8 Kasım 2016 Salı

Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın, Türk Subaylarına Yaptığı Hitap.

Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın 31 Temmuz 1920 tarihli, Türk subaylarına yaptığı hitap, kelimesi kelimesine aşağıdadır (Gazi’nin büyük duyarlılıkla üzerinde durduğu amacı çok daha iyi anlaşılması için Osmanlıca sözcüklerin anlamları tarafımdan parantez içinde bugünkü Türkçe anlamlar verilmiştir) 
Anadolu’da Yenigün adlı gazetede, 10 Ağustos 1920’de yayınlanan Gazi Hazretlerinin bu hitabı Afyonkarahisar’da çıkan İkaz gazetesinden aktarmadır.

‘’Efendiler!

Eski silâh arkadaşlarımla böyle yakından ve samimî temasta bulunmaktan büyük zevk-i vicdanî hissediyorum. Sizinle oturup uzun hasbıhal etmek isterdim. Fakat çoksunuz; müsait yer de yoktur. Bu sebeple hissiyatımı birkaç cümle ile mülâhaza (izah etmek, açıklamak) etmekle iktifa edeceğim. 
Arkadaşlar! İngilizler ve yardımcıları milletimizin istiklâlini imhaya karar vermişlerdir. Milletler istiklâllerini hiç kimsenin lutf-u atıfetine (iyilik etme lütfu, bağışlama lütfu) medyun (borçlu, verecekli) değildir. Hiç kimse kimseye, hiçbir millet diğer millete hürriyet ve istiklâl vermez. Milletlerde tabiaten (doğal) ve fıtraten (yaratılış olarak) mevcut olan bu hak milletlerce kuvvetle, mücadele ile mahfuz (korunur) bulundurulur. Kuvveti olmayan binaenaleyh (dolayısıyla) mücadele edemeyen bir millet mahkûm ve esir vaziyettedir. Böyle bir milletin istiklâli gasp (elinden alınmak) olunur. 
Dünyada hayat için, insanca yaşamak için istiklâl lâzımdır. İstiklâl sahibi olmak için haiz-i kuvvet (kuvvet sahibi) olmak ve bunun için mevcudiyetini (varlığını) ispat etmek icabeder. 
Kuvvet ordudur. Ordunun menba-ı hayatı (yaşam kaynağı) ve saadeti, istiklâli takdir eden milletin, kuvvetin lüzumuna olan iman-ı vicdanîsidir. (vicdanındaki iman) 
İngilizler, milletimizi istiklâlden mahrum etmek için pek tabiî olarak evvelâ onu ordudan mahrum etmek çarelerine tevessül ettiler. Mütareke (ülkenin işgali) şeraitinin (koşullarının) tatbikatı (uygulaması) ile silâhlarımızı, cephanelerimizi, bilcümle (tüm) vesait-i müdafaamızı (korunma araçlarımızı) elimizden almağa çalıştılar. Sonra kumandanlarımıza ve zabitlerimize tecavüz ve taarruza (saldırıya) başladılar. Askerlik izzetinefsini (onurunu, özsaygısını) ifnaya (yok etmeğe) gayret ettiler. Ordumuzu kâmilen (büsbütün, topluca) lağvederek (ortadan kaldırarak) milleti muhafaza-i istiklâli (bağımsızlık muhafazası) için muhtaç olduğu nokta-i istinattan (dayanılan noktadan) mahrum etmeğe teşebbüs ettiler. Bir taraftan da müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin de izzetinefsine (onuruna, özsaygısına), her türlü hukuk ve mukaddesatına taarruzla milleti zillete, inkıyada (boyun eğdirmeye, teslim olmaya) alıştırmak plânını takip ettiler ve ediyorlar. 
Herhalde ordu, düşmanlarımızın birinci hedef-i taarruzu (saldırı hedefi) oldu. Orduyu imha etmek için mutlaka zabitini (subayları) mahvetmek, zelil (aşağılamak, küçük düşürmek) etmek lâzımdır. Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta mevani (engeller) ve müşkülât (zorluklar) kalmaz. 
Bu hakikat karşısında ve içinde bulunduğumuz vaziyete göre zabitan heyetimize (subaylarımıza) teveccüh eden (yönelen) vazifenin mahiyeti (niteliği), ehemmiyeti ve kıymeti kendiliğinden meydana çıkar. 
Milletimiz hür ve müstakil (bağımsız) yaşamak lüzumuna tam bir iman ile kani (ikna) olmuş ve buna azm-i katî (kesin kararlılıkla) ile karar vermiştir. Zaman zaman şurada burada şayan-ı teessür (üzüntüye uygun) seciyesizliklerin (karaktersizliklerin) meşhut (şahit olunan, tanık olunan) olması hiçbir vakit milletimizin kanaat-ı umumiyesine (genel kanaat, genel görüş), iman-ı hakikiyesine (gerçek imanına) sekte-i îrâs (sebep olunan suskunluk) etmemiştir ve edemeyecektir. 
Binaenaleyh (dolayısıyla) kuvvetin, ordunun vücudu için lâzım olduğunu söylediğim memba (kaynak) -ki milletin iman-ı vicdanîsidir- (vicdanındaki iman) mevcuttur. Ordu ise arkadaşlar, ancak zabitan (subaylar) heyeti sayesinde vücutpezir (vücut bulur, ayakta durur) olur. Malûm bir hakikat-i askeriye (askeri gerçek) hakikat-i felsefiyedir (felsefe hakikati) “ordunun ruhu zabitandadır”. O halde zabitanımız (subaylarımız) düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu tamir ve ihya edecek ve ordu ve milletimizin istiklâlini (bağımsızlığını) muhafaza edecektir. 
Millet, istiklâlinin mahfuziyetinden (korunmasından) ibaret olan gaye-i hayatiyesinin (yaşam gayesinin) teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden zabitandan (subaylardan) bekler, işte zabitanın âli (en yüksek, yüce) olan vazifesi budur. 
Allah göstermesin milletin istiklâli ihlâl edilirse bunun vebali zabitana (subaylara) ait olacaktır. Zabitan izah ettiğim âli, mukaddes ve umum nokta-i nazardan uhdelerine (üzerlerine düşen iş) terettüp (lazım olan) eden vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve ferasetleriyle giriştiğimiz istiklâl mücahedesinde (yüksek çalışma ve çabalama) birinci derecede faal ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler. Hayat-ı şahsiye (kişisel yaşam) ve hususiyeleri (özellikleri) itibariyle de zabitler (subaylar) fedakâran (fedekârlar) sınıflarının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel onları öldürürler. Onları tezlil (zelil eder, küçük düşürür) ve tahkir (hakir görmek, hor görmek) ederler. Hayatında bir an olsa bile zabitlik etmiş, zabitlik izzetinefsini (onurunu), şerefini duymuş, ölümü istihkar (hakir görmüş, küçük düşürmüş) etmiş bir insan hayatta iken düşmanın tasmim (düşmanın önceden kesin bir kararla kararlaştırdığı) ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak için bir çaresi vardır: şerefini masun (korumak, hiç kimseye iliştirmemek) bulundurmak! Hâlbuki düşmanlarımızın da kastettiği o şerefi payimal (çiğneyip ayaklar altına alırlar) etmektir. 
Binaenaleyh (dolayısıyla) zabit için “ya istiklâl, ya ölüm” vardır. Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, istiklâlimizi muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima müstakil görmekle bahtiyar olacağız!’’