Facebook'ta ilginç bir topluluk var.
Her gün oradalar.
Sabah kahvesini içerken Facebook'a bakıyorlar. Öğlen
bir kez daha bakıyorlar. Akşam koltuğa oturunca yine bakıyorlar.
Kim ne yazmış?
Kim nereye gitmiş?
Kimin çocuğu evlenmiş?
Kim hastalanmış?
Kim ölmüş?
Kim siyaset yapmış?
Kim kime laf sokmuş?
Hepsinden haberleri var.
Ama kendileri hakkında hiçbir şey bilmiyoruz.
Çünkü sesleri çıkmıyor.
Bir beğeni yok.
Bir yorum yok.
Bir “geçmiş olsun” yok.
Bir “tebrik ederim” yok.
Bir “ben de böyle düşünüyorum” yok.
Bir “katılmıyorum” bile yok.
Sanki Facebook'a insan olarak değil, güvenlik kamerası
olarak bağlanmışlar.
Okuyor, ama görünmüyor
Bunların en büyük yeteneği görünmeden her şeyi
görmektir.
Paylaşımınızı okurlar.
Fotoğrafınıza bakarlar.
Yazınızı sonuna kadar okurlar.
Hatta bazen yazdığınız yazı hakkında sizin
bilmediğiniz kadar bilgi sahibi olurlar.
Ama bir işaret bırakmazlar.
Bir “like” bile çok görülür.
Çünkü Allah korusun, beğeni verirlerse “Bu adam
bunu beğenmiş” diyeceklerdir.
Yorum yazarlarsa daha büyük tehlike vardır: “Bu
adam böyle düşünüyor.”
İşte asıl korkulan budur.
Düşüncesinin bilinmesi!
Çünkü düşünce ortaya konulduğu anda insan görünür hâle
gelir.
Görünür olmak ise cesaret ister.
En güvenli yer: Seyirci koltuğu
Sosyal medyanın en güvenli yeri seyirci koltuğudur.
Oradan herkesi eleştirebilirsiniz, ama kimse sizi
eleştiremez.
Çünkü ne düşündüğünüzü kimse bilmez.
Yanlış bir şey söyleme riskiniz yoktur.
Tartışmaya girmezsiniz.
Kırılmazsınız.
Kırmazsınız.
Sorumluluk almazsınız.
Ama bütün gelişmelerden haberdar olursunuz.
Bir bakıma hayatın hem içinde hem dışındasınızdır.
Üstelik bedava!
Peki neden bu kadar sessizler?
Hemen “korkuyorlar” demek haksızlık olur.
Kimi gerçekten tartışmadan hoşlanmaz.
Kimi özel hayatını paylaşmaz.
Kimi sosyal medyayı yalnızca haber alma aracı olarak
kullanır.
Kimi de “Ne gerek var?” diye düşünür.
Bunların hepsi anlaşılabilir.
Fakat başka bir kesim daha var.
Onlar aslında söyleyecek çok şeyi olduğu hâlde
söylememeyi tercih ediyor.
Çünkü herkesle iyi geçinmek istiyorlar.
Bugün sizin yazınızı beğenmezlerse siz darılırsınız.
Yarın başkasının yazısını beğenirlerse öteki darılır.
Sonunda en güvenli yöntem bulunmuştur: Hiçbir şeyi
beğenme!
Böylece kimseyle kötü olmamak mümkün sanılır.
Fakat bunun başka bir sonucu vardır: Kimseyle
gerçekten yakın da olmamak.
“Görüldü” çağının insanları
Eskiden insan ilişkilerinde en kötü şeylerden biri
ilgisizlikti.
Şimdi ise ilgisizliğin son derece modern bir biçimi
var: sosyal medya, Görüldü, ama cevap verilmedi.
Facebook'ta bunun daha gelişmiş versiyonu yaşanıyor.
Yazınızı gördü.
Okudu.
Belki arkadaşına anlattı.
Belki eşiyle konuştu.
Belki kendi kendine “Doğru söylüyor” dedi.
Ama size gelince: Sessizlik.
Çünkü sosyal medyada bazıları için düşünce paylaşmak
değil, düşünce biriktirmek makbuldür.
Oysa sosyal medya biraz da
iletişimdir
Facebook'un adı üzerinde: Sosyal Medya.
Yani insanlarla bağlantı kurmak için var.
Bir insanın yıllardır arkadaşınız olup da
paylaşımlarınızın hiçbirine tepki vermemesi elbette suç değildir.
Kimse kimseye “like verme vergisi” ödemiyor.
Ama insan ister istemez düşünüyor: Bu kadar yıldır
arkadaşız; gerçekten birbirimizin hayatında mıyız, yoksa birbirimizin dijital
vitrininin seyircisi miyiz?
Çünkü dostluk yalnızca birbirinin hayatından haberdar
olmak değildir.
Bazen bir “Tebrik ederim.”
Bazen “Geçmiş olsun.”
Bazen “Ne güzel olmuş.”
Bazen de “Ben senin gibi düşünmüyorum.”
Hepsi iletişimdir.
Bir de gizli hayranlar var
İşin en komik tarafı ise bazen ortaya çıkıyor.
Siz bir yazı yazarsınız.
Kimse beğenmez.
Kimse yorum yapmaz.
Sonra sokakta biri yanınıza gelir: “Geçen gün
yazdığın yazıyı okudum. Çok güzel yazmışsın.”
Şaşırırsınız: “Sen Facebook'ta değil miydin?”
“Vardım.”
“E niye bir şey yazmadın?”
“Bilmiyorum.”
İşte Facebook'un gizli dünyası budur.
Beğenmeyen okur.
Yorum yapmayan düşünür.
Sessiz kalan konuşur.
Ama bütün bunları sizin haberiniz olmadan yapar.
Belki de asıl sorun bizde
Burada biraz da kendimize dönmek gerekiyor.
İnsanlardan sürekli tepki beklemek de doğru değil.
Her yazdığımız yazının beğenilmesini, her
fotoğrafımızın övülmesini, her düşüncemizin desteklenmesini beklersek sosyal
medyayı bir tür alkış makinesine dönüştürürüz.
Oysa düşünce, alkış almak için değil; paylaşılmak ve
tartışılmak için vardır.
Bazen hiç kimsenin beğenmediği bir yazı, bir kişinin
zihninde önemli bir soru yaratabilir.
Bazen yüz kişinin “like” verdiği bir paylaşım
ise ertesi gün unutulur.
Bu nedenle rakamların da fazla büyütülmemesi gerekir.
Son söz
Facebook'taki sessizleri küçümsemeyelim.
Ama onları da kutsamayalım.
Kimisi sessiz çünkü mahremiyetine düşkün.
Kimisi tartışmadan bıkmış.
Kimisi yalnızca okumayı seviyor.
Kimisi ise hayatı uzaktan izlemeyi tercih ediyor.
Fakat insanın sürekli olarak başkalarının hayatına
bakıp kendi düşüncesini saklaması, üzerinde düşünülmeye değer bir davranış.
Çünkü hayat yalnızca seyretmekten ibaret değil.
Bir noktada insanın sahneye çıkması, kendi cümlesini
kurması, gerektiğinde “katılıyorum”, gerektiğinde “katılmıyorum”
diyebilmesi gerekiyor.
Yoksa sosyal medya arkadaşlık değil, dijital gözetleme
hâline geliyor.
Ve belki de Facebook'un en kalabalık grubu gerçekten
de şudur: Hiçbir şey yazmayanlar. Hiçbir şeyi beğenmeyenler. Ama hiçbir şeyi
kaçırmayanlar.
Onlara kızmaktan çok şu soruyu sormak gerekiyor: “Hayatı
gerçekten yaşıyor musunuz, yoksa yalnızca başkalarının hayatını mı
izliyorsunuz?”

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder