17 Eylül 1961…
Türkiye'nin siyasi hafızasına yalnızca bir insanın
ölümünü değil, demokrasinin ne kadar kırılgan olabileceğini de kaydetti.
Menderes'i sevenler için o gün bir cinayetti. Onu
eleştirenler içinse geçmişte yapılanların hesabının sorulduğu bir dönemdi.
Fakat tarih, yalnızca sevilenleri veya nefret
edilenleri hatırlamak için yazılmaz.
Tarih, aynı hataların yeniden yapılmaması için
hatırlanır.
Türkiye'nin siyasi tarihinde unutulması mümkün olmayan
bir gün. Başbakan Adnan Menderes, 27 Mayıs 1960 askerî müdahalesinin ardından
Yassıada'da yapılan yargılamalar sonucunda idam edildi. Onunla birlikte Hasan
Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu da aynı dönemde idam edildi.
Aradan geçen yıllara rağmen Adnan Menderes hakkında
yapılan değerlendirmeler hâlâ birbirinden oldukça farklıdır. Kimileri onu
Türkiye'de demokrasi mücadelesinin simge isimlerinden biri ve “demokrasi
şehidi” olarak görür. Kimileri ise Demokrat Parti iktidarının son
yıllarında demokratik kurumların zayıflatıldığını, basın ve muhalefet
üzerindeki baskıların arttığını hatırlatır.
Peki gerçek hangisidir?
Belki de doğru soru, “Menderes demokrasi şehidi
midir?” sorusundan önce şudur: Adnan Menderes'in demokrasiye katkıları ve
demokrasiden uzaklaşan uygulamaları birlikte değerlendirildiğinde, onun siyasi
mirası nasıl anlaşılmalıdır?
Menderes'i anlamak için 1950'ye bakmak gerekir.
Adnan Menderes'in siyasi hikâyesi, 1950 seçimlerinden
bağımsız düşünülemez.
1946'da çok partili hayata geçişin ardından 14 Mayıs
1950 seçimlerinde Demokrat Parti iktidara geldi. CHP'nin uzun yıllar süren tek
parti yönetiminin ardından iktidarın seçim yoluyla el değiştirmesi, Türkiye
demokrasi tarihi açısından önemli bir dönüm noktasıydı.
Adnan Menderes, Demokrat Parti'nin başbakanı olarak bu
değişimin en önemli siyasi aktörlerinden biri oldu.
1950'li yılların ilk döneminde ekonomik büyüme,
tarımda makineleşme, karayolu yatırımları ve özel girişimin desteklenmesi gibi
politikalarla önemli bir toplumsal dönüşüm yaşandı.
Daha önemlisi, iktidarın sandık yoluyla değişebileceği
düşüncesi toplumda güç kazandı.
Bu nedenle Menderes'in siyasi mirasının önemli bir
bölümünü Türkiye'nin çok partili siyasi hayatının gelişimi oluşturur.
Fakat hikâyenin tamamı bundan ibaret değildir.
İktidarın son yıllarında demokrasi
neden tartışmalı hâle geldi?
Demokrat Parti iktidarının ilk yıllarındaki demokratik
umutlar, özellikle 1950'lerin ikinci yarısında giderek daha fazla tartışılmaya
başlandı.
Yıllar ilerledikçe ekonomik sorunlar, siyasi
kutuplaşma ve iktidar-muhalefet ilişkilerindeki sertleşme Türkiye'yi giderek
daha gergin bir siyasi ortama taşıdı.
Basın özgürlüğü, muhalefetin hareket alanı ve
hükümetin demokratik kurumlarla ilişkisi konusunda ciddi tartışmalar ortaya
çıktı.
Özellikle 1960 yılında kurulan Tahkikat Komisyonu,
dönemin en tartışmalı adımlarından biri oldu.
Ekonomik sorunların ağırlaşması, siyasi kutuplaşmanın
artması ve iktidar ile muhalefet arasındaki ilişkilerin sertleşmesi siyasi
sistemi zorladı.
Basın üzerindeki baskılar konusunda ciddi tartışmalar
yaşandı. Muhalefetle iktidar arasındaki gerilim giderek yükseldi.
1954 seçimlerinden sonra Demokrat Parti'nin gücü daha
da arttı. Ancak 1957 seçimlerinden itibaren siyasal atmosfer belirgin biçimde
sertleşti.
1960 yılında kurulan Tahkikat Komisyonu, bu sürecin en
tartışmalı adımlarından biri oldu. Komisyonun geniş yetkileri muhalefet ve
basın tarafından demokrasi açısından ciddi bir tehdit olarak değerlendirildi.
Dolayısıyla Menderes'in siyasi hayatını yalnızca “demokrasiyi
getiren lider” şeklinde anlatmak da onu yalnızca “demokrasi karşıtı bir
siyasetçi” olarak tanımlamak da dönemin bütününü açıklamaya yetmez.
27 Mayıs: Darbe mi, müdahale mi?
27 Mayıs 1960'ta Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el
koydu.
Demokrat Parti iktidarı sona erdirildi.
Menderes tutuklandı ve Yassıada'da yargılandı.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Bir hükümetin
demokratik açıdan hatalı uygulamaları bulunduğu düşüncesi, askerî darbeyi
demokratik bir yöntem hâline getirmez.
Demokrasilerde iktidarların yanlışlarını düzeltmenin
yolu seçimler, parlamento, bağımsız yargı, özgür basın ve demokratik denetim
mekanizmalarıdır.
Askerî müdahale ise iktidarın seçim yoluyla değil,
silahlı güç kullanılarak devrilmesi anlamına gelir.
Bu nedenle 27 Mayıs'ın Türk demokrasi tarihinde
yarattığı kırılma, Menderes'in kişisel siyasi performansından ayrı olarak
değerlendirilmelidir.
Bugünden bakıldığında tartışmanın merkezinde yalnızca
verilen kararların hukuki niteliği değil, siyasi iktidarın askerî müdahaleyle
değiştirilmesinin kendisi de bulunmaktadır.
Çünkü demokrasi, iktidarın hatasız olması demek
değildir.
Demokrasi, hata yapan iktidarı değiştirecek
mekanizmanın silah değil, halkın iradesi olmasıdır.
Bu nedenle Menderes'in iktidar yıllarındaki
yanlışlarını eleştirmek başka şeydir; Menderes'in idamını demokrasinin doğal
sonucu olarak görmek başka şey.
İkisini birbirine karıştırmamak gerekir.
Yassıada ve idamlar
Menderes ve Demokrat Parti yöneticileri Yassıada'da
çeşitli suçlamalarla yargılandı.
Yargılamaların sonucunda çok sayıda Demokrat Partili
çeşitli cezalara çarptırıldı. Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu
hakkında verilen idam kararları ise infaz edildi.
Bugün geriye dönüp bakıldığında asıl tartışılması
gereken konulardan biri de şudur: Siyasi iktidarlar seçimlerle
değiştirilebiliyorsa, siyasetçilerin siyasi hatalarının karşılığı neden
demokratik mekanizmalar yerine askerî müdahale ve idam olmuştur?
Bu soru yalnızca Menderes için değil, Türkiye'nin
demokrasi tarihi açısından sorulması gereken temel sorulardan biridir.
“Demokrasi şehidi” ifadesi ne anlama geliyor?
“Demokrasi şehidi” hukuki veya nesnel bir tarih
kategorisi değildir.
Menderes gerçekten bir “demokrasi şehidi”
miydi?
“Demokrasi şehidi” hukuki bir sıfat değildir.
Bu, Menderes'in idamını Türkiye'deki demokrasi
mücadelesinin sembolü olarak görenlerin kullandığı siyasi ve toplumsal bir
tanımlamadır.
Bu tanımlamanın dayandığı temel gerçek açıktır: Menderes
seçimle gelen bir başbakandı ve askerî müdahale sonucunda iktidardan
uzaklaştırıldı; daha sonra idam edildi.
Fakat demokrasi açısından başka bir gerçek de aynı
ölçüde önemlidir: Seçilmiş olmak, iktidarı sınırsız hâle getirmez.
Bir hükümet seçim kazanarak gelir; fakat hukukla
sınırlıdır.
Muhalefetin varlığına saygı göstermek zorundadır.
Basın özgürlüğünü korumak zorundadır.
Kendi iktidarını denetleyecek kurumların varlığını
kabul etmek zorundadır.
Menderes döneminin özellikle son yıllarındaki
tartışmaların önemi de buradadır.
Dolayısıyla Menderes'i anlamanın yolu onu
kutsallaştırmak değil, bütün yönleriyle değerlendirmektir.
Bu ifade, Menderes'in idamını Türkiye'deki demokrasi
mücadelesinin sembolü olarak görenlerin kullandığı siyasi ve toplumsal bir
nitelendirmedir.
Bu açıdan bakıldığında Menderes'in “demokrasi
şehidi” olarak görülmesinin temel nedeni, seçilmiş bir başbakanın askerî
müdahale sonrasında idam edilmiş olmasıdır.
Ancak burada başka bir gerçek de göz ardı
edilmemelidir: Demokrasi yalnızca seçim kazanmak değildir.
Demokrasi aynı zamanda muhalefetin varlığına tahammül
etmek, basın özgürlüğünü korumak, kuvvetler ayrılığına saygı göstermek, hukuk
devletini işletmek ve iktidarın kendi gücünü sınırlayabilmesidir.
Dolayısıyla Menderes'in demokrasi açısından
değerlendirilmesi yapılırken hem 1950'de iktidarın seçimle el değiştirmesi hem
de iktidarının son yıllarında ortaya çıkan demokratik sorunlar birlikte ele
alınmalıdır.
Menderes'in en büyük tarihsel
çelişkisi
Belki de Menderes'in siyasi mirasının en dikkat çekici
tarafı burada yatıyor.
İktidara gelişi demokrasinin güçlenmesiyle, iktidardan
ayrılışı ise demokrasinin kesintiye uğramasıyla bağlantılıdır.
1950'de halkın oyuyla iktidara gelen Menderes,
Türkiye'de tek parti döneminden çok partili siyasi rekabete geçişin sembol
isimlerinden biri oldu.
Fakat iktidarının son döneminde kendi hükümeti de
demokratik özgürlükler ve muhalefetle ilişkiler bakımından ağır eleştirilere
maruz kaldı.
Bu iki gerçeği aynı anda kabul etmek mümkündür.
Bir insanın demokratik sisteme önemli katkıları olmuş
olabilir; aynı insan iktidarının ilerleyen dönemlerinde demokratik ilkeler
bakımından eleştirilebilecek kararlar da almış olabilir.
Tarih, insanları kusursuz kahramanlar ve bütünüyle
kötü insanlar şeklinde ayırmak zorunda değildir.
Asıl demokrasi dersi
Adnan Menderes'in hikâyesinden çıkarılabilecek en
önemli ders belki de onun “şehit” olup olmadığı tartışmasından daha
büyüktür.
Demokrasi, yalnızca iktidara gelmenin değil, iktidarı
sınırlayabilmenin de rejimidir.
Seçim kazanmak iktidara meşruiyet kazandırır; fakat
iktidarın her yaptığı otomatik olarak demokratik hâle gelmez.
Aynı şekilde bir hükümetin hataları da askerî
müdahaleyi meşru kılmaz.
Demokratik sistemin gerçek gücü, yanlış yapan iktidarı
sandıkla değiştirebilmesidir.
Bu nedenle Menderes'in idamını savunmak da onun
iktidar dönemindeki bütün uygulamalarını sorgulanamaz görmek de demokrasinin
özüne uygun değildir.
Daha sağlıklı yaklaşım, tarihsel olayları bütün
yönleriyle değerlendirmektir.
Menderes'i nasıl hatırlamalıyız?
Adnan Menderes, Türkiye'nin demokrasi tarihinde önemli
ve tartışmalı bir figürdür.
1950'de Demokrat Parti'nin seçim zaferiyle başlayan
dönem, Türkiye'de iktidarın sandık yoluyla değişebileceğini gösteren önemli bir
dönüm noktasıdır. Menderes bu dönüşümün başbakanı olarak tarihte özel bir yere
sahiptir.
Öte yandan iktidarının son yıllarında basın, muhalefet
ve demokratik kurumlarla ilişkiler konusunda ciddi sorunlar yaşanmıştır.
Bunları görmezden gelmek de tarihsel gerçekliği eksik bırakır.
27 Mayıs 1960 askerî müdahalesi ve 17 Eylül 1961'de
Menderes'in idam edilmesi ise Türkiye'nin demokratik hayatında derin bir yara
bırakmıştır.
Asıl mesele Menderes değil
Belki de bugün asıl sormamız gereken soru şudur: “Menderes'in
başına gelenler, Türkiye'ye ne öğretti?”
Eğer cevap yalnızca “Menderes haksız yere idam
edildi” ise, ders eksik kalır.
Çünkü demokrasinin güvencesi yalnızca iktidarın
darbeye karşı korunması değildir.
Demokrasinin güvencesi aynı zamanda iktidarın kendi
gücünü sınırlamayı kabul etmesidir.
Bir ülkede iktidar, “Ben seçim kazandım, istediğimi
yaparım” diyememelidir.
Muhalefet de “İktidarı sandık dışında bir yöntemle
devirelim” diyememelidir.
Asker de siyasetin üzerinde bir vesayet makamı hâline
gelmemelidir.
Yargı siyasetin aracı olmamalıdır.
Basın susturulmamalıdır.
Ve bütün bunların üzerinde hukuk bulunmalıdır.
Bu nedenle “Adnan Menderes demokrasi şehidi midir?”
sorusunun cevabı, hangi anlamda “şehit” ve hangi ölçütlerle “demokrat”
kavramlarının kullanıldığına bağlıdır.
Fakat tartışılması gerekmeyen bir gerçek vardır: Seçilmiş
bir iktidarın sorunları, yine demokratik yollarla çözülmelidir.
Çünkü demokrasinin en önemli sınavı, yalnızca
sevdiğimiz insanların özgürlüğünü korumak değil; sevmediğimiz insanların da
hukuk içinde siyaset yapabilmesini güvence altına almaktır.
Menderes'in hikâyesi, Türkiye'ye tam da bunu
hatırlatıyor: İktidar sandıkla gelir, sandıkla gider. Demokrasi ise ancak
hukukun ve özgürlüklerin iktidardan daha güçlü olduğu yerde yaşayabilir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder