Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın 31 Temmuz 1920 tarihli, Türk subaylarına
yaptığı hitap, kelimesi kelimesine aşağıdadır (Gazi’nin büyük duyarlılıkla üzerinde durduğu amacı çok daha iyi
anlaşılması için Osmanlıca sözcüklerin anlamları tarafımdan parantez içinde bugünkü
Türkçe anlamlar verilmiştir)
Anadolu’da
Yenigün adlı gazetede, 10 Ağustos 1920’de yayınlanan Gazi Hazretlerinin bu
hitabı Afyonkarahisar’da çıkan İkaz gazetesinden aktarmadır.
‘’Efendiler!
Eski silâh arkadaşlarımla böyle yakından ve samimî temasta bulunmaktan
büyük zevk-i vicdanî hissediyorum. Sizinle oturup uzun hasbıhal etmek isterdim.
Fakat çoksunuz; müsait yer de yoktur. Bu sebeple hissiyatımı birkaç cümle ile
mülâhaza (izah etmek, açıklamak) etmekle
iktifa edeceğim.
Arkadaşlar! İngilizler ve yardımcıları milletimizin istiklâlini imhaya
karar vermişlerdir. Milletler istiklâllerini hiç kimsenin lutf-u atıfetine (iyilik
etme lütfu, bağışlama lütfu) medyun (borçlu,
verecekli) değildir. Hiç kimse kimseye, hiçbir millet diğer
millete hürriyet ve istiklâl vermez. Milletlerde tabiaten (doğal) ve fıtraten (yaratılış
olarak) mevcut olan bu hak milletlerce kuvvetle, mücadele
ile mahfuz (korunur) bulundurulur.
Kuvveti olmayan binaenaleyh (dolayısıyla) mücadele
edemeyen bir millet mahkûm ve esir vaziyettedir. Böyle bir milletin istiklâli
gasp (elinden alınmak) olunur.
Dünyada hayat için, insanca yaşamak için istiklâl lâzımdır. İstiklâl
sahibi olmak için haiz-i kuvvet (kuvvet sahibi) olmak ve
bunun için mevcudiyetini (varlığını) ispat etmek
icabeder.
Kuvvet ordudur. Ordunun menba-ı hayatı (yaşam
kaynağı) ve saadeti, istiklâli takdir eden milletin,
kuvvetin lüzumuna olan iman-ı vicdanîsidir. (vicdanındaki
iman)
İngilizler, milletimizi istiklâlden mahrum etmek için pek tabiî olarak
evvelâ onu ordudan mahrum etmek çarelerine tevessül ettiler. Mütareke (ülkenin
işgali) şeraitinin (koşullarının)
tatbikatı (uygulaması) ile
silâhlarımızı, cephanelerimizi, bilcümle (tüm) vesait-i
müdafaamızı (korunma araçlarımızı) elimizden
almağa çalıştılar. Sonra kumandanlarımıza ve zabitlerimize tecavüz ve taarruza (saldırıya) başladılar.
Askerlik izzetinefsini (onurunu, özsaygısını) ifnaya (yok
etmeğe) gayret ettiler. Ordumuzu kâmilen (büsbütün,
topluca) lağvederek (ortadan
kaldırarak) milleti muhafaza-i istiklâli (bağımsızlık
muhafazası) için muhtaç olduğu nokta-i istinattan (dayanılan
noktadan) mahrum etmeğe teşebbüs ettiler. Bir taraftan da
müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin de izzetinefsine (onuruna,
özsaygısına), her türlü hukuk ve mukaddesatına taarruzla
milleti zillete, inkıyada (boyun eğdirmeye, teslim olmaya) alıştırmak
plânını takip ettiler ve ediyorlar.
Herhalde ordu, düşmanlarımızın birinci hedef-i taarruzu (saldırı
hedefi) oldu. Orduyu imha etmek için mutlaka zabitini (subayları) mahvetmek,
zelil (aşağılamak, küçük düşürmek) etmek
lâzımdır. Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi
boğazlamakta mevani (engeller) ve müşkülât (zorluklar) kalmaz.
Bu hakikat karşısında ve içinde bulunduğumuz vaziyete göre zabitan
heyetimize (subaylarımıza) teveccüh eden
(yönelen) vazifenin
mahiyeti (niteliği), ehemmiyeti
ve kıymeti kendiliğinden meydana çıkar.
Milletimiz hür ve müstakil (bağımsız) yaşamak
lüzumuna tam bir iman ile kani (ikna) olmuş ve buna
azm-i katî (kesin kararlılıkla) ile karar
vermiştir. Zaman zaman şurada burada şayan-ı teessür (üzüntüye
uygun) seciyesizliklerin (karaktersizliklerin) meşhut (şahit
olunan, tanık olunan) olması hiçbir vakit milletimizin kanaat-ı
umumiyesine (genel kanaat, genel görüş), iman-ı
hakikiyesine (gerçek imanına) sekte-i îrâs (sebep
olunan suskunluk) etmemiştir ve edemeyecektir.
Binaenaleyh (dolayısıyla) kuvvetin,
ordunun vücudu için lâzım olduğunu söylediğim memba (kaynak) -ki milletin
iman-ı vicdanîsidir- (vicdanındaki iman) mevcuttur.
Ordu ise arkadaşlar, ancak zabitan (subaylar) heyeti
sayesinde vücutpezir (vücut bulur, ayakta durur) olur. Malûm
bir hakikat-i askeriye (askeri gerçek) hakikat-i
felsefiyedir (felsefe hakikati) “ordunun ruhu
zabitandadır”. O halde zabitanımız (subaylarımız) düşmanlarımız
tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu tamir ve ihya edecek ve ordu ve
milletimizin istiklâlini (bağımsızlığını) muhafaza
edecektir.
Millet, istiklâlinin mahfuziyetinden (korunmasından) ibaret olan
gaye-i hayatiyesinin (yaşam gayesinin) teminini
ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden zabitandan (subaylardan) bekler, işte
zabitanın âli (en yüksek, yüce) olan vazifesi
budur.
Allah göstermesin milletin istiklâli ihlâl edilirse bunun vebali
zabitana (subaylara) ait
olacaktır. Zabitan izah ettiğim âli, mukaddes ve umum nokta-i nazardan uhdelerine
(üzerlerine düşen iş) terettüp (lazım
olan) eden vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleriyle ve
bütün dikkat ve ferasetleriyle giriştiğimiz istiklâl mücahedesinde (yüksek
çalışma ve çabalama) birinci derecede faal ve fedakâr olmak
mecburiyetindedirler. Hayat-ı şahsiye (kişisel
yaşam) ve hususiyeleri (özellikleri) itibariyle de
zabitler (subaylar) fedakâran (fedekârlar) sınıflarının
en önünde bulunmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel
onları öldürürler. Onları tezlil (zelil eder, küçük düşürür) ve tahkir (hakir
görmek, hor görmek) ederler. Hayatında bir an olsa bile zabitlik etmiş,
zabitlik izzetinefsini (onurunu), şerefini
duymuş, ölümü istihkar (hakir görmüş, küçük düşürmüş) etmiş bir
insan hayatta iken düşmanın tasmim (düşmanın önceden kesin bir
kararla kararlaştırdığı) ve reva gördüğü bu muamelelere
katlanamaz. Onun yaşamak için bir çaresi vardır: şerefini masun (korumak,
hiç kimseye iliştirmemek) bulundurmak! Hâlbuki
düşmanlarımızın da kastettiği o şerefi payimal (çiğneyip
ayaklar altına alırlar) etmektir.
Binaenaleyh (dolayısıyla) zabit için
“ya istiklâl, ya ölüm” vardır. Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, istiklâlimizi
muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima müstakil görmekle bahtiyar
olacağız!’’
