İstanbul’un
Roma ve Bizans dönemlerindeki toplumsal katmanlarını anlayabilmek, “güç” ya da “yönlendirici dinamikler” olarak ifade edilen ekonomik, politik ve
dinsel koşullarının geçirdiği evreleri incelemekten geçecektir. Bu da ancak
günümüze ulaşan yazılı ve arkeolojik kaynakların bize sunduğu kadarıyla mümkün
olabilir.
III.
yüzyıla kadar “Byzantion” olarak
anılan kentin yerleşim alanı, Avrupa ile Asya’yı ayıran ya da birleştiren
İstanbul Boğazı’nın güneybatı yönünde ve “Haliç”
girişinde, bugün Sarayburnu olarak ifade edilen tepe üzerindedir. Karadeniz ile
Ege arasındaki ticaretin önemli bir noktasında olması, Byzantion’un ticaret kenti
kimliğini öne çıkarmıştır. Ticaretin yanı sıra; bir kıyı kenti olması nedeniyle
balıkçılık ve Haliç Deltası sayesinde de tarım, egemen ekonomik faaliyetler
olarak karşımıza çıkmaktadır. Kentin üst düzey yöneticilerinin, limanın
gerisindeki, bugün “Sirkeci” olarak
anılan bölgede yer seçtiği, kentin sınırını tanımlayan nekropolisin (mezarlık) bugün Çemberlitaş olarak
anılan bölge olduğu çeşitli kaynaklarda ifade edilmektedir.
Kentin
mekânsal yansıması ve dışa gösterdiği gücü açısından akropolis
tüm
Antik Yunan yerleşmelerinde olduğu gibi, kentin hâkim tepe noktası üzerinde olup
çeşitli tapınaklar, hamamlar, tiyatrolar, agora ile
kentin odak noktasını tanımlamaktadır. Antik Yunan ve Roma dönemleri boyunca
bir ticaret kenti olarak Haliç ağzındaki limanlarında ve agoralarında
çok sayıda yabancı milletten gemiciyi ve tüccarı ağırlamış olan Byzantion, Roma
emperyalizminin Anadolu’ya ulaşmasıyla Roma’ya bağlanmış, bu sayede Roma
kültürüyle ve kente gelen Romalılarla ilişki içine girmiştir. Roma İmparatoru Septimius
Severus’un yıkımından kurtulamayan Byzantion, oğlu Caracalla’nın isteği
üzerine, Roma kültürüne has gimnasion,
hipodrom, su kemeri, tiyatro, sütunlu caddeler vb. yapılarla donatılmıştır.
Tüm
bunlar bir Antik Yunan kentinden Roma kentine geçişin emareleri olarak
görülebilir. Bununla paralel olarak, kente yerleşen Romalı yöneticiler ve
zengin tüccarlar ile 212’den sonra Roma vatandaşlığı elde etmiş Byzantionlular
üst zümreye ait bir tabaka olarak bu dönemden itibaren görülmeye başlarlar.
İmparator
Konstantinos tarafından Konstantinopolis olarak adlandırılan ve 381’de toplanan
konsilden sonra Hıristiyanlığın ruhani merkezi olan kent, 395 yılında İmparator
I. Theodosios’un ölümü sonucunda devletin ikiye ayrılmasıyla “Bizans” dediğimiz Doğu Roma’nın başkentliğine
terfi etmiştir. Bu tarihten itibaren şehirde yaşayanlar, eskiden beri var olan
toplumsal sınıflara yenilerinin eklenmesiyle birlikte renkli bir toplumsal çeşitlilik
arz etmişlerdir.
Konstantinopolis’te
Toplumsal Yapılar
Bizans
imparatorları, kendilerini Roma imparatorlarının devamı olarak gördükleri için
Roma âdet ve geleneklerini hemen hemen aynı şekilde devam ettirmişlerdi. Nitekim
Büyük Konstantinos, Konstantinopolis şehrini kurarken, Hipodrom denen ve
eğlencelerin merkezi olan yarışma, eğlence, bayram ve özel törenler için kurulan
büyük oyun merkezini de kurmuştu. Bunu yaparken Roma kentindeki Büyük Stadyum’u
örnek almıştı. Bizans İmparatorluğu diğer alanlarda olduğu gibi sosyal
sınıflandırmada da Roma İmparatorluğu’ndan etkilenmişti. Bizans dönemi sosyal
tabakaları yüksek, orta ve düşük diye
sınıflandırılabilir. Yüksek sınıfı
merkezi otoritede, “Tanrı’nın koruması
altındaki” imparator ve ailesi, yüksek devlet adamları, rütbeli memurlar ve
yerel aristokrasi oluşturmaktaydı. Orta tabakayı,
kentlerde ve kırsal kesimlerde yaşayan zengin ve orta hâlli insanlar kapsıyordu.
Bunlar; tüccarlar, sanayiciler ve orta ölçekli toprak sahipleridir. Alt
tabaka ise hizmetkârlar, köleler ve yoksullardan oluşuyordu. Bu
genel sınıflandırmanın yanı sıra ruhban sınıfı, özel
imtiyazlara sahip bir sınıf olarak karşımıza çıkmaktadır.
Üst
Tabaka: İmparator, Saray Halkı ve İdareciler
İmparator,
Konstantinopolis’in imparatorluk sarayında, kamunun bakışlarından çok
uzaklarda, koruma altında ikamet eden bir adamdı. Çoğu zaman konumunu, formüle
edilmemiş fakat genel olarak saygı gören kalıtım ilkesine borçluydu; alternatif
olarak, selefiyle ortaklık kurmuş olabilir, nüfuzlu bir grup tarafından
seçilebilir veya tahtını başarılı bir ayaklanmaya borçlu olabilirdi.
Bizans
Devleti hiçbir zaman tahta çıkış ile ilgili bir kuram geliştirmemiştir. Bir
insan, Tanrı’nın arzusuyla imparator olur; seçimi ordu, senato ve
Konstantinopolis halkı tarafından yapılan bir onaylamayla bildirilir ve V. yüzyıldan
itibaren patrik tarafından icra edilen dinsel bir taç giydirme töreniyle
onaylanırdı; yani tacını Bizans Kilisesi’nin en yüksek din otoritesi ve
iktidarı altındaki en yüksek makamın sahibi olan Konstantinopolis patriğinin elinden
giyiyordu.
Devletin
başlangıcının Konstantinopolis’in kuruluşuna bağlanması ve kenti yeniden kuran Konstantinos’un
ilk Hıristiyan Roma imparatoru olmasından dolayı, Bizans imparatorluk kurumu Hıristiyanlık
ile ayrılmaz bir bağ içindeydi. İmparator, Tanrı’nın yeryüzündeki
temsilcisiydi. Kilisenin en yüksek görevlileri kutsallıklarını belirtmek için,
ancak hagios (kutsal)
unvanını kullanıyorken, imparatora verilen unvan, onun konumunu yeterince
açıklıyordu: Theios (tanrısal).
İmparatorun yetkileri yazılı olarak belirlenmediğinden sınırsızdı; yani tam
anlamıyla monarşik idare söz konusuydu. Ancak Genel Konsillerinin kararlarına
ve kabul edilmiş doktrinlere saygı duymak, Kilise’nin hak ve imtiyazlarını
kabul etmek gibi yükümlülükleri imparatora daha taç giyme töreninde açıklanıyordu.
İmparator, tek kanun koyucu, en yüksek hâkimdi; en düşüğünden en yüksek
mevkilisine kadar bütün tebaası onun kulu (doulos) idi.
Hatta imparator, kendisini seçen kurumun lideri Konstantinopolis patriğinin
seçiminde söz sahibiydi. Erken dönem Bizans imparatorları, Roma döneminden
kalan autokrator ve caesar;
Herakleios döneminden itibaren ise “hükümdarkral”
kelimesinin Yunancadaki karşılığı olan basileos unvanlarını
taşıyordu. 812’den sonra Basileos Romaion (Romalıların İmparatoru) olarak
adlandırıldılar.
1- Porfirios anıtının kaidesinin ön yüzü (İstanbul Arkeoloji Müzesi)
Bizans
döneminden kalan taktika (büyük ziyafetlerde
oturma planını veren listeler) ve VII. Konstantinos Porfirogennetos tarafından
oğlu için derlenmiş İmparatorluğu Yönetmek Üzerine
Seremoniler Kitabı’na göre, saray hiyerarşisinin başında imparator yer alıyor
ve onu da patrik izliyordu. I. Ioannes Tsimiskes (960-976) dönemine ait bir taktikon,
imparatorluk ailesi mensuplarının sahip olduğu beş büyük payeyi göstermektedir.
Bunlar arasında, genellikle imparatorun kayınvalidesine tahsis edilen zoste, kemer
ya da zoste patrikia payesi de bulunuyordu. Bunları themalarda
ordu ve donanmayı komuta eden askeri şefler izlemekteydi. Daha sonra
imparatorun hanesinden sorumlu olan rektor ve
patrik yardımcısı sinkellos, şehrin eparkhosu da dâhil
yargıçlar, Mavilerin ve Yeşillerin liderleri demarkhoslar geliyordu.
Daha sonra Konstantinopolis’in endüstri ve ticaretini, tahıl depolarını ve yerel
manastırları temsil edenlerin önünde devlet bürokrasisinin geniş kesimlerini yönetmekten
sorumlu görevliler ve onların maiyetleri bulunuyordu. X. yüzyılda Bizans
unvanları on sekiz derece hâlinde sıralanmış olup bunlardan en yüksek üçü (Caesar, Nobilissimos
ve
Kiropalates)
sadece imparatorluk ailelerine veriliyordu.
2- Porfirios anıtının kaidesinin yan tarafı (İstanbul Arkeoloji Müzesi)
Bizans’ta
imparatoriçenin, sıradan bir kadınla karşılaştırıldığında, ayrıcalıklı konumu
şüphe götürmez bir gerçektir. İmparatorla evlenip taç giyince imparatorluk
ailesinin bir ferdi oluyor, gösterişli ve ipek kumaşlardan yapılan giysilerini
giyerek tüm ihtişamıyla tören ve ayinlere katılıyordu. Bizans tarihinin
özellikle geç dönemlerinde imparatoriçelerin yönetimdeki etkileyici rolü,
devletin siyasi kaderini etkilemiştir. Konstantinopolis’teki Büyük Saray’da,
kendilerine ayrılmış özel bir kısımda, kalabalık maiyetleriyle yaşarlardı. Servetlerini
kendileri yönetir, kişisel istekleri ve tercihleri doğrultusunda devletin,
Kilise’nin ve halkın yararına harcarlardı. Kimi, daha çok hayırseverliğiyle,
kimi de devlet ve Kilise yönetimindeki etkin gücüyle öne çıkardı. İmparator
öldüğünde ise, tahtın vârisini ve evleneceği, soylu bir aileden gelen yeni
imparatoru seçme inisiyatifine sahipti. İmparatoriçe saray dışında da
imparatora eşlik ederdi. Örneğin, Hipodrom’daki at yarışlarını izlemek üzere
imparatorun yanında otururken, diğer kadınlar at üstünde yapılan mızrak
dövüşlerini girişin üzerindeki balkondan seyrederlerdi. İmparatoriçenin
hamileliğinin son günlerini, doğacak çocuğu için giysiler örerek geçirdiği ve
vakti gelince doğum yaptığı erguvan renkli eşyalarla donatılmış ayrı bir oda
vardı ki imparatorun meşru çocuklarını tanımlayan erguvan odada doğan (porfirogennetos)
unvanı buradan gelmektedir.
İmparator
Konstantinos, kendi adıyla yeniden kurduğu Konstantinopolis’i başkent ilan
ettikten hemen sonra, kentin yönetimini sağlamak için proconsul
makamında
bir yönetici tayin etmişti. Kentteki senatus meclisini
genişleten ve Roma’dakiyle eşit konuma getiren oğlu II. Konstantios ise (337-361), 11 Eylül veya 11 Aralık 359’da
Konstantinopolis’e eparkhos adı verilen bir kent yöneticisi tayin
etti. Hukuki memuriyetler içinde en yüksek mevkie sahip Konstantinopolis eparkhosu, sivil
görevliler arasında en üst sırada, saray görevlileri arasında ise on sekizinci
sıradaydı. Roma’daki meslektaşı gibi, imparatorun başyardımcılarından biri olan
eparkhos, imparator
başkentten ayrıldığı zaman, imparatorun naibi olarak ilan ediliyordu. Senatusun
resmî olarak başıydı ve en yüksek senatör sınıfının da üyesiydi. Cadde ve limanları
koruyan polisler (taksiotai) ve itfaiye grubu da gene onun idaresi
altındaydı. Eparkhosa, biri adalet işleri ve hapishaneler,
diğeri ekonomik hayat ve ticaret ile ilgilenen iki bölüm yardımcı oluyordu; bu
iki bölüm de kendi alt bölüm ve çalışanlarına sahipti. XIII. Yüzyıla kadar
önemini koruyan eparkhos, bundan sonra sadece saray unvanı
olarak kalmıştır.
İmparatorun
hizmetinde vir gloriosus veya gloriosissimus unvanıyla
da anılan Doğu praefectus praetoriosu sıfatıyla bir baş görevli
vardı. Bu kişi, yasama, yürütme ve yargı işlerinden sorumluydu ve bugünkü içişleri
ve dışişleri bakanlarının görevlerine benzeyen bir görev üstlenirdi. Geç
Roma-Erken Bizans döneminde imparatorluk sarayının bakanı ve başbakan
sayılabilecek ve praefectus praetorionun gücünü sınırlamak adına magister
officiorum adlı bir memurluk oluşturuldu. Devlet daireleri, saray
görevlileri, saray muhafız kıtaları, güvenlik, posta örgütleri ve yabancı
elçilerle ilişkiler bu baş görevlinin sorumluluk ve yönetimindeydi; bu kişi
ayrıca, imparatorun buyruklarını ileten ve görevlilerin dilekçelerini
yanıtlayan dört mühürdarlığı yönetirdi. İmparatorluk maliyesiyle ilgili ise
çeşitli memuriyetler bulunmaktaydı. VII. yüzyıldan itibaren mali memuriyetlerinin
başına, hazineden sorumlu, bugünkü maliye bakanıyla eş değer görevleri bulunan sakellarioslar atanıyordu.
Arazi vergilerinin toplanması, su kemerlerinin bakımı, maden gelirlerinin
toplanması, ordudaki askerlerin ücretlerinin ödenmesi gibi birçok önemli görevden
yüksek rütbeli logothetesler sorumluydu. XII. yüzyılda iktidara
hâkim olan askeri soylular tarafından birden çok hazine yerine tek bir hazine
oluşturuldu ve mali yönetim tek bir logothetese
bağlandı. Sivil yönetimin geri kalanı ise logothetes ton sekreton altında
toplandı. Onlardan daha düşük rütbeli khartularioslar ise,
ham maddelerin ve mamul malların saklandığı devlet depoları ve ordu için
atların yetiştirildiği at çiftlikleriyle ilgileniyorlardı. İmparatorluk
arşivinden sorumlu protoasekretis, imparatorun özel ve gizli mektuplarını
kaleme alan mistikos, posta hizmetleri ve yabancı elçilere verilen
hediyelerden sorumlu logothetes tou dromou, IX. yüzyıldan
önce saraya daha sonra ise patrikliğe bağlı olan ve Konstantinopolis’teki büyük
yetimhaneden sorumlu orfanotrofos,
muhafız kuvvetleri komutanı protostrator, imparatorla
patrik arasında bir çeşit iletişim görevlisi ve yüksek rütbeli bir dini görevli
olan sinkellos sivil idarenin görevlileriydi. Sadece
başkentte bulunan bu üst düzey memurların, kendi emirleri altında
çalıştırdıkları çok sayıda memur bulunmaktaydı. İlk defa XI. Yüzyıl ortalarında
görülen mesazonlar ise bir nevi imparatorluk özel
sekreteri olmakla birlikte imparatora devlet işlerinde ve bürokraside yardımcı
oluyorlardı.
Sivil
kesimlere ilişkin olanlarla karşılaştırıldığında Konstantinopolis’in toplumsal yapısı
içinde askerlere ilişkin bilgilerimiz oldukça sınırlıdır. İmparator Konstantinos
zamanından beri varlıklarını bildiğimiz, başkent garnizonu birliklerine komuta
eden ve aynı zamanda ordunun başı da olan askeri komutanlar, magistri
militum adıyla anılırdı. Eyaletlerde askeri yönetim bölgeleri olan thema birliklerinin
(thematikoi) yanı
sıra Konstantinopolis ve civarında yerleştirilmiş tagmalar (tagmatikoi)
vardı. Thema birlikleri toprağa bağlı köylü-askerler
iken, tagma birlikleri profesyonel askerlerden
oluşuyordu. Bunların komutanlarına ise domestikos unvanı
veriliyordu. Megas domestikos, Bizans kara ordusunda
imparatordan sonra gelen başkomutana verilen unvandır. Themalardaki
gemiler ve deniz askerlerinin yanı sıra Konstantinopolis’te imparatorluğun donanması
bulunuyordu. İmparatorluk donanması komutanı X. yüzyılda rütbe bakımından bütün
thema
strategoslarının altındaydı. Aleksios Komnenos (d. 1056-ö. 1118)
zamanında yeniden düzenlenmeye çalışılan donanma, megas
drungariosun (büyük amiral) yardımcı,
megas
douksun (büyük lider)
asıl komutan olduğu bir yönetime bağlandı. Zaman içinde donanmada özellikle Venedik
ve Cenova’dan gelen paralı asker ve yardımcı birliklerin payı artmıştır.
3- Porfirios anıtının kaidesinin arka yüzü (İstanbul Arkeoloji Müzesi)
Sivil
idare ile ilgili önemli bir kurum olan senatonun üyeleri ise toplumun üst
sınıfının arasındaydı. Sinklitos adıyla
bilinen ve İmparator I. Konstantinos (306-337)
zamanında kurulan Konstantinopolis senatosu (senatus), ilk
bakışta genel hatlarıyla tarihin gidişatını değiştiren meşhur Roma senatosunun
bir devamı niteliğinde gibi görülebilir. Ancak hiçbir zaman Roma senatosunun
gücüne ulaşamadı ve sadece bir danışma kurulu niteliğinde kaldı. Topraklı
aristokratlardan oluşan senatörlük, yalnızca bir simgeydi ve onursal bir
aşamaya tekabül ediyordu; bir şeref payesiydi.
Üye
sayısı IV. yüzyılın ortalarında yaklaşık 2.000 kadar olan senato, en parlak
günlerini ise VI ve VII. yüzyıllarda yaşadı. Görünen o ki başlangıçta büyük
toprak sahiplerinden oluşan senato, zamanla yüksek devlet memurlarının
çoğunluğu oluşturduğu bir konuma geldi.
Esas
bakımdan senatörler, ister eski aristokrat ailelerinden, ister yeni memuriyet
asillerinden olsun büyük arazi sahipleriydi. Bu en yüksek içtimai tabakanın
asıl ağırlığı senatoya mensup olmalarında değil, zenginliklerinde ve
imparatorluk hizmetindeki mevkilerinde idi. Senatodaki toprak sahipleri, imparatorluğun
gücünü, doğal olarak kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışıyorlardı.
Ama senato ne tek ne de birleşmiş bir sınıfı temsil ediyordu. İktidar ve nüfus
için çetin bir mücadeleye girişmiş çeşitli gruplardan oluşuyordu. Bu gruplardan
birinin yönetimini kabul eden, kaçınılmaz şekilde diğerleriyle mücadeleye sürükleniyordu.
VII. yüzyıl sonrasında senato, bir tartışma ve karar alma mercii olarak
işlevini yitirip senatörün, eşinin hatta dul eşinin ve çocuklarının dâhil
olduğu bir toplumsal sınıf hâline gelmiştir. İmparatorların haleflerini belirlemelerinin
bir gelenek hâline gelmesiyle Bizans senatosu, devlet hayatında işlevsiz bir
hâle geldi. XIII. yüzyıla kadar varlığını sürdüren senatonun bu dönemde etkin
bir rolü kalmamıştır.
4- Haç biçimli mezar taşı (İstanbul Arkeoloji Müzesi)
Yargıçlar,
özel sorumluluk mevkilerini işgal ediyorlardı. Mahkemelerde davalıların ve
davacıların kaderini belirleyen yargıçlar, bir arkhon olmaya
yakındı. Eğitim görmesi, büyük bir zekâya sahip olması ve zengin, fakir, soylu,
köle herkese eşit davranması gerekiyordu. Suriyeli keşiş ve rahip Ioannes
Damaskenos’un (Yuhanna ed-Dımeşkî) (d. 675/676-ö. 749) Sacra
Parallela adlı yapıtına göre bir yargıç; görünüşe aldırış etmeyerek, yüreğin
gizli köşelerini araştırmak, insafın prenslere yaraşan erdemini (philanthropia)
sergilemek ve korkuyu hoşgörüsüyle hafifletmek zorundaydı.
Ruhban
Sınıfı, Kilise ve Manastırlar
Roma
İmparatorluğu’nun yıkılması sonrasında Roma İmparatorluk mirasını ve Batı
birliğini soyut düzeyde de olsa Hıristiyanlık üstlenmiştir. Hıristiyanlık/Kilise
örgütlenmesi, Orta Çağ’da Batı’nın dünya egemenliğini yitirdiği koşullarda
Doğu’ya karşı Batı kimliğinin sınırlarını çizmiştir. Ancak Batı Roma ile Doğu
Roma arasındaki ayrım, kilise örgütlenmesi içinde de sürmüştür. Roma ile
Konstantinopolis kiliseleri birbirine karşıt olarak konumlanmışlardır.
Konstantinopolis
toplumu içinde imparatordan sonra en yüksek konumda kilise patriği bulunuyordu.
Patrik, Bizans devlet hiyerarşisinde imparatordan sonra gelen en nüfuzlu ve
kiliseyi ilgilendiren konularda en yetkili kişi olmakla birlikte, imparatorun
hizmetindeydi. Bizans zamanında Konstantinopolis patriği büyük bir debdebe
içinde yaşıyordu. Ayasofya Kilisesi’nde ve ona bitişik yapılardaki pek çok dairesinin
yanı sıra kendi sarayı da vardı. Ruhban sınıfının oluşturduğu meclisin yardımıyla
kilise işlerini yönettiği bir büro ve konferans salonlarına sahipti. Patrik,
devlet işleri ve siyasetle yakından ilişkiliydi. Ruhban sınıfının patriğin
himayesinde ve kontrolünde bulunduğunu, kiliselerin de belirli kurallarla
yönetildiğini bilmekteyiz. Dini kurumlarda yani kiliselerde görevli olan
papazlar, despotlar, piskoposlar da halk tarafından saygıyla benimsenip
önemsenmiştir.
Yüksek
ruhban sınıfı, imparatorluk memurları olarak hükümet ya da imparatoru
yabancı elçiliklerde temsil ederek çoğu zaman etkin bir rol oynadı. Orta dönemde
ruhban sınıfının politik nüfuzunda önemli bir değişiklik oldu.
Konstantinopolis’te IV. yüzyıldan beri dinî disiplin, dogma ve liturji (ayin düzeni) sorunlarıyla uğraşmak için
toplanan, patriğin başkanlık ettiği Kutsal Sinod vardı. Bu birlik, anakent
bölgesindeki ve uzak piskoposluklardan ziyarete gelen piskoposlardan oluşuyordu.
Üyeliği IX. yüzyıldan itibaren kıdemli piskoposlar ve patrikhane memurlarıyla
sınırlandı ve Konstantinopolis’in kilise politikalarında daha önemli bir rol
oynamaya başladı. İdeal yaşam içerisinde, ruhbanın özellikle de piskoposların
konumu hem onurlu hem de zahmetli bir konumdu. Bizans Devleti’nde piskoposlar, toplumsal
ve kamusal işlevler görürler, imparatorluk yasalarını ilan ederler, hastaneler
(nosokomeia), yetimhaneler
(orfanotrofeia),
yaşlı-evleri (gerontokomeia) ve hanlar (ptokhotrofeia)
işletirlerdi. Vaftiz etmek, günah çıkarmak ve ayinleri icra etmek yalnızca
rahibin yerine getirebileceği görevlerdi. Rahibin ödevi, insanları aydınlatmak
ve yoksulları gözetmekti. Rahip tecrübeli, sabırlı, uyanık olmalı, lekesiz bir
hayat sürmeliydi.
Manastırı
monarşik bir sistemle yöneten, hegoumenos veya kathegoumenos
olarak
adlandırılan başrahipler, manastır topluluğunun üyeleri tarafından seçiliyordu.
Başrahip, yönetimindeki rahibelerin maddi ve manevi mutluluğundan sorumluydu;
yani bir iş adamı, bir psikolog ve bir ruhani önderin becerilerini kendinde toplamak
zorundaydı. Başrahip ömür boyu görevde kalır, çok ciddi bir neden olmadıkça
değiştirilmezdi. Manastırda başrahibe yardımcı olan çok sayıda görevli vardı.
Bunlar içinde ilk sırada, bir çeşit kâhya niteliğindeki oikonomos
geliyordu.
Yapılan hizmetler için herhangi bir ücret talep edilmiyor, ancak yapılan
bağışlar da geri çevrilmiyordu. Manastırların mülkleri ve gelirleri ruhban
sınıfının hayatını sürdürmesinin tek önemli kaynağıydı. Ortalama bir Bizans
manastırı, tarımsal temele dayanan bir vakıf işletmesi gibidir.
Manastır
merkezlerinin geliştiği en önemli yerlerden biri de kuşkusuz
Konstantinopolis’tir. Başkentteki bu manastırlar yüzlerce keşiş ve rahibeyi
barındırıyordu. VI. yüzyılda Konstantinopolis şehir surları içinde bu tür 76 manastır
varken, II. Andronikos Palaiologos (1282-1328)
döneminde bu sayı 39’a kadar gerilemiştir. 563 yılında, yalnızca tek bir
kilisede, Konstantinopolis’teki Ayasofya’da, 60 rahip, 100 erkek ve 40 kadın diakon, 90 diakon yardımcısı,
40 vaiz ve 25 ilahici olmak üzere toplam 425 din adamı vardı. Bunlara 100 de
kilise hademesini eklemek gerekir. Herakleios’un hükümdarlığı zamanında, 612
yılında Ayasofya’daki görevlilerin sayısı artmıştı. 80 rahip, 150 erkek ve 40
kadın diakon, 70 diakon yardımcısı,
160 vaiz, 25 ilahici. XIV. yüzyılda Konstantinopolis’te aristokrat bir kadın
tarafından kurulmuş ve bu kadının kızı da dâhil, ailesinden birçok kişinin
meskeni olan bir manastır hakkında detaylı bilgiler edinebiliyoruz. Buna göre
manastırda 50 rahibe bulunuyordu ve bunların 30’u koroda görevliyken 20’si
manastırın çekip çevrilmesinden sorumluydu. İster koroda ilahi söylemek, ister
mutfakta çalışmak, yemekhaneyi denetlemek, revir ya da kapı nöbeti şeklinde
olsun, bu manastırda her rahibenin görevi vardı. Rahibeler yün eğirme ve kumaş
dokuma gibi el işleri yapar, bu arada yüksek sesle mezmurları okurlardı;
okuryazar olanlar, kutsal metinleri ve azizlerin yaşam öykülerini incelemeye
uzun saatlerini ayırırlardı. Rahibelere yılda bir kez yeni giysi verilir, aylık
olarak da sabun ve kandil yağı dağıtılırdı. Hasta bir akrabayı ziyaret gibi
özel durumlar dışında rahibeler dışarı çıkamazlardı. Dışarı çıkanlara da daima
manastırdan iki yaşlı rahibe refakat ederdi.
5- VI-VII. yüzyıllara ait mezar taşı (İstanbul Arkeoloji Müzesi)
Orta
Sınıfı Temsil Eden Tüccarlar ve Zanaatkârlar ya da Lonca Üyeleri
Konstantinopolis,
coğrafi konumu ve sahip olduğu limanlarıyla, ticaretin en yoğun yaşandığı,
dönemin en önemli ticaret merkezlerinden biriydi. Bu genel konumu ve
sosyoekonomik önemleri nedeniyle Doğu’dan gelen ve Batı’ya giden tüm ticaret
malları (ipek, baharat, fildişi, halı
vb.) buradan geçmek zorundaydı. Aksi yönden gelen ticaret emtiası da (demir, cam, seramik vb.) yine buradan
Doğu’ya yollanırdı. Bizanslı ve Yahudi tüccarlar, dünya ticaretini
Suriyelilerin ellerinden almışlardı. Konstantinopolis artık sadece bir devletin
başkenti olmakla kalmamış, dünya pazarı hâline de gelmişti. VI ve VII.
yüzyıldan itibaren yabancı tüccarlara Haliç kenarında bazı mahalleler tahsis
edilmiştir. Hatta bu amaçla Türkistan ve İran’dan gelen tüccarlara da yer
ayrılmıştır ve bunlar genellikle Mısırlı ve Yahudi tüccarlardır. Bu mahalleler
Haliç’in güney sahillerinde peşi sıra yer almaktaydılar. Bizans döneminin
genelinde Konstantinopolis’te kabul gören ve bu kentin kozmopolit toplum
yapısının kalıcı bir parçası olan Yahudilerin en başta gelen uğraşıları
arasında ticaret, bankerlik ve tefecilik gelirdi. Bunun yanı sıra aralarında
ipek dokumacısı ve kumanya ikmalcisi olanlar da vardı. Tudelalı Benjamin’in
1160’larda Bizans’ı ziyaret ettiğinde yaklaşık 30 cemaat hakkındaki notlarını
içeren Seyahatname’sinde, çeşitli işlerle meşgul olan 9.000
Yahudi olduğunu öğreniyoruz. Bunların bir kısmı ise Konstantinopolis’te,
özellikle Haliç kıyısında ve Pera olarak da bilinen Galata’da yaşıyorlardı.
Notlarında, Konstantinopolis’e dünyanın her tarafından gelen tacirlerin
yarattığı telaş ve gürültüye hayret ettiğini ve kente gelen tacirler arasında
Mezopotamyalı, Babilli, İranlı, Mısırlı ve Filistinlilerin varlığından bahseden
yazar, Konstantinopolis gibi bir kenti hiçbir yerde görmediğini de özellikle
vurgulamaktadır.
6- III. yüzyıldan kalma bir lahdin ön yüzü. Lahitte bir süvari, cenaze şöleni, bir erkek ve son olarak da bir çocuk betimlenmiştir (İstanbul Arkeoloji Müzesi)
XI.
yüzyıldan sonra Bizans’ın ticari çevrede egemenlik gücü yavaş yavaş gerilemeye
başlamış ve dünya ticaretini Konstantinopolis’ten yönlendirme olanağı ortadan
kalkmıştı. Bu tarihlerden itibaren de Amalfililer, 1082’de Venedikliler,
1111’de Pisalılar, 1152’de de Cenevizlilere sahilde birer mahalle ayrıldı. Söz
konusu mahalle ve pazarlar, XIII. yüzyıla kadar önemlerini korudu. Daha sonra
bu yabancı tüccarlar kendi egemen alanları ile kolonilerini kurmaya ve büyümeye
devam ettiler; yerleşim yeri olarak ise Galata’ya yöneldiler. Latinler,
İstanbul yönüne “Porta Peramatis” denilen
Balıkpazarı’nın kapısından Sirkeci’ye kadar olan mahalde, yani kentin ticarete
en açık olan kısmında bulunuyorlardı. Bu mahalle veya bölgelerin her birinde ilgili
topluluğa ait emboryon veya embolon denilen
üstü kapalı çarşılar, hanlar, mağazalar vardır. Her birinin de sahilinde
iskeleleri olup Akdeniz ve Karadeniz’de tüm ticaret iskelelerine uğrayan
gemiler bu iskelelere yanaşırlardı. Yerli halk ticaretten çok politika ve
yönetim işlerine eğilimli olduklarından, özellikle deniz ticaretinin önemli bir
kısmı bu yabancı tacirlerin elindeydi. Pisalılar bir konsül,
Cenevizliler bir podesta, Venedikliler ise bir balyos tarafından
yönetilirlerdi. Bu yöneticiler, taşıdıkları unvanlarından dolayı daimi elçi
konumundaydılar ve Bizans İmparatorluğu’nun saray törenlerine katılırlardı.
Ticaret
sayesinde büyük bir para akışının olduğu Konstantinopolis, mali açıdan devletin
gözbebeğiydi. Hemen her dönemde olduğu gibi siyaseti, ticaret ve sanayinin
etkilediği bir durumda bu güçleri elde tutmak ve desteklemek de devletin
esenliği ve devamlılığı için oldukça önemliydi. II. Andronikos Palaiologos (1282-1328) döneminde yaşamış düşün
adamı ve yazar Thomas Magister, bir söylevinde; sanat ve zanaatların, yalnızca geçim
sağlamanın yüce ve hayranlık uyandırıcı bir yolu değil, aynı zamanda iyi bir
siyasal düzenin sağlam temeli ve kurucu öğeleri de olduğunu savunmaktadır. Buradan
hareketle de her yurttaşın ve yığınların üstünde olan bütün kişilerin bir
uğraşları bulunması ve kütükte (mesleki
sicil kaydı) kayıtlı olması gerektiğini, aksi takdirde ise büyük bir
işsizlik olacağını, suçların düzeni tehdit edeceğini ve devletin ayaklanma
tehdidiyle karşı karşıya kalacağı fikrini savunmuştur. Bizans da, yönetim anlayışı
olarak iç ve dış ticaret ile sanayinin kontrolünü eparkhos
adlı
yöneticiler aracılığıyla elinde tutmaya çalışıyordu.
Konstantinopolis’in
ve hatta diğer şehirlerin, en azından IX. yüzyıla kadar ticareti ve sanayisi,
Romalıların collegiasından uyarlanan; tacirler, esnaf,
zanaatkârlar ve bunların faaliyetlerini kontrol altında tutan bir nevi mesleki
örgütler niteliğindeki loncalar aracılığıyla düzenlenmişti. Somateia
olarak
da adlandırılan bu dönemin Konstantinopolis loncalarının kayıtları eparkhosun
denetimindeki kütüklerde kayda alınıyordu, ancak bu listelerin çoğu günümüze
ulaşmamıştır. Konu hakkındaki en önemli Bizans dönemi kaynağı yaklaşık X.
yüzyıla tarihlenen Eparkhikon Biblion (Eparkhos’un
Kitabı)
adındaki çalışma olup eser sadece Konstantinopolis’teki loncalara ilişkin çok
kıymetli bilgiler sunmaktadır. Eser, ana mesleklerin kural ve düzenlemelerini,
özel olarak belirlenmiş loncalar ile devlet ile tüketici halk arasındaki
ilişkileri, bunun kurallarını ve sınırlarını ayrıntılı bir şekilde belirleyen bir
çalışma niteliğindedir. Eparkhikon Biblion’a
göre, Konstantinopolis’te kamu loncaları ve imparatorluk loncaları olarak ikiye
ayrılan bu loncalar şu meslek gruplarından oluşuyordu:
Noterler
(tabularioi),
kuyumcular (argiropratoi), tefeciler/bankerler (trapezitai), ipek
elbise tacirleri (vestiopratoi), Suriye ipeği tacirleri (prandiopratai), ham
ipek tacirleri (metaksopratai), ipek işleyicileri (katartarioi), ipek
dokuyucuları (serikarioi), keten tacirleri (othoniopratai),
parfüm tacirleri (mirepsoi), mum imalatçıları (kerularioi),
sabun imalatçıları (saponapratai),
bakkallar (saldamarioi), deri kesicileri (lorotomoi),
kasaplar (makellarioi), domuz eti tacirleri (khoiremporoi),
balık satıcıları (ikhthyopratai), fırıncılar (artopoioi) ve
hancılar-meyhaneciler (kapeloi) bulunmaktaydı. Bunlarla beraber
marangozlar, doğramacılar, sıvacılar, taşçılar, çilingirler, boyacılar ise
üstleniciler/müteahhitler (ergolaboi)
grubuna dâhil edilmişti. Diğer Bizans kaynaklarından elde edilen bilgilere
göre; mimarlar, doktorlar, veterinerler, heykeltıraşlar, duvarcılar,
doğramacılar, çömlekçiler, cam işçileri, gümüş ve bakır ustaları, oduncular, ip
imalatçıları, demirciler, ayakkabı tamircileri ve balmumu tacirlerine ait
loncalar da Konstantinopolis’in günlük hayatında yerini almışlardı.
Devlet,
loncaların çoğuna başkentte belirli bölgeler tahsis etmişti. Aynı ticaret
kolunun başkentteki bütün üyeleri kendilerine ait faaliyet bölgelerinde
bulunurdu. Notitia ve Eparkhikon Biblion’da
yeri en kesin olarak verilen işler, kentin üç ana meydanında yer alan canlı hayvan
pazarlarıdır. Koyun ve domuzlar Strategion’da, domuzlar ve paskalya kuzuları
Tauros’ta (Theodosios Forumu), at ve
eşekler ise Amastrianon’da satılırdı.
7- MÖ II. yüzyıla ait Hekatodoros’un oğlu bilgin atletin mezar taşı (İstanbul Arkeoloji Müzesi)
Konstantinopolis’te,
özellikle sarayın çevresinde kurulan kumaş ve maden atölyelerinde kadınların da
çalıştıklarını biliyoruz. Elbiseciler/terziler ve erguvan rengi boyacıları, Geç
Roma döneminin üç devlet loncasının devamı niteliğindeydi. Erguvan rengi
boyacılar loncası, imparatorluk loncalarının en eskisi olup yalnızca hükümdar
ve ailesinin kullandığı malları üretmek üzere hizmet verirdi. Bu lonca Hipodrom
yakınlarındaki Zeuksippos hamamlarında atölyeler verilerek, Herakleios zamanında
(610-641) kurulmuştu. İmparatorluk ve
kamu loncaları dışında, ipek ticareti ve üretimi ile uğraşan ve loncalara üye
olmayan yetki verilmiş kişiler (arkhontikoi) de
vardı.
Konstantinopolis’te
önemli bir sınıfı oluşturan öğretmenler, topluma örnek olması gereken bir grup olarak
önemseniyordu. Grammatistes ya da daskalos olarak
bilinen, toplumsal ve ekonomik statüsü düşük Bizanslı
ilkokul öğretmeni, bir zanaatkârdan biraz üstün bir konumdaydı ve
öğrencilerinden gelip gelmeyeceği belli olmayan parayla yaşamaya çalışırdı.
Kamusal eğitim, hocanın şiddeti ve sonu gelmez ezber dersleriyle belirli bir düzeyden
ileri gidemiyordu. Bir ortaokul-lise öğretmeni ilkokuldakine nazaran daha
yüksek maaş alıyordu. Sabit bir ücret almadığı gibi bir yandan rakip
kurumlardakilerle rekabet etmeye çalışıyordu. Yükseköğretim rhetor ya da sofist tarafından
veriliyordu ve yalnızca Konstantinopolis gibi büyük kentlerde mevcuttu.
Kurumsallaşmış bir konumu varsa, rhetor/sofist,
yerel konsey tarafından atanıyor ve bir ücret almanın yanı sıra, belirli muafiyetlerden
de yararlanıyordu. Uygulamada bu hoca, öğrencilerinden bahşiş ya da hediye
kabul ediyordu. Öte yandan serbest çalışan biriyse tümüyle öğrencilerin ödediği
ücrete bağlıydı. Üniversite diyebileceğimiz yüksekokullar tek ve umumi bir bina
şeklinde olmayabiliyor, hocalar ayrı ayrı binalarda hatta hususi adreslerinde
de ders verebiliyordu. Bizans, inceleyici ve bilginlere yalnızca
Konstantinopolis merkezinin olanaklarını bırakmıştır, ama Konstantinopolis’te
bile sürekli bir düzgün üniversite sistemi yoktu. XV. Yüzyıla kadar
imparatorlar ve patrikler Konstantinopolis’te yükseköğretimi desteklemeyi
sürdürmüşlerdir. Anlaşılan odur ki yükseköğrenim, üst sınıf ve varlıklı
aristokrat aileler için geçerli olan bir kurumdu.
Alt
Tabakayı Oluşturan Yoksullar ve Köleler
Eski
Yunancadaki yoksulluğu tanımlayan iki kelimeye baktığımızda var olan durumun
nasıl değerlendirilmiş olduğunu görebiliriz: penes; ptokhos.
Penes,
belirli bir işi olan ancak emekleri karşılığında tatmin edici ve güvenli bir
yaşam elde edemeyen kişilerden oluşan gruba denilmektedir. Ptokhos denilen
grup ise hiçbir işi olmayan, sefalet içinde yaşayan ve bütün ihtiyaçları için
başkalarının eline bakan kimselerdi. Yoksullukla ilintili bir başka sözcük de deomenos
olup
“muhtaçlar”ı nitelendirmektedir.
Yoksulluk, bir çeşit eksikliğe, bir çeşit kusura işaret eden durum olarak kullanılır
ve bu durum o kadar belirleyici olmuştur ki III. yüzyılda özgür nüfus arasında
yasal ayrıma gidilmesine bile yol açmıştır. Yani yoksullar (Latince pauper), kanun
karşısında ifade veremezlerdi. 533 yılında yürürlüğe giren İmparator Iustinianos’un
50 ciltlik kanun derlemesi Digesta’da yer alan bir maddeye göre, en
az 50 altın sikkesi olmayan bir kişi yoksul sınıfına giriyordu. Yani Eski Çağ zihniyetinde
zenginliğin mal varlığıyla tanımladığını görüyoruz. Sonuç olarak; yoksullar
kesinlikle yaşaması için gerekli olandan daha azına, zenginler ise daha fazlasına
sahip olanlardır.
Roma
İmparatorluğu’nun I. yüzyılı ile IV. Yüzyılı arasındaki fark, zengin ve fakir
insanlar arasındaki uçurum kadar fazlaydı. Nitekim I. yüzyıldaki bir zengin, IV.
yüzyıldaki bir zengine göre beş kat daha fazla zengindi. Buna paralel olarak I.
yüzyıldaki bir fakire göre, IV. yüzyıldaki bir fakir beş kat daha fakir
durumdaydı. Bu da demek oluyor ki devlet ileri gelenleri zenginleşiyor, ama toplumun
büyük bir kısmını oluşturan fakirler daha da batağa saplanıyordu. Roma
toplumunda gittikçe artan bu gelir uçurumunun en önemli sebebi vergilerdi. Halk
bu vergiler altında kendisini köle durumuna düşürmekten bile çekinmiyordu. Bu
ve benzeri etmenler, zamanla V. yüzyıl Avrupa’sında serflik sistemini doğurmaya
başlamış, tam köle statüsündeki insanların sayısında bir azalma olsa da, yarı
bağımsız köle konumundaki serflerin sayısında büyük bir artış sağlamıştır.
Roma
dönemi Byzantion’unun ardından Bizans’ın başkenti olarak Hıristiyan olmuş
Konstantinopolis’e baktığımızda ise, kentte zengin insanların kısmi yardımlarıyla
yaşayan; garibanlardan, sokağa bırakılmış bebeklerden, hasta ve sakatlardan,
çalışmak ve diğer nedenlerden ötürü başkente gitmeye zorlanan açlıkla karşı
karşıya bırakılmış köylülerden, iş peşindeki ameleler ile dilencilerden oluşan
bir yoksul sınıfın varlığına tanık oluruz.
Yoksulluk
Antik Dönem’den bu yana varlığından hoşnut olunmayan, üzüntü duyulan, ahlaksal
anlamda üzerine düşünülen ve hatta vaazlar verilen bir yara olmuştur. Düşün
adamı Aristoteles, yoksulluk konusunu Nikomakhos’a Ahlak’ında
dile getirmiş, zenginlerin elindeki fazlalığın alicenaplık ya da hayırseverlik aracılığıyla
kentin yararına dönüştürülmesinin gerekliliğinin altını çizmiştir. Zengin
insanların yardımlarının yanı sıra, Kilise kendi öğretisi doğrultusunda
yoksullara yardım etme misyonunu zaten üstlenmişti. Örneğin, diakoniai
adındaki
kiliselere bağlı dini kardeşlik örgütlerinin haftada bir defa hamamlarda yıkamak
üzere yoksulları topladığını biliyoruz. Ancak bu iyi niyetli yardımlar
yoksulluğa temel sebep olan koşulları ortadan kaldırmaktan ziyade, yoksulluğun
varlığını devam ettirerek sadece durumlarını geçici olarak iyileştirmiştir.
Yoksulların
Konstantinopolis ve diğer kentlerde, bu eşit olmayan gelir ve toprak dağılımına
karşın dönem dönem örgütlenmeleri ve ayaklanmaları olmuştur. Bizans tarihçisi
Ernest Barker’e göre varlıklılar ve yoksullar arasındaki uzlaşmazlık
toplumsaldı ve sınıf savaşımı niteliğini taşıyordu. Kent ahalisi, iktidarın temsilcilerine
karşı, Hipodrom’daki etnik gruplar ve mezhepler de birbirlerine karşı, sonu
ölümlere varabilen suçlar işliyorlardı. 539’da Konstantinopolis’te yaşayan ve
suç dünyası içine yuvarlanma olasılıkları yüksek olan çok sayıda işsiz ve
sağlıklı insanı buradan uzaklaştırmak için özel bir idari birim
oluşturulmuştur. Bu ve benzeri kanuni ve toplumsal düzenlemelere Bizans dönemi
boyunca sıkça başvurulmuştur.
Kölelik,
Sümerlerden Mısırlılara, oradan Fenikelere; Fenikelilerden de Anadolu,
Ege-Yunan ve Roma uygarlıklarına geçtikten sonra Orta Çağ toplumları içerisinde
de kendisine yer bulan insan kaynaklı ve her zaman için alt tabakaya mensup bir
müessese olmuştur. IV. yüzyıl itibariyle son dönemlerini yaşayan Batı Roma İmparatorluğu’nda
kölelerin sosyal hayatına bakarsak, büyük zorluklar altında olduğunu görürüz.
Roma’nın son dönemlerinde fakirler daha fakirleşirken kölelerin durumunda
aslında pek de bir değişiklik olmuyordu. Karın tokluğuna çalışan köleler,
efendilerinin hizmetinden bir an olsun ayrılmıyordu; çünkü aç kalırlarsa öleceklerini
biliyorlardı. Roma İmparatorluğu’nun bu son dönemlerinde dahi zengin bir
Romalı, çalışma işleri için genelde eğitimli Yunanlı bir köleyi yanında
barındırmak isterdi. Buradan da anlaşılacağı üzere, sosyal tabakanın en alt kısmında
yer alan bir köle, eğitimli biri olabiliyordu. Fakat ev içerisinde ya da
dışarıda sosyal statü gereğince Romalı köleler daha çok kısa etek biçiminde
olan tunikler giyerler, efendileri ise bunun aksine daha uzun olan tunikler
giyerlerdi. Bu da sosyal tabakalaşma içerisinde efendi ile köle arasındaki
farkı belli ediyordu.
Orta
Çağ’ın başladığı IV-V. yüzyıllardan itibaren kölelik sisteminin temelinde
değişen hiçbir şey yoktu. Sadece yönetenler ve efendiler değişmiş, hukuksal
alanda bazı yeniliklere gidilmiş, ekonomik alanda daha sınırlayıcı kanunlar
getirilmiş ama özde kölenin statüsü Eski Çağ’da ne ise Orta Çağ’da da aynı
şekilde bırakılmıştı. Kölelik sistemine dayanan bir ekonomiye ve toplumsal
yapıya sahip Roma İmparatorluğu’nun devamı olan Bizans İmparatorluğu, Roma’dan
devraldığı kölelik sistemini Orta Çağ boyunca devam ettirmiştir.
Bizans
İmparatorluğu için en önemli ekonomik kaynak köleler olmuştu. Bizans sosyal
hayatında saray hizmetlerinden eğlence gösterilerine kadar, her alanda köleleri
görmek mümkündü. Bizans’ta köle iş gücü o kadar kullanılıyordu ki bu iş gücü
lüks madde üretiminin çıktısını artırmak ve temel ihtiyaç maddelerinin
fiyatlarını düşük tutmak için önemli bir öğe durumuna gelmişti. İmparatorluk
atölyelerinin işçileri büyük oranda köleydi. Tek eğitim öğretim yeri
Konstantinopolis’ti ve bu haktan köleler asla faydalanamazdı. Şehirlerde en
hakir görülen köylüler ve köleler, yolların, kalelerin, suyollarının yapımında
kullanılıyor, ülke için gerekli olan tarım ürünlerinin sağlanması için
tarlalarda çalıştırılıyorlardı. Buna karşın, yaşamış oldukları toplum
içerisinde bu kadar çok hizmette bulunan köylüler ve köleler, imparatorluğa
karşı en çok korku yaşayan toplumsal tabaka durumundaydılar.
Kölelerin
sosyal hayat içerisinde kullanıldığı bir başka hizmet alanı ise, cinsel
ihtiyaçların karşılanmasıydı. Erken Orta Çağ döneminde cinsel arzuları ve
cinsel birleşmeleri doğal gören ve cinselliği cennetten gelen bir özellik sayan
Bizans Kilisesi, bu konuda aşırılığa kaçmanın günah olduğunu ve isteklerin
kontrol altına alınması gerektiğini vurguluyordu. Her ne kadar kiliselerin tamamı
kölelerin cinsel istismarlara uğramasına karşı sözde önlemler almaya çalıştıysa
da bunda başarılı olamamışlardı. Kölelerle, genç köle kızlar hatta erkeklerle yatmak
Bizans toplumunda olağan bir durumdu. Çünkü bir köle tamamen sahibine aitti ve
kendisini savunmaya hiçbir hakkı yoktu.
Köleler,
sadece saray hizmetlerinde, sınaî faaliyetlerde ve tarımda kullanılmamış,
orduda ve dinî kurumlarda da istihdam edilmişlerdi. Bizans İmparatorluğu’nda
bir kişinin sosyal statüsü ne olursa olsun her zaman daha yüksek bir mertebeye
çıkma şansı vardı. Ancak toplumun en alt kısmında olan köleler, bazı istisnalar
dışında bu şansa pek sahip olamıyorlardı. Buna rağmen bir kölenin saray içerisinde
hadımbaşılık yaptığı veya bir hadım köle olan Narses gibi ordu komutanlığına
yükseldiği istisnai durumları da görüyoruz. Konstantinopolis’te var olan
Yeşiller örgütlenmesinin örneğinden anlaşılacağı üzere, köleler ve azatlıklar
her ne kadar toplumun en alt kısmından sayılsalar da, işlevsellik bakımından
yeri geldi mi, birer siyasi güç olarak da kullanılabiliyorlardı.
Öte
yandan, yüksek yöneticilerin korunması ve hizmeti için hadımların kullanılması
Eski Mısır ve Çin’e kadar geriye gitmektedir. Buluğ çağına erişmeden hadım edilenlere
“sakalsız adamlar” deniliyordu.
Yetişkin yaşta hadım edilenler kuşkusuz erkekliğin fiziki görünümünü taşıyorlardı.
Bizanslı hadımlar çoğu kez hatırı sayılır varlıklar ediniyorlar; orduları
komuta etmek üzere atanıyorlardı. Bunlardan bazıları Bizans’ın hizmetine girmeden
önce hadım edilmiş kölelerdi. Örneğin, efendisinin soyadını alan ve Ruslara
karşı savaşlarda yararlık gösteren Petros Fokas böyle biridir. Ayrıca hadımlar,
Konstantinopolis patriği ve aziz de olmuşlardır. IX. yüzyılın sonunda Filothes
tarafından düzenlenen ve resmî yemeklerin oturma düzenini gösteren treatisede (risale), hadımlara ayrılmış sekiz yer,
yasa ile tayin edilmiştir. Ayrıca dokuz yer de imparator tarafından sözlü
olarak belirlenmiştir. Her yerin, makamın özelliğini yansıtan kendine özgü
kostümü ve uygun ayakkabıları vardır. Birinci grup, imparatorun teşrifatçısı ve
sözcüsü vekilharç sıfatıyla saray merasimlerini düzenleyen klarissimosların
en parlağının başı çektiği praiposios payesini
içermekteydi. İkinci grup, imparatorun yatak odasının karşısında uyuyan parakoimomenosun gardırobuna
nezaret eden protobestiariosun ve imparator ile
imparatoriçenin yemek salonlarına ve şarap mahzenlerine nezaret edenlerin başı
çektiği gruptur. İmparatora bakan doktorlar gibi başhadımların, imparatorun
özel dairesine sorgusuz sualsiz girip çıkma yetkileri vardır.
İğdiş
edilme her zaman, özgür Romalı vatandaşlara tiksindirici gelen aşağılayıcı bir
süreç olarak görülmüş olmasından dolayı hadımlar, Romalı olmayanlardan, genellikle
de savaşta yakalanan ve tutsak edilenlerden yapılıyordu. VI. yüzyılda Iustinianos
Kanunları iğdiş etme ameliyesini imparatorluk sınırları içinde yasaklayınca
bu durum pekişmiş oldu. Yabancı tutsaklar çoğu kez sınırlarda iğdiş ediliyorlar
ve daha sonra “güvenli” hizmetçi
talebini karşılamak üzere Bizans’a sokuluyorlardı. Büyük konakların pek çoğunda
hadım hizmetçiler bulunuyor ve bunlar, evin hanımefendisine hizmet ediyor,
ayrıca çocukların eğitimine yardımcı oluyorlardı.
Konstantinopolis’te
İki Siyasi Grup: Maviler ve Yeşiller
Kimi
zaman siyasi aktivitelerde bulunmuş, kimi zaman haydutluk yapmış, kimi zaman
yurdunu savunmuş, kimi zaman da ihtilallere kalkışmış, isyanlar çıkarmış
Maviler ve Yeşiller, Bizans tarihine adlarını silinmez bir şekilde kazımışlardır.
İmparatorlar ve soylular, onların bu halk gücünü kendi çıkarlarına kullanmak
için bu takımlarla iyi ilişkiler geliştirmişlerdir. Gittikçe daha fazla güç
kazanan bu iki grup, IV. Haçlı Seferi’ne kadar varlığını sürdürmüş, sonrasında
ise tamamen unutulmuştur.
Maviler
(Venetoi), 451
yılı Khalkedon (Kadıköy) Ekümenik
Konsili kararları ile devletin resmi dini mezhebi Diofizit Ortodoks inanca
sahip üst, sağcı muhafazakâr elit sınıfını temsil eden büyük toprak
sahipleriydi. Roma kökenli senato üyeleri ile aristokratlardan destek gören Maviler,
siyasal anlamda saray eşrafına daha yakındılar. Kendileri de zaten bu tabakada
bulunan insanların oluşturduğu gruba mensup sayılıyordu. Yeşiller
(Prasinoi) ise,
resmi teolojiye ters düşen ve sapkın görülen Monofizit Ortodoks mezhebine
bağlı, daha çok imparatorluğun doğu bölgelerinden gelen alt ve görece solcu
fakir sınıfları temsil eden ve loncaların, tacirlerin, kent esnafının, sanatkârların,
normal köylülerin ve kölelerin büyük bir kısmının desteklediği grubu
kapsamaktaydı.
Hayat
görüşleri, ekonomik durumları ve dini inançları birbirinden farklı ve
birbirleriyle amansız bir rekabet hâlinde olan bu iki grup arasında sürtüşme ve
kavgalar kaçınılmazdı. Yeşiller Khalkedon’u (Kadıköy),
Maviler ise Blakhernai (Ayvansaray)
bölgesini kendi evleri olarak görüyordu. Saraya yakın tutumu ve resmî
ideolojiyi sahiplenmeleri, onları imparatorluk yönetimine yakın tutmuş
olduğundan, Roma imparatorları Claudius, Marcus Aurelius ve Caracalla Mavileri
desteklediğini açıkça ifade etmişse de onların aksine Nero, Yeşillere
sempatisinden bahsetmiştir.
Konstantinopolis’te
Aile: Kadınlar ve Çocuklar
Ataerkil
bir yapıya sahip Bizans toplumunda kadınların ve erkeklerin rolleri
birbirlerinden keskin çizgilerle ayrılmıştı. Genel olarak bilinen şudur ki
kadınlar, halk hayatında ve toplumsal hiyerarşide erkekten sonra geliyordu ve devletin,
kilisenin ve ordunun yönetici kademelerinde yer alamıyordu; hatta Bizans
toplumunda neredeyse kadın düşmanlığından bile bahsetmek söz konusudur. Bizans dönemi
yazarlarından Antiokhos Monakhos, Panektes adlı
eserinde bir kadının görünüşünün zehirli bir oka benzediğini ve zehir ruhta ne
kadar uzun süre kalırsa yarattığı yıkımın da o kadar ağır olacağını söyler. IV.
yüzyıl Konstantinopolis Başpiskoposlarından Ioannes Hrisostomos’a göre
kadınlar, genel olarak sürüngen bir solucan, yalancılığın kızı, huzurun
düşmanıydı. Üstüne başına mücevherler takar, yüzünü pudralar, yanaklarını allıkla
kırmızılaştırır, giysilerine koku sıkar ve böylelikle genç adamları, duyuları
aracılığıyla baştan çıkarmak için ölümcül bir tuzak kurardı. Cinsel arzu
olmasaydı aklı başında hiçbir erkek evini bir kadınla paylaşmak ve kadının ev
hizmetlerini yerine getirmesine karşın, bundan kaynaklanan zararlara katlanmayı
istemezdi. Zaten Tanrı da, onun aşağılık yaradılışını bildiği içindir ki daha
en baştan ona cinsellik silahını vermişti. Elbette erdemli bir kadın düşüncesi
de vardı.
8- MÖ II. yüzyıla tarihlendirilen mezar taşı parçası (İstanbul Arkeoloji Müzesi)
Örneğin,
Bizans keşişlerinden Ioannes Moskhos erdemli bir kadını, bir yabancıya asla
yüzünü göstermeyen kadın olarak dile getirir. Ancak şunu da hemen belirtmemiz gerekir
ki, hemen her toplumda olabileceği gibi, saraylı ve soylu-zengin ailelerden
gelen kadınlar ile orta-alt sınıf kademedeki kadınların hayatlarını da bir
dereceye kadar birbirinden ayırmak gereklidir.
Günlük
yaşamlarında Bizanslı kadınların büyük bir kısmı, vakitlerinin çoğunu evlerinde
ev işleri yapmakla geçiriyorlar ya da çocuklarıyla ilgileniyorlardı; evlerinden
pek dışarı çıkmıyorlardı. Dolayısıyla, olağan haller dışında günlük hayatın
rutininde sokaklarda dolaşan çok fazla kadın görmek alışıldık bir durum
değildi. Roma kültürünün büyük bir ölçüde yansıyan güçlü etkisiyle Erken
Bizans’ta tüm yasal, ideolojik ve sosyal kısıtlamalara rağmen kadınlar, sonraki
yüzyıllara kıyasla görece daha özgür hareket edebilmişlerdir. Tiyatro
gösterilerini ve Hipodrom’daki araba yarışlarını seyrediyor, sosyalleşmek ve
temizlik için hamamlara gidiyor, imparatorluk kutlamalarına katılabiliyorlardı.
Devam eden süreçte, sportif etkinliklerden men edilen ve sosyal faaliyetlerden uzak
tutulan kadınlar ayinlere katılmak için kiliseye gittiklerinde ise kendileri
için ayrılmış, erkeklerden ayrı bir bölümde oturuyorlardı. Kanunlarla veya örf-adetlerle
belirlenen kısıtlayıcı giyim kurallarına tâbi tutulmuyorlardı. Kendi evlerinde
her türlü serbestliğe sahiptiler. Ancak eve yabancı misafir bir erkek
girdiğinde durum değişiyor, erkekle kadının karşılaşmasına, bundan doğabilecek
durumlara ilişkin hassasiyet oluşabiliyordu. Ev halkı ve köleleri dışında
hiçbir erkek, kadınların odalarına giremezdi. Bu dönem kadınının en önemli ve
en dikkate değer özelliklerinden biri ise dışarı çıktıklarında ve evlerinde
erkek misafir bulunduğunda yüzlerini peçeyle örtmeleriydi.
9- X-XI. yüzyıllara tarihlendirilen Aziz Samson kabartması (İstanbul Arkeoloji Müzesi)
XI.
yüzyıl ortalarından imparatorluğun bitimine kadar Bizans’taki egemen
ideolojinin kadınlara açıkça bahşettiği tek alan annelikti. Bütün öteki roller
ya kaynakların denetimi ya da ahlaksal/manevi kudretin olası simgesel iktidarı
aracılığıyla güç kullanılmasını gerektiriyordu; ama burada kadınların rol
oynadığı gerçeği yadsınıyordu. Bir ailede çocuk yapılması, annenin en önemli ve
en erdemli göreviydi. Bununla birlikte ailenin iyi ve sağduyulu bir biçimde
yönetilmesi de gene annenin sorumluluğundaydı. Çocukların dünyayla yüzleşmeye
hazırlanması için zihinlerinin gelişmesi gerekiyordu; bunun için uygun
öğretmenler tutmak ve çocukları ölçülü, ılımlı olmaya alıştırmak yine annenin göreviydi.
Öğretmen tutmak, doğal olarak annenin bu göreve uygun kişilerle, yani
imparatorluğun aydın sınıfıyla ilgili bilgi sahibi olmasını, onlarla bir
dereceye kadar temas kurabilmesini de gerektiriyordu. Bizans’ta olması
beklendiği üzere iyi bir anne, yaşamını Tanrı’ya yöneltmeliydi, bu da zamanının
çoğunu çocukları için dua etmeye ayırmak demekti.
Her
ne kadar toplumsal şartlar kadını, ev işleriyle uğraşan ve çocuğunu büyütmeye
çalışan bir varlık olarak belirlese de, belli bir güce sahip kadınların sosyal
ve ekonomik faaliyetlerde bulunduğunu ve meslek sahibi olabildiklerini de
görüyoruz. Erken Bizans döneminde kadınlar, imparatorluğun ipek dokuma
atölyelerinde çalışmışlar, daha geç dönemlerde ise profesyonel olarak geniş
çapta kumaş üretmişler ve hatta Konstantinopolis’te bu meslekle bağlantılı,
yukarıdaki bölümlerde de bahsettiğimiz loncalara üye olmuşlardır. Elimizdeki
belgelerden, soylu kadınların; perakende ticaret, maden işletmeciliği, gıda üretimi
ve satışı ve uzun yol ticaretine yatırım alanlarında etkinliklerine tanık
olmaktayız. Soylu sınıftan dul bir kadın ise, ailenin servetini
yönetebiliyordu. Bu durum egemen düşüncenin aksine soylu kadının, halk
hayatındaki kadından daha güçlü olduğunu ve doğrudan erkeklerle temas kurmayı gerektirecek
işler yapabildiğini gösterir.
Bizans
dönemi kadınının sosyal hayatta ikinci planda kalmasının yanında hukukun
kadını; evlilikte, boşanmada, mal paylaşımında ve buna benzer durumlarda bir
dereceye kadar koruduğu ve kadın lehinde kanunlar çıkardığı da ortadadır.
Kutsal görmesinden dolayı evliliğin bozulamayacağında ısrar eden ve evlenirken
de eş seçim yapılmasını destekleyen kiliseye rağmen VI. Yüzyıla kadar rızalı
boşanmaya, hatta daha sonrasında ise zina, iktidarsızlık, delilik ve ihanet
gibi durumlarda kadının boşanmasına izin verilebiliyordu. Erkeğin zina yapmış sayılması,
evli olmasından ziyade, evli bir kadınla ilişki yaşamasıyla bağlantılıydı. Bir
kadının boşanabilmesi kadına hukuki olarak tanınan bir hak olsa da, onun bunu
yapabilmesi için yasal özgürlüğe ve aile desteğine ihtiyacı vardı. Bazen bu
durumlarda bile boşanma kararı verilmediği oluyordu. I. Konstantinos döneminde çıkarılan
bir yasaya göre, bir kadın sırf kocası içki içiyor, kumar oynuyor ve onu
aldatıyor diye boşanamazdı; ancak kocasının bir katil, büyücü veya yağmacı
olduğunu ispatlaması hâlinde boşanabilir ve drakhomasını
yani evlenirken alıp getirdiği malları geri alma hakkına sahip olurdu. Pek
fazla görülmeyen bir durum olsa da eğer bir kadın, düzenli olarak çok uzun bir
süre ev dışında vakit geçirerek kocasıyla yeteri kadar ilgilenmez, onu mutsuz eder,
yuvasının huzurunu bozarsa, bu da kanun karşısında erkeğin boşama nedenlerinden
biri olabilmekteydi. Erkeğin aksine bir kadının başka bir erkekle ilişkisi,
erkeğin medeni durumuna bakılmaksızın doğrudan zina olarak görülürdü.
Kadını
kanun karşısında koruyan bir başka durum da drakhoması
üstündeki haklarıydı. Roma dünyasında geçerli bir evlilik için drakhoma
anlaşması
şarttı ve kızlar evlenirken ailelerinden drakhoma alır,
bu da onlara bir çeşit ekonomik ve sosyal güvenceyle hareket alanı sağlardı.
Kadın, kocası yönetebilse de, evlilik süresince hem drakhomanın hem
de kocasının evlenirken hediye ettiği düğün armağanlarının sahibiydi. Koca,
boşanma durumunda kadına bunların bir kısmını, hatta hepsini geri vermekle
yükümlüydü. Kocanın ölümünde, kadın bunların doğal sahibi oluyor, kadının
ölümünde ise koca değil, çocuklar bu mallara sahip oluyordu. Bu da aile içindeki
evlilikten doğan çocukları koruyan bir kanundu.
Bizans
döneminde yeni doğan bir bebek, ebe tarafından yıkanır ve yün bandajlara
sarılırdı. Zengin aileler bebeklerini büyütmesi için sütanne tutarlardı. Sütten
kestikten sonra bebeklere verilen yiyeceklere ilişkin çok az şey bilinmektedir.
X. yüzyılda yaşayan, eşini kaybetmiş bir baba bebeğini arpa çorbası, bal ve suyla
büyütmüştür. Tahıllar, az miktarda beyaz şarap ve sebzeler emekleyenler için
uygun bulunurken, bir çocuğa buluğ çağına gelene kadar et verilmezdi. Hıristiyanlık
açısından bakıldığında, ebeveynlerin daha en baştan itibaren kendini
beğenmişlik günahından arındırılması gereken çocuklara karşı duygusallık
gösterilerinde asla aşırıya kaçmamaları öğütlenirdi. Kız çocukların mücevher takması
hoş karşılanmaz, erkek çocukların saçlarının uzun olması ve takı takması
tiksindirici bulunurdu. İdeal bir erkek çocuk, günün birinde bir aziz
olabilecek gibi yetişmeli, yaşlı bir adama ait olgunluğa sahip olmalıydı. Babanın
evdeki otoritesi çok büyüktü ancak bu otoriteyi çocuklarını döverek değil, sert
sözlerle kabul ettirmesi salık verilirdi. Kişinin babasına itaati reddetmesinin
tek geçerli nedeni, daha yüce, yani dini bir çağrıya uyma konusundaki tutumu
olabilirdi.
Çocuklar,
ilk eğitimlerini evlerinde, annelerinden okumayı öğrenerek alırlardı. Genel
olarak ilkokul, ortaokul ve yüksekokul olmak üzere üç aşamalı bir eğitim sistemi
uygulanmaktaydı. Erkek çocukları çoğunlukta olmak üzere tüm öğrenciler yaklaşık
beş-yedi yaşlarında okula başlardı. Burada onlara alfabe, okuma yazma ve sayma
öğretilirdi. Bir sonraki orta aşama, başka bir öğretmen tarafından veriliyordu.
Çoğunluğu erkek öğrencilerin oluşturduğu sınıflarda az sayıda kız öğrenci yalnızca
dinsel metinlerle ilgili derslere tâbi tutuluyordu. Bunlar da seçkin ailelerin
kızlarıydı. Zira kız çocukları çoğunlukla evlerinde anneleriyle beraber yaşam
sürerler ve on yaşından itibaren ev işlerine yardım etmek için dikiş dikmeyi ve
yemek yapmayı öğrenirlerdi.
Öğrenciler
hakkında ayrıntılı ve geniş bilgiler bulunmamakla birlikte, eğitimin ilerleyen
safhalarının bütçeyi oldukça zorlayan bir aşamaya geliyor olması, yükseköğrenim
gören öğrencilerin varlıklı ailelere mensup olabileceği gerçeğini
kuvvetlendirmektedir.
Konstantinopolis’te
Marjinal Grup Olarak Çingeneler
Çingenelerin
Bizans topraklarına gelişleri hakkında en çok kabul gören görüş, XI. yüzyıl
ortalarında Selçukluların Ermenistan’ı istila etmesi üzerine birçoğunun
öncelikle Konstantinopolis ve Trakya’ya göç ettikleri tezidir. Ancak Arap
tarihçilerinden Taberî’nin anlatımı farklıdır. Ona göre Bizanslılar, 855’te
Suriye’ye saldırınca, kadınları, çocukları ve öküzleriyle birlikte çok sayıda
Çingeneyi (Zott) tutsak alıp kendi ülkelerine
götürdüler.
Konstantinopolis’teki
Çingenelerden ilk olarak 1068 yılında Athos Dağı’ndaki İviron Manastırı’nda yazılmış
Gürcü bir aziz biyografisinde bahsedilmiştir. Burada Çingeneler için kullanılan
kelime Atsinganidir. Atsingani ismi Bizanslıların
Çingeneleri çağırdıkları Eski Yunanca Atsingonoi ya da Atzingonoiden
gelen kelimenin Gürcücesidir. Karşımıza birçok farklı şekliyle çıkan bu kelimenin,
IX. yüzyılda Frigya ve Likya’da yaygın olan bir Samariter tarikatının adı olan Athingani
sözcüğünden
türemiş olması en yaygın açıklama biçimidir. Yine bu ismi, XII. yüzyılda, bir
kilise görevlisi olan Theodoros Balsamon’dan duyuyoruz. Balsamon, Atsinganileri
şöyle tarif ediyor: “Atsinganiler
vücutlarının etrafında yılanlar taşıyan ve fal bakan insanlardır.”
Atsingani (Çingene Kadın)
Çingeneler
için o dönemlerde, Atsingani dışında bir de “Mısırlı”
kelimesinin kullanıldığını görüyoruz. Örneğin, Konstantinopolis’in patriği II.
Gregorios Kyprios (1283-1289)
dönemine ait kayıtlarda Mısırlı ve Atsingani diye adlandırılan halktan özel
vergiler alındığından bahsediliyor. XIV ve XV. yüzyıllarda Çingenelerin Mısırlı
diye adlandırılmaları, onların Küçük Mısır diye belirtilen (Peloponnessos’un bir bölümü veya bugünkü Antalya, İzmir civarları
olduğu düşünülüyor) yerden geldiklerine dair inanışla ilgilidir.
Günümüzde
Yunanistan’daki Çingeneler için kullanılan Katsivelos kelimesine,
XIV. yüzyıl Bizans kaynaklarında sınırlı da olsa rastlamaktayız. Aynı deyimi 1350’de
İmparator V. Ioannes Palaiologos’un bir asilin bir toprak parçasını mülk
edinmesiyle ilgili olarak onay verdiğini anlatan metinde görüyoruz. Burada mülk
sahibinin, köleleri olan Mısırlı Katsiveloslar ile birlikte yaşadığından
bahsedilmektedir.
Bizans’ta
Çingeneler için en yaygın olarak şu iki ismin kullanılması (Atsingani ve Mısırlı) bu topraklara Çingenelerin iki ayrı koldan
gelmesiyle ilgili olabilir. Kuzey kolundan girenlere Atsingani, güney kolundan girenlere
ise Mısırlı denmesi kuvvetle ihtimaldir.
Konstantinopolisli
Çingeneler, hayvan hastalıkları tedavisi, saray bahçelerini vahşi hayvanlardan
temizleme dışında akrobatlık, yılan oynatıcılığı, ayı terbiyeciliği yapmışlardır.
Halkın en çok ilgi gösterdiği Çingene grubu ise, astrolog ve falcılardır.
Ortodoks Kilisesi rahipleri, cemaatlerini onlara başvurmamaları konusunda sıkça
uyarmışlardır.
KAYNAKLAR
Bülent Öztürk, İstanbul Tarihi
Dergisi.
Barker, Ernest, Bizans
Toplumsal ve Siyasal Düşünüşü, çev.
Mete Tunçay,
İstanbul 1995.
Baskıcı, M. Murat, Bizans
Döneminde Anadolu: İktisadi ve Sosyal Yapı
(900-1261), Ankara 2009.
The
Cambridge Medieval History,
Cambridge 1966-67, c. 4/1-2.
Clark, Gillian, Women in
Late Antiquity: Pagan and Christian Lifestyles,
Oxford 1993.
Cogito, 1999, Bizans özel sayısı: sy. 17.
Connor, Carolyn L., Bizans’ın
Kadınları, çev.
Barış Cezar, İstanbul 2011.
Durak, Koray (ed.), Bizantion’dan
İstanbul’a Bir Başkentin 8000 Yılı,
İstanbul 2010.
Ergüder, Başak, Galata
Hanları (1868-1945)-Paranın Serüveni,
İstanbul 2011.
Evans-Grubbs, Judith, “Virgins
and Widows, Show-Girls and Whores: Late
Roman Legislation on Women and
Christianity”, Law, Society and
Authority
in Late Antiquity, ed.
Ralph W. Mathisen, New Yok 2011,
s. 220-241.
Fraser, Angus, Çingeneler, çev. İlkin İnanç, İstanbul 2005.
Grant, Michael, Roma’dan
Bizans’a, çev.
Z. Zühre İlkgelen, İstanbul 2005.
Haldon, John, Bizans
Tarih Atlası, çev.
Ali Özdamar, İstanbul 2007.
Herrin, Judith, Bizans:
Bir Orta Çağ İmparatorluğunun Şaşırtıcı Yaşamı,
çev. Uygur Kocabaşoğlu, İstanbul
2013.
Hill, Barbara, Bizans
İmparatorluk Kadınları: İktidar, Himaye ve İdeoloji,
çev. Elif Gökteke Tut, İstanbul
2003.
Kazhdan, Alexander, (ed.), Oxford
Dictionary of Byzantium,
Oxford 1991.
Köroğlu, Gülgün, “Sur İçinde
İmparatorluk Mekânları; Konstantinopolis’teki
Bizans Sarayları”, Toplumsal
Tarih, 2006, sy. 152, s. 12-24.
Laiou, Angeliki E., “The Role of
Women in Byzantine Society”, Jahrbuch der
Österreichischen
Byzantinistik, 1981,
c. 31, sy. 1, s. 233-260.
Laiou, Angeliki E., Gender,
Society and Economic
Life in Byzantium,
London 1992.
Laiou, Angeliki E., “Women in the
History of Byzantium”, Byzantine Women
and
their World, ed.
Ioli Kalavrezou, London 2003, s. 23-32.
Magdalino, Paul, Orta
Çağ’da İstanbul: Altıncı ve On Üçüncü Yüzyıllar
Arasında
Konstantinopolis’in Kentsel Gelişimi,
çev. Barış Cezar,
BÜYÜK İSTANBUL TARİHİ 39 TOPLUMSAL
KATMANLAR
İstanbul 2012.
Mango, Cyril, Bizans
Yeni Roma İmparatorluğu, çev.
Gül Çağalı Güven,
İstanbul 2011.
Marushiakova, Elena ve Vesselin
Popov, Gypsies in the Ottoman Empire,
Bristol 2001.
Necipoğlu, Nevra (ed.), Byzantine
Constantinople: Monuments, Topography
and
Everyday Life,
Leiden-Boston-Köln 2001.
Patlagean, Evelyne, “Yoksullar”, Cogito, 1999, Bizans özel sayısı: sy. 17,
s. 127-160.
Pralong, Annie (ed.), Bizans
(Yapılar, Meydanlar, Yaşamlar), çev.
Buket
Kitapçı Bayrı, İstanbul 2011.
Rautman, Marcus, Daily Life
in the Byzantine Empire,
Westport 2006.
Talbot, Alice-Mary, “Bizans
Manastır Sistemine Giriş”, Cogito, 1999,
Bizans
özel sayısı: sy. 17, s. 161-178.
Talbot-Rice, Tamara, Bizans’ta
Günlük Yaşam, çev.
Bilgi Altınok,
Ankara 2002.
Tanman, Gülru, “Erken Bizans
Döneminde Kadın”, A. Muhibbe Darga,
Anadolu’da
Kadın içinde, İstanbul 2013, s.
327-340.
Tudelalı Benjamin ve Ratisbonlu
Petachia, Orta Çağ’da İki Yahudi Seyyahın
Avrupa,
Asya ve Afrika Gözlemleri, çev.
Nuh Arslantaş, İstanbul
2001.
Vryonis, Speros, “Byzantine Δημοκρατια and the Guilds in the Eleventh
Century”,
Dumborton
Oaks Papers, 1963,
c. 17, s. 289-314.










