Çünkü devlet, onu yönetenlerden daha büyük olmak
zorundadır.
Hükümetler değişir, liderler değişir, partiler
seçimleri kazanır veya kaybeder. Fakat devlet devam eder. İşte devlet kültürü,
tam da bu ayrımı yapabilme yeteneğidir.
Devleti, iktidardan ayırabilmek.
Peki siyaseti din üzerinden yapanlarda bu ayrım ne
kadar güçlüdür?
Bu soruyu sormak dine veya dindarlara karşı olmak
değildir. Asıl mesele, dinin siyasal iktidarla birleştiğinde devlet anlayışının
nasıl değiştiğini sorgulamaktır.
Çünkü bir siyasi hareket kendisini dini değerlerle
özdeşleştirdiğinde, ona yöneltilen siyasi eleştiri de kolayca dine yönelik bir
saldırı gibi gösterilebilir.
Böylece tehlikeli bir denklem ortaya çıkar: İktidara
sadakat = Devlete sadakat.
Oysa ikisi aynı şey değildir.
Devlet kimsenin malı değildir.
Devletin bütçesi iktidarın parası değildir. Kurumları
bir partinin mülkü, memurları da siyasi kadronun çalışanları değildir.
Devlet; iktidar değiştiğinde el değiştiren bir şirket
değil, toplumun ortak örgütlenmesidir.
Bu nedenle devlet kültürünün temelinde şahıslara
değil, kurumlara ve hukuka bağlılık vardır.
Bir ülkede insanlar “Devlet ne diyor?” sorusundan
önce “İktidar ne istiyor?” diye düşünmeye başlamışsa, devlet ile hükümet
arasındaki sınır bulanıklaşmış demektir.
Daha da kötüsü, iktidara karşı çıkmak devlete karşı
çıkmak gibi sunulmaya başlar.
Oysa hükümeti eleştirmek devleti zayıflatmaz.
Hukuka aykırı bir yönetimi eleştirmek, devleti
savunmanın yollarından biridir.
Dindarlık başka, devlet yönetimi
başka.
Dindar olmak ile devleti dini bir topluluk mantığıyla
yönetmek aynı şey değildir.
Devlet, belirli bir inanç grubunun değil, bütün
vatandaşların ortak çatısıdır. Aynı dine inananların yanı sıra farklı inançlara
sahip olanların ve hiçbir dini inancı bulunmayanların da devletidir.
Bu yüzden kamu görevlerinde belirleyici ölçü “bizden
mi?” değil, “işin ehli mi?” olmalıdır.
“Bizim insanımız” anlayışı devlet yönetimine
yerleştiğinde liyakat geri plana itilir; siyasi, ideolojik veya dini sadakat
öne çıkar.
Bu anlayışın sonucu yalnızca kötü yönetim değildir.
Daha büyük sorun, insanların devlete değil,
kendilerini temsil ettiğini düşündükleri gruba bağlanmaya başlamasıdır.
Devlet kültürü itaat etmek
değildir.
Devlete saygı göstermek, yöneticinin her kararını
doğru kabul etmek anlamına gelmez.
Devlet kültürü gelişmiş toplumlarda yurttaş, devlet
kurumlarına güvenir; fakat yöneticileri denetlemekten de vazgeçmez.
Çünkü yönetici hata yapabilir.
Bir bakan yanlış karar verebilir. Bir milletvekili
yanlış konuşabilir. Bir hükümet ülkeyi kötü yönetebilir.
Bunları söylemek devlete düşmanlık değildir.
Demokrasinin görevi yöneticiyi dokunulmazlaştırmak
değil, hesap verebilir kılmaktır.
Devletin gücü de yöneticilerin eleştirilememesinden
değil, eleştiriden sonra bile kurumların çalışmaya devam edebilmesinden gelir.
Din siyasetin kalkanı olmamalıdır.
Dinin siyasal meşruiyet aracı hâline gelmesi, siyasi
tartışmanın niteliğini değiştirebilir.
Bir karar ekonomik sonuçları, hukuki dayanakları veya
kamu yararı üzerinden değil de dini kavramlarla savunulmaya başlandığında,
eleştirinin sınırları daralır.
Artık soru “Karar doğru mu?” olmaktan çıkar;
“Bunu yapan dindar mı?”
“Bizden mi?”
“Buna karşı çıkmak dine karşı çıkmak mı?” gibi sorular
öne geçer.
Oysa devlet yönetiminde ölçü bunlar değildir.
Ölçü; hukuk, adalet, liyakat, kamu yararı ve hesap
verebilirliktir.
İnanç, siyasetin ahlaki bir rehberi olabilir; fakat
siyasi iktidarın eleştiriden muafiyet belgesi olmamalıdır.
Mesele dindar olmak değil.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.
Dindar olmak ile devlet kültüründen yoksun olmak
arasında zorunlu bir ilişki yoktur. Dindar bir insan güçlü bir hukuk ve devlet
anlayışına sahip olabilir.
Aynı şekilde kendisini seküler olarak tanımlayan bir
siyasetçi de devleti kişiselleştirebilir, liyakati yok sayabilir ve kamu gücünü
kendi çıkarı için kullanabilir.
Dolayısıyla mesele din veya sekülerlik değildir.
Asıl mesele iktidara nasıl bakıldığıdır.
İktidar bir emanet mi, yoksa mülk mü?
Devlet bir ortak değer mi, yoksa siyasi grubun aracı
mı?
Kamu görevi bir sorumluluk mu, yoksa sadakat
karşılığında dağıtılan bir imkân mı?
Bu soruların cevabı, bir toplumun devlet kültürünü
gösterir.
Gerçek devlet kültürü nerede
başlar?
Gerçek devlet kültürü, iktidar bizim desteklediğimiz
kişilerdeyken değil, sevmediğimiz kişiler yönetimdeyken ortaya çıkar.
Çünkü insanın kendi tarafındaki yanlışları savunması
kolaydır. Asıl mesele, karşı tarafın hakkını da kendi hakkı kadar
savunabilmektir.
Bugün iktidarda olanın yarın muhalefete
düşebileceğini; bugün muhalefette olanın yarın iktidara gelebileceğini kabul
etmek gerekir.
Hukuk herkes için aynıysa devlet vardır.
Liyakat kimliğin önündeyse devlet kültürü vardır.
İktidar eleştirilebiliyorsa demokrasi vardır.
Ve devlet, onu yöneten kişiden daha büyükse kurumsal
bir devlet anlayışı vardır.
Sonuçta mesele şu soruya kadar indirgenebilir: Biz
devleti mi seviyoruz, yoksa devleti yönetenleri mi?
Bu soruya dürüstçe verilen cevap, devlet kültürümüz
hakkında çok şey söyler.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder