16 Aralık 2016 Cuma

Eski Serhat Boylarında XXI.

Belçika'da Türk İzleri.
Kimin aklına gelirdi ki, Belçika’nın yayla görünümlü bir köyünde yıllardır yaz, kış Türk bayrağının dalgalanacağını.
Ben bu mutluluğu tattım. Faymonville, Belçika’nın turistik kasabası Malmedy’nin 10 km. iç kesiminde küçük, modern bir köy. Köyün girişinde Belçika bayrağıyla yan yana duran ay-yıldızımızı görünce hem şaşırdım, hem heyecanlandım. Yol beni doğru vilayet binasının önüne çıkardı. Tarihi yapının çift kanatlı kapısını yokladım, kilitli. Sonradan öğrendim ki, belediye kısa bir süre önce Malmedy’ye bağlanmış. Anlaşılan Belediye Başkanı Andre Marschal’da oraya gitmiş. Pencereden içeri bakıyorum, masaların üzerine bayrağımız oturtulmuş. Kapının sağ yan duvarının ortasına ölçülerine uygun ay-yıldız kazınmış.
Vakit öğle. Ortalıkta insandan eser yok. Neredeyse evlere tek tek girip herkesle kucaklaşacağım. Etrafa bakınıyorum, taş bir merdivenle çıkılan ev bozması şarküteri gözüme ilişiyor. Yöneliyorum oraya. Kendimi tanıtıp, ziyaret sebebimi anlatınca görmeyin mutluluğu. Güneş tepede ama içerisi serin. Birazdan iki hanım daha bana katılınca konuşmayı sevdiklerinden soru sormaya vakit bulamıyorum, mecburen, anlatılanları zihnimde zapt etmeye çalışıyorum. Onlar da az haklı değil hani, buldular meraklı birini. Bu arada pencereden çevreyi süzüyorum; topraklarda akla gelen her şey ekili. Evlerin bahçeleri birbirlerine nispet yaparcasına çeşit çeşit çiçeklerle bezeli.
Faymonvilleliler’in hepsi atadan, dededen buralıymış. Nüfusları tastamam 829’muş. 8.480 dönümlük bir alan köyün topraklarını oluşturuyormuş. Laf lafı açıyor, içlerinden en tontonu “Dur sana 1976 festivalinden kalma üzeri ay-yıldızla işli bir bardak getireyim” demez mi? “Dur teşekkür ederim, zahmet etme.” demeye kalmadan yarı yolu buluyor bile.
Bu insanlara ne selam vermişiz, ne bir el uzatmışız. Amblemimiz niye ay-yıldız diye gidip sormamışız, sormamışız, ama işte bizi sevmişler, hatırımızı saymışlar.
Bardağım geldi. O festivalde bütün misafirlere birer tane dağıtmışlar. Saygıdeğer bayan bardağı uzatırken: “Memleketine var götür, hem bunu hem selâmımızı” dedi. Doğrusu çok duygulandım. Sözünü ettiğim festivalin tablosunu onlar çizdi, ben de sizlere aktarıyorum:
Bando şefinin ceketinin yakasında gümüşten ay-yıldızımız takılıymış. Gelen misafirleri karşılayan köy okulunun çocukları başlarına püsküllü fes giymişler. Geçit töreninde kortejin önünde saf kan Arap atına binmiş üç süvari geçmiş. Ortada olanı üzerine altın ay ile gümüş yıldız iliştirilmiş bir alsancak taşımış.
Sohbet biter mi? Üç bayan arasında hem de üç dilden konuşarak anlaşıyorum. Bu arada hep aklıma takılıyor, o zamanlar kuş uçmaz, kervan geçmez bu yolu, izi bulunmaz köye Türk adı nasıl sızmış? Demek boşuna değilmiş Mehmet Muhittin adlı bir bilgin kişinin “Balibilen” adlı ilk milletlerarası dili yaratmaya kalkması. Kitabını 1580’de yazmış, yani III. Murat zamanında. Bunun bir nüshası ise Londra’da British Museum’da. Böylece ilk milletlerarası dil olarak fakülte sıralarında öğrenmeye çalıştığımız Esperanto’yu Türk oğlu yükselme devrinde düşünerek emin adımlarla dünya imparatorluğunu elinde tutmaya azmetmiş.
Mütevazı şarküterideki dostlarımdan ayrıldıktan sonra “Türkania” futbol kulübünü ziyaret edip, adının Türk kanı veya Türkeli kelimelerinden gelebileceğini aramızda konuşuyoruz. Sonra da Faymonville üzerine etraflıca sohbette bulunmak için köyün iftiharı restoran & otel Sultan’a gidiyorum. Otururken sahibesi bayan Bodarul’da sohbet kadromuza katılıyor. Önce Sultan’ın nereden kaynaklandığından başlayalım. 1900 yılında Sultan adlı bir zat köyde ilk ve şimdiki yerinde bulunan kahvehaneyi açmış. 1905’e kadar işletmiş. Ecdadı bilinmiyor, ama Türk padişahı diye anılırmış. Sultan’ın milli günlerde giydiği kırmızı takım elbise hâlâ dillerdeymiş. Evlatları hatırasını yaşatmışlar, bir villâya benzeyen şu binayı inşa ettirerek 5 Mayıs 1977’de hizmete sokmuşlar.
Türkania Futbol Kulübü Arması.
Elime Faymonville’nin bir kartpostalını verdiler. Köy adının altında yazılı “La petite Turquie Belge”yi olduğu gibi tercüme etmezsek “Belçika’daki Türk eli” olarak dilimize aktarabiliriz. Türk adını almasının nereden kaynaklandığına gelince:
Söylentilere göre, 1716 yılında Amleve’de Hıristiyanlarla, olmayanlar arasında kanlı savaşlar olmuş. Faymonville sakinlerinin tarafsız kaldığı çatışmalar Hıristiyanların galibiyetiyle son bulmuş. Kendilerini desteklemedikleri için Hıristiyanlar Faymonvillelilere ateş püskürmüşler. Hatta “Ne olacak Türk” demişler. Kendilerinden olmadıklarını belirtmek amacıyla her halde. Bu izah, tatminden çok uzak. Ben de Faymonville’nin gelmiş, geçmiş en değerli rahibi olarak kabul edilen Joseph Bastın’ın Via Mansuerisca adlı eserine başvurdum. “Hıristiyan düşmanı kabul edildiklerinden bu ada lâyık görülmüşler” diyor rahip.
Asıl gerçek payı büyük olanı da şöyle: Papaz efendiler, Türklere karşı sık sık köylere, kasabalara gidip asker topladıkları malum. Faymonville dışında adını tespit edemediğim bir köy daha papazların çağrısına katılmayarak: “İyi meziyetli bir millete ne diye kılıç sallayacağız!” diye delikanlıları, önlerine katmamışlar. Böylece de aşırı dincilerin şimşeklerin üzerlerine çekmişler. Zamanla buzlar erimesine erimiş ya, adları çıkmış bir kere. Köy sakinleri de bulup buluşturdukları bir Osmanlı sancağını, her bayramda bayraklarının yanına asar olmuşlar.
Bunlardan öte derinlemesine bilgi alamadım. Onlardan fazlasını beklemek de haksızlık olurdu hani. En zor ayrıldığım yerlerden birisi bu sevimli, şirin yer oldu. İçime bir hüzün çökmedi değil. Üç, dört saatte ne kadar ısınmıştık birbirimize. Köyü terk ederken bile, yürekten gülen gözleri hâlâ arkamda görür gibi oluyor, ürperiyordum.

Waterloo'da Bir Türk Sipahisi
Geçmişin izleri beni batıya, daha batıya çekiyor. İşte Brüksel de geride kalıyor. Otoban boydan boya lambalarla donatılmış. Bu duruma ilk defa Belçika’da şahit oluyorum. Gece yolculuğu yapanlar, ışığa gark edilmiş yollarda her halde kendilerini rahat hissedeceklerdir. Üstelik ızgaramsı şeyler satan büfelerin bulunduğu, sık aralıklarla yapılmış parklarda insan kendini mesirede zannediyor. Ben bu uygar olanaklara boğulmuş yerleri düşünürken yanlışlıkla Waterloo yoluna sapmışım. Bu da hoş bir tesadüfe zemin hazırladı. Neye mi? Bir Türk sipahisinin hikâyesini derlemeye.
Ünlü Waterloo Savaşı’nın geçtiği köy meydanı, o günleri yaşatan hatıralarla tıka, basa dolu. Öyle ki, akla gelebilecek her şeyle. Meydanın tam ortasına da suni bir tepe kondurmuşlar, üzerine muhteşem bir aslan heykeli oturtturmuşlar. Heybetiyle, muhteşem kelimesine lâyık heykeli birkaç kilometre ötelerden seçmek mümkün. Buraya yolu düşenlerin, savaşanlara has her türlü duyguyu dört başı mamur içlerinde hissedecekleri muhakkak.
Büyük bir merakla hatıra eşyalarını tetkik ederken, antika bir biblonun üzerine çizilmiş bir çarpışma sahnesini tasvir eden resim gözüme ilişti. Napolyon’un yanı başında, başı türbanlı bir süvari kılıç sallıyordu. Böylesine tipik Türk kıyafetli sipahinin imparatorun yanında işi neydi? Düşündüm, olsa olsa muhafızı olmalı ön yargısına vardım. Hemen sordum, soruşturdum, şansıma bir de bu resmin kartpostalını edindim. Bu delikanlı anlı şanlı bir muhafız olmalıydı. Ama kimdi? En az kendim kadar okuyucularımı da merakta bırakmaya gönlüm razı olamazdı. Aynı zamanda Brüksel gibi Avrupa’nın gözde bir şehrinin hatırını sormamakla da hoş bir davranışta bulunduğumu sanmıyordum.
Gelelim sipahimize. Aslını astarını bulmakta fazla güçlük çekmedim.

Rüstem’in Hikâyesi
Napolyon, imparatorluğu sırasında muzaffer olarak girdiği topraklarda seçkin muhafızlar edinirdi. Hepsi de gözünü budaktan sakınmayan cinstendi. Yalnız işin garibi, hanım ismi taşımalarıydı. Göz gezdirdiklerim arasında Nikola’ya, Aneta’ya, Roseta’ya hatta Anna Maria’ya rastladım. Ama bir tanesi hariç. O da bir Türk ismi taşıyordu: Rüstem. Bir zamanların Paris’inde adından sık sık söz ettiren Rüstem kimdi?
İmparator Bonapart, kendisini Mısır’da bir ihtimal Cezzar Ahmet Paşa’ya, Akka önlerinde yenildiği sefer sırasında görüp beğenerek mahiyetine almıştı. Mısır’da Yahya adını taşıyan delikanlı, Napolyun’un arzusu üzerine memleketi olan Dağıstan’da çağrıldığı adla yani Rüstem’le anılmaya başlanır. Rüstem’in ata binişindeki ve silâh kullanışındaki maharetini takdirle seyreden ünlü imparator bu yağız delikanlıya ilk hediye olarak kabzası altı iri elmaslı bir kılıçla, altın kaplamalı bir çift tabanca verir.
Rüstem.
Yeni muhafız, Napolyon’a o kadar güven telkin eder ki, ilk geceden itibaren baş muhafız görevini yüklenir. Fransız Profesör G. Lenotre’nin bir yazısından, Bonapart’ın ara sıra Türk muhafızının kulağını çekip, şımarık çocuk muamelesi yaptığını öğreniyorum. Hatta bir gemi seferinde Bonapart’ın sütünün sağıldığı keçilerden, yani sütten Rüstem pay istemiş. Kendisine, imparatorun içtiği çorbadan verildiği gibi, sütlü kahve talebi de geri çevrilmemiş. General, geminin kaptan köşkünde kitap okumadığı akşamlarda kâğıt oynamayı tercih edermiş. Kazancını Rüstem’le paylaştığını gene profesörün kaleminden bilgi ediniyorum.
Rüstem, kısa zamanda Paris’in en şık süvarisi mevkiine ulaşır. Küheylanı, beyaz türbanı, geniş etekli kadife ceketi, Paris halkının hayranlığını üzerine çeker. İmparatorun yatak odasının yanındaki baş muhafız bölmesi onundur artık. Bir gün Kraliçe Hortans, Rüstem’in bir portresini yapmak ister. Delikanlı seve seve kabul eder, ama poz verme sırasında da dalıp dalıp gider. Bunu üzerine kraliçe “şarkı söyleyeyim de uykun açılsın” jestinde bulunur.
Hortense Eugénie Cécile Bonaparte

Rüstem Evleniyor
Dağıstanlı Türk, Paris’te ikinci yılını doldururken yani 1806 yılında saray ileri gelenlerinden birinin 19 yaşındaki kızına âşık olur. Katolik olmadığından bu evliliği karşı çıkılmasına rağmen, imparatorun araya girmesiyle iş tatlıya bağlanır, şaşaalı bir törenle dünya evine girer. Zaman 1813’de durduğunda Rüstem’in de bahtı kararmaya başlar. Bu yılda, bütün Avrupa’ya meydan okuyan Napolyon, mağrurluğunun cezasını fena öder, acı bir yenilgiye uğrar. Elbe yolu gözükür kendine.
O günün akşamı generalin zehirlendiği haberleri Paris’i allak, bullak ede ede, kulaktan kulağa yayılırken, Napolyon muhafızına, tabancasını getirmesi komutunu verir. Ama Rüstem ilk defa baş tacının emrini yerine getirmez. Napolyon’un harıl harıl silâh arattığı sarayda duyulunca, Rüstem’in tutumu takdirle karşılanır. Eğer, elim olay doğsaydı, Fransız tarihine izi giderilmez bir lekenin düşeceği, sorumluluğun da Türk’e yükleneceği, hatta düşmanlarca satın alındığı ithamında bulunulacağı kendisine anlatılır.
Rüstem o gece kâbuslar içine gömülür âdeta. Kurtuluşu saraydan kaçmakta bulur. Ama bundan da pişmanlık duyar. Zira yıllarca mahiyetinde çalıştığı imparatoru, en zor günlerinde terk etmiştir. Geri dönüş için vakit geçtir artık. Çünkü onu Elbe’ye götüren gemi çoktan hareket etmiştir. Nasıl sarayda yönetilen yirmi beş yıllık imparator yerini, otelde yönetilen geçici bir hükümete terk ettiyse, Rüstem de ihtişama boğulu mevkii ve yerden kendini sokakta bulur.
Rüstem, Durdan’a giderek, hayatını ailesi ile birlikte burada sürdürür. Ümitle Napolyon’un imparatorluk tahtına oturacağı günü bekler. Gerçi Napolyon imparatorluk tahtına tekrar oturmasına oturur, ama Rüstem için eski günlere dönmek artık hayal olur, yeri çoktan doldurulmuştur. Napolyon onu görmek bile istemez. Bu defa büsbütün inzivaya çekilir. Durdan’da ava çıkmakla oyalanır. Büyük yararlılık gösterdiği Austerlitz Savaşları’ndan bile söz açıldığında açlıkla yaman mücadele verdiğini anlatmakla yetinir, soruları geçiştirir. Yalnız bir gün Turgart adlı yaşlı bir imparatorluk süvarisinin herkesin önünde kendisini hainlikle suçlamasına dayanamayarak, Napolyon’un hediye ettiği asayı başında kırar. Fransa bu olayla ünü kaybolmaya yüz tutmuş Rüstem’i bir kere daha hatırlar. 1845’de vefat ettiğinde 64 yaşına basmış olan Dağıstanlı Rüstem, Durdan mezarlığına gömülür. Mezar taşına: “Burada Rüstem Rıza yatıyor. Tiflis doğumlu olup, Napolyon’un eski muhafızlarındandı” diye kayıt düşülür.
Gerçi Rüstem’in mezarını ziyaret edemedim, ama başına sardığı türban veya tülbent kelimesinin çağrışımı beni Avrupa’da bir zamanlar yankılar uyandırmış izlerimizin içine çekti. Tülbent de nereden çıktı demeyin, “Tulpe”nin Türkçe karşılığı. Biz de Türkçesi dururken Farsçasını almışız asırlarca çiçeğin adını bile lâle bilmişiz. İnanın, hemen hemen bütün Batı Avrupa’nın şehrinde, kasabasında, köyünde, sokaklara, caddelere “tulpen” adı verilmek için âdeta yarışılmış, Batı dillerinde aşağı yukarı aynı telaffuz edilen “tulpen” yani lâle, 1550 yıllarında payitaht şehri İstanbul’a gelen Avusturya elçisi eliyle Avrupa’ya bir daha çıkmamacasına girmiş, kalplerde, edebiyatta yerini almış, ulaşılmaz üne ermiş. Elçi, Sultan Süleyman’ın huzuruna kabulü beklerken gözüne o zamana kadar hiç görmediği lâle ilişmiş. Belki de kırmızı zambaktır diye içinden geçirmiş. Doğru olup olmadığını Türk tercümanına sorunca, o da burada adına kimi yerde sarık, kimi yerde tülbent denildiğini, başlarındaki türbana benzediğinden bu ad verildiğini izah etmiş.
Tabii elçinin dili tülbende dönmediğinden “tolipend” demiş çıkmış. Memleketine dönerken de bir miktar soğanından almayı ihmal etmemiş. Elçinin bahçesinde ilk defa görülmeye başlayan lâle o kadar dikkat çekmiş ki, kısa zaman sonra Almanya, İngiltere, Fransa ve İtalya’da ekilmeye başlanmış adı da tolipendden tolipeye, derken tulipe dönüşmüş durmuş.
Lâle çılgınlığı, tulipomeni denen hastalık bu narin çiçeğin Hollanda’ya girmesiyle yaygınlaşmış. Bu hastalığın insanları ne inanılmaz maceralara sürüklediği, bir siyah lâle soğanı için kaç insanın canına kıyıldığı Aleksandr Dumas’ın “La tulipe Noire” (Siyah Lâle) adlı eserinde çok canlı bir şekilde işlenir. Bu sevginin en hararetlendiği 1635 yıllarında ise artık lâle kulüpleri kuruluyor, babalar kızlarına çeyiz olarak lâle soğanı veriyor, iş adamları mülklerine lâle tarlaları ile değiştirmeyi en güvenilir yatırım sayıyorlardı. Bütün şehirlerde lâle borsaları kuruldu. Haziran, piyasanın en canlı olduğu aydı. Satışların soğan halinde yapılması yüzünden bir yığın sahtekâr türedi ve lâle çılgınlarının önü alınamadı, bütün Hollanda bir lâle bahçesi haline geldi.
Yapılan aşılamalar sonucu dünyada lâle cinsi sayısı üç bine kadar çıktı. İşte böyle, eski lâle bahçelerinden de geçeyim derken, Estergon’dan kalkıp Manş’a ulaştım.