, reâyâdan başka Müslüman
oğlanları da alıp götürüyorlardı. Bir Türk çocuğu götürülmekte iken büyük bir
kavga çıktı, onlar da çocuğu dövüp soyduktan sonra bıraktılarsa da ocuk üç gün içinde
korkusundan öldü. Bu azgın adamlar, namuslu kadınları sokak ortasında köpeklere
has harekeleriyle kirletiyorlar, evleri basarak bazılarından para koparıyor,
bazı evlerden de kadın ve oğlanları çekip götürüyorlar, hamamlardan kadın çıkarıyor,
kafilelerle içeri girip yapılmayacak şeyleri yapıyorlardı. Bu bedbaht şehirde o
kadar çok şeyler gördük ki hangi birisini anlatayım.
21
Haziran. Yeniçeri ordusu çekilip Davudpaşa’ya gitti ise de, bir ayakları her gün
şehirde olup, her türlü rezaleti yapmaktan geri kalmıyorlardı. Onlar için ayıp
denilen şey yoktu ve yazı ile anlatılmayacak yeni yeni rezaletlerine şahid oluyorduk.
Behiç Efendi’nin İdamı.
24
Haziran. Behiç Emin Efendi’nin nasıl bir adam olduğunu burada anlatayım; Nizam
değişikliği zamanında kaçmış olan bu adam. Sadrazam gelince, kurtulmak yani ıtlâk
edilmesi için para kuvvetiyle hem yeniçerilerin, hem de Padişah’ın gönlünü
kazandı. Paşa razı olarak kendisini ıtlâk etti ise de. Padişah bunu duyunca
sıkıldı, zira onun iyi bir adam olmadığını yeniçerilere söylemişti. Yeniçeriler
de Padişah’ın ağzından bu sözü duyunca, Paşaya: “Sen bu adamı kurtardın, fakat o ocağımızı yıkacaktı. Onu öldürmezsen
sonrasını sen bilirsin” dediler. Bunun üzerine korkmağa başlayan Paşa, Behiç
Efendi’yi sağ bırakmadı. Mansıb vermek bahanesiyle onu Kapı’ya çağırarak boğdurdu,
sonra da başı kesilerek Kapıarası’nda Başmakul’un önüne konuldu.
Sadrazam,
aynı günde (24 Haziran) bütün mürettibatı
ile beraber Davudpaşa’ya gitti ve Ağa Hasan Paşa kaymakam tayin edildi. Geride
kalmış yeniçeriler ise birer canavar kesildiler. Padişah, fenalık yapanlarının dövülmesi
ve icabında öldürülmesi için Ağakapısı’na Sekbanbaşı’ya hatt-ı şerif yolladı
ise de, onlar hiç korkmuyorlardı. Şöyle ki, bir gün, Sekbanbaşı, bir Türkün dükkânında
hırsızlık yapan birkaç yeniçerinin tutulmasını emredince, onlar üzerine ateş
ettiler. Şükür ki kurşunlar isabet etmemiş olup kendisi onları topuzla öldürürcesine
doğmuştur. Demek istediğim şudur ki, ikiyüz neferle beraber dolaşmakta olan Sekbanbaşı’ya
karşı gelmeleri, pervasızlıklarının derecesini gösterir. Esasen kendileri de “bir daha yüzyüze bakacak değiliz ki”
diyorlardı.
Ocağın
dokuzuncu ortasının içinde bir Seyirdim ustası vardı ki bu adam hemen hemen
ocaklıların başına geçmişti. Ordunun hareketi esnasında, ağalar ağası olan bu
adam, Emin Efendi’nin katli üzerine, Paşa’ya: “Sen Nizam-ı Cedid’i kuran bu adamları öldürmezsen yerimizden kımıldamayız
ve şimdiye kadar hiç yapılmamış şeyleri yaparız” diye tehditte bulunmuştu. Sözü
geçen adamlara karşı esasen kin beslemiş olan Paşa, karşı gelmenin imkânsız
olduğunu görerek, 30 Haziran günü, eskiden Kâhya Bey olup Bolu’ya sürülmüş olan
Küçük Reşid’in ve Mustafa Paşa’nın zamanında Tersane Defterdarı iken onbeş gün
evvel Akdeniz Boğazı Nazırı tayin edilmiş olan Moralı Ali Efendi’nin başlarını
kestirdi ve Kapıarası’nda Başmakuli’nin önüne koydurdu.
Şehrin Yeniçerilerden Temizlenmesi.
Yeniçeriler
aynı gece Davudpaşa’dan hareketle gittiler ve ertesi sabah herkes birbirine “gözün aydın” diyerek dükkânlarını açarak
işlerine başladılar. Sekbanbaşı da yeniçeri aramağa koyularak bulduklarını döver,
bazılarını öldürür, bazılarını da gemilere küreğe gönderirdi. Sekbanbaşı ortalığı
öyle temizledi ki güya harb içinde değilmişiz gibi hiçbir silahlı adam kalmadı.
Şimdilik Allaha şükür, herkes rahatça kendi işi ve gücü ile meşguldür, fakat işlerin
nihayet nereye varacağını yalnız Allah bilir.
1807 Şubat’tan 1809 Ağustos
Başına Kadar Sürülen ve İdam Edilen Ekâbir.
8
Şubat İngiliz donanması, Akdeniz Boğazı’ndan girerek gelip Adalar önünde durdu.
Donanma hiçbir zarar vermeden aynı ayın 23’ünde kalkıp gitti.
Kapudan
Paşa, İngilizlerin sebebiyle, ayın sonlarında Sakız’a sürüldü.
Akdeniz
Boğazı Nazırı sabık Nizam-ı Cedid Defterdarı Feyzi Efendi, aynı sebeple başı
kesilerek idam edildi.
13
Mayıs Macarkalesi Ağası haseki Halil Ağa, asiler tarafından denizde boğduruldu.
16
Mayıs Kethüda İbrahim Bey, Etmeydanı’nda asiler tarafından param parça edildi.
Aynı
günde, Kâhya Memiş Efendi, Reis Safi Efendi ve Darbhane Emini Bekir Efendi,
Kaymakam’ın emriyle idam edilerek başları Etmeydanı’na gönderildi.
17
Mayıs “Gizli sıtma” denilen Tersane
Emini İbrahim Efendi, asiler tarafından Sultanbayezid avlusunda param parça
edildi.
18
Mayıs Sırkâtibi Ahmed Efendi, damdan düşerek öldü ve başı kesilerek Etmeydanı’na
götürüldü.
Aynı
günde, Hacı Ahmedoğlu’nun kapı çuhadarı, düşmanlarının eli ile Etmeydanı’nda
boş yere öldürüldü.
27
Mayıs Valide Kethüdası Yusuf Ağa, sürülmüş olduğu yerde öldürülüp başı
İstanbul’a getirildi.
17
Haziran Kapdan Naibi Abdullatif Efendi’nin başı, sürülmüş olduğu yerden İstanbul’a
getirildi.
11
Eylül Divan tercümanı San Beyzade Aleko, Padişah’ın emri ile idam edildi.
6
Nisan Üsküdar ustası Haseki Ağa, yeniçeriler tarafından katledildi.
3
Mayıs Kabakçı dayı’nın askerleri, Macar Tabyası Nazırı Kerim Çavuş’u öldürdüler.
10
Mayıs Ellialtıların çardak başyasakçısı Gürcü Ağa, ocaklının emriyle boğduruldu.
6
Temmuz Karadeniz kaleleri kumandanı Kabakçı Mustafa, Vize Âyanı’nın askerleri
tarafından geceleyin öldürüldü.
16
Temmuz Saraylılar, Sultan Selim’i hunharcasına öldürdüler.
Sultan
Mustafa, Mustafa Paşa’nın emriyle tahttan indirilip kafese konuldu.
Mustafa
Paşa, Sultan Mahmud’u tahta çıkardı.
18
Temmuz Büyük İmrahor Seyyid Mehmed Ağa, Paşa’nın emriyle Terzibaşı kerhanesinin
önünde başı kesilerek idam edildi.
Büyük
Mabeyinci ve Hazine vekili Küçük Nezir Ağa, Paşa’nın emriyle aynı yerde idam
edildi.
Başçuhadar
Fettah Ağa, Paşa’nın emriyle Bab-ı Hümayun’da idam edildi.
19
Temmuz Kızlarağası Mercan Ağa, Paşa’nın emriyle Balıkhane’de idam edilerek başı
Saraykapısı önüne konuldu.
Sır
Kâtibi Arif Bey, Paşa’nın emriyle Bâb-ı Hümayun’un önünde başı kesilerek idam
edildi.
Mabeyinci
ve musahib arap ağalardan Cafer Ağa ile Firuz Ağa aynı yerde idam edildiler.
23
Temmuz Valide’nin kahvecibaşısı Abdurrahman Efendi, Paşa’nın emriyle Alayköşkü önünde
başı kesilerek idam edildi.
24
Temmuz Padişahın kahvecibaşısı Zağlı Süleyman Ağa, Paşa’nın emriyle Bâb-ı Hümayun’da
başı kesilerek idam edildi.
İkinci
Tebdil Bağdadlı Haseki Ali Ağa, Paşa’nın emriyle aynı yerde idam edildi.
26
Temmuz Padişah sarayından onsekiz kız, Paşa’nın emriyle Adaların önünde denizde
boğduruldular.
29
Temmuz Hazine kethüdası Selim Ağa, Paşa’nın emriyle Terzibaşı kerhanesinin önünde
idam edildi.
Hazine
kâhyası Kaftancı Nısfet Efendi, aynı yerde idam edildi.
3
Ağustos Kaymakam Mustafa Paşa, menfasında idam edilerek başı saraya getirildi.
4
Ağustos Padişah sarayından dadı kadın ve kâhya kadın, Padişah emriyle Fenerbahçesi
önünde boğduruldular,
15
Ağustos Yazıcı Efendi, Limni adasına sürüldü.
Mabeyinci
Abdülkerim Ağa, Girid adasına sürüldü.
20
Ağustos Ocak bazirgânı Yahudi, Ayakapı’da boğduruldu.
30
Ağustos Cüce Kadri Ağa, Paşa’nın emriyle Ahırkapı’dan denize atılarak boğduruldu.
21
Eylül Canikli Tayyar Paşa, Paşa’nın emriyle menfasında idam edildi ve başı
getirilerek saray kapısına konuldu.
6
Ekim Kahvecioğlu başağa, Mustafa Paşa’nın emriyle Galata’da Yeni Caminin önünde
başı kesilerek idam edildi.
2
Kasım Asi yeniçeriler, ağalarını geceleyin Türbe kapısının önünde öldürdüler.
3
Kasım Sadrazam Mustafa Paşa, Paşakapısı’nda yeniçerilerle cenkleştikten sonra
yıkılan kulenin altında öldü.
Kâhyabey
Mustafa Efendi, asi yeniçeriler tarafından Tavşan Taşı’ndaki konağının içinde
olduruldu.
Sekban
Seraskeri de aynı yerde öldürüldü.
Defterdar
Mehmed Tahsin Efendi, Ayakapı’da Türbe önünde yeniçeriler tarafından öldürüldü.
4
Kasun Kumbaracıbaşı, kumbaracılar tarafından param parça edilerek başı yeniçerilere
götürüldü.
Sultan
Mustafa, Padişah’ın haberi olmakla zehirletirilip öldürüldü.
Nizam-ı
âlem kâhyası Arnavud Bekir Ağa, yeniçeriler tarafından öldürüldü.
29
Ocak 1809 Nizam-ı âli-şan Murahhas Seraskeri Kadı Paşa, kaçtığı yerde öldürülüp
başı saraya getirildi.
8
Mart Kapudan Seyyid Ali Paşa, Paşa’nın emriyle Girid’e sürüldü.
24
Haziran Nizam-ı âlem Defterdarı Behiç Emin Efendi, Paşa’nın emriyle Başmakul önünde
başı kesilerek idam edildi.
30
Haziran Sabık Kâhyabey Küçük Reşid, Paşa’nın emriyle aynı yerde başı kesilerek
idam edildi.
Sabık
Tersane Defterdarı Moralı Ali Efendi, Paşa’nın emriyle aynı yerde başı
kesilerek idam edildi.
[1]
8 Şubat 1807, Cuma.
[2]
III. Selim.
[3]
Nizam-ı Cedid askerleri.
[4] Aynı vakadan bahseden ve tabyaların inşasında halkın
iştirakini hikâye eden diğer çağdaş bir Ermeni müellifi Avedis Berberyan’ın
anlattığına göre, zamanın Ermeni Patriği Hovannes (Çamaşırcıyan), Ermeni halkının başına geçerek sırtı ile harç
taşımağa başlamış, bunu gören Sultan Selim de, onun kim olduğunu anladıktan
sonra kendisine iltifatta bulunup hilat giydirmiş ve kendisinin makamına dönüp
yerine halkının çalışmasını emretmiştir (Ermeni
Tarihi, İstanbul 1871, s. 56).
[5]
Hacı
Salih Paşa.
[6]
Şakir
Bey.
[7] İtalik
harflerle olan kelime, cümle ve fıkralar, metinde ermeni harfleriyle Türkçe
olarak yazılıdır.
[8]
Ahmed Efendi.
[9]
Ataullah
Efendi.
[10]
Rumeli
Kazaskeri mazullerinden.
[11]
Köse
Kahya.
[12]
Mimarbaşılardan
Güllabioğlu Agop Kalfa.
[13] Asilerin talep
ettikleri reaya, Kuyumcubaşı Düzoğlu Ohannes, Ekmekçi Artin Noradunkyan, Yahudi
tüccar Musi, Rum şarap tüccarı Todoraki idiler. Patrik Ormanyan’ın anlattığına
göre (Azkapatum, s. 3436), Kazaz Artin, asilerin talebini duyunca Nuryan
Ohannes ile beraber, yakın tanıdıkları olan asi elebaşlarından Kazancı Hacı
Mustafa’ya müracaatla onun vâsıtasiyle yukarıda adlan geçen zevatın
kurtarılmalarını temin etmişlerdir.
[14] Cevdet
Tarihi’ne göre, katli istenen rical: “Gizli sıtma” denilen Hacı İbrahim Efendi,
İbrahim Kethüda, Rikab-ı Humayun kethüdası Memiş Efendi, Reisülküttap vekili
Safi Ahmed Efendi, îrâd-ı Cedid Defterdarı Ahmed Bey, Darphane Emini Ebubekir
Efendi, Valide kethüdası Yusuf Ağa, Sırkâtibi Ahmed Efendi, Mabeyinci Ahmed
Bey, Bostancıbaşı Şâkir Bey, müderris ve Kapan Naibi Lütfullah Efendi’den
ibaret olup onbir kişidir (1309 baskısı, VIII, 162-163).
[15]
Ahmedpaşazâde
Şakir Bey.
[16]
Bostancıbaşı
hapishanesi.
[17]
Ali Ağa.
[18]
Memiş
Efendi.
[19]
Reis
vekili Safi Ahmed Efendi.
[20]
Ebubekir
Efendi.
[21]
Ezanî
saatla 5.35’de.
[22]
Dikimhane
(?)
[23]
Salihzade
Esad Efendi.
[24]
Ahmed
Bey.
[25] Kuyumcubaşı
Düzoğlu Ohannes Çelebi'nin oğulları: Kirkor, Sarkis ve Mikael idi. Bu
üç kardeş de, bilahare, Halet
Efendi’nin kindarlığı yüzünden 4 ekim 1819’da idam
edilmişlerdir (A. Berberyan, aynı
eser, 103).
[26]
Mustafa
Ağa.
[27]
Rikâb
kethüdası Eğinli Mustafa Efendi.
[28]
Alemdar
Mustafa Paşa.
[29] Resmi belgelerde:
Pınarhisar âyanı Ahmed ve Vize mütesellimi Mehmed (bk. Uzunçarşılı, Alemdar
Mustafa Paşa, 116).
[30] Rumeli askerlerine ve dolayısıyla Alemdar'ın maiyetine verilen addır.
[31] Fransız elçisi Genaral Sebastiani’nin, Kabakçı isyanından sonra Fransa’ya avdeti esnasında Rusçuğa uğramış ve Alemdar’la görüşmüş olduğunu Enderunî Bekir Efendi Vak’a-i Cedid adlı eserinde yazmaktadır (bk. Uzunçarşılı, aynı eser, s. 76).
[32] Cülûsu müteakip canilerin cezalandırılması emredilip firar edenlerden Fettâh Ağa’nın Kabataş’ta, Hazine vekili zenci Nezir’in Üsküdar’da yakalanarak Bostancıbaşı hapsine verildiği; İmrahur-ı evvel Mehmed Ağa’nın Bâbiali’ye celb edilerek Hazine odasında tevkif olunduğu Cevdet Tarihinde (VIII, 312) nakledilmiştir.
[33] Cevdet Tarihi’ne göre, Sultan III. Selim’in katilleri: Başçuhadar Abdülfettah, Hazine kethüdası Ebe Selim, Haremağalarından Nezir, Mirahur Mehmed, Tebdil Hasekisi Bağdatlı Hacı Ali, Bostancılardan Deli Mustafa.
[30] Rumeli askerlerine ve dolayısıyla Alemdar'ın maiyetine verilen addır.
[31] Fransız elçisi Genaral Sebastiani’nin, Kabakçı isyanından sonra Fransa’ya avdeti esnasında Rusçuğa uğramış ve Alemdar’la görüşmüş olduğunu Enderunî Bekir Efendi Vak’a-i Cedid adlı eserinde yazmaktadır (bk. Uzunçarşılı, aynı eser, s. 76).
[32] Cülûsu müteakip canilerin cezalandırılması emredilip firar edenlerden Fettâh Ağa’nın Kabataş’ta, Hazine vekili zenci Nezir’in Üsküdar’da yakalanarak Bostancıbaşı hapsine verildiği; İmrahur-ı evvel Mehmed Ağa’nın Bâbiali’ye celb edilerek Hazine odasında tevkif olunduğu Cevdet Tarihinde (VIII, 312) nakledilmiştir.
[33] Cevdet Tarihi’ne göre, Sultan III. Selim’in katilleri: Başçuhadar Abdülfettah, Hazine kethüdası Ebe Selim, Haremağalarından Nezir, Mirahur Mehmed, Tebdil Hasekisi Bağdatlı Hacı Ali, Bostancılardan Deli Mustafa.
[34]
Cevher
ve Amber Ağa’lar (Cevdet, VIII, 324).
[35] Sultan Mustafa
müstefrişelerinden cinayete karışan on nefer kadın ve cariye, Kızkulesi
açığında boğduruldu (Cevdet, VIII, 328).
[36]
Mustafa
Ağa.
[37] Rusçuk’ta
Alemdar Mustafa Paşa’nın işgüderi ve aynı zamanda müşaviri bulunan Mirzayan
Manuk Bey’in haltercümesini yazmış olan Ğ. Hovnanyan, Paşa’nın Yeniçerilerle
nasıl boğuştuğunu o anda yanında bulunmuş olan bir askerin bilahare kendisine
bizzat anlattığı gibi hikâye etmiştir. Bu hikâyeye göre, Paşa, kurtuluş ümidi
kalmadığını görünce, Yeniçerilerle anlaşmak bahanesiyle Ağaları ile görüşmek istemiş,
Ağa öldürülmüş olduğundan yeniçeri ustası ile mülakatta bulunmuş ve
cariyelerinin salimen uzaklaştırılmalarını bu suretle temin etmiştir (Manuk Bey
Mirzayan’ın Halter cümlesi – Ermenice Viyana 1852, s. 64).
[38]
Tahsin
Efendi.
[39] Topkapı
Müzesinde mahfuz bir tarihçeye göre, Şeyhülislâm Salihzâde ile Kadı Paşa, Ramiz
Paşa ve Kaymakam Memiş Paşa, Padişah’la görüşmüş, onu Sultan Mustafa’nın
idamına razı etmiş ve Şeyhülislâmdan fetva alındıktan sonra Kadı Paşa ile
Bostancıbaşı Şimşirliğe giderek sakıt padişahı, kendisinin şal kuşağı ile
boğmuşlardır (bk. UzvınçarşıU, aynı eser, s, 165).
[40] A. Berberyan’a göre. Alemdar Mustafa Paşanın çağrısı ile İstanbul’a gelen Rumeli ayanları ile beraber Manuk Bey de vardı ki Paşa’nın ölümünden sonra geceleyin kaçmış ve Rusya’ya iltica etmiştir, (aynı eser. s. 58, 59).
Manuk Bey’in İstanbul’a gelişi ve kaçışının eserinde (bk. Not 37) teferruatla hikâye eden Ğ Hovnanyan’a göre, Manuk Bey kendisine sadık bir yeniçerinin yardımı ile Edirne’ye geçmiş ve Sultan Tatarlar denilen kabilenin yanında birkaç gün saklandıktan sonra Rusçuğ’a, oradan da Bükreş’e, sonra Avusturya’ya gitmiş, Viyana Kongresi esnasında Çar Aleksander ile görüşmüş, büyük iltifat görmüş, Rusya’ya geçmiş ve nihayet 1817’de Basarabya’daki malikânesinde ölmüştür (s. 83-90).
[41] Alemdar Paşa’nın cesedi, atıldığı hendeğin içinde 20 yıl kaldıktan sonra Yedikule mezarlığına defnedilmiş. Meşrutiyetin ilânından sonra da Tahsin Efendi’nin kemikleri ile beraber Zeyneb Sultan Camii’nin bahçesinde bugün mevcut kabrine nakledilmiştir (Uzunçarşılı, aynı eser, s. 189).
[40] A. Berberyan’a göre. Alemdar Mustafa Paşanın çağrısı ile İstanbul’a gelen Rumeli ayanları ile beraber Manuk Bey de vardı ki Paşa’nın ölümünden sonra geceleyin kaçmış ve Rusya’ya iltica etmiştir, (aynı eser. s. 58, 59).
Manuk Bey’in İstanbul’a gelişi ve kaçışının eserinde (bk. Not 37) teferruatla hikâye eden Ğ Hovnanyan’a göre, Manuk Bey kendisine sadık bir yeniçerinin yardımı ile Edirne’ye geçmiş ve Sultan Tatarlar denilen kabilenin yanında birkaç gün saklandıktan sonra Rusçuğ’a, oradan da Bükreş’e, sonra Avusturya’ya gitmiş, Viyana Kongresi esnasında Çar Aleksander ile görüşmüş, büyük iltifat görmüş, Rusya’ya geçmiş ve nihayet 1817’de Basarabya’daki malikânesinde ölmüştür (s. 83-90).
[41] Alemdar Paşa’nın cesedi, atıldığı hendeğin içinde 20 yıl kaldıktan sonra Yedikule mezarlığına defnedilmiş. Meşrutiyetin ilânından sonra da Tahsin Efendi’nin kemikleri ile beraber Zeyneb Sultan Camii’nin bahçesinde bugün mevcut kabrine nakledilmiştir (Uzunçarşılı, aynı eser, s. 189).
[42] Ğ. Hovnanyan’ın
anlattığına göre, Alemdar Mustafa Paşanın kâhyası, Rusçuğa giderek Paşa’nın
konağındaki bütün kıymetli eşyayı alarak Bükreş’e, oradan da Rusya’ya kaçmış ve
ölünceye kadar orada kalmıştır (aynı eser, s. 54).
[43] Bu kısmın başka
bir yazıdan aynen iktibas edildiği, metnimizden çok farklı olan ifade tarzından
anlaşılmaktadır.
[44]
Cevdet
Tarihi’nde (IX, 115) Aliyüddin Paşa.
[45] Metinde Ermeni
harfleriyle yazılı olan ferman sureti, Cevdet Tarihi’ndeki asıl metin ile (IX,
291-293) karşılaştırılarak zühuller tashih edilmiştir.








