Belçika'da
Türk İzleri.
Kimin
aklına gelirdi ki, Belçika’nın yayla görünümlü bir köyünde yıllardır yaz, kış Türk
bayrağının dalgalanacağını.
Ben
bu mutluluğu tattım. Faymonville, Belçika’nın turistik kasabası Malmedy’nin 10
km. iç kesiminde küçük, modern bir köy. Köyün girişinde Belçika bayrağıyla yan
yana duran ay-yıldızımızı görünce hem şaşırdım, hem heyecanlandım. Yol beni
doğru vilayet binasının önüne çıkardı. Tarihi yapının çift kanatlı kapısını yokladım,
kilitli. Sonradan öğrendim ki, belediye kısa bir süre önce Malmedy’ye
bağlanmış. Anlaşılan Belediye Başkanı Andre Marschal’da oraya gitmiş.
Pencereden içeri bakıyorum, masaların üzerine bayrağımız oturtulmuş. Kapının
sağ yan duvarının ortasına ölçülerine uygun ay-yıldız kazınmış.
Vakit
öğle. Ortalıkta insandan eser yok. Neredeyse evlere tek tek girip herkesle kucaklaşacağım.
Etrafa bakınıyorum, taş bir merdivenle çıkılan ev bozması şarküteri gözüme
ilişiyor. Yöneliyorum oraya. Kendimi tanıtıp, ziyaret sebebimi anlatınca
görmeyin mutluluğu. Güneş tepede ama içerisi serin. Birazdan iki hanım daha
bana katılınca konuşmayı sevdiklerinden soru sormaya vakit bulamıyorum,
mecburen, anlatılanları zihnimde zapt etmeye çalışıyorum. Onlar da az haklı
değil hani, buldular meraklı birini. Bu arada pencereden çevreyi süzüyorum; topraklarda
akla gelen her şey ekili. Evlerin bahçeleri birbirlerine nispet yaparcasına
çeşit çeşit çiçeklerle bezeli.
Faymonvilleliler’in
hepsi atadan, dededen buralıymış. Nüfusları tastamam 829’muş. 8.480 dönümlük
bir alan köyün topraklarını oluşturuyormuş. Laf lafı açıyor, içlerinden en
tontonu “Dur sana 1976 festivalinden
kalma üzeri ay-yıldızla işli bir bardak getireyim” demez mi? “Dur teşekkür ederim, zahmet etme.”
demeye kalmadan yarı yolu buluyor bile.
Bu
insanlara ne selam vermişiz, ne bir el uzatmışız. Amblemimiz niye ay-yıldız diye
gidip sormamışız, sormamışız, ama işte bizi sevmişler, hatırımızı saymışlar.
Bardağım
geldi. O festivalde bütün misafirlere birer tane dağıtmışlar. Saygıdeğer bayan
bardağı uzatırken: “Memleketine var
götür, hem bunu hem selâmımızı” dedi. Doğrusu çok duygulandım. Sözünü
ettiğim festivalin tablosunu onlar çizdi, ben de sizlere aktarıyorum:
Bando
şefinin ceketinin yakasında gümüşten ay-yıldızımız takılıymış. Gelen misafirleri
karşılayan köy okulunun çocukları başlarına püsküllü fes giymişler. Geçit
töreninde kortejin önünde saf kan Arap atına binmiş üç süvari geçmiş. Ortada
olanı üzerine altın ay ile gümüş yıldız iliştirilmiş bir alsancak taşımış.
Sohbet
biter mi? Üç bayan arasında hem de üç dilden konuşarak anlaşıyorum. Bu arada
hep aklıma takılıyor, o zamanlar kuş uçmaz, kervan geçmez bu yolu, izi bulunmaz
köye Türk adı nasıl sızmış? Demek boşuna değilmiş Mehmet Muhittin adlı bir
bilgin kişinin “Balibilen” adlı ilk
milletlerarası dili yaratmaya kalkması. Kitabını 1580’de yazmış, yani III.
Murat zamanında. Bunun bir nüshası ise Londra’da British Museum’da. Böylece ilk
milletlerarası dil olarak fakülte sıralarında öğrenmeye çalıştığımız
Esperanto’yu Türk oğlu yükselme devrinde düşünerek emin adımlarla dünya
imparatorluğunu elinde tutmaya azmetmiş.
Mütevazı
şarküterideki dostlarımdan ayrıldıktan sonra “Türkania” futbol kulübünü ziyaret edip, adının Türk kanı veya
Türkeli kelimelerinden gelebileceğini aramızda konuşuyoruz. Sonra da
Faymonville üzerine etraflıca sohbette bulunmak için köyün iftiharı restoran
& otel Sultan’a gidiyorum. Otururken sahibesi bayan Bodarul’da sohbet
kadromuza katılıyor. Önce Sultan’ın nereden kaynaklandığından başlayalım. 1900
yılında Sultan adlı bir zat köyde ilk ve şimdiki yerinde bulunan kahvehaneyi
açmış. 1905’e kadar işletmiş. Ecdadı bilinmiyor, ama Türk padişahı diye
anılırmış. Sultan’ın milli günlerde giydiği kırmızı takım elbise hâlâ
dillerdeymiş. Evlatları hatırasını yaşatmışlar, bir villâya benzeyen şu binayı
inşa ettirerek 5 Mayıs 1977’de hizmete sokmuşlar.
Türkania Futbol Kulübü Arması.
Elime
Faymonville’nin bir kartpostalını verdiler. Köy adının altında yazılı “La petite Turquie Belge”yi olduğu gibi
tercüme etmezsek “Belçika’daki Türk eli” olarak
dilimize aktarabiliriz. Türk adını almasının nereden kaynaklandığına gelince:
Söylentilere
göre, 1716 yılında Amleve’de Hıristiyanlarla, olmayanlar arasında kanlı
savaşlar olmuş. Faymonville sakinlerinin tarafsız kaldığı çatışmalar
Hıristiyanların galibiyetiyle son bulmuş. Kendilerini desteklemedikleri için Hıristiyanlar
Faymonvillelilere ateş püskürmüşler. Hatta “Ne
olacak Türk” demişler. Kendilerinden olmadıklarını belirtmek amacıyla her halde.
Bu izah, tatminden çok uzak. Ben de Faymonville’nin gelmiş, geçmiş en değerli
rahibi olarak kabul edilen Joseph Bastın’ın Via Mansuerisca adlı eserine
başvurdum. “Hıristiyan düşmanı kabul
edildiklerinden bu ada lâyık görülmüşler” diyor rahip.
Asıl
gerçek payı büyük olanı da şöyle: Papaz efendiler, Türklere karşı sık sık köylere,
kasabalara gidip asker topladıkları malum. Faymonville dışında adını tespit
edemediğim bir köy daha papazların çağrısına katılmayarak: “İyi meziyetli bir millete ne diye kılıç sallayacağız!” diye
delikanlıları, önlerine katmamışlar. Böylece de aşırı dincilerin şimşeklerin
üzerlerine çekmişler. Zamanla buzlar erimesine erimiş ya, adları çıkmış bir
kere. Köy sakinleri de bulup buluşturdukları bir Osmanlı sancağını, her
bayramda bayraklarının yanına asar olmuşlar.
Bunlardan
öte derinlemesine bilgi alamadım. Onlardan fazlasını beklemek de haksızlık olurdu
hani. En zor ayrıldığım yerlerden birisi bu sevimli, şirin yer oldu. İçime bir
hüzün çökmedi değil. Üç, dört saatte ne kadar ısınmıştık birbirimize. Köyü terk
ederken bile, yürekten gülen gözleri hâlâ arkamda görür gibi oluyor,
ürperiyordum.
Waterloo'da
Bir Türk Sipahisi
Geçmişin
izleri beni batıya, daha batıya çekiyor. İşte Brüksel de geride kalıyor. Otoban
boydan boya lambalarla donatılmış. Bu duruma ilk defa Belçika’da şahit
oluyorum. Gece yolculuğu yapanlar, ışığa gark edilmiş yollarda her halde kendilerini
rahat hissedeceklerdir. Üstelik ızgaramsı şeyler satan büfelerin bulunduğu, sık
aralıklarla yapılmış parklarda insan kendini mesirede zannediyor. Ben bu uygar
olanaklara boğulmuş yerleri düşünürken yanlışlıkla Waterloo yoluna sapmışım. Bu
da hoş bir tesadüfe zemin hazırladı. Neye mi? Bir Türk sipahisinin hikâyesini
derlemeye.
Ünlü
Waterloo Savaşı’nın geçtiği köy meydanı, o günleri yaşatan hatıralarla tıka,
basa dolu. Öyle ki, akla gelebilecek her şeyle. Meydanın tam ortasına da suni
bir tepe kondurmuşlar, üzerine muhteşem bir aslan heykeli oturtturmuşlar. Heybetiyle,
muhteşem kelimesine lâyık heykeli birkaç kilometre ötelerden seçmek mümkün.
Buraya yolu düşenlerin, savaşanlara has her türlü duyguyu dört başı mamur içlerinde
hissedecekleri muhakkak.
Büyük
bir merakla hatıra eşyalarını tetkik ederken, antika bir biblonun üzerine çizilmiş
bir çarpışma sahnesini tasvir eden resim gözüme ilişti. Napolyon’un yanı
başında, başı türbanlı bir süvari kılıç sallıyordu. Böylesine tipik Türk
kıyafetli sipahinin imparatorun yanında işi neydi? Düşündüm, olsa olsa muhafızı
olmalı ön yargısına vardım. Hemen sordum, soruşturdum, şansıma bir de bu resmin
kartpostalını edindim. Bu delikanlı anlı şanlı bir muhafız olmalıydı. Ama
kimdi? En az kendim kadar okuyucularımı da merakta bırakmaya gönlüm razı
olamazdı. Aynı zamanda Brüksel gibi Avrupa’nın gözde bir şehrinin hatırını
sormamakla da hoş bir davranışta bulunduğumu sanmıyordum.
Gelelim
sipahimize. Aslını astarını bulmakta fazla güçlük çekmedim.
Rüstem’in
Hikâyesi
Napolyon,
imparatorluğu sırasında muzaffer olarak girdiği topraklarda seçkin muhafızlar
edinirdi. Hepsi de gözünü budaktan sakınmayan cinstendi. Yalnız işin garibi,
hanım ismi taşımalarıydı. Göz gezdirdiklerim arasında Nikola’ya, Aneta’ya,
Roseta’ya hatta Anna Maria’ya rastladım. Ama bir tanesi hariç. O da bir Türk
ismi taşıyordu: Rüstem. Bir zamanların Paris’inde adından sık sık söz ettiren
Rüstem kimdi?
İmparator
Bonapart, kendisini Mısır’da bir ihtimal Cezzar Ahmet Paşa’ya, Akka önlerinde
yenildiği sefer sırasında görüp beğenerek mahiyetine almıştı. Mısır’da Yahya
adını taşıyan delikanlı, Napolyun’un arzusu üzerine memleketi olan Dağıstan’da
çağrıldığı adla yani Rüstem’le anılmaya başlanır. Rüstem’in ata binişindeki ve
silâh kullanışındaki maharetini takdirle seyreden ünlü imparator bu yağız
delikanlıya ilk hediye olarak kabzası altı iri elmaslı bir kılıçla, altın
kaplamalı bir çift tabanca verir.
Rüstem.
Yeni
muhafız, Napolyon’a o kadar güven telkin eder ki, ilk geceden itibaren baş
muhafız görevini yüklenir. Fransız Profesör G. Lenotre’nin bir yazısından,
Bonapart’ın ara sıra Türk muhafızının kulağını çekip, şımarık çocuk muamelesi
yaptığını öğreniyorum. Hatta bir gemi seferinde Bonapart’ın sütünün sağıldığı
keçilerden, yani sütten Rüstem pay istemiş. Kendisine, imparatorun içtiği
çorbadan verildiği gibi, sütlü kahve talebi de geri çevrilmemiş. General,
geminin kaptan köşkünde kitap okumadığı akşamlarda kâğıt oynamayı tercih
edermiş. Kazancını Rüstem’le paylaştığını gene profesörün kaleminden bilgi
ediniyorum.
Rüstem,
kısa zamanda Paris’in en şık süvarisi mevkiine ulaşır. Küheylanı, beyaz türbanı,
geniş etekli kadife ceketi, Paris halkının hayranlığını üzerine çeker. İmparatorun
yatak odasının yanındaki baş muhafız bölmesi onundur artık. Bir gün Kraliçe
Hortans, Rüstem’in bir portresini yapmak ister. Delikanlı seve seve kabul eder,
ama poz verme sırasında da dalıp dalıp gider. Bunu üzerine kraliçe “şarkı söyleyeyim de uykun açılsın”
jestinde bulunur.
Hortense Eugénie Cécile Bonaparte
Rüstem
Evleniyor
Dağıstanlı
Türk, Paris’te ikinci yılını doldururken yani 1806 yılında saray ileri gelenlerinden
birinin 19 yaşındaki kızına âşık olur. Katolik olmadığından bu evliliği karşı
çıkılmasına rağmen, imparatorun araya girmesiyle iş tatlıya bağlanır, şaşaalı
bir törenle dünya evine girer. Zaman 1813’de durduğunda Rüstem’in de bahtı
kararmaya başlar. Bu yılda, bütün Avrupa’ya meydan okuyan Napolyon,
mağrurluğunun cezasını fena öder, acı bir yenilgiye uğrar. Elbe yolu gözükür
kendine.
O
günün akşamı generalin zehirlendiği haberleri Paris’i allak, bullak ede ede, kulaktan
kulağa yayılırken, Napolyon muhafızına, tabancasını getirmesi komutunu verir. Ama
Rüstem ilk defa baş tacının emrini yerine getirmez. Napolyon’un harıl harıl
silâh arattığı sarayda duyulunca, Rüstem’in tutumu takdirle karşılanır. Eğer,
elim olay doğsaydı, Fransız tarihine izi giderilmez bir lekenin düşeceği,
sorumluluğun da Türk’e yükleneceği, hatta düşmanlarca satın alındığı ithamında
bulunulacağı kendisine anlatılır.
Rüstem
o gece kâbuslar içine gömülür âdeta. Kurtuluşu saraydan kaçmakta bulur. Ama
bundan da pişmanlık duyar. Zira yıllarca mahiyetinde çalıştığı imparatoru, en
zor günlerinde terk etmiştir. Geri dönüş için vakit geçtir artık. Çünkü onu
Elbe’ye götüren gemi çoktan hareket etmiştir. Nasıl sarayda yönetilen yirmi beş
yıllık imparator yerini, otelde yönetilen geçici bir hükümete terk ettiyse,
Rüstem de ihtişama boğulu mevkii ve yerden kendini sokakta bulur.
Rüstem,
Durdan’a giderek, hayatını ailesi ile birlikte burada sürdürür. Ümitle Napolyon’un
imparatorluk tahtına oturacağı günü bekler. Gerçi Napolyon imparatorluk tahtına
tekrar oturmasına oturur, ama Rüstem için eski günlere dönmek artık hayal olur,
yeri çoktan doldurulmuştur. Napolyon onu görmek bile istemez. Bu defa büsbütün
inzivaya çekilir. Durdan’da ava çıkmakla oyalanır. Büyük yararlılık gösterdiği
Austerlitz Savaşları’ndan bile söz açıldığında açlıkla yaman mücadele verdiğini
anlatmakla yetinir, soruları geçiştirir. Yalnız bir gün Turgart adlı yaşlı bir
imparatorluk süvarisinin herkesin önünde kendisini hainlikle suçlamasına
dayanamayarak, Napolyon’un hediye ettiği asayı başında kırar. Fransa bu olayla
ünü kaybolmaya yüz tutmuş Rüstem’i bir kere daha hatırlar. 1845’de vefat
ettiğinde 64 yaşına basmış olan Dağıstanlı Rüstem, Durdan mezarlığına gömülür.
Mezar taşına: “Burada Rüstem Rıza yatıyor.
Tiflis doğumlu olup, Napolyon’un eski muhafızlarındandı” diye kayıt düşülür.
Gerçi
Rüstem’in mezarını ziyaret edemedim, ama başına sardığı türban veya tülbent
kelimesinin çağrışımı beni Avrupa’da bir zamanlar yankılar uyandırmış izlerimizin
içine çekti. Tülbent de nereden çıktı demeyin, “Tulpe”nin Türkçe karşılığı. Biz de Türkçesi dururken Farsçasını
almışız asırlarca çiçeğin adını bile lâle bilmişiz. İnanın, hemen hemen bütün
Batı Avrupa’nın şehrinde, kasabasında, köyünde, sokaklara, caddelere “tulpen” adı verilmek için âdeta
yarışılmış, Batı dillerinde aşağı yukarı aynı telaffuz edilen “tulpen” yani lâle, 1550 yıllarında
payitaht şehri İstanbul’a gelen Avusturya elçisi eliyle Avrupa’ya bir daha
çıkmamacasına girmiş, kalplerde, edebiyatta yerini almış, ulaşılmaz üne ermiş. Elçi,
Sultan Süleyman’ın huzuruna kabulü beklerken gözüne o zamana kadar hiç
görmediği lâle ilişmiş. Belki de kırmızı zambaktır diye içinden geçirmiş. Doğru
olup olmadığını Türk tercümanına sorunca, o da burada adına kimi yerde sarık,
kimi yerde tülbent denildiğini, başlarındaki türbana benzediğinden bu ad
verildiğini izah etmiş.
Tabii
elçinin dili tülbende dönmediğinden “tolipend”
demiş çıkmış. Memleketine dönerken de bir miktar soğanından almayı ihmal
etmemiş. Elçinin bahçesinde ilk defa görülmeye başlayan lâle o kadar dikkat
çekmiş ki, kısa zaman sonra Almanya, İngiltere, Fransa ve İtalya’da ekilmeye
başlanmış adı da tolipendden tolipeye, derken tulipe dönüşmüş durmuş.
Lâle
çılgınlığı, tulipomeni denen hastalık bu narin çiçeğin Hollanda’ya girmesiyle yaygınlaşmış.
Bu hastalığın insanları ne inanılmaz maceralara sürüklediği, bir siyah lâle
soğanı için kaç insanın canına kıyıldığı Aleksandr Dumas’ın “La tulipe Noire” (Siyah Lâle) adlı eserinde çok canlı bir şekilde işlenir. Bu
sevginin en hararetlendiği 1635 yıllarında ise artık lâle kulüpleri kuruluyor,
babalar kızlarına çeyiz olarak lâle soğanı veriyor, iş adamları mülklerine lâle
tarlaları ile değiştirmeyi en güvenilir yatırım sayıyorlardı. Bütün şehirlerde
lâle borsaları kuruldu. Haziran, piyasanın en canlı olduğu aydı. Satışların
soğan halinde yapılması yüzünden bir yığın sahtekâr türedi ve lâle
çılgınlarının önü alınamadı, bütün Hollanda bir lâle bahçesi haline geldi.
Yapılan
aşılamalar sonucu dünyada lâle cinsi sayısı üç bine kadar çıktı. İşte böyle,
eski lâle bahçelerinden de geçeyim derken, Estergon’dan kalkıp Manş’a ulaştım.







