Ah İstanbul, Ah İstanbul.
19. yüzyılın sonlarında, Londra ve Paris'in modern kentleşme
ölçütleri içinde serpilip gelişmeye başladığı “Belle Epoque” dönemi
başlamadan önce, dünyada metropol niteliğine sahip tek şehrin İstanbul olduğu
söylenir.
Bilinen en eski insan yerleşimlerini
barındıran İstanbul, kıtaları, coğrafyaları, uygarlıkları, kültürleri
yüzyıllardır buluşturan, kaynaştıran, hemhal eden bir şehir olarak,
doğrusu bu sıfatı fazlasıyla hak eder. İmparatorluklar başkenti İstanbul,
Byzantion'dan başlayıp Konstanstinopolis'e ve günümüze kadar uzanan iki binyılı
aşkın tarihsel süreçte, Akdeniz, Ortadoğu ve Avrasya coğrafyasının kaderini
belirleyen siyasi merkezdir. Bu özelliğinden kaynaklanan çekim gücüyle
adeta beşerî mıknatıs haline gelmiş, kendine özgü
bir kozmopolit kent kültürü yaratmıştır. İpek Yolu'nun son
durağı İstanbul, günümüzde küresel ekonomiye dönüşen dünya ticaretinin
tarihteki en önemli merkezlerinden biridir; her dönemde ekonomik dinamo
olmuştur.
Bütün bunları mümkün kılan kadim liman
şehri İstanbul ise, birçok farklı alanda olduğu gibi, meyhane ve rakı tarihinin
izini sürenleri de cömertçe cesaretlendiren eşsiz bir kültürel hazinedir.
Osmanlılar şehri aldığında İstanbul meyhaneleri çoktan dünya çapında efsane
olmuştu. Özellikle Galata limanındaki meyhaneler, şarapları
meyhaneler, şarapları ve sakileriyle ünlüydü. 16. yüzyıl yazarlarından
Kastamonulu Latifî'ye göre, "Galata demek meyhane demektir."
Ayrıca Galata'nın karşı kıyısındaki Tahtakale çevresinde yoğun bir meyhane
dokusu [bkz. Eminönü] bulunduğundan söz eder. 17. yüzyılda kaleme
alınan Evliya Çelebi Seyahatnamesi bunları doğrulamakla kalmaz,
çoğunlukla Sakızlı Rumlar tarafından işletilen gedikli meyhaneler, kaçak
çalışan koltuk meyhaneleri ve ayaklı meyhaneler hakkında
önemli bilgiler aktarır. Şehrin Arakçıyan
esnafı ve arak meyhanelerini anlatan Evliya Çelebi, bazı
yerlerde özellikle rakı sözcüğünü kullanır. Rakı adının 19.
yüzyılda yaygınlaştığı düşünülürse, Evliya Çelebi'nin bu erken kaydı hayli
ilginçtir ve şehirde rakı kültürünün oluşmaya başladığına işaret eder. Nitekim
17. yüzyılın bir diğer seyyah tarihçisi Eremya Çelebi Kömürcüyan, Evliya
Çelebi'yi doğrular; Kasımpaşa sahilindeki Yahudi evlerinin alt katında bulunan
dükkânların balık-rakı âlemi yapılan koltuk meyhaneleri olduğunu,
buralarda "misket arak" satıldığını aktarır.
Buradan yola çıkarak rakının İstanbul'da en azından 17.
yüzyıldan sonra halk arasında yayılmaya başladığı söylenebilir. Dahası,
İstanbul meyhanecileri bakırcı esnafının yaptığı imbikler yardımıyla kendi
rakısını damıtmaya başlamıştır. Bu rakı çeşitlerinde tarçından ardıca pek çok
farklı aroma kullanıldığını, bunlardan birinin anason aroması
içerdiğini de Evliya Çelebi'den öğreniriz. Anasonun rakiplerini yenip işret
erbabının gözdesi olması epey zaman alacaktır. Bugün bildiğimiz rakının atası
olan duziko [bkz. düz rakı] 19. yüzyılın ikinci
yarısından sonra, üstelik başlıca karakteristik özelliği olan çilingir
sofrası ile birlikte ortaya çıkmıştır. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiş
döneminin ve toplumdaki modernleşme sancılarının en önemli
tanıklarından Ahmet Rasim'in kitaplarında dile getirdiği İstanbul, aynı
zamanda modern içki rakının temsil ettiği kültürel dönüşümün
de sahnesidir.
19. yüzyıl yazarlarından Mehmet Tevfik'in “Meyhane
Yahut İstanbul Akşamcıları” risalesi, tarihçi Reşad Ekrem
Koçu tarafından yetersiz bulunsa da şehrin meyhane topografisi hakkında
önemli ipuçları verir ve Evliya Çelebi'den beri yazılanların sağlaması yapar. [bkz. Mehmet
Tevfik'in meyhane listesi] Buradan eski İstanbul'daki meyhane dokusunun,
Galata, Karaköy ve Eminönü'nden Haliç'in iki yakasındaki sahil
mahallelerine [bkz. Sirkeci, Cibali, Fener, Balat, Hasköy],
Suriçi'ndeki merkezlere [bkz. Aksaray, Sulukule, Gedikpaşa
meyhaneleri, han meyhaneleri] ve Tarihi Yarımada'nın Marmara Denizi
kıyılarına [bkz. Kumkapı, Yenikapı, Langa, Samatya, Yedikule]
yayıldığı gözlenir. Galata doğal uzantısı olan Beyoğlu'nu ortaya
çıkarmıştır. Marmara kıyısındaki eski Rum yerleşimleri geliştikçe meyhane
dokusu İstanbul surlarının dışına taşmış, Bakırköy ve Yeşilköy'e
kadar uzanmıştır. Asya yakasında ise Kadıköy'den Kuşdili
Çayırı, Papazın Bağı gibi mesirelere yayılan ve kıyı şeridini takip
ederek doğuya doğru ilerleyen meyhane
dokusu, Büyükada, Burgazada ve Kınalıada'ya sirayet
etmiştir. Öte yandan Boğaziçi köylerinin [bkz. Beşiktaş, Üsküdar, Kuzguncuk,
Ortaköy, Çengelköy, Arnavutköy, Bebek, Beşiktaş, Üsküdar, Anadoluhisarı,
Arnavutköy, Tarabya, Büyükdere, Sarıyer, Rumelikavağı]
sahil meyhaneleri kıyı şeridi boyunca ilerlemiş, günümüze kadar çoğalarak
zenginleşen dokuyu oluşturmuştur.
Ahmet Cemaleddin Saraçoğlu, II. Abdülhamit'in istibdat
devri olarak anılan baskı rejimi sırasında, İstanbul'un etliye sütlüye
karışmayan vatandaşlar için “kocaman bir meyhane” olduğunu
söyler.
1880'de özel sektör girişimcilerinin rakı üretmesine izin
verilmesi, tarihi bir dönüm noktasıdır. Osmanlı elitinin eğlencesi olarak
ortaya çıkan âb âlemi, bu defa halk arasında yaygınlaşmış, deniz kıyıları
ve Kâğıthane, Göksu gibi mesireler açıkhava meyhanelerine
dönüşmüştür. Mütareke İstanbul'una kadar uzanan dönemin kent içindeki
meyhanelerinin uzun listesini çıkaran Saraçoğlu hızını alamayıp kırsal
mekânları saymaya başlar: "Bunun dışında o devirde bilhassa bahar, yaz,
sonbaharda ziyaret edilen sazlı-sözlü cümbüşlü yerler de vardı: Sarıyer'de
Çırçır, Kestane, Hünkâr, Fındık, Sultan suları, Hidayet'in Bağı,
Yenimahalle'nin Fırıldak Bahçesi, Kavak, Otuzbir Suyu, Büyükdere Çayırı,
Bendler, beride Florya bağları, Maslak, Sakızağacı, Zeytinlik, Ihlamur, Fulya
bahçeleri, Yanık Saraylar, Anadolu yakasında Sütlüce, Abıhayat, Beykoz Çayırı,
Tokat, Değirmen, Akbaba, Dereseki, Karakulak, Kaymakdonduran, Abraham Paşa
Korusu, Elmalı Çiftliği, Karlıdağ, Sultaniye Çayırı, Çubuklu Çayırı, Kanlıca,
Mihrâbâd, Kavacık, Göksu, Küçüksu, Çengelköy'de Havuzbaşı, Beylerbeyi'nde
Küplüce, Nakkaştepesi, Küçük-Büyük Çamlıca, Alemdağı, Taşdelen, Tomruk, Libade,
Moda, Kuşdili, Yoğurtçu, Kurbağalı, Kalamış, Mama, Papazın Bağı, Erenköy,
Göztepe, Kartal, Pendik, Tuzla, Yakacık, Adalar, Yalova. Ve artık Haliç'te
harabat olan Sadâbâd."
Sadâbâd, hâlâ harabat. Bekri Mustafa'nın şehri kendine
özgü eğlence geleneğini günümüzde de sürdürüyor.
Kaynaklar:
Kastamonulu
Latifi Evsâf-ı İstanbul / Evliya Çelebi Seyahatname Cilt.1 / Eremya Çelebi
Kömürcüyan 17. Yüzyılda İstanbul Tarihi / Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey Eski
Zamanlarda İstanbul Hayatı / Mehmet Tevfik İstanbul'da Bir Sene / Ahmet
Cemaleddin Saraçoğlu Eski İstanbul Hatıraları / Refik Ahmet Sevengil İstanbul
Nasıl Eğleniyordu / Reşad Ekrem Koçu Eski İstanbul'da Meyhaneler ve Meyhane
Köçekleri / Murat Belge İstanbul Gezi Rehberi / Robert Mantran 16. ve 17.
Yüzyılda İstanbul'da Gündelik Hayat / Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi /
Rakı Ansiklopedisi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder